Büyük Sıçrama Blog

Ali Sinan Tunaoğlu Söyleşisi

“Şimdi bazen devlet yöneticilerimiz, bakanlarımız, müsteşarlarımız diyorlar ki, yazılım yapalım. Yazılım 5.000 dolarlık yatırımla 1 kişiye iş veririz. Ama sanayi üretiminde 1 kişiye iş verebilmek için 100.000 dolarlık yatırım yapmamız lazım. O yüzden biz yazılıma yönelelim. Biz de büyük ölçüde yazılım yapıyoruz zaten. Sonuçta siz Türkiye’de yaşayan insanların tamamına yazılım yaptıramazsınız ki. Yazılım çok özel bir beceri, belirli bir zeka düzeyi ve eğitim isteyen bir şey. Ne bu insanları bu kadar eğitebilirsiniz, ne de bu kadar yetenekli insanı bu profil içerisinde bulamazsınız. Sonuçta Türkiye’deki normal düzeydeki insanlara da iş yaratmak zorundasınız. Bu işi de ancak sanayi yatırımları ile yaratabilirsiniz. 100.000 dolarsa 100.000 dolar. Yapacaksınız bu yatırımı. 1986 yılında 3-4 kişiyle başlamıştık. Bugün herhalde 1.400 civarında çalışanımız var. Bunu neyle sağlıyoruz biz? Üretimle sağlıyoruz. Üretimle çalışıyor bu kadar insan. Bunların emin olun %99 yazılım yapabilecek durumda değil. Yani gayet güzel işlerini yapıyorlar. Teknik okullardan mezun arkadaşlarımız. Hepsi gencecik çocuklar. Biz de çok keyif alıyoruz onlarla birlikte çalışmaktan ama üretim tarafında çalışıyor ve üretim yapıyorlar. Evet, pahalı bir şey ama yapılması da bunu gerekiyor.”

 

Orta öğretimde kolejden mezun oldum. Sonrasında Ankara Fen Lisesi’nden. Ardından Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde Elektrik Mühendisliği’ni bitirdim. Mezuniyetten sonra 1 yıl içerisinde masterımı tamamladım. Arkasından da doktoraya başladım. O dönemlerde Orta Doğu Teknik Üniversitesi oldukça hareketliydi. Bilmem hatırlıyor musunuz? Öğrenci olayları yüzünden yaklaşık 1 yıl kapalı kaldı.

 

1977 yılı. Bu bir sene boyunca ben dışarıdaydım. Türkiye’de ilk defa telsiz üreten Teknim diye bir firma vardı. Orduya telsiz üretiyordu. O firmada çalıştım. O çalışma bana, zaten Elektronik Mühendisliği’nde okuyordum ama elektroniğin pratiği yönünden çok faydalı oldu. Hem işi ve ticari tarafını biraz daha gördüm hem de pratik tarafını yaşadım. Üniversite açıldıktan sonra doktoraya devam ettim ve evlendim. Ondan sonraysa asistanlık devam ediyordu üniversitede ama üniversiteden bir şekilde ayrılarak dışarıda bir takım şeyler yapmaya karar verdim. Bunun nedeni daha çok maddi konulardı. O dönemlerde üniversitedeki asistanlık maaşları oldukça düşüktü ve bu şekilde bir şirket oluşturarak dışarıda çalışmaya başladım. Aynı zamanda üniversitedeki görevime de 3-4 sene daha devam ettim. Orada ders vermeye bir taraftan devam ettim. Bir yandan da dışarı da bir şirket kurup onunla birlikte ilk kontrol sistemleriyle elektronik üretim yapmaya başladım.

 

 

Tabi burada kullandığım önemli tecrübe, Teknim’de bir yıl, üniversitenin kapalı olduğu dönemdeki iş tecrübesiydi.

 

Aslında benim kafamda şöyle bir soru var Sinan bey. Teknim’in o dönem telsiz ürettiğini, geliştirdiğini biliyoruz fakat Aselsan, Hollanda’dan teknoloji transfer etmişti. Sizce bunun nedeni ne olabilir?

 

Biz Teknim’de çalışırken yanlış hatırlamıyorsam Aselsan daha kurulma aşamasındaydı. Yani biz Teknim’deki üretim tamamlandığı için oradan ayrıldık. Yoksa ben zaten okuyarak orada çalışmaya devam edecektim. Telsizler orduya teslim edildi. Kabulü de yapıldı. Kullanılmaya da başlandı. Bu sıralarda da Aselsan kuruluyordu. Orada ne oldu da Aselsan’a doğru işler kaydı bilemiyorum. Bence Teknim başarısız bir girişim değildi. Zaten bugün hala orada sektörde çok üst düzeyde bulunan kişiler çalışıyordu. Teknim’de işleri hep beraber yaptık. Bence başarılı bir operasyondu. Daha sonra Aselsan, hem devlet desteğiyle daha güçlü olarak -çünkü Teknim tamamen özel sektör firmasıydı- devreye girdi o dönemlerde ve artık telsizlerden başlayarak tüm askeri projeler Aselsan’a doğru kaydı. Dolayısıyla Teknim’de birkaç sene sonra kapandı.

 

Teknim 80’li yıllarda mı kapandı?

 

80’li yıllarda, ben öyle biliyorum.

 

Sizin 80’li yıllarınıza geri dönersek…

 

Bizim için 80’li yıllarda en büyük fark bilgisayardı. Bilgisayarla Orta Doğu’da ilk defa tanıştım. O da yaklaşık bugün herhalde 200-300m2 bir daire büyüklüğünde, Orta Doğu Bilgisayar Bölümü’nde duran bir bilgisayardı. Kartlara bilgisayarlar yazıyor, o programları yapıyorduk. Biz lisedeyken PC bile henüz ortaklıkta yoktu. Üniversitedeyken de yoktu. Hatta telefon santrallerinde gömülü yazılımlar kullanılıyor biliyorsunuz. Bir donanım kısmı var, bir yazılım kısmı var. Gömülü yazılımlar kullanılıyor. Hatta o zamanlar benim yaşımda olanlar bilecektir Sinclair diye bir oyun konsolu vardı. PC’ler yoktu daha. Bu oyun konsolunu televizyona bağlıyordunuz, oyun oynuyordunuz. Bugün baya bildiğiniz bilgisayar oyunlarını oynuyordunuz. Biz ilk gömülü yazılımları, kendi santralimizin gömülü yazılımlarını bu oyun konsolları üzerinde geliştirmeye başlamıştık. Hemen bunun sonrasında, 1 yıl kadar sonra, ilk PC’mizi satın aldık. O zaman IBM, Armstrad gibi markalar PC çıkarmaya başlamıştı. PC’mizi satın aldık ve ondan sonra yazılım çalışmalarımızı onun üzerinde götürmeye başladık.

 

Telekom sektörüne nasıl geçiş yaptınız?

 

Telekom sektörü de şöyle: Bizim o dönemde birlikte çalıştığımız bazı arkadaşlarımız vardı. Şu anda onlar da hala devam ediyorlar çalışmalarına… Onlarla birlikte bazı projeler yaptık. İlk başladığımız kontrol sistemleriydi. O dönemde Netaş’ın elektronik santralleri vardı ama büyük kapasitelerde elektronik santralleri vardı. Biz de bu diğer arkadaşlarla birlikte daha küçük kapasitede santral üretme fikrini oluşturduk. O işi yapmak da Serdar ve Yaman ile beraber, iki kardeşim ile beraber bize kaldı.

Küçük santraller üreterek başladık. Küçük santraller derken; bunlar tamamen elektronik sistemlerdi. Yine o dönemleri yaşayanlar iyi bilirle; o zamanlar ofislerde, elektro mekanik sistemler vardı. Elektro mekanik sistemler, bu şef-sekreter sistemleri dediğimiz çok kalın kablolarla, üzerinde bir sürü tuş olan telefonların ofislerde kullanıldığı dönemlerdi. Bu büyüklükteki yerlerde yani 8-10-15 abone olan ofislerde haberleşme amacıyla sadece bu sistemler kullanılıyordu. Herhangi bir elektronik sistem yoktu. Biz bunların da elektronik olarak yapılabileceğini düşündük ve belki de dünya da ilk defa bu kadar küçük kapasitelerde elektronik telefon santrallerinin tasarımlarını yaptık ve üretmeye başladık.  İlk üretimlerimizi yaptığımız zaman ürettiğimiz yer yaklaşık 25 veya 30m2’lik bir ofisti. İlk üretimlerimizin miktarı da aylık 1-2, bir ay 4’e çıkmıştık çok sevinmiştik. 4 tane telefon santrali satıp bu küçük sistemlerden… Hiç bilinen bir şey değildi. Müşterilere anlatmak, ulaşmak, ikna etmek çok kolay olmuyordu. Çünkü herkes Şef Sekreter sistemlerini biliyor, onları kullanıyor. Bunlar hakikaten çok pahalı sistemlerdi. Yani biz elektronik olanını onlardan çok daha ucuza yapabiliyorduk çünkü haberleşmesi çok daha basit, yatırımı çok daha ucuz olan elektronik sistemlerdi. Böylece bu olaya girmiş ve başlamış olduk. Ondan sonra bu 4’ü 10’a, 10’u 100’e, 100’ü 1000’e, uzun yıllardır yılda 30.000 telefon santrali üretiyoruz ve tüm Türkiye pazarına satıyoruz.

 

Bu ürettikleriniz PBX miydi yoksa daha mı küçüktü? Şimdi Netaş’ın ve Teletaş’ın büyük ölçekleri var. Teletaş’ın bir Levend projesi vardı. Netaş’ın Elif… Onun muadili mi?

 

Hayır. Levend’de, Elif’te her ikisi de Netaş’ın. Teletaş’ın o dönem PTT’ye, sonrasında Türk Telekom’a ürettikleri santrallerdi. Bunlar PBX. Benim bahsettiklerim küçük santraller. Ama o dönem Netaş’ın Türk Telekom’a, PTT’ye değil serbest pazara yani firmalara da ürettikleri telefon santralleri vardı. Pbx’leri vardı. Onların büyüklükleri 50-60 aboneden başlıyordu. Fiyatları öyleydi. O büyüklükteki şirketler alıp, kullanabiliyordu. Bizim yaptığımız sistemler ise 8-10 abonelik küçük sistemlerdi. Çok daha uygun maliyetliydi ve bütün ofislerde kullanılabilir durumdaydı. Çünkü şef sekreterlerden de epey ucuzdu. Yalnız müşteriye bunu anlatmak, kabul ettirmek, o pazarı oluşturmak epey zamanımızı aldı. Çok uğraştık onu yapabilmek için. Yeni bir şey çünkü insanlar bilmiyor.

 

Bu ölçekte üretim yapan başka kimse yok muydu?

 

O dönemde yoktu, dünyada yoktu. Sonra bu çeşit ürünleri yoktu. O dönemde en azından bizim bildiğimiz kadarıyla pek bir örneği yoktu. Bu kapasitelerde yoktu. Daha sonra Siemens’in, Alcatel’in, Panasonic’in bugünlerde işte Samsung’un, LG’nin bütün büyük bildiğiniz elektronik ile ilgili firmaların bu çeşit ürünleri var ama o dönemde bu çok alışılagelmiş bir şey değildi. Yeni bir şeydi.

 

Ayda 4 tane üretmeye başlamıştık sonra büyüttük, geliştirdik, dediniz. Kaç yılları diyebiliriz?

 

1986-87 yılından itibaren biz bunların üretimlerine başladık. Zaten, Karel’in kuruluşu 86 yılıdır. Hatta daha öncesinden başladık. 1985 yılında üretim yapıyorduk ama 1-2 tane.

Sonrasında Yaman katıldı, Serdar katıldı. Karel’i oluşturduk ve biraz daha büyüterek üretimleri devam ettirdik. Zaten çalıştığımız yerleri de büyüttük. Oradan daha büyük bir ofise geçtik. Oradan daha büyük bir alana geçtik. Ondan sonra oradan Bahçelievler’de bir binanın tamamında üretim yapmaya başladık. Bir sonraki aşamada da buraya geldik. Sincan’a geldik. Üretim olarak o zamandan beri çalışmalarımıza devam ediyoruz. Burada çalışmaya başlamamız 92 yılıdır.

 

O zaman 90’lı yıllardan devam edelim. Aslında ekonomik olarak da çok inişli çıkışlı bir dönem. 94’te bir kriz oldu. Netaş, Teletaş bayağı zora giren şirketler arasındaydı. Component fiyatları dolar olarak fırlayınca. Sizin nasıl geçti o dönemler? Oradaki iş süreçlerinizden bahseder misiniz?

 

1992 yılında biz fabrikada, burada çalışmaya başladık. O zamanlar burası 6.000m2 kapalı alana sahip bir yerdi. Sanıyorum onun yaklaşık 1.000m2’sini kullanıyorduk. Niye öyle büyük bir yer yaptık, 1.000 m2’ye ihtiyacımız varken? Herhalde ileride büyüyeceğimizi düşünmüşüz. Çok da yanlış düşünmemişiz. 94 krizi geldiğinde burada çalışıyorduk. Bizi çok etkilemedi. Gerçekten çok büyük bir firma değildik ve katma değerli bir iş yapıyorduk. Elimizde Component’ler vardı. Zaten yurt dışından ithal ediyorsunuz ve ithalat o dönemlerde çok zordu. Günümüzdeki gibi değildi. Dolayısıyla büyük stoklarla çalışıyordunuz. Hala öyle çalışıyoruz. O krizler bizi çok fazla etkilemedi. Daha sonraki krizler de aslında bizi çok fazla etkilemedi. Çünkü biz katma değerli bir iş yapıyoruz ve bu konudaki rakiplerimiz de hep yabancı firmalar. Daha çok ürünlerini yurt dışından olduğu gibi getiren firmalar. Türkiye’de üretim yapan firma artık çok az, kalmadı. Dolayısıyla krizlerin sonuçlarında da hep kurlar yükseliyor. Kurların yüksek seyretmesi, bize rakiplerimiz karşısında bir avantaj sağlıyor. Bu 94 krizinde de böyle oldu, 97 deprem olayında da benzer bir şekilde oldu. Hatta 2001’de de aynı şekilde oldu diyebilirim. O krizlerde ilk anda sanki bir hasar alıyormuş gibi gözüküyoruz ama sonrasında bizim için avantajlı oluyordu. Onlardan dolayı bir sıkıntı, önemli bir sorun yaşamadık.

 

Tasarımların şirketinize ait olması bir artı değeri yaratıyor diyebilir miyiz?

 

Evet. Onu diyorum işte. Sonuç olarak bizim donanım olarak, yazılım olarak ürünlerin tamamı bize ait olduğu için sadece yurt dışından Component’leri ithal ederek, ürünleri üretiyoruz. Kimseye finans ödemiyoruz.

 

Ar-Ge için kimseye bir bedel ödemiyoruz. Tabi ki kendi Ar-Ge giderlerimiz var. Çünkü ciddi bir Ar-Ge oluşturmak ve bunu korumak zorundayız. Rakiplerimiz çok büyük firmalar. Teknoloji, iletişim çok hızlı gelişiyor. Bunlara ayak uydurabilmek, bunları takip edebilmek gerçekten oldukça iyi bir Ar-Ge ve iyi bir planlama gerektiriyor. Yanlış işler yapmamanız lazım. Ar-Ge’de yanlış yönlere gitmemeniz lazım. Bunları şimdiye kadar iyi bir şekilde yürütebildiğimizi düşünüyorum. Bu tabi maliyetler yönünden bize avantaj getiriyor. Bize katma değeri burada kullanma imkanı sağladı geçmişte de, bugün de hala sağlıyor ama işin tasarım tarafını, Ar-Ge kısmını da hiçbir zaman gevşetmememiz gerekiyor. Çünkü pazarda hep uluslararası, çok büyük firmalarla rekabet içerisindeyiz. Bu firmaların kullandığı tasarım gücü bize göre oldukça fazla. Bizim çok dikkatli olmamız lazım. O konuda çok dikkatli çalışmamız, yanlış bir şeyler yapmamamız lazım.

 

Kuruluş aşamasıyla ilgili olarak herhangi bir devlet desteği aldınız mı kurulurken?

 

Kurulma aşamasında herhangi bir devlet desteği almadık. Zaten dediğim gibi 25m2’lik bir ofiste 4-5 personel ile birlikte çalışmaya başlamıştık. O zamanlar öyle bir şey yoktu kurulan firmalar için ama bunca yıl içerisindeki bütün teşvikleri tabi ki çok yakından takip ettik. Özellikle mesela fabrika kurulurken hazinenin yatırımlarla ilgili teşvikleri ki bugün hala daha devam ediyor biliyorsunuz. Üretim yapılarıyla ilgili ciddi teşvikleri var. Bu teşviklerden bayağı bir yararlandık. 2000 yılından sonra önemli Ar-Ge teşvikleri oluşturuldu. Bu teşviklerden yararlandık. Yararlanıyoruz hala daha. Türkiye’deki yasaların öngördüğü, izin verdiği şekilde teşviklerden yararlanıyoruz.

 

 

80’lerden 2000’lere uzanan süreçte hep yaşadığınız bir şey yani…

 

Özellikle yatırım tarafı 80’lerden itibaren çok ciddi yatırım teşvikleri vardı. Bu yatırım teşviklerini kullandık. Bu yatırımları yaparken bunlardan faydalandık. Üretimi makinelerini alırken, üretimi yaparken bunlardan yararlandık. Sonrasında Ar-Ge teşvikleri şekillenmeye başladı, onlardan yararlandık. Aynı zamanda 2000’li yıllarda buradaki fabrikayı yaklaşık 22.000 m2’ye büyütmüş durumdayız. Tabii bu alanların da hemen hemen tamamını doldurmuş durumdayız. Üretimle ilgili bir sürü makine kullanıyoruz. Test sistemleri kullanıyoruz. Oldukça pahalı sistemler. Bunlarla ilgili sağlanan teşviklerden de faydalandık. Gerçi artık yatırımla ilgili teşvikler çok büyük miktarlarda değil ama her zaman için onları yakından takip ediyoruz. Kullanıyoruz.

 

Peki Sinan Bey, aslında Karel pek çok firmaya da üretim yapılıyor aynı zamanda. Telekom sektörü içerisindeyken bu elektroniğin diğer segmentlerine doğru üretim yapmaya yöneldiğiniz süreç nasıl gelişti? Hangi yıllar arasında oldu? O sürecin tamamından bize genel hatlarıyla bahseder misiniz?

 

80’li yıllar elektroniğin artık her şeyin içerisine girmeye başladığı bir dönemdi. Her konuda elektronik insanların, acaba bu işi elektronik yapabilir miyiz, yaklaşımıyla bütün branşların içerisine giriyordu. Bunlardan bir tanesi de beyaz eşyaydı o dönemlerde. Biz burada fabrikada üretim yapmaya başlamıştık. 1992’de başladık. Bu dönemde beyaz eşyada eskiden hep mekanik parçalarla çalışan çamaşır makineleri, bulaşık makineleri, buzdolapları yavaş yavaş bu işleri elektronik yapabilir miyiz diye bakmaya başlamışlardı. Bizim Ar-Ge grubumuz ve buradaki üretim imkanlarımız bu konuda bizi ön plana çıkardı. Açıkçası bize Arçelik’ten böyle bir talep geldi. Böyle bir şey yapabilir miyiz, diye ve biz onlara tasarım yaparak başladık. İlk önce bir defa kullanacakları kontrol kartlarını tasarlamaya başladık. Zaten kontrol konusunda bir geçmişimiz vardı. Bir takım ürünlerimiz var bu dönemde satışlarını yaptığımız. Sadece Pbx değildi. İlk tasarımları biz yaptık Arçelik’e ve onların üretimlerini yapmaya başladık. Tabi o zamanlar üretilen her 100 makineden diyelim 10 tanesi veya 5 tanesinde elektronik kontrol kartları kullanılıyordu. Ama bu sonra yavaş yavaş arttı. Bugün neredeyse bazı yerlerde, fabrikalarda %100’lere yaklaşıyor. Tümüyle elektronik kontrollü ürünler yapılıyor. Dolayısıyla bu süreçte bizim üretimimizde arttı.

 

Daha sonra bu tarafa yatırım yapmaya karar verdik yönetim olarak. Üretim tarafına yani üçüncü firmalara, kendimiz dışındaki firmalara üretim yapmaya karar verdik. Yatırım yapma kararı verdik o konuda ve o yatırımlara başladık. Fabrikayı büyüttük. Yeni üretim ekipmanları aldık. Büyütmeye de devam ediyoruz.

Arçelik’e çok ciddi üretim yapıyoruz. Yurt dışında birkaç tane firma var yine kontrol kartları olarak. Askeri elektronik tarafında önemli üretimler yapıyoruz.

 

Arçelik’e 92-93 döneminde mi üretime başladınız?

 

Daha sonra. O dönemde ilişkiler başladı ama bizim üretimlere başlamamız yanlış hatırlamıyorsam 97-98 falandı. Tasarımlar, o tasarımların doğrulanması, o konulardaki çalışmalar. Herkes için yeni olan bir şey. Eskiden tamamen mekanik Timer’larla çalışan ürünler, yavaş yavaş artık elektronik olur mu, nasıl olur, başarılı olur mu, derken öyle başladı ve o şekilde gitti. Arçelik için de yeniydi, bizim için de yeniydi. Herkes için yeniydi.

 

Arçelik’ten Yavuz Erçil Bey ile görüştüm. Belki tanıyorsunuzdur. Refik Bey kurmuş Ar-Ge’yi; elektroniği o sokmuş içeriye. Siz de o dönemde anladığım kadarıyla…

 

O dönemde bir ilişki başladı. Üniversiteden arkadaşlarımız var Arçelik’te. Türkiye’deki büyük firmalardan bir tanesinde çalışan üniversiteden arkadaşlarımız, o dönemde bizim yaptıklarımızı biliyorlar. Elektronik konusuyla uğraştığımızı ve ürünlerimizi görüyorlar. Bize geldiler. Biz de kendi ürünlerimizde elektroniği kullanmak istiyoruz. Bir şeyler yapabilir misiniz bizim için dediler. Çalışmaya başladık. Onun sonucunda bugün çok ciddi bir üretim gerçekleştiriyoruz. Büyük beyaz eşya firmalarına, hem yurt içinde hem yurt dışında bunu yapıyoruz.

 

Yabancı beyaz eşya markalarına da iş yapıyor musunuz?

 

Yapıyoruz. Küçük boyutlu ama yapıyoruz. Şimdi onları daha geliştirmek ve büyütmek için de çaba sarf ediyoruz.

 

Askeri tarafa açılımınız nasıl oldu?

 

Yine aynı şey. Yani burada savunma sanayi firmalarının tamamı neredeyse Ankara’da. O firmalarda çalışanlar da yine tanıdığımız insanlar, arkadaşlarımız, üniversitede birlikte olduğumuz kişiler ve bizim ne yaptığımızı biliyorlar. Bizim ihtiyacımız var, bu şekilde üretimler yapabilir misiniz, diye bize geldiler. O işte o şekilde başladı. Esas olarak biz savunma sanayine üretim tarafından başladık ve ağırlıklı olarak da 2000’li yıllarının başından itibaren başladı. Sonrasında daha çok yeni bir takım ürünler yapıyoruz. 3-4 senedir diyeyim. Kendi ürünlerimizi, yani iletişim tarafındaki bilgi birikimimizi kullanarak askeri ürünler yapıyoruz. Mesela tank içi konuşma sistemleri, zırhlı araçların içerisinde konuşma sistemleri, gemiler için konuşma sistemleri. Kendi bilgi birikimimizden oluşan ürünler. Sahra santralleri gibi ürünlerimiz var ve bunlara yenilerini ilave ediyoruz. Bir taraftan da yine Ankara’daki savunma sanayi firmalarına Ar-Ge projeleri yapıyoruz. Onların ihtiyaç duyduğu araştırma geliştirme projelerine bizim bilgi birikimimizin katkısı sağlayacağı konularda onlara yapıyoruz.

Daha sonra bu ürünlerin üretimlerini burada yapıyoruz. Bunun dışında savunma sanayi firmalarının kendi tasarlamış oldukları ürünlerin üretimlerini de yine buradaki fabrikamızda yapıyoruz. O faaliyetlerimiz de savunma sanayi tarafında devam ediyor.

 

 

90’larda beyaz eşyaya da üretim yapmaya geçtik dediniz. 2000’li yılların başında askeri alanda… Dolayısıyla genişliyoruz. Peki, 2000’li yıllardan bahsedersek, 2000’li yılların getirdiği şeyler neler oldu? 2001 krizini de rahat atlattık dediniz.

 

2001 krizinde de evet, önemli bir kriz yaşamadık. Biz hiçbir zaman çok borçlu bir şirket olmadık. Dolayısıyla bu çeşit krizlerde de çok ciddi bir sıkıntı olmadı. Yaşamadık. 2000’li yıllarda biraz farklı olarak yine iletişim konusunda bazı projeler yapmaya başladık. Yabancı ortaklarla, Türkiye’deki operatörlere projeler yapmaya başladık. Türk Telekom’a, Avea’ya bugün hala devam ediyoruz altyapı projelerine.

 

2000’li yılların ortası mı bunlar?

 

2002’li yılının başından itibaren başladık bu çeşit projeler yapmaya. Türk Telekom ile başlamıştık. Hatta Türk Telekom’a başlangıçta bazı konularda Ar-Ge projeleri de yaptık. Bir takım Ar-Ge’sini yaptığımız ürünleri de verdik, kullandılar. Ama esas olarak yabancı ortaklarla birlikte onların altyapılarına yönelik projeler yaptık. Yapmaya da devam ediyoruz. O bizim için 2000’li yıllarda bir yenilikti. Tabi 90’lı yıllarda ve 2000’li yıllarda da şey tarafı devam etti. Bizim için en önemli başarı öyküsü orasıydı. Pbx tarafı, santral tarafı devam etti. Biz yaklaşık neredeyse 20 yıldır Türkiye’deki pazarın en büyük oyuncusuyuz bu konuda. Her yıl en çok hattı satan, en büyük firmayız. Yaklaşık %50 civarı bir Pazar payımız var. Bu oldukça uzun bir süredir devam ediyor. 90’lı yıllar, 2000’li yıllar bunu değiştirmedi. Bakalım 2010’lu dönemde 2020’ye doğru giderken nasıl olacak gelişmeler ama orada da hazırlıklarımızı yapmaya çalışıyoruz. Çünkü teknoloji değişiyor. İlerliyor. Sürekli şekil değiştiriyor. İhtiyaçlar değişiyor. Bunların hepsine ayak uydurmak gerekiyor.

 

Peki Pbx ihracatınız nasıl gelişti? Biraz onu açabilir misiniz?

                                                                                      

Yine 90’lı yıllarda başladı Pbx ihracatı. Özellikle biz fabrikaya geçtikten sonra biraz daha düzgün, daha kaliteli ürünler yapmaya başladık. Üretim kalitesi, kullandığınız üretim ekipmanıyla, test cihazlarıyla çok ilgili. Tasarım tabi ki çok önemli ama üretim yaparken de kalite çok önemli. Elektronik üretim dışarıdan bakıldığı zaman belki kolay gibi gözükebilir. İşte makineler kullanılıyor, test cihazları falan ama gerçekten çok ciddi bir bilgi birikimi gerektiriyor. Biz de o bilgi birikimini ancak 8-10 yılda edinebildik. Dolayısıyla 90’lı yılların ortalarından itibaren ihracatla ağırlıklı olarak uğraşmaya başladık ve ilk olarak Avrupa ülkeleriyle çalışmaya başladık. Oldukça uzun bir süreç. Zor bir süreç yurt dışında iş yapmak. Hele bizim gibi çok büyük olmayan firmalar için çok büyük yatırımlar yapamayan firmalar için diyeyim, daha da zor bir süreç. Oralarda teknolojik ürünler satıyorsunuz. Bir defa teknolojinizin o ülkede yarışabilir durumda olması lazım. İkincisi, çok önemli teknik destek konusu. Aslında bu konu bizim başarı hikayemizin de çok önemli noktalarından bir tanesidir. Teknik destek konusu çok önemli bu çeşit ürünlerde. Yurt dışında bunları sağlamak çok kolay değil. Mutlaka orada çalıştığınız insanları çok iyi eğitmeniz gerekiyor.

Dolayısıyla yavaş yavaş yürüyen, gelişen bir süreç oldu.

 

Bir ön yargı ile karşılaştınız mı hiç yurt dışında?

 

Marka olarak tabi ki var.

Sonuçta Türkiye, 90’lı yıllar, Avrupa’dan bakıldığı zaman belki bir 3. Dünya ülkesi gibi değerlendirilen bir ülke. O ülkeden son derece teknolojik kabul edilen bir takım bir firma. Ürünlerin tamamı kendisinin. Yazılımı kendisi yapmış. Donanımı kendisi yapmış. Karşısındakiler dünya devi firmalar. Hepsi çok uluslu firmalar rakip olarak. İşte onların arasından bir takım ürünler satmaya çalışmak kolay değil. Zaten çok büyük başarılar da elde ettiğimizi söyleyemeyiz. Yabancı pazarlarda Türkiye’de sağlamış olduğumuz başarıyı elde edemedik. Halen daha elde edemedik. Ama bugün 30’a yakın ülkeye, az da olsa ihracat yapıyoruz.

 

Türkiye’deki başarılarımızın bir kısmı teknik destek. Biraz ondan da bahsedeyim hazır konu açılmışken. Aslında bizim medya tanıtımımız, reklam tanıtımımız çok güçlü değildir.  Bunca yıldır Türkiye’de pazar lideriyiz diyoruz. Türkiye’de bu konuda önemli bir firmayız. Önemli bir yer tutuyoruz ama bizim esas müşteriye ulaşma, müşteriye kendimizi kabul ettirme yönümüz her zaman sağladığımız teknik destektir. Ürünlerimizin her zaman arkasında olmak, müşteriye en iyi şekilde yaklaşabilmek, müşteri ihtiyaçlarına en kısa sürede cevap verebilmek. O çok ciddi bir avantaj. Yazılım bizim elimizde olduğu için firmanın ihtiyaçları, ben şöyle de bir şey istiyorum dediği zaman, onu arkadaşlarımız 1 hafta 10 günde yapıp, yerine koyabildi. Bunlar bize en azından Türkiye pazarında çok ciddi bir avantaj sağladı. Bugün, bunca yılda Türkiye’de 600.000’nin üzerinde işletmede bizim sistemlerimiz kullanılıyor. Ticari tarafta Türkiye’deki telefon trafiğinin %50’den daha fazlası bizim sistemlerimiz üzerinden devam ediyor. Ticaret, sanayi, ofisler… Bu önemli bir rakam ve biz tüm ekiplerimizle teknisyenlerimizle, mühendislerimizle bu sistemlerin hepsine gereken desteği veriyoruz, sağlıyoruz. Bunların çalışmasını devam ettiriyoruz. Bizim Türkiye’deki bugüne kadarki başarılarımızda önemli bir rol, katkı hep bu taraftan gelmiştir.

 

Airties ile işbirliğinizden bahsedebilir misiniz?

 

Bülent Bey’le biz Türkiye’ye geldiği vakit tanışmıştık. Airties çok güzel bir firma. Çok güzel işler yaptı Türkiye’de. Önemli ürünleri var. Pazarda önemli bir hakimiyeti var. Onlarla çok yeni başlayan bir ilişkimiz oldu. Türkiye’ye artık üretim yapmak istiyorlar. Uzak Doğu’dan üretimlerini Türkiye’ye aktarmak istiyorlar. İşin en başından beri Uzak Doğu’da üretim yapıyorlardı. Yeni projelerini, özellikle kendi tasarladıkları ürünleri Türkiye’de üretmek istiyorlar. Böyle bir projeye başladık. Tesadüfen bugünlerde, 1 hafta  öncesinde üretimde başladı bizde. Şu anda Airties’ın bir ürününün üretimini yapıyoruz. İkinci bir üretimin çalışmalarını yapıyoruz. Sanıyorum önümüzdeki dönemde bunların sayısını hızlı bir şekilde artıracağız. Türkiye’de üretim yapacağız.

 

Burada benim vurgulamak istediğim önemli bir nokta var. Üretim tarafında biz Uzak Doğu ile rekabet edemeyiz. Orada işte Çin’de işçilikler şöyle, üretim böyle. Aslında elektronikte çok öyle değil. Biz Uzak Doğu ile rekabet ediyoruz. Önümüzdeki dönemde daha da etkin şekilde rekabet edebileceğimizi düşünüyorum ben. Bu sadece işçilikle ilgili olan bir şey değil. Burada teknoloji, bilgi birikimi çok önemli. Kalite çok önemli.

 

Müşteriye sağlamış olduğunuz hizmet, servis düzeyi, isteklere cevap verebilme yüzdesi bunlar çok önemli. Bunun yanında biz fiyat tarafında çok ciddi bir avantaj sağlayabiliyoruz. Çok yeni sistemler kullanarak, otomatik sistemler kullanarak fiyat tarafında kaliteyi de işin içine koyarak fiyat tarafında da bir avantaj sağlayabiliyoruz. Uzak Doğu’yla da rekabet edebileceğimize inanıyoruz.

Bunun en önemli göstergelerinden bir tanesi Airties ile birlikte başlamış olduğumuz üretim. Onlar Uzak Doğu yerine burayı tercih ettiler. Maliyeti çok önemli olan bir cihazda yaptılar. Ben bunun önümüzdeki dönemde devam edeceğini düşünüyorum.

 

Bütün beyaz eşya üreticilerinin Çin’de üretimleri var. Örneğin; Arçelik’te onların ihtiyaçlarının %60’a yakınını biz sağlıyoruz. Uzak Doğu’dan almak yerine bizden almayı tercih ediyorlar. Çünkü bizim almış olduğumuz servis düzeyini yabancı firmaların sağlaması mümkün değil. Fiyat olarak da çok farklı yerlerde değiliz. Hemen hemen onlarla aynı yerlerde hizmet verebiliyoruz.

Peki Sinan Bey, elektronik sektöründe ilk önce ithal ediyorduk sonra montaj dönemi ve tasarım seviyesine doğru gidiyoruz. İnovasyon çok vurgulanıyor. Türkiye elektronik segmenti içerisinde teknoloji de tasarımcı rütbesine tam anlamıyla erişti mi? Bu konu hakkındaki fikirleriniz nedir?

 

Elektronik deyince bu soruya cevap vermek kolay değil. Elektronik dediğimiz zaman çok geniş bir profilden bahsediyoruz. Ben biraz iletişim tarafından bahsedeyim size. Açıkçası Türkiye’de iletişim konusunda ne iletişim yapılıyor, geçmişte ne yapılıyordu, şimdi ne yapılıyor diye baktığımız zaman biraz hoş olmayacak belki söyleyeceklerim ama bence ileriye değil geriye doğru gidiyoruz. Demin santrallerden bahsettik. Levend, Elif gibi. Gerçi bu santraller Türkiye’de o zamanlar üretiliyordu ama bunların tasarımları bir kısmı yabancı ortakları tarafından sağlanmıştı. Türkiye’de tümüyle tasarımı yapılıp üretilen ürün sayısı iletişim sektöründe, telekomünikasyon da çok fazla değil ve artık maalesef iyice geriledi. Diyebilirim ki, bu alanda, iletişim tarafında üretim yapan neredeyse sadece biz varız. Ben başka doğru düzgün üretim yapan birisini bilmiyorum. Çünkü Alcatel, Netaş, Teletaş zaten yok. Alcatel, Netaş gibi firmalar kendi partnerlerinden farklı olarak artık Türkiye’de üretim yapmıyorlar. Zaten onlarda üretimlerinin büyük çoğunluğunu Uzak Doğu’ya kaydırdılar.

 

Dolayısıyla burada bir ilerlemeden bahsetmek maalesef mümkün değil ama bazı konularda çok önemli gelişmeler var. Mesela askeri elektronik. Tamamen yurt dışından alırken, bundan 20-25 süre önce, işte Aselsan ile başlayan bir süreç bugün çok ciddi üretimler, savunma sanayi firmalarında, özellikle Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın geçmiş yıllardaki çok başarılı destekleri ve çalışmalarıyla bu konuda çok güzel ilerlemeler sağlandı. Yazılım tarafı; bugün hem askeri hem sivil tarafta yazılımda çok güzel gelişmeler var. Türkiye’de gerçekten yurt dışına da yapılabilen, satılabilen yazılımlar yapılıyor. Bunların öncesi olan firmalar var. Havelsan gibi askeri tarafta, Netaş gibi sivil tarafta ama elektronik dediğimiz zaman biraz geri duruyoruz. Burada eğer televizyon tarafına geçersek var. İşte Vestel var, Arçelik var.

 

Firmalar bu Telekom konusunda birleşerek tüm dünyada çok daha büyük hale geliyorlar. Uluslararası firmalar haline geliyorlar ve etkinlikleri artıyor, pazar payları artıyor, pazarlardaki etkinlikleri artıyor. Onlarla rekabet edebilmek çok kolay değil. Gittikçe daha zor oluyor. Onun için üretimini bırakmak zorunda kalıyor bir takım küçük firmalar. Büyümesi gelişmesi beklenirken tam tersine bir takım şeylerin üretiminden rekabet edemedikleri için çekilmek zorunda kalıyorlar. Ciddi bir tehdit var.

 

Crossbar santrallerden sonra elektronik santrallere geçilecekti. Türkiye atlayarak dijital santrallere geçti. Sonra IP santraller geldi.

Firma olarak IP santrallere girdiniz mi?

 

Bizim santral tarafında Türk Telekom’a hiçbir zaman öyle bir ürünümüz olmadı. Öyle bir ürün yapmadık da. Bu dediğiniz Crossbar’lardan sonra sayısal santraller devreye girdi. Sayısal santraller diyoruz aslında onlar TDM santrallerdi teknoloji olarak. Onlardan sonra sayısal santrallar devreye girdi. Arkasından da IP sistemler geldi. Şimdi bu konuyu ikiye ayırmak lazım. Bir, operatörleri yani Türk Telekom gibi operatörlerin ki -zaten Türkiye’de sadece bir tane böyle operatör var- Operatörlerin altyapı için kullanmış oldukları santraller. Bunlar köyler ve benzeri yerlerde oldukları zaman kırsal sistemler olarak adlandırılıyor. Şehirlerde de Central sistemler olarak adlandırılıyor. Bir de firmaların, özel sektörün, kamunun kendi haberleşmesi için kullanmış olduğu Pbx’ler var. Biz her zaman Pbx tarafında faaliyet gösterdik. Tabi sonuçta bizim de ilk sistemlerimiz Tdm’di. Sonrasında sayısal sistemlere geçtik. Hatta Karel olarak Türkiye’deki ilk sayısal santralin tasarımını biz yaptık. Bu böyle ahşaptan yapılmış, hem konsol hem santral olan, az sayıda 20-25 tane abonesi olan bir sistemdi. İlk sayısal santraldi. Sonrasında IP santraller geldi. Sayısal santraller hala tabi ki kullanılıyor. IP sistemler geldi. Bizim de IP sistemlerimiz var. Şu anda Türkiye’de pazar gelişmekte. Geliştikçe daha çok satılıyor. Daha çok satılacak. IP Pbx’lerimiz de var bizim. Hepsi var. Bütün kapasitelerde IP Pbx’lerimiz var.

 

Bundan sonraki teknoloji Soft Swich. Artık donanım tarafı kalmıyor. Tamamen Server’lar üzerinde çalışan yazılımlara dönüşüyor Pbx’ler. Bunlar başlayacak. Şu anda Türkiye’de de bu çeşit ürünlerden de satılıyor ama çok az miktarda. Bunun için de biz Amerika’da bir firmayla ortaklık oluşturduk ve orada bir ürün geliştirdik. Türkiye’de de önümüzdeki yıllarda bu ürünü satacağız. Soft Switch artık önümüzdeki yılların ürünü olacak. Bizim IP sistemler dediğimiz sistemlerde bir yerde bitecek. Onun yerini Soft Switch’ler olacak.

 

Peki tarihi bilgi olarak soruyorum. Bu Cross bar ve dijital santrallerde bir pazar payı vardı yerli firmaların. IP gelince azaldı mı? Teletaş, Netaş? Ne düşünüyorsunuz?

 

Aslında şöyle. Çok azalmadı. Neden? Türkiye’de Türk Telekom’a bu sistemleri sağlayan zaten çok uzun yıllar Alcatel, Siemens, Nortel’di. Bu 3 firmaydı. Uzun yıllar bu durum devam etti. Türk Telekom bunları aldı. Zaten bu çeşitli sistemleri kullanan Türkiye’deki tek sabit hat operatörü Türk Telekom olduğu için altyapıyı kullanan, satış bir tek ona yapılıyordu. Bunları kullandı. Sonrasında yeni sistemler çıktıkça da bu firmalar almaya devam etti. Halen daha bu firmalardan alım yapıyor. Yalnız son 3-4 yıldır bu firmalara, Çinli 1-2 firma katıldı. Onlar da şimdi Türkiye’ye bu çeşit ürünleri sağlıyorlar. İşte Türk Telekom’a sağlıyorlar. Bu Switch’lerin bir farklı tipi de mobil operatörlerde kullanıyor. Onlara da sağlıyorlar ama yine bizim bildiğimiz Alcatel, Ericsson, Siemens devam ediyor. Netaş artık Nortel nedeniyle bu alandan çekildi ama Alcatel, Ericsson ve Siemens bu çeşit sistemleri sağlamaya devam ediyor. Çinli firmalarla birlikte.

 

2006 yılında halka açılım… Bu süreçten bahseder misiniz?

 

 

2000 yılının başlarından itibaren biz daha bir kurumsal hale gelebilmek için İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda yer almamız gerektiğini düşünmeye başladık. O konuda bir takım çalışmalar yapmaya başladık. Sonrasında 2001 krizi geldi. 2001 krizinden sonra 2003-04 yıllarında bir takım küçük krizler diyebileceğimiz ekonomik çalkantılar geçirdik. 2006 yılına geldiğimizde herhalde uygun bir ortam oluşmuştu. Halka arz isteğimizi gerçekleştirdik. Başarılı bir halka arz oldu.2006 yılından beri de İstanbul Borsası’nda işlem görüyoruz. Halka arzda asıl hedefimiz, bizim amacımız şirketi biraz daha kurumsal hale getirmek. Daha iyi denetlenen, daha iyi kontrol edilen bir şirket haline getirebilmekti. Bu amaçlara da ulaştığımızı düşünüyoruz. Bu şekilde de şuanda devam ediyor. Orada yeni bir şey yok.

 

Peki, gelecek ile ilgili, Soft Switch olayı dışında firmanızın vizyonu ya da yapmak istediği, hedeflediği konu, mevzuat mevcut mu?

 

Şimdi biz 4 alanda ilerliyoruz. Önem verdiğimiz 4 tane alan var. Bunlardan bir tanesi Pbx’ler. Telekom tarafı. Kendi ürünlerimiz. Bir tanesi projeler dediğimiz yine iletişim, Telekom’a yabancı ortaklarla, operatörlere yaptığımız projeler. Bir tanesi üretim. Bizim için önemli bir alan. Bir tanesi de savunma sanayi, son yıllarda oldu. Bunlar bizim için yeterli alanlar. Oldukça büyük geniş alanlar. Bazıları uçsuz bucaksız diyebilirim. Ne kadar yatırım yapsanız alabilen bu yatırımı, sonuçta işe dönüştürebilen olanlar bu alanlarda çalışmaya devam edeceğiz. Teknoloji ile uğraşıyoruz. Dolayısıyla yenilikler, değişiklikler çok hızlı geliyor. Bunların gerisinde kalmamamız gerekiyor. Bu alanlarda etkin bir şekilde, Pazardaki gücümüzü, satışımızı, müşterimizi arttıracak şekilde çalışmaya devam edeceğiz. Hedefimiz bu. Buradaki yerimizi geliştirmek.

 

Benim sorularım bu kadar, sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

 

Yakın olan konulardan bahsetmekte yarar var. Şöyle ifade edeyim ben. Bugün, hatta geçtiğimiz 15-20 yıldır Türkiye’nin en önemli iki sorunundan bahsediyoruz. Hep bunu konuşuyoruz. Bunlardan bir tanesi cari açığımız. Bir türlü peşinden koşup da kapatamadığımız. Bir tanesi de işsizlik. Bu iki sorunu yıllardır konuşuyoruz. Herhalde daha da uzun bir süre konuşmaya devam edeceğiz.

 

Şimdi bunların çözümü olarak baktığınız zaman aslında üretim ve özgün ürünler, markalaşma çok önemli. Yani eğer siz markalaşabiliyorsanız, kendi tasarımını yaptığınız ürünleriniz varsa, bunları üretebiliyorsanız burada; hem cari açığa önemli katkı sağlıyorsunuz, hem işsizliğe önemli bir katkı sağlıyorsunuz. Ama bizim bu konuda daha çok şey yapmamız lazım. Özellikle de devletin bu konudaki politikalarını düzenlemesi lazım. Gerçekten önemli bu. Bir takım şeyler yapılıyor ama bugün bizden bir örnek vereyim size. Bugün bizim özel sektördeki payımız, kamudaki payımızdan çok daha yüksek. Özel sektör çok daha rasyonel davranıyor. Fiyatına, performansına, ürüne bakarak bunun alımını yapıyor ama kamu çoğu zaman çok daha farklı davranıyor. Halbuki Türkiye’deki üretimi esas olarak devletin desteklemesi lazım ama bu destek parasal yönde ya da teşvik yönünde olmamalı. Bu destek, bu ürünleri alarak kullanarak, olmalı. Yani Türkiye’de bu üretimler yapılıyorsa, bu ürünler varsa, devletin aslında bunları alması lazım. Japonya aslında bugün geldiği noktaya bu sayede geldi. Bu konularda son derece milliyetçi hareket ettiler. Türkiye’nin de bu konuya dikkat etmesi lazım.

 

Şimdi bazen devlet yöneticilerimiz, bakanlarımız, müsteşarlarımız diyorlar ki, yazılım yapalım. Yazılım 5.000 dolarlık yatırımla 1 kişiye iş veririz. Ama sanayi üretiminde 1 kişiye iş verebilmek için 100.000 dolarlık yatırım yapmamız lazım. O yüzden biz yazılıma yönelelim. Biz de büyük ölçüde yazılım yapıyoruz zaten. Sonuçta siz Türkiye’de yaşayan insanların tamamına yazılım yaptıramazsınız ki. Yazılım çok özel bir beceri, belirli bir zeka düzeyi ve eğitim isteyen bir şey. Ne bu insanları bu kadar eğitebilirsiniz, ne de bu kadar yetenekli insanı bu profil içerisinde bulamazsınız. Sonuçta Türkiye’deki normal düzeydeki insanlara da iş yaratmak zorundasınız. Bu işi de ancak sanayi yatırımları ile yaratabilirsiniz. 100.000 dolarsa 100.000 dolar. Yapacaksınız bu yatırımı. 1986 yılında 3-4 kişiyle başlamıştık. Bugün herhalde 1.400 civarında çalışanımız var. Bunu neyle sağlıyoruz biz? Üretimle sağlıyoruz. Üretimle çalışıyor bu kadar insan. Bunların emin olun %99 yazılım yapabilecek durumda değil. Yani gayet güzel işlerini yapıyorlar. Teknik okullardan mezun arkadaşlarımız. Hepsi gencecik çocuklar. Biz de çok keyif alıyoruz onlarla birlikte çalışmaktan ama üretim tarafında çalışıyor ve üretim yapıyorlar. Evet, pahalı bir şey ama yapılması da bunu gerekiyor.

 

Bu yazılım ihtiyacı için liselere mi inmek lazım? Çok fazla dile getirilen bir şey ve üniversiteden yeterince yazılım mühendisi, elektronik mühendisi mezun olmadığı da söyleniyor ya da yazılımın daha alt rütbeleri var mıdır?

 

Yazılım dediğiniz şey belirli bir beceriyi, belirli bir düzeyi gerektiriyor. Belirli bir eğitim seviyesini gerektiriyor. Eğitim seviyesi derken yüksek. Herkes çıkıp da ben bir yazılım öğreneyim de bir yazılım yapayım diyemez. Onun yaptığı yazılım bir işe yaramaz. Üstelik de tecrübe gerektiriyor. Kolay değil. Tabii ki gelişecek. Türkiye üniversiteler açısından hiç fakir bir ülke değil. Çok üniversitemiz var. Hatta bana sorarsanız üniversitemiz gereğinden fazla. Yeteri kadar orada o ihtiyaca cevap verecek öğretim görevlimiz yok bizim. Eksiğimiz o tarafta. Zaman içinde oralardan çıkacak olan elemanlarla bu sayı tabii ki artacaktır ama bu birden bire bugün 100’dü yarın 100.000 olsun. Bu mümkün değil. Bunu yapamazsınız ama ihtiyaç var. Bunu herkes arıyor. Elektronik ihtiyaç, yazılım ihtiyaç. Neden? Çünkü elektronik artık hayatın her alanına giriyor. Her şeyin içinde var. Her yere girmeye başladı. O zaman o konularda çalışan mühendisler, o konuları bilen elemanlara, o konularda uzman olan elemanlara ihtiyaç var.

 

Peki, ara eleman konusu ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Burada bir sıkıntı var mı? Meslek liseleri, uzmanlık alanı ile ilgili?

 

Ara eleman konusu, biz bu işe ilk başladığımız dönemde hemen karşımıza çıktı. Çünkü teknolojik bir ürün daha insanlar bunu hiç görmemişler. Kimse bilmiyor. Çok farklı sistemler kullanılmış o güne kadar. Piyasada satılan bir ürünün benzeri değil. Dolayısıyla siz sistemi kuruyorsunuz ama müşteri bunu kullanamıyor. Her tür desteğin verilmesi lazım. Bunun için de bu işi bilen elemanlar lazım. Bunları mühendise yaptıramazsınız. O dönemde böyle bir sıkıntıyla karşılaşınca ne yaparız diye baktık. Teknik liseler. Teknik liselere gittik. Orada sınıflar oluşturduk. Kendi ürünlerimizi oralara koyduk. Bu sınıflarda ders vermeye başladık. Öğrencilere ürünleri anlatmayı, bunları kullanmalarını sağladık. Bu ürünlerle orada okurken tanıştılar. Bozdular. Çalıştırdılar. Kullandılar. Oradan çıkan öğrencileri hem biz kullandık hem de çok daha önemlisi bayilerimize aktardık ve onlar çok daha etkili olarak kullandılar. Bu sayede biz teknik destek sorununu ki bizim Türkiye pazarındaki başarımızın en önemli ayaklarından, bacaklarından bir tanesidir teknik destek.

Teknik destek sorunumuzu gayet güzel bir şekilde çözmüş olduk.

 

Üniversitelerle ilişkileriniz oldu mu?

 

Üniversitelerle ilişkimiz var. Zaten bizim Ar-Ge’miz Bilkent’te. Üniversitenin içinde ve hem Orta Doğu ile hem Bilkent’teki elektronik bölümleriyle birlikte geçmişte bir takım projeler yaptık. Şu anda yaptığımız bir proje var mı açıkçası bilemiyorum. Yanlış bir şey söylemeyeyim ama geçmişte yaptığımızı biliyorum böyle projeler.

 

 

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

 

1984 yılında ilk olarak özel sektörde çalışmaya başladım. Yani kendi firmamız olarak. Yaklaşık olarak 30 yıldır bu sektörün içerisindeyim. Tabi çok değişik dönemler geçirdik. Değişik yaklaşımlar, değişik hükümetler, değişik anlayışlar. Oldukça uzun bir süreç. Sıfır noktasından başlayarak belirli bir yere geldik. Bundan sonrasında da aynı şekilde büyüyerek devam ettirmeyi hedefliyoruz.

 

Çok teşekkür ederiz.

 

Rica ederim.

 

 

 

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

 

Relatived Posts
Ali Sinan Tunaoğlu Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Vural Akman Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Cemal Cem Işık Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Ahmet Tarık Uzunkaya Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Arnold Hornfeld Söyleşisi ( 5 Nov,2015 )
Written by