Büyük Sıçrama Blog

Ali Akurgal Söyleşisi

 

akurgal1

 

 

“Türkiye, 1994 yılında Avrupa’da Fransa’nın ardından sayısallaşmada ikinci durumdaydı.  Bu çok önemli bir sıçrama. Bu sonuca ulaşmaktaki etken ise santral ve santraller arası iletişim hatlarındaki sayısallaştırmanın tamamının Türk ürünü teknoloji olması. Sizin “Büyük Sıçrama” tanımınıza tam layık olan olay aslında bu. Açıkçası siz “Büyük Sıçrama” dediğinizde ben bunu anladım.”

 

 

1990’lı yılların başlarında mensubu bulunduğum şirket adına ETSI’de teknoloji kovalarken DECT teknolojisi ile karşılaştım.  DECT’in açılımı Digital European Cordless Telephone’du. Bundan nasıl yararlanabiliriz diye şirketimizde düşündük ve biraz değişiklik yapılıp, amacımıza göre çekidüzen verilirse hedeflendiğinin çok dışında bir işte de kullanabileceğini gördük. Bunun üzerine ben ve ekibim ETSI’de ilgili komisyona gidip, standarda güncelleme ve ekleme (zeyil) istiyoruz, dedik. Bu lafı söyler söylemez Phillips’te, Siemens’te ayağa fırladılar.  “Deli misiniz siz? Biz bu işe bu kadar yatırım yaptık. Bu saatten sonra değiştiremezsiniz.” dediler. Ben de: “Sizin yaptığınız yatırım bozulmayacak, aynen devam edeceksiniz. Yapılacak değişikliklerle başka isteyenler bunu daha değişik şekillerde kullanabilecekler.” dedim.

 

Ne istediğimi sordular. Peş peşe iki zaman dilimini, iki ayrı aboneye kullanabilmek istiyorum, dedim. Bunu engellemişsiniz, bunu engellediğiniz için de bu alet 300m’nin ötesine konuşmuyor. Tamam, bu kapalı alanda kullanılmak üzere bir teknolojidir ama bunun bazı abonelerinin 300m’nin ötesine de çıkması mümkün olabiliyor. Bu pazar dilimini kapatmış oluyoruz. Düşündüler ve nasıl yapacaksınız, dediler. Hazırlıklı gitmiştik, her şeyi anlattık. Deneyin dediler, biz de tezgahı kurduk ve denedik. Gelip baktılar, oluyormuş dediler. Onun üzerine DECT kısaltması aynı kalmak üzere standardın adı değişti. Digital European’dı. “European” yerine “Enhanced”  yani geliştirilmiş girdi. Cordless Telephone baki… Birinci eklemeyi böyle aldık. Aldıktan sonra bizim hedeflediğimiz ürün olacak, memnunuz da. Avrupalıya standardını ve teknolojisini değiştirmişiz. Pabucunu ters giydirmişiz. Havamızdan da geçilmiyor. Daha sonra gittiğimde, 2. zeyili de istiyorum, dedim. Nedir, diye sordular. Bunun mesafesini artırdık,  300m’lik aletle biz 22km’ye konuşuyoruz, bari bunun üzerinden telekonferans da geçsin, dedim. Nasıl yapacağımızı sordular. Tekniğini anlattık. Onu da denedik, gösterdik.  Neticesinde 2.zeyil geldi.

 

 

ETSİ’de bu tür standartlara etki etmenin anlamı nedir?

 

1990’lı yıllarda Türkiye’de Telekom alanında etkin olan 3-4 şirket çok ciddi bir şekilde, Avrupa’daki standart yapan kuruluşlarda kendilerine görev vermişlerdi. Onların üyesi olarak oralarda faaliyet gösteriyorlardı. Pek bilinmez, cep telefonundan, eğer bir ekranı varsa telli masa telefonuna SMS gönderme imkanınız vardır. Bunu da yine benim firmamda bana bağlı olarak çalışmış, çok değerli bir insan olan Ali Rıza Akçay yapmıştır. Çünkü kendisi ETSI’de eski Telekom sistemi ile yeni hücresel Telekom sisteminin uyumundan sorumlu başkandı. Hatta lakabı da Chairman’di. Şirkette bile biz onu aramızda “Chairman” diye çağırırdık. O da hem alınırdı, hem de bir taraftan gurur duyardı. ETSI’de “Chairman” olmak kolay değildi.

 

Bu tür çalışmalar uzun vadeli değil miydi? Peki, yatırım riskini nasıl azaltıyordunuz?

 

Diyelim ki 15 sene sonrasında ne olacağını bilmediğiniz bir konuda yatırım yaptınız. O zaman yatırımınızı kazanmak için 2-3 senelik bir zaman diliminde bir şeyler elde etmeye çalışıyorsunuz. Bu da çoğu zaman rekabet nedeniyle kolay olmuyor. O zaman o işe girmiyorsunuz. Halbuki 15 sene öncesinde, ötesini görebiliyorsanız yaptığınız yatırımı 15 senede geri alabileceğinizi dikkate alarak, daha düşük miktarlarda üretim yapmak ve işin içerisinde daha düşük seviyede yer almaya rağmen yatırımı yapabilir hale geliyorsunuz. Kanımca, 1990’lardaki büyük sıçramanın altında yatan büyük nedenlerden bir tanesi sektörün önünü uzun seneler rahatlıkla görebilmesiydi.

 

Meslek yaşamınızın başından başlayalım isterseniz? Üniversiteyi bitiriş, meslek hayatına giriş…

 

Üniversiteye gireceğimiz senelerde, 1965’li yıllarda seçme şansımız oldukça çeşitliydi. Merkezi sistem yoktu. Üniversitelerin fakültelerine tek tek sınavla girilirdi ve gitmek istediğiniz fakültenin sınavına gireceğiniz için seçiminizi yapabilirdiniz. 1965 senesinde üniversiteye başladım ve 1969’ta mezun oldum. Sonra meslek hayatına atılmak lazım. Ama önce yüksek lisans için rahmetli Hakkı Hoca eve kadar gelip babamla konuşmuştu. Bu çocuğu önümüzdeki sene para kazanmaya mı yollayacaksın, yoksa 2 sene Master yapmasına mı müsaade edeceksin? Babamdan onay aldıktan sonra Hakkı Hoca bana benim meslek hayatımda ilk 20 yılımı götüren tezi verdi. Bunlar seçme tezlerdi, ancak seçme öğrencilere verilirdi.  Aslında 7 tane tez vardı bizim yıllarımızda. Bunları alanlar hakikaten sonradan gördük ki sektörde lider insanlar oldular. Dünyada hiçbir örneği olmayan PCM30’u yaptım.

 

Şimdi “Büyük Sıçrama” dediniz. Büyük Sıçrama’da Fikret Yücel’in TÜBİTAK’a gelip, PCM30 ısmarlamasını anlatacağım. Rahmetli Hakkı Oranç’ın bana verdiği tez PCM30’du. PCM30, bugün analogdan dijitale geçişin temel taşı oldu. İkinci bir analog sayısal çevirme yöntemi daha var. Delta mobilasyon. Onu da Timuçin almıştı. O da bizim çeteden. Timuçin Delta mobilatörü yaptı. Ben PCM30’u yaptım. Ben 24 kanallı bir PCM30 sistemini 2 senede bitirebildim. Uzun ve yorucu bir tezdi. Devre teknikleri açısından zor bir tezdi. Bittikten sonra ilk işim yurt dışında oldu.

 

Yurt dışında çalışırken bir mektup geldi. O zamanlar mektup, haberleşmenin önemli bir parçasıydı. Yılmaz Hoca, sistem teorisi hocasıydı; TÜBİTAK’ın elektronik bölümünün başındaydı. Gebze’yi açıyoruz gel, dedi. Yurt dışındaki işi bıraktık geldik. Marmara Bilimsel Endüstriyel Araştırma Enstitüsü. TÜBİTAK’ın bir enstitüsü. Bugün MAM yerleşkesi olan yerde, Gebze’de kuruldu. Ben oranın mensubuydum, çalışanıydım. Herkesin dağarcığında bir şey var. Bunları masanın üzerine koyduk ama ne yapacağımızı bilmiyoruz. Çok ilginç bir durum. Çünkü burası sıfırdan kurulmuş bir enstitü. Amacı üniversite ile sanayi arasındaki boşluğu doldurmak. Bilimsel endüstriyel laflarını o yüzden içinde taşıyor. Aslında bugünün jargonuyla dile getirmek gerekirse dönüştürücü bir şirketti. Bunun İngilizcesi, “Transformer Company”.

 

Transformer Company’ler üniversitelerdeki temel yetkinlikleri alıyorlar ve bir üründe kullanılmak üzere teknoloji haline getiriyorlar. Bunun sonucunda patent çıkıyor. Biz bugün hala patenti üniversiteden bekliyoruz.  Onlar akademisyen oldukları için ticari anlamda patent çıkarmıyorlar. Ya da sanayiden bekliyoruz. Sanayinin de patenlerle öyle teknoloji üretimiyle uğraşacak hali yok. Onlar da hazır almayı tercih ediyorlar. Hep üniversite-sanayi işbirliği denilen olayın altında bir türlü harekete geçmeyen, geçirilemeyen kısım bu dönüşüm, dönüştürücülük. Bunu maalesef hala tam olarak başarabilmiş değiliz.

 

TUBİTAK, yanılmıyorsam 1963 yılında kurulmuştu. Sizin mezun olduğunuz dönemde ve o döneme kadar TÜBİTAK’ta ne yapıldığına dair bir fikriniz var mıydı?

 

TÜBİTAK kurulduktan sonra elektronik ünitesi olmak üzere bir birim ODTÜ’nün içerisinde zaten 1967 yılında başlamıştı. Sözünü ettiğim hocam Yılmaz Tokat, Başkanıydı. Hocalarımızdan Turan Zeren Yardımcısıydı. ODTÜ’den seçilmiş insanlar orada çekirdeği oluşturuyorlardı. Gebze’de binalar tamamlanıp, oraya geçtikleri vakit işte asıl mutfakta çalışacak, eli hamur yoğuracak insanları o zaman toplamaya başladılar. Ben de o sıralarda yurt dışından gelmiştim. Sene 1972’nin Ağustos ayıydı.

İlk yaptığımız işlerden bir tanesi herkesin dudak büktüğü, olur mu yahu, dediği, programlanabilir bir trafik ışığıydı. Hayretle karşılandı ama TÜBİTAK ticari bir kuruluş olmadığı için bunun tekelini üzerine almadı. TÜBİTAK sadece olabilirliğini gösterdi ve bunun teknolojisini satarız, dedi. Öyle de oldu. Türkiye’de trafik ışıklarında hızlı bir ilerleme elde edildi. İlk deneme yerlerimizden biri de Karayolları’ydı. Devlete kurumu olduğu için orası nispeten kolay bir uygulama yeriydi. Uzmanlık alanı olarak gişeler bize geldi. Bir dönem gişe tasarımı dendiği vakit TÜBİTAK akla gelirdi. Oraya ısmarlanırdı. Bütün otoyolların gişeleri TÜBİTAK’la yapılırdı. Sonra o teknolojiyi de Spin-Off yaptı TÜBİTAK, dışarıya verdi.

 

TÜBİTAK’ın amaçları içinde bir transfer merkezi olmak, teknolojiyi yaratmak ve dışarıya vermek var mıydı?

 

1980 darbesi sonrası Cumhurbaşkanı olan Kenan Evren, TÜBİTAK’ı ziyarete gelmişti. Söze şöyle başladı: “Donanma Tersane Komutanlığı’na, Gölcük’e gittim. Orada yaptıkları elektronik ürünleri gösterdiler bana, hepsi sizin tasarımınızın nasıl oluyor bu merak ettim, buraya geldim.” dedi. Gösterdik.

 

Bu ihtiyacın anlatılması durumunda teknolojik çözümün ortaya konulabildiğini ve bunun da üretici şirkete aktarıldığını örnekleriyle gördüğü için gayet güzel anladı. Sırtımızı sıvazladı, tebrik etti.  TÜBİTAK’ın fonksiyonu buydu. Örneğin; Sonar,  sığ denizlerde, dibe yatmış bir denizaltıyı görmek çok zordur. Şimdi siz bir sanayi kuruluşu olsanız, bunun için gerekli olan algoritmaları durduk yerde çıkartmazsınız. Bu akademik bir çalışma.

TÜBİTAK’ın Marmara Bilimsel Araştırma Enstitüsü’nün özelliği buydu. Mensuplarımızın yaklaşık %20-25 kadarı haftada 2-3 gün üniversiteden gelirlerdi. Bir de, biz teknoloji yaratmaya çalışanlar, onların temel yetkinliklerini kullanarak tam zamanlı olarak teknoloji üzerinde çalışırdık. Sonunda Sonar’ını yaptık. Gayret Gemisi’ne takıldı. Tatbikata çıktı. Dibe yatmış denizaltıyı buldu. Ne hikmetse kısa bir süre sonra bizim Enstitü Müdürü değişti. Kurucu Prof. Nimet Özdaş ve sonrasında gelen Lütfullah Urukan’ın çok babacan ve dirayetli yönetiminin arkasından gelen yönetimin motivasyon kırıcı uygulamaları nedeniyle pek çoğumuz ayrıldık. 1974 Nisan ayında TÜBİTAK’tan ayrıldım ve Ankara’ya gittim. Teknim şirketine girdim. O sırada temmuz ayında Kıbrıs Çıkartması oldu. Aralık ayında bir gün patron geldi: “Elinizdeki bütün işleri bırakın, orduya telsiz yapacağız.” dedi. Onu da yaptık. Yani biraz ne iş olsa yaparız sınıfına giriyor ama elektronik olduktan sonra yapılır. Zordu. Ambargo koşulları altındaydı.  Bu koşullar altında büyük bir rahatlıkla biz telsizimizi yaptık ama ordu bunu bir türlü kabul etmiyor, şüphedeler.

 

Nasıl yani? Neden şüphelendiler?

 

“Yahu bunlar bunu nasıl yapabilirler? Mümkün değil.” Diye düşünmüş olmalılar. Türkiye’de telsizin tamiri bile yapılamıyorken biz ambargo koşullarında sıfırdan telsiz yapmıştık.

 

Bir gün patronlardan Aydın Bey çaresiz, nasıl yapsak da kabul ettirsek, telsize daha ne özellikler eklesek diye odasına çağırdı. Topu topu 3 kişiyiz zaten. Gittik. Çaycı Bekir Efendiye telefon etti, “ Bize 2 çay getir, gelirken de Ali Bey’in masasında 2 tane telsiz var, onları da getir.” dedi. Bekir Bey geldi, adam çayları veriyor ama yüzü sapsarı. Çayları verdikten sonra:

 

”Efendim ben çok büyük bir kabahat işledim.” dedi.

“Ne oldu?” dedi Aydın Bey.

“Efendim, telsizlerden birini yere düşürdüm.” dedi.

“Nereden düşürdün?” dedi.

 “Efendim, tepsinin üzerindeydi. Kapıyı açarken kaydı, tepsinin üzerinden düştü” dedi.

 “Nereye düştü?” dedi.

“Efendim, merdiven boşluğuna.” dedi.

 

3 kat aşağıya inmiş, yere vurmuş, ezilmiş ama çalışıyor.  Aydın Bey’in kafasında bir şimşek çaktı ve bir mizansen hazırladı. Milli Savunma Bakanlığı İç Tedarikler Başkanı’na gitti. Karşı telsizinde ben varım. “Teknim Fabrika, beni duyuyor musunuz?” dedi. “Duyuyoruz efendim.” dedik. Dala basarak konuşuyor. “Şimdi,  bu telsiz çalışırken, bu telsizle vura vura paşanın masasının camını kıracağım” dedi. “Eğer bu deneyden sonra bu telsiz hala çalışıyorsa, Paşam bu telsizi satın alma kararını imzalayacak. Eğer çalışmıyorsa bir daha rahatsız etmeyeceğiz. Ama her halükarda Paşama yeni bir masa alacağız.” dedi. Başladı vurmaya. Öbür tarafa sesler geliyor. Sonunda cam kırıldı. “Beni duyuyor musunuz?” dedi. “Duyuyoruz efendim.” diye cevap verdik. “Bu iş bitmiştir.” dedi ve telsizlerin satış sözleşmesinin altına imza öyle atıldı.

 

Yerli üretime güven yoktu. Bu, güveni sağlamak için birçok marifet gerektiğine ve ne kadar dolambaçlı yollardan sağlanabildiğine ilişkin de bir örnektir.

 

 

Teknim bu telsizin seri üretimine geçti mi?

 

Teknim bu telsizin seri üretimine geçti. Orduya 2000 tane telsiz yapıldığını ben biliyorum. Satış anlaşmaları yapıldıktan sonra 1976’nın şubatında ben Teknim’den ayrıldım. 76 senesi içerisinde TÜBİTAK’a geri döndüm ve 89 senesine kadar da kesintisiz olarak oradaydım. 1 sene yurt dışına görev için gönderilmem haricinde.

Biz PCM’e 1976 senesinde başladık. Zaten 74’te kararlaştırılıp, 75’te ilan edilmiş olan standart da elimizdeydi. Bunu gerçekleştirmeye çalıştık. Ve 8 kişilik bir ekiple yaptık. Şöyle saymaya kalkarsam; Atok Karaali vardı, rahmetli. Önder Yetiş, Deniz Balkan, Sevtap Koçak, Sermet Süer ve ben. İşe koyulduk. 1980 senesinin sonuna doğru, artık Teletaş adını alması noktasına gelmiş olan PTT Arla’da bunu seri üretime soktuk.

 

PCM30’un telekomünikasyon ile ilgili faydası nedir? 

 

Şimdi PCM30, Türkiye’de Telekom altyapısının sayısallaşmasının başlangıcı oldu. Bizim, 70 cent’e muhtaç olduğumuz dönemlerde, yerli teknoloji olması, sadece ham madde ithalatı ile bütün teknisyenliği ve mühendisliğinin burada olmasıyla çok düşük maliyet bedelleriyle bunu üretmek önemliydi. Teletaş zaten PTT’nin bir kuruluşu olduğu için kendi içerisinde bir çevrim, bu nedenle sahaya da yaygınlaştırmak mümkün oldu. Böylece kurum olarak analog santrallerin, mekanik, Crossbar santrallerin arasındaki hatlar sayısallaştırılmaya ve konuşma kalitesi artırılmaya başlandı. 1990 yılından itibaren Netaş’ın kırsal sayısal santrali olan Dicle Santralleri de bunun ucuna eklendiği vakit Türkiye, özellikle kırsal alanda çok büyük oranda sayısal bir altyapıya kavuştu.

 

 

Türkiye, 1994 yılında Avrupa’da Fransa’nın ardından sayısallaşmada ikinci durumdaydı.  Bu çok önemli bir sıçrama. Bu sonuca ulaşmaktaki etken ise santral ve santraller arası iletişim hatlarındaki sayısallaştırmanın tamamının Türk ürünü teknoloji olması. Sizin “Büyük Sıçrama” tanımınıza tam layık olan olay aslında bu. Açıkçası siz “Büyük Sıçrama” dediğinizde ben bunu anladım.

 

70’li, 80’li yıllarda elektronik dediğiniz vakit bayrağını telekomünikasyon taşıyordu. Bugün aslında pek öyle değil. Daha önde kontrol sistemleri gidiyor. Tabi kontrol sistemlerinin içerisine araç takip sistemlerini de koyabilirsiniz. Orada bunun da önemli miktarda telekomünikasyon bacağı var ama telekomünikasyon burada önde duran teknoloji değil.

 

1970’li yıllarda Gebze’de kurulmuş olan Marmara Bilimsel Araştırmalar Enstitüsü’nden söz ettik. O sıralarda Gebze’den İstanbul telefonu gibi çalışan 12 telefon abonesi vardı. Bu 12’nin 2’sini biz kiralık hat olarak aldık. Yani Gebze’de bizim İstanbul numaramız vardı. Çeviriyordunuz. İstanbul’dan çevir sesi alıyordunuz ama Gebze’den İstanbul’a bireysel olarak telefon görüşmesi yapmaya kalkasınız bunu yazdırmanız ve 6 saat beklemeniz gerekiyordu.

Yolları kazıp, çok büyük kablolar döşemek büyük bir mesele değildi. Bir taraftan da plansızlık bize şu olanağı verdi: Biz, mevcut kabloları sayısala çevirip, bir kablodan 30 veya 120 telefon görüşmesi yaptıracak şekilde kullanarak, sayısal teknolojiyi getirdiğimiz vakit Avrupa’da sayısallaşmada ikinci olduk.

 

O dönemde Türk telekomünikasyon üreticileri arasında önemli bir yeri olan, santral üretimi yapan PTT’nin iştiraki olarak kurulmuş NETAŞ, diğer yandan da santraller arası iletişim hatları, radyo link ağırlıklı kurulmuş ve yine PTT’nin bir iştiraki olan PTT-ARLA yani TELETAŞ vardı. Bir süre sonra PTT strateji değişikliğine gitti ve santral yapana, sen de radyo link yap;  radyo link yapana, sen de santral yap, dedi. PTT’nin buradaki amacı, greve gitme nedeniyle cihaz temin etme kaynağının kurumamasını sağlamaktı. Bir de kaynakları çoğaltmaktı. Tabi bu, zaman zaman kim ne yapacak rekabetine de dönüştü. Zaman zaman da teknolojide bir adım öne gitme yarışını da başlatmış oldu. Yani olumlu rekabeti de başlatmış oldu. Firmaların ikisi de yabancı ortakları nedeniyle, ortakları “Ne geliştireceksin canım, bende var işte, al üret.” mantığıyla çalıştıkları için kendi yerli ve özgün ürünlerini geliştirmek konusunda zorluk çekiyorlardı. Bu firmalardan santral yapmakla görevlendirilmiş olan NETAŞ, Türkiye’nin ilk yurt dışına otomatik arama sağlayan “International Gateway” denilen santrali kurmuştu. Tahtakale Santrali’ni. Buranın Ar-Ge Müdürü de benim sınıf arkadaşım Tanju Argun’du.

 

Bir bayram günü tesadüfen Tanju’da toplanıyoruz. Kurban ya da Şeker Bayramı. Gittik, tam kapıyı çalacağız ki kapı açıldı. Tanju dışarı çıkıyor. Hayrola dedik. “Benim Tahtakale Santrali’ne kadar gitmem gerekiyor. Siz geçin oturun. Yemeğinizi yiyin. Ben tatlıya yetişirim.” dedi. Hakikaten tatlıya yetişti. “Ne oldu?” dedik. “Santral çökmüştü. Türkiye’den yurt dışına arama yapamıyorduk.” dedi. “Eski kordonlu pozisyon dediğimiz bağlantıları da söküp atmış olduğumuz için hiçbir şekilde arama yapılamıyordu. Kanada’dan uzmanlar gelmişti, bakıyordu. Çaresini bulamıyorlardı. Bizim Ar-Ge’ci çocuklardan ikisi ne olduğunu bulmuşlar ama Kanadalılara kabul ettirememişler. Ben gittim, çözdüm” dedi. Meğer Kanada santral tasarımını şimdi kullandığımız tuşlu telefonlara göre tasarlanmış. Tuşlu telefonda bir numarayı çevirmeniz en çok 20 saniye sürer. Ama Türkiye’deki bütün telefonlar kadranlı ve bunu gerçekten çeviriyorsunuz. Çevirme lafı buradan geliyor. Yurt dışına çıkış 9 ve 9’la olduğu için 9’un geri dönmesini beklediğiniz çevirmeler yapıyorsunuz. Bu numarayı bir de kağıttan bakıp çevirmek 1 dakika kadar vakit alıyor. Yani normalin 3 katı. Dolayısıyla çok fazla numara çevirme işlemi yaptığı vakit santral yükleniyor ve numara çevirmeye yetişemiyor. Gelen numara çevirme isteklerini sıraya sokuyor. Bir bekleme listesine alıyor. Sonra eli boşaldığı vakit sıradakini alıyor. İşleme koyuyor. Meğer böyle bir durum santralde yapılan testlerde hiç ortaya çıkmadığı için, bizim teknolojik deyimimizle Bug varmış. Yapılan işlerin, yapıldığına ilişkin temizleme görevi unutulmuş. Bir müddet sonra santral hat yerlerinin hepsini dolu zannediyor. Yeni gelen istekleri alamıyor. Alamayınca da çöküyor. Bunu Türk firmasının Ar-Ge’sinde çalışanlar fark etmişler. Kanadalılara kabul ettirememişler. Tanju’da gitmiş, bütün yetkilerini aşarak santrali yeniden başlatmış. Tahkikat açıldı. Tanju savunma yaptı. Savunması birkaç kelimeden ibaretti.“ Beceremiyorsanız bırakın, biz yapalım.” Bunun üzerine bu firmaya değişiklik önerisinde bulunma yetkisi verildi. Yani hala tasarım yapmak değil ama şunu şöyle yapsak çözüm olurdu, gibi isteklerde bulunma yetkisi verildi. Bir süre sonra yabancılar baktılar ki bu Türklerin kafası çalışıyor, o zaman işler, değişiklikleri yapın da gönderin ve biz deneyelim, şekline dönüştü. Daha da sonra, aman siz iyi yapıyorsunuz, alın şu değişiklikleri de yapın diye santralin bütün yazılımını Kanada’dan, daha doğrusu Kanada adına İngiltere’de yapanlardan aldılar ve Ümraniye’ye verdiler. Bu hikaye çok dolambaçlı ve zorlu bir hikayedir ama gerçektir. Birde not, bütün bunlar olurken ben Netaş’ta değildim.

 

Türkiye’nin sayısal iletişim altyapısının büyük oranda tamamlanmış olması, Avrupa’da Fransa’dan sonra ikinci duruma gelmiş olması ve 94 yılında yaşadığımız kriz, Telekom firmalarını daha başka alanlara, komşu alanlara bakmaya mecbur tuttu. Benim o sırada çalıştığım şirket savunma sanayine girme kararı aldı. Bunun ilk ürünlerinden bir tanesi Taktik Saha Muharebe Sistemi’ydi. Milli ürün yapma iddiasındaysanız, şirketin sermayesinin de milli olması gerekiyor. En azından %51’nin yerli olması gerekiyor. Türkiye’deki Telekom firmalarının yabancı hisseler nedeniyle böyle bir olanağı olmadığı için çalıştığım şirket, ASELSAN’ın alt üreticisi olarak varlık göstermeye başladı. Taktik Saha Muharebe Sistemi, çok ilginç bir hücresel sistemdir. 1990’lı yılların sonlarına doğru 94-95’te omurgası kızağa konulmuştur. 96-97 yıllarında saha denemeleri ve ilk denemeleri yapılmıştır. 99’a kadar da neredeyse bütün teslimatı bitirilmiştir. Bu hücresel sistemde bildiğimiz cep telefonu mantığı kullanılmakla birlikte, değişik bir uygulama da vardır. Aboneler yerlerini korurlar çünkü bunlar çoğunlukla siperde savaşan birliklerdir ama baz istasyonları vurulmamak için yer değiştirirler.

Yani, normal olarak sivil hayatta baz istasyonları sabit, aboneler gezgin iken burada baz istasyonu da abone de gezgin durumdadır.

 

Bu 1990’ların daha ortasındayken çalıştığım firma ve ASELSAN ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kafa kafaya verip çok ilerici bir görüşle seçmiş oldukları iletişim teknolojisidir. OFDM. O gün için :  “Nereden çıktı bu teknoloji yahu? Hazır olanı kullansak daha iyi değil miydi?” sorusunu sorduracak bir şey ama 2014’e geldiğimiz vakit şöyle bir sonucu oldu: O gün kurulan baz istasyonunun donanımı ufak değişikliklerle 4G baz istasyonu olarak deneniyor. Hizmette, 4G telefonları ile çalışmakta. Çünkü teknoloji,  o teknoloji. Biz 95 yılında bunu seçerken 20 yıl sonrasının teknolojisini kullandık.

 

Nasıl oldu diye dönüp bakacak olursak artık sanayimizde rastlamadığımız, o günlere özel bir uygulama görüyoruz. Çok iyi hatırlıyorum, çalıştığım şirket bana yılda 300.000 dolar bütçe verirdi. Ben bu 300.000 dolar ile 4 kişiyi, Avrupa kazan biz kepçe sürekli toplantıdan, toplantıya dolaştırırdım. Gelecekte ortaya çıkacak teknolojileri kovalardık. Burada kullandığımız köprü başı ETSI’ydi. Avrupa Telekomünikasyon Standartları Enstitüsü’ydü. Avrupa Telekomünikasyon Standartlar Enstitüsü, ETSI’nin merkezi Cote D’azur’da. Nice’te. Firmalar buraya gönüllü olarak katılıyorlar. Hatta katılmak için para ödüyorlar. Yani benim yıllık 300.000 dolarlık bütçemin 20.000 doları bunun aidatına giderdi. Fakat bütün teknolojik geleceğinizi orada tasarlıyorsunuz. 1992 yılında Avrupa’da GSM hizmete girdiği vakit bunun bütün standartlarına bu çalışmalar nedeniyle vakıftık.

 

DECT projesi nasıl sonuçlandı?

 

DECT serüveni NETAŞ’ın 5 milyon dolarlık bir kaybıdır. Doğru teknoloji ama yanlış pazarlama taktiği ile kaybetmektir. Yanlış pazarlama taktiğinde suç devletin. Ben size bir özetleyeyim. Bakın, biz yapmamız gerekeni çok doğru bir şekilde ve zamanında yaptık ama Telekom’da liberalleşme 1998’in 1 Ocak’ın da olacaktı.

 

ETSI’de dolaşırken, yeni teknolojinin izlerini bulmaya çalışırken DECT teknolojisi diye bir teknoloji ile karşılaştım. DECT’in ben karşılaştığım vakit açılımı, Digital European Cordless Telephone’du. Amacı Panasonic markasının dünya çapında yerleştirmiş olduğu CT0 (Cordless Telephone 0) ve CT1 (Cordless Telephone 1) standartlarına Avrupalı bir standart oluşturmak ve Japonların ayağını Avrupa pazarından kesmekti. Bu teknoloji savaşları, standartlar üzerinden çok güzel yürütülür. DECT’in ilginç olan kısmı aynı GSM, cep telefonu gibi çalışabilmesine karşılık çok daha ucuz olmasıydı. Çünkü GSM’de siz 300km hız ile giderken konuşmanız baz istasyonlarının birinden diğerine aktarılırken, konuşmanızda en ufak bir kesinti olmamasını sağlayacak özellikler vardır. Ama DECT’in tanımına bakarsanız, yürüme hızındaki hareketlilikleri ve yürüme mesafesindeki hareketlilikleri hisseder. Bunu Telekom’da tekel kalktıktan sonra alternatif işletici olarak ortaya çıkacak firmalara, aboneye erişim tekniği olarak sunma fikri Netaş’a, çalıştığım firmaya taşındı. Oturduk, konuştuk. Dedik ki, liberalleşme yani Telekom’da tekelin kalkması, 1 Ocak 1998’te olacak. Bizde o zamana kadar bu ürünümüzü hazırlayalım. 17 Aralık 97’de ürün çıkmaya, sevk edilmeye hazır durumdaydı ama Meclis’ten bir kanun geçti. Telekom’da tekelin kalkması ertelendi, 2003 yılına atıldı. Şimdi elde bir ürün var. Hiç değilse prototipleri sahada deneyelim dedik. Türk Telekom olma aşamasındaki PTT’ye gittik. Dedik ki, böyle böyle bir ürün var. Bir yere kuralım bunu.

 

Bize Bursa, Mudanya civarında Göylüklü Köyü diye bir yer gösterdiler. Geniş bir alan. 2.8 km yarıçapında bir alana, yani en uzak olanı 2.8km olan bir alanda 55 abone ile bu sistemi kurduk. Hatta bir de ilginç bir olay vardı. Çocuklar diyor ki, mutlaka geleceksin. Bende o sırada yeni Ar-Ge direktörü olmuşum. Gittik, ne var dedik, “Baz istasyonlarını nereye kuracağımızı bulamıyoruz.” dediler. Baz istasyonu kurulabilecek en uygun yerde bir tane yatır var. Olmaz yani, yatırın yanına lambalar koyamazsın. Uzağa koyacaksın. Nereye koyalım diye araziyi inceledik baktık, buraya koyalım dedik. O zaman anladım direktör ne anlama gelirmiş. Direkt yeri gösteren adam demekmiş. Böylece o vazifemizi de yerine getirdik. Kuruldu. Şimdi aboneleri biliyoruz. Evlerine kadar kuran arkadaşlar gitmişler. Hepsinin numarası var. Bir de merak ediyoruz, sistemimiz çalışıyor mu, çalışmıyor mu? Bayramlarda hepsini tek tek arayıp, hatırını soruyoruz. Bayramlarını tebrik ediyoruz. Onlar da “Ah evladım beni unutmamış.” diyorlar. Bilmezler ki biz bizim alet çalışıyor mu, onu kontrol etmek için arıyoruz. Neyse uzun süre bu aletin çalıştığını, en azından ben çalıştığım firmadan ayrılana kadar, emekli olana kadar çalıştığını biliyorum.

 

Gerçek Tekel Kanunu’nun çıkması 1 Ocak 2003 yılında oldu. 2003’te biz de yeni işletici olan şirketlere gittik. Dedik ki böyle böyle bir teknoloji var elimizde. Onlar da dediler ki “Nedir bu teknoloji?”  DECT. Olmaz dediler. SDM isteriz. Çünkü aradan geçen 5 yıl içerisinde bu işin optimum teknolojisi SDM olmuştu. Teknoloji nankördür. Pazarda para edeceği zamanı tutturamazsanız, elinizde kalır. Şimdi biz o kadar uğraşmışız, 92 yılında bu teknolojiyi para edeceği zamanı kestirerek ürünümüzü hazırlamışız. Ama bakıyorsunuz istikrar denilen nesne olmadığı için -o zamanlar olmadığı söylenen nesne bu olsa gerek- bir kanun geçiveriyor Meclis’ten ve sizin pazarınız kuş olup, uçup gidiyor. Bu da Büyük Sıçrama’nın önüne koyulmuş bir ağ.

 

Çip tasarımı ilgili 80’lerde YİTAL’de ve TESTAŞ’ta neler yapıldı?

 

1970’li yılların sonunda TÜBİTAK’ta Marmara Bilimsel Araştırma Enstitüsü’nde yer alan iki akademisyenin; Prof. Dr. Duran Leblebici ve o zaman Doçent olan Uğur Çilingiroğlu’nun bir hayali vardı: Türkiye’de yarı iletken sanayisinin kurulması.

Aslında bu ikilinin İTÜ’de bir laboratuvarı vardı ve yarı iletken üretimini laboratuvar düzeyinde yapabiliyorlardı. Ancak bunun bir sanayi ölçeğinde ve sanayide kabul edilebilecek bir düzeyde yaratılması, elde edilmesi tabi ülkenin sıçramalarından biri olarak görülüyordu.

 

Çünkü yurt dışından gelen ham madde ile bu işi götürmek veya yurt dışından gelen ara malıyla bu işi elektronik endüstrisine götürmek ne kadar sürdürülebilir bir olaydır, bu hep sorgulanırdı bizim çevrelerimizde. İstiyorduk ki kendi çip fabrikamız olsun. 1970’lerin sonunda devlet yarı iletken sanayi kurmaya karar ve yurt dışından teknoloji satın almaya karar verdi. İçinde benim de tanıdıklarımın hatta sınıf arkadaşımın olduğu bir firma Türkiye’ye bu teknolojiyi sattı.

 

 

Ciddi bir yatırım yapıldı. Bunun 2 milyon dolar gibi bir kısmı, teknoloji transferi bedeli olarak ödendi ve ortaya bipolar teknoloji ile üretim yapabilecek bir fabrika çıktı; TESTAŞ, Türkiye Elektronik Sanayi A.Ş.

 

Bipolar teknolojisi ile yapılabilecek ürünlerin, Türkiye’deki üreticilere ve Türkiye’nin ihracat yapabileceği yakın çevresindeki fabrikalardaki kullanım gideri bir yarı iletken fabrikasını ayakta tutacak düzeyde olmadığı için bu bipolar teknoloji ile hemen hemen hiçbir şey tasarlanmadı. Aslında tasarlanması önemli değil, hiçbir şey üretilmedi. Bu girişim ticari olarak sonuçsuz kaldı ama TESTAŞ’ın kurulması sırasında Duran ve Uğur Hocaların biz buranın araştırma laboratuvarını Marmara Bilimsel Araştırma Enstitüsü içerisinde kuralım demeleri ile o girişim sırasında Yarı İletken Teknolojileri Araştırma Laboratuvarı YİTAL kuruldu. YİTAL de doğal olarak TESTAŞ’ın teknolojisi olan 7 mikron bipolar teknolojisi ile başladı.

 

Ancak sanayiye çok daha yakın olan Marmara Bilimsel Araştırma Enstitüsü, bipolar teknoloji ile bir yere varılamayacağını, geleceğin CMOS’ta olduğunu gördüğü için kendi öz kaynaklarıyla yarattığı fonlarla, sanayiden alınan desteklerle hatta NATO’dan alınan desteklerle bu hazırlanmış olan laboratuvarı, bipolardan CMOS teknolojisine çevirmeye koyuldu. Bu dönüşüm işlemi sırasında üretimde kullanılacak birçok cihazı kendimiz yarattık. YİTAL’de CMOS teknolojisi kurulurken herhangi bir yerden teknoloji transferi yapılmadı. Bunu Uğur Hoca’nın, Duran Hoca’nın literatürdeki açık bilgilere dayanarak ortaya koyduğunu belirtelim.

 

Bir de Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Profesör Atilla Atanal’ın katkılarını burada belirtmem gerekir. Atilla Hoca, Siemens’te uzun yıllar akademisyen olarak çalışmış olduğu için, böyle bir uygulamanın sanayi tarafını da çok iyi bilen birisiydi ve onun da katkılarıyla biz YİTAL’de CMOS pul üretir hale geldik. Duran Hoca bir gün dedi ki: “Hadi o kadar emeğiniz geçti, istediğiniz devreleri getirin de tüm devre içerisine koyalım.” Hepimiz götürdük. Öğrendik. Nasıl çipin içerisinde tasarım yapılıyor. Kendi dizaynlarımızı verdik. Hepsi üretildi ama hiçbiri çalışmadı. Bakıyoruz, pulun üzerine kontrol amacıyla konmuş olan transistörler çalışıyor, bizim tüm devrelerin içerisindeki transistörler çalışıyor ama tüm devreler çalışmıyor. Literatürü taradık her şeye baktık, nedenini bulamıyoruz. Bunun üzerine Duran Hoca dedi ki: “Birisi Amerika’ya gidecek. Silikon Vadisi’nde çip tasarımcısı olarak çalışacak. Neyi yanlış yaptığımızı bulacak ve neyi yanlış yaptığımızı anlatacak.” Herkes Amerika’ya gider. Bunların bir alt kümesi Silikon Vadisi’nde çip tasarımcısı olarak çalışabilir. Sen gidiyorsun dediler, gittim.

 

 Exar’da İsmail Ökter’in öğrencisi oldum. Bana bir iş verdiler. Kamyonlarda, özellikle çekicilerde, arka akslarda eğer iç içe 2 lastik varsa, içteki lastiğin patladığını şoför hiçbir şekilde göremiyor ve o lastik yangına sebep olabiliyor. Bu lastiğin patladığını anlayan bir devre yapmak lazım. Prensiplerini anlattılar. Ben o devreyi yaptım. O devrenin tüm devresini de yaptım. İstikrarlı bir insanım. O da çalışmıyordu. Çalışmayınca beni bir güzel azarladılar. Yani üretimden zaman çalmış olmamdan dolayı ve neyi yanlış yaptığımı da gösteriverdiler. Hemen düzelttim. Çalıştı. İkinci bir çip daha verdiler bana. Onu da tasarladım. O da çalıştı. O zaman dedim ki beyler teşekkür ederim, ben dönüyorum. Geldim. Teknik Üniversitede, Ali Hoca’nın öğrencileri tasarım yapıyorlar. Elimi belime dayadım. Çıkartım bakalım tasarımlarınızı dedim. Baktım, “O transistörün kaç kolektörü var?” dedim. “Dört.” dedi çocuk. “Birini kullanmışın, diğer üçü niye boş?” dedim. Garip  garip bakıyor, ne demek niye boş diye. “Çipin içerisinde boşta bir şey bırakırsan gider, potansiyeli kapar, transistörünü kapar ve bloke olursun. Öğretmediler mi size?” dedim. Aslında bizim başarısızlığımızın püf noktası buymuş.

Çipin içerisinde açık hiçbir uç bırakılmazmış. Biz de kullanmadıklarımızı dışarıdaki ortamda nasıl açıkta bırakıyorsak öyle açık bırakırmışız. Bu kadar basitmiş. Bunu öğrenmek için Silikon Vadisine gitmek gerekmişti. Bunlar da teknolojinin cilveleri. Asla öyle bir “Büyük Sıçrama” falan değil ama sonucu büyük bir sıçrama oldu. Türkiye çip tasarlama yetisine kavuştu. Bugün Türkiye’de nerelerde çip tasarımı yapılıyor diye bakarsanız, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin civarında bütün şirketlerin toplandığını görürsünüz. Bunun sebebi çip tasarlamasını bilen öğrencilerin orada hazır olması, bir arz olması ve talebin de oraya gitmesinden kaynaklanıyor. Orası bir çekim merkezi haline geldi.

 

10.Kalkınma Planı önceki sene yazılırken Savunma Bakanlığı sektör, sivil toplum kuruluşlarından basit raporlar almak yerine ciddi komisyonlar kurarak sektörün kendi geleceğini çizmesi için çalıştı. Elektronik sektör raporunun da raportörü olarak beni atadılar. Başkan, TESİD’in Genel Sekreteri Enver İbek olmak üzere elektronik sanayi için çok ayrıntılı bir strateji belgesi ortaya çıkardık. Ben şahsen 35 kadar firmaya giderek onların kendileri ve kendi ilgi alanları için önümüzdeki 10 sene için neler düşündüklerini ve devletin hangi olanakları ortaya koyması durumunda, Türkiye’ye ne kadar ihracat oranı sunabileceklerini sorguladım. Çok ilginç rakamlar çıkıyor buradan. Önce sonucu söyleyeyim;

 

2023 yılında bugün elektronik sanayinin yapmakta olduğu işlerden sadece  %30’u kalacak ve %70’i yeni işlerden oluşacak. Bu müthiş bir dönüşüm. Siz Büyük Sıçrama’yı sorguluyorsunuz, bunu başarabilirsek önümüzdeki 10 senede olacak. Çok ilginç bugün güncel olan konuları da terk ediyoruz ve çok farklı yeni konular devreye giriyor.

 

Bu 35 firmanın içerisinde kimler vardı?

                                                                    

Televizyonculardan tutun, otomasyonculara, telekomünikasyonculara kadar herkes var. Yani elektronik sanayi dediğiniz vakit, küçük-büyük ayırt etmeksizin hepsine gidildi. Çok ilginç bir şey söyleyeyim. Türkiye’de 2013 senesinde aydınlatma sanayinin cirosu 2 milyar lira. Bu 2023’te 9 milyar liraya çıkacak ve en az %25’i elektronik. Bugün ciromuz ne kadar diye bakarsanız işte o %25’ten çok daha az. Bilmiyorum, dönüşüm nasıl olacak anlatabiliyor muyum?

 

Firmalar nasıl reaksiyon verdi?

                                                                   

Hiçbir şey gizlemeden, açık açık önümüzdeki seneleri tartıştılar. Yani benim raportörlüğünü yaptığım raporda açıkça yer alıyor ki; televizyon dediğimiz nesne 2016’ya kadar bilgisayarlaşacak. Siz bunun üzerinden isterseniz Tweet gönderebileceksiniz, isterseniz Facebook’a girebileceksiniz, isterseniz internette dolanabileceksiniz, isterseniz de internet üzerinden film seyredebileceksiniz. Bilgisayarlaşabilecek derken bunu kastediyorum. 2016’da bir dönüm noktası var. OLED’den geçeceğiz.

 

OLED nedir derseniz, şu anda televizyonlar LED olsun, LCD olsun, piyasada bilindiği adlarıyla söyleyeyim. Çünkü LED’inde önünde LCD var. Aslında teknolojik olarak bakarsak LED ve LCD diye ayırmak yanlış. LED ve Floresan diye ayırmak doğru olurdu. Floresan aydınlatmalı veya LED aydınlatmalı. LCD televizyonların prensibi önce maksimum ışığı elde etmek ondan sonra perdelemek üzerine. LCD burada perdeleme elemanı. Böylece artık evlerimizde görmeye alıştığımız bir metre Diagonal ölçüsündeki televizyonlar önce 300 Watt’lık bir elektronik enerjisi sarf ediyor, ışığı elde ediyorlar. Ondan sonra siyah olması gereken yerlerde bunu perdeleyip, o enerjiyi sıcaklığa dönüştürüyorlar. Halbuki OLED’de gereken yerde gerektiği kadar aydınlık ediyorsunuz. Organik LED teknolojisinde ve 2016’da bu devreye girecek.

 

Bu 35 şirketle olan toplantı ne zamandı?

 

2012 yılındaydı ve 1 sene sürdü. Ben tek tek mülakat yaptım. Gittim hepsini ziyaret ettim. Kolektif olarak sonuçları paylaşmak için toplandık ama mülakatlar tek tek oldu. Şimdi 2016’daki dönüşüm sırasında karar verdik ki organik LED’i yerli olarak yapmanın zamanı kaçtı. Ne yapabiliriz? Karbon Nano Tüp Ekran yapabiliriz. Bir sonraki teknoloji o. Biliniyor bugünden. Nasıl yapılacağı da biliniyor ama kılımız kıpırdamıyor. Yine bu çalışma sırasında ben şunu da deştim. “Gelin, size yarı iletken çip setlerinizi yapalım. Çünkü 1980’lerden kalma yarı iletkenleri araştırma laboratuvarından kaynaklanan olumlu bir deneyimimiz var. Bunu sanayiye aktaralım. 0-22 nanometre mi istiyorsunuz? 22 nanometrelik bir tesis kuralım. Çiplerinizi üretelim. Çipe Royalty vermekten kurtulun. Dolayısıyla dünyadaki pazar payınızı artırın, sağlamlaştırın. Pamuk ipliğine bağlı olmaktan kurtulun.” dedim. Vestel bununla çok ilgilendi. Oturduk, nasıl yapabiliriz diye. Teknoloji nereden alınacak onu bile tespit ederek, onu bile yazdık rapora. “Tayvanlı bir firmadan tasarım alınır. Şu teknoloji ile bir üretim tesisi kurulursa, bu televizyon üreticilerinin elini şu kadar rahatlatır ve dış satım olanaklarını da bu kadar artırır. Şu dış pazarlara girme olanakları olur.” dedik.

 

Bütün paketi siz tasarlayıp üretmeye kalkarsanız, onun Ar-Ge maliyeti sizin, o müşteriye yapacağınız satışla kendini hiçbir zaman geri ödemiyor. İşin fizibilitesi olumsuz çıkıyor. Bu bizim kıramadığımız bir olay. Bunu kırabilmek için çok yüksek hacimlerde tüm devre kuran tüketicilere gitmemiz lazım. Tüketici derken üretim firmalarını söylüyorum. İsim vermem gerekirse Beko, Vestel gibi firmalara gidip, yüksek miktarlarda televizyon yapanlara, sizin çip setlerinizi biz yapalım dememiz lazım. Şimdi, bunu diyecek bir babayiğit ortada yok. 1980’lerde biz bunu yaptık

Time dergisinin kapağına konu olmuş olan bir kaçakçılık hikayesi vardı:

 

Tam tarihini hatırlayamayacağım ama dergi geldiği vakit YİTAL’a az çok emeği geçmiş olan bizler aldık, ne kaçırılmış diye baktık. Kaçırılan alet edevatın listesine baktığımız vakit bizi bir gülme tuttu çünkü bunların çoğu bizim kendi olanaklarımızla YİTAL için yaptığımız teçhizattı. Rusların, bu teçhizatı kendileri yapmayıp, yapamayıp, Amerika’dan kaçırmak zorunda kalmalarına da garip garip gülmüştük. Yahu, bunlar uzaya uydu gönderebilen, uzaya kapsül ve insan gönderebilen bir ülke, bunu niye yapamıyorlar, diye. İlginçtir, o günlerde teknolojinin uç noktalarına ulaşmışız ama ticari bir sonucu, birkaç savunma sanayi uygulamasının dışında maalesef olmadı. Nedeni de, hacim ve o hacme yanıt verebilecek olan tesis. Yoksa teknoloji elimizde var.

 

 

Ali Bey, bu CMOS teknolojisini geliştirdiniz ve 85-90 yılları arasında hiçbir yerde kullanılmadı mı?

 

Yarı iletken laboratuvarında elde edilen teknoloji ile CMOS teknolojisi ile savunma sanayine yönelik gizli sayılması gereken bir takım tüm devreler üretildi. Başarı ile kullanıldı. Tabi bunların faturası kesilip, satışı da olduğuna göre burada bir ticari başarıdan söz edebiliriz. Ama sivil hayata bunun bir yansıması olmadı.

 

Sanırım siz TÜBİTAK’tan ayrıldığınız sıralarda ETA Vakfı kurulmuştu. ETA Vakfı bünyesinde çalışmalarınız oldu mu? İlişkileriniz var mıydı?

 

TÜBİTAK’tan ayrılıp NETAŞ firmasına girdiğim vakit, NETAŞ’ın beni şirketi temsil etmem için gönderdiği yerler arasında ETA Vakfı da vardı.  ETA Vakfı yönetim kurulunda NETAŞ’ı temsilen ben bir süre görev aldım. ETA Vakfı’nda şirketlere aktif olarak tüm devre tasarımı yapılıyordu. Ama yurt dışında üretiliyordu. Tabii orada vakıf başkanı olan Duran Hocanın kullandığı bir kolaylık vardı. Bunların prototiplerini akademik kanallardan yaptırıyordu.  Akademik kanaldan yaptırdığınız vakit senede bir kere bu olanağa kavuşuyorsunuz. Genellikle fabrikaların yaz tatili sırasında, Academic Run dediğimiz, üniversite öğrencilerinin tez çalışmalarına yönelik üretimler yapılıyor ve çok ucuz oluyor. Çok ucuz oluyor derken, 300.000 liraya yaptıracağınız bir prototip çalışmasını 20-30.000 liraya yaptırıyorsunuz. Bunları kullanarak da bir miktar çalışmaları yürüttü ve yine savunma sanayine, ASELSAN’a birçok tüm devre tasarımı yapıldı. Hatta ETA Vakfı’nın bugün iktisadi işletmesinin taşıdığı isim MKR-IC ve bunun önemli bir ortağı ASELSAN.

                   

Genel kabul görmüş bir kanıya göre büyük ağaçların altında fidan yetişmez. Fidanlıklar bu yüzden vardır. Siz tohumdan belli bir büyüklüğe kadar bitkiyi fidanlıkta yetiştirirsiniz, ondan sonra götürürsünüz orman olacak yere veya ormanlıkta seyreltilmiş, kesilmiş yere dikersiniz. Yaşamını orada sürdürür. Teknolojide de durum benzer; büyük şirketlerden genellikle inovasyon çok zor çıkar. Buluş çok zor çıkar. Bunun büyük şirketlerden başkasının da finansmanını sağlaması pek mümkün olmadığı için büyük şirketler içerisinde kurtarılmış bölgeler yaratılır. Oralarda insanlar sanki bireyselmiş veya küçük şirketmiş gibi çalışmaya serbest bırakılır. Bunlar genellikle Ar-Ge’nin de ötesinde İleri Araştırma Merkezi gibi isimlerle anılan yerlerdir. Birçok büyük firmanın bu tür merkezleri olduğunu biliyoruz. Örneğin, atomları yan yana dizip IBM harflerini atom seviyesinde yapmak Zürih’teki IBM Araştırma Merkezi’ne nasip oldu. Dünyada ilk defa onlar yaptılar. Yine Grafen konusunda da başka bir şirket, başka bir araştırma merkezi dünyada liderliği sürdürüyor.

 

Buluşların ortaya çıkabilmesi için fikirlerin soğumadan, önemini kaybetmeden, canlıyken başka beyinlere ulaşması, o beyinlerde bir şeyleri tetiklemesi ve yeni fikirler oluşturması gerekir. Buluş ancak bu yolla çıkar.

 

Üniversite sanayi işbirliği konusunda mesela mühendislik bölümlerinin birbirleriyle olan ilişkisi nasıldır? Bilim insanlarıyla mühendislerin ilişkisi nasıldır? Bu anlamda Türkiye’deki iç ilişkileri nasıl görüyorsunuz?

 

Bilim insanlarının görevi, bence, temel yetkinlikleri ortaya koymak ve orada durmaktır. Biz bu noktada bilim insanlarımızı yüklerinden kurtarmıyoruz Türkiye’de. Bu temel yetkinleri temel teknolojiye dönüştürmelerini de onların asli görevi olarak alıyoruz. Halbuki bir temel yetkinliği teknolojiye dönüştürmek için onun uygulama alanını da çok derinlemesine incelemiş, zihninize kazımış olmanız lazım. Oradaki açık açık belirtilmiş ya da belirtilmemiş gizli müşteri hizmetlerini sizin bulup yakalamanız lazım. Onları yakaladığınız vakit onlara en iyi hizmeti verebilecek olan teknolojiyi üretirseniz o zaman ticari başarı kaçınılmaz olur. Anahtar burada. Üniversite mensubunu, akademik bir insanı düşünün, ne yapacak bu adamcağız? Müşteri, müşteri dolaşıp onların ne eksikleri var, onu mu inceleyecek?

Bir akademisyenden bunu beklemek, sen bir daha akademik çalışma yapma, sen gel burada pazar araştırması ve mühendislik yap, durumuna çekiyor. Bu ise temel yetkinliklerin dar alanda, derinlemesine edinilmesi gereken temel yetkinlikleri sulandırıyor. Orada derinleşmeye imkan vermiyor. Dolayısıyla eğer siz temel yetkinlik konusunda Türkiye’de bir şeyler elde etmek istiyorsanız ki -bu konuda fena değiliz- üniversitelerimiz ilk 50’lere, 200’lere girebiliyorlar. Bunu da yayınları ile yapıyorlar. İşte temel etkinlik dediğimiz o yayınlarda kendini gösteriyor. Bu çalışmaların sonucunda, tamam yeter sen şimdi dur ara ver, bize buradan bir teknoloji çıkar, sonra çalışmana devam edersin, dediğiniz vakit o üniversite öğretim üyesi ya da araştırmacı araştırmasına ara verip, geri kaldığı vakit belki bir daha dünya öncülüğünü o kadar yakından kovalayamıyor ya da öncü ise öncülüğünü kaybediyor.

 

Peki, bu noktada onun çalışmasının teknolojiye ve mühendisliğe dolayısıyla ürüne, sanayiye girmesi için kimin devreye, nasıl devreye girmesi lazım?

 

Sanayici Türkiye’de… Ben sanayicilere o kesimde olmama rağmen bazen çok kötü bir şekilde hücum ediyorum. Diyorum ki: “ Siz sanayici değil fabrikatörsünüz.” Aslında sanayici ile fabrikatörün arasında çok ince bir ayrım var. Fabrikatör herkesin ürününü yapar. Sanayici kendi ürününü yapar. Yani fabrikatör ürün sahibi değildir. Birisi bir ürün getirir ona, lisanslı veya ısmarlama olur. Yaptırır. Fabrikatör onu yapar, kapıdan tıkır tıkır o ürünler çıkar ama onun fikri mülkiyeti fabrikatöre ait değildir. Halbuki sanayici, ürünlerinin fikri mülkiyetine sahiptir. Onları ne zaman hayata geçireceğini, olduracağını, ne zaman piyasadan kaldıracağını kendisi tayin eder ve çoğu zamanda sanayici yeni bir ürünü açabilmek için kendi eski ürününü gönül rahatlığıyla, bitti kardeşim artık bunu yapmıyoruz diyerek, tedavülden kaldırabilir. Tabi bu durumda şu düşünce de akla geliyor. Holografik görüntüye ne gerek var? Biz beyin dalgalarına ulaşıp, sizin beyninize etki ederek, görmüş gibi olmanızı sağlayabiliriz. Tehlikeli bir durum. O zaman insanları başkası üzerine saldırıyormuş gibi farz ettirip ona kendini koruma açısından tepki verdirip, öldürtebilirsiniz de. Bu konuda epey bir bilimkurgu filmi olduğunu da söylemek lazım. Düşünceye etki etme. Tabi ben bunu tartışırken şunu da düşünüyorum, daha siz ensenize USB portu taktırmadınız mı diye soruyorum. Üzerinde çok çalışma var.

 

Türkiye’de bu kadar tıp doktorumuz var. Bu kadar elektronik mühendisimiz var, teknoloji tasarımları oluyor… Niye medikal alanda Aselsan, Netaş, tarzı şirketlerimiz yok?

 

Bunun suçunu şirketlerde aramamak lazım. Eğitim sistemimiz uzmanlıklar üzerine. Eğer bir tıp mühendisliği uzmanlığınız yoksa siz elektronik mühendisi ile tıp doktorunu yan yana getiremiyorsunuz ya da aynı insanda özdeşleştiremiyorsunuz. O zamanda kopuk kalıyorsunuz ama ne oluyor? Aynı mühendisler ve aynı doktorlar bir yabancı kuruluşun Gebze Teknopark’taki şirketine gidiyorlar, orada yan yana çalışıyorlar. Onları orada bir arada tutan harç var. O da, o şirketin kurumsal varlığı ve orada görüntü işleme teknikleri ile dünyada hiç bilinmedik tanı yöntemlerini ortaya koyabiliyorlar. Demek ki bir şeyimiz eksik.  Gebze’de ki General Electric görüntü tanılamadan bahsediyorum.

Bizde görüntü tanılamaya dair büyük firmaların bir takım girişimleri oldu mu?

 

Türkiye’de bu konuda çalışan şirketler yabancı şirketler var. Yerlilerden, çok çok eski senelerde elektro kardiyograf yapmış arkadaşlar var. Onları biliyorum. Elektro kardiyografın yenileri hatta ultrason cihazları yapanlar var ama bunların içerisinde öyle bir Emar’daki gibi ya da Bilgisayarlı Tomografi’deki gibi yoğun 3 boyutlu görüntü elde edecek işleme yazılımları yok. Yani daha basit olaylar. Eğer bir yarış arabasından söz ediyorsak biz motosiklet düzeyindeyiz. Birisi çıksa da keşke ben varım dese.

 

Peki, şimdi geldiğimiz şu noktada mühendislerimizin bakışı nedir? İlk önce teknoloji takip, transfer var. Sonra biraz tasarım çalışmaları oldu. Tasarım ülkemizde devreye girdi. Buluş noktasında bir hırs var mı?

 

Cep telefonu uygulamalarında Türkiye yabana atılır bir yerde değil. Onu belirtmek lazım. Örneğin, benim yanımda çalışmış olmayan ama daha üniversite üçüncü sınıftayken kendini bana tanıtmış olan bir mühendis var. Bugün 30 kadar insanın çalıştığı bir şirketi var. Tarihlemek mümkün. Telsim için bas konuş teknolojisini icat etti. Neydi bu? Türkiye’de ses tarifeleri pahalıydı ama veri tarifleri ucuzdu çünkü kimse veriyi kullanmıyordu. Pek veri gitmediği için ucuzdu. Osman’da bundan istifade ederek bir mesajı, bir tuşa basarak kaydetmeyi, tuşu bıraktığı vakitte karşı tarafa GPRS üzerinden paket halinde göndermeyi yaptı. Karşı tarafta bunu alan makine onu ses olarak tekrar yayınlıyordu paket halinde gittiği için. Bu sefer de geriye doğru yine veri kanalı üzerinden bir ses iletişimi oluyordu.

 

17 milyon abonenin, herhangi birinin telefonunu kaldırdığı vakit,  o abonenin, günün o saatindeki, haftanın o günündeki promosyonuna bağlı olarak aradığı taraftaki numarayla kaça konuşacağını veri tabanından bakıp, bulup bildirebilen bir ücretlendirme yazılımı yapması kolay olan bir şey değil. Çünkü bu herkesin her zaman dillendirip de ne olduğunu tam olarak anlatamadığı Big Data, büyük veri sınıfına giriyor. Büyük veri orada ve sizin 10 milisaniye içerisinde o kişiye bu görüşmeyi hangi tarifeden yaptıracağını bulup çıkarmanız lazım. Dünya üzerinde bunu yapan yedinci şirket bir Türk şirketi.

 

Mobil operatörlerin,  PTT’nin 80’li yıllarda yaptığı gibi telekomünikasyon sanayinde mühendisliğin ve teknolojinin gelişimine katkılarda bulunduğunu düşünüyor musunuz?

 

Telekom operatörlerinde yaklaşım ve anlayış daha farklı. Bunun tam ters tarafında yer alan yaklaşım da savunma sanayinde yer alan yaklaşım. Telekom alanında işler biraz daha farklı. Telekom operatörlerinin teknolojiye yaklaşımı çok daha çabuk sonuç almak ve sonuçtan çok daha kısa sürede yararlanmak üzerine kurulu.

Çünkü bugün cep telefonu pazarında özellikle ürün döngüsü çok hızlı. Teknoloji döngüsü çok çok hızlı. Eğer siz her hafta yeni bir şey çıkartmıyorsanız bir müddet sonra pazardan silinip gidiyorsunuz. Çıkarttığınız yeni şeylerde insanların hevesleri doğrultusunda parlıyorlar. Saman alevi gibi sönüyorlar. Siz Türkiye’yi bir teknoloji üssü haline getirecekseniz sanırım cep telefonu pazarı için teknoloji üretmek çok doğru bir alan değil. Kalıcı olması için diğer alanlara doğru meyil etmek lazım.

 

1990’larda hakikaten büyük bir sıçrama yaptık. Özellikle Telekom alanında 1992 yılında Avrupa’da Fransa’dan sonra sayısallaşmada ikinci noktaya gelmek her Avrupa ülkesinin karı değil. Yani Almanya’nın önüne geçmişiz. O gözle bakın. Tabi bunu 2 şekilde izah etmek mümkün. Konuşmanın başka yerlerine gidip bakmaya gerek bırakmayacak şekilde özetliyeyim. Birincisi o güne kadarki sistemimiz o kadar yeni ve o kadar küçükmüş ki, biz sayısal sistemleri kurduğumuz vakit kısa sürede onları solda sıfır şekilde geride bırakmışız. İkincisi de düşünce tarzımız o kadar devrimciymiş ki Avrupalının ve Amerikalının adım adım çıktığı merdivenlerden biz 2 basamak birden çıkarak yol almışız. Atladığımız basamağı da hemen söyleyeyim. Bilgisayar kontrollü veya işlemci kontrollü analog anahtarlamalı santral Türkiye’de hiç olmadı. Gerçi ELİF dediğimiz santral buna benzer bir yapıdaydı ama orada bir anahtarlama matrisi olduğu için o, analog santraller sınıfından değişik bir konumdaydı. ELİF’lerin ömrü de çok uzun olmadı. Çok kısa bir süre sonra sayısalı ile değiştirildi ve her yer tamamen sayısal oldu.

 

Bunu tekrarlayabilir miyiz? Bu sıçramayı tekrarlayabilmek için bizim yeniden para ayırıp, bu devlet eliyle mi olur, yoksa şirketlerin bu işe ayıracağı parayı çok özel bir şekilde destekleyerek, bir takım masraftan düşme veya kardan indirip yapma gibi vergi sonrası işlemlerde hibelere dönüştürüp, şirketlere hediye etmek şeklinde mi olur bilemiyorum. Denetlemek çok önemli. Bizim yeniden Avrupa’nın yollarına düşmemizin, Avrupalı şirketlerle birlikte çalışmamızın, rekabet öncesi iş birliğine katılmamızın yolunu açmak lazım. Bunun gerçekleştirilmesi şimdi neredeyse sıfır. Avrupalı şirketlerle rekabet ortamında bulunmak, belki Avrupalının bizi dışlaması şeklinde de engel görecektir. Bunu da aşmak için çok çalışmamız lazım. Konuşmamın bir tarafında anlattığım Avrupa’nın standardına iki kere zeyil yaptırmak o gün için hiç kolay değildi. Ama Türk delegasyonu olarak bütün Türkiye’deki rakip olduğumuz fakat oraya gittiğimizde kenetlenmiş olan arkadaşların desteğiyle bunu yapabildik. Yönetmek lazım dedim. O zaman Türk delegasyon başkanı PTT’den olurdu. Görev onlarda olduğu için. Türk delegasyon başkanı da toplantılara gitmeden önce burada gidecek olanlarla toplantı yapıp, belirli bir strateji ve taktik ile giderdi. Bütün bunları yeniden oluşturmak gerekli mi? Değil mi sorusu bile sorulmuyor. Ben bundan rahatsızlık duyuyorum. Bu şekilde gidersek getir, sattan başka hiçbir şey yapmayan bir noktaya doğru gideceğiz.

 

Çok teşekkür ederiz Ali Bey, bu güzel söyleşi için.

Ben teşekkür ediyorum, başarılar.

 

 

 

 

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

Relatived Posts
Prof. Dr. Reha Civanlar Söyleşisi ( 23 Oct,2015 )
Cengiz Ultav Söyleşisi ( 19 Jun,2017 )
Zafer Sevdi Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Şahin Tulga Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Hakan Altınay Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Written by