Author Archives: admin

Zafer Sevdi Söyleşisi

 

“Temsilcilerden bir tanesi dedi ki: “Zafer Bey, siz aklınızı peynir, ekmekle mi yediniz?” Neden, dedim. “Orada hazır teknoloji var. Al, getir, kullan burada.” dedi. Ben tabi dondum kaldım. Ben teknolojinin bizi ait olmasını istiyorum. O dostumuz ise orada bir hazır teknoloji var. Al getir, kullan, diyor ve Türkiye bu yüzden çok şey kaybetti. O günkü bu sektör yani bilgisayar sektörü içerisinde olan dostlarımı sevgiyle yad ediyorum fakat Türkiye o zaman bunu kazanacakken, kaybetti.”

 

Sanayi Bakanlığı’nda işe başlayışınızdan bahseder misiniz?

 

Ben Gazi Üniversitesi elektrikten mezunum. Elektronik mühendisiyim. Tabi daha önce devlet hizmetim var ama askerden sonra, 1975 yılında Sanayi Bakanlığı’nda başladığımda, Elektronik Şube adı altında bir şube vardı ama o şube öyle aktif bir şube değildi. Oradaki işler de Bakanlar Kurulu’nun kararı ile yayınlanan bir montaj sanayi talimatı hükümlerine göre yürütülüyordu. Bunlardan en önemlisi de, şubenin yaptığı en önemli işlerden bir tanesi de orada televizyon, santrallar, radyolar ve bir kısım elektronik ürünlere izin vermekti. O şube de tabi, daha yeni kurulma aşamasında. Ben o şubede başlamış oldum. Sonra, o dönemde siyah beyaz televizyon, Cross bar santraller üretimi var. Radyo vs. Onların üretimiyle ilişkin Bakanlığın ithalatı, o ürünlere ihtiyacı olan ham maddeleri müsaadesini vermek. Ben tabi başlayınca, dünyada da artık renkli televizyon yayını başladı neredeyse o dönemlerde. Türkiye’de hala siyah beyaz. Dünya neredeyse artık elektronik santrallere geçmeye başladı, Türkiye’de Cross bar santrali hala devam ediyor. O dönemde de tabi sadece NETAŞ, Siemens, Türk Telekom var. Ben bunun böyle gidemeyeceğini düşünmeye başladım. Yani sadece burada bir takım radyo ve televizyon ürünlerine müsaade vermekle ya da onların yıllık ithal edecekleri ham maddelere tahsis vermekle bu işin yürümeyeceğini anladım ve bir hazırlık dönemi geçiriyorum kafamda. Sonunda 1977 yılına gelindiğinde özellikle televizyon ile ilgili bir tüp, resim tüpünün üretimi konusunda bir adım atılması istendi ama o tarihlerde Tüpko diye bir firma kuruldu. O tarihlerde birçok, isim vermeme gerek yok belki ama belli başlı işte televizyon üreticileri bu Tüpko’nun ortağı oldular. Yani televizyon resim tüpü üretmesi için.

 

Tüpko deneyimi nasıl şekillendi? Biraz bahsedebilir misiniz?

 

1977 yılına geldiğimizde televizyonun en büyük girdisi olan tüp.

Üretilmesi gündeme geldi. Bunun için de Tüpko diye bir şirket kuruldu. Tüpko’nun da ortakları o günün belli başlı televizyon üreticileri oldular ve o tarihlerde Tüpko kurulunca, Tüpko da Çorlu tarafında arazi aldı. Fabrika orada kuruldu. İlk Genel Müdür Yalçın Beye ben şunu söyledim: “ Bakın ileride Türkiye renkli televizyona geçecek ben bunun öncülüğünü yapacağım. Tüpko renkli televizyona hazır mı? Renkli tüp üretmesi gerekiyor. Aksi halde siyah beyaz yapılacak yatırım hiçbir şey ifade etmeyecek.” dedim. Yalçın’ın da çok sempatik bir tarafı vardı. “Tabi, tabi” dedi. “Olduğu gibi renkli tüp üretimine hazır.” dedi. Ama ben bir ara tüp devreye girdi ve geldim fabrikaya gördüm. “Yalçın hangi bant bunu renkli üretecek?” “Bu bant renkli üretecek.” dedi ama sonradan anladık ki Tüpko renkli tüp üretmeye müsait bir yatırım değildi. Yani o gününün acele yapılmış bir yatırımıydı. Kalıcı bir yatırım olmadığı sonradan ortaya çıktı.

 

Sonra, Tüpko bu yatırımı yapınca Şişecam’ın Telecam diye bir şirketi kuruldu. Telecam’a dendi ki, sen tüpün camını üret. Bu da zoraki bir yatırımdı ama bu yatırımların hiçbirisi bana inandırıcı gelmedi çünkü benim kafam hep renkli televizyon üretiminden yana. Halbuki yapılacak olan yatırımlar ise siyah beyaz tüp üretimine yönelik yatırımlar ve Bakanlıkta bir rapor hazırlandı o dönem içerisinde. Ben daha Şube Müdürü değildim. O tarihlerde bir rapor hazırlandı. O günkü Şube Müdürümüz olan kişi buna imza atmamı söyledi. İmzalayalım bu raporu, dedi. Telecam’ın mutlaka bir yatırım yapması lazım. Onlar bir yatırım yaptı ama 3 parça halinde cam gelecek. Telecam bunları birleştirecek. Tüpko’ya verecek. Tüpko’da işleyecek. Resim tüpü haline getirecek, takılır hale getirecek. Tabi o tarihlerde ben bu rapora da karşı çıktım. Bu raporu imzalamayacağımı, çünkü Türkiye’nin renkli televizyona geçmesi gerektiğini söyledim. Bakanlık içerisinde bile benim bu söylemim bazı kişilerce tepki ile karşılandı çünkü o dönem içerisinde Türkiye döviz dar boğazındaydı. Ciddi biçimde 76 ve 77 krizleri Türkiye’nin 70 cent’e muhtaç olduğu dönemlerdi. Böyle bir durumda Türkiye nasıl renkli televizyonu düşünebilir, gibi eleştirilere muhatap oldum ama buna rağmen bunun olması gerektiğine inandığım için Telecam’da böyle bir yatırıma yapılmaması, yapmaması gerektiğine inandığım için ben o rapora imza atmadım. Sonra bu rapor tamamlandı. Kulakları çınlasın, o tarihlerde Bakanlığımızda bir toplantı yapıldı, o günkü müsteşarımız ve Şişecam’ın Genel Müdürü Şahab Bey’in de katıldığı.

 

O toplantıda sanıyorum rahmetli oldu, Kenan Bey o günkü müsteşarımız. Şahab Bey şunu söyledi: “Sayın müsteşarım bu yatırımı biz yapacağız ama Türkiye en az 10 yıl renkli televizyon üretimine geçmemesi gerekir çünkü biz ancak geri dönüşümü 10 yılda sağlayabiliriz.” Hiç unutmuyorum, Kenan Bey rahmetli: “ Hiç merak etmeyin, biz 10 yıl renkli televizyona geçmeyeceğiz.” dediğini bugünkü gibi net hatırlıyorum.

 

Siz yatırımınızı yapın.” dendi ve Telecam yatırıma geçti ama ben o gün şunu düşündüm, dedim ki, bir söz üzerine, bir bürokratın sözü üzerine koca bir şirket ciddi bir yatırım yapacak. Peki, şartlar değiştiğinde yarın nasıl olacak? Aslında oradan haykırmak istiyorum. “Hayır, sayın müsteşarım, Şahab Bey bu rapora istinaden siz yatırım yapmayın.” demek istiyorum. Fakat orası bir aile. Sonra 79’ta ben Şube Müdürü oldum. Düğmeye bastım. İlk işim şu oldu, 20’ye yakın marka vardı, siyah beyazda. O markaları topladım, televizyoncuları. Her birinizin 3’er 5’er markası var. Bu markaları kaldırıyoruz. Bunların hepsi yabancı marka; SABA, NATİONAL, NEVTRON, GRUNDİG vs. gibi bir sürü markalar var. Bu markaları yapacaksınız.

Neden yerli yapacaksınız biliyor musunuz? Çünkü biz renkli televizyona geçeceğiz. Renkli televizyona geçince yerli markamız olacak. Siyah beyaz döneminde, şimdiden alıştırın ki markaya insanımız renkli televizyona geçtiğimizde bu markalara, evet bu marka bizim markamız, diyebilsinler. Tabi, buna sektör tarafından şiddetle karşı çıkıldı ama ben yılmadım. Çok istişare ederdim. Sektör ile iç içe çalışırdım. O günkü dernek ECİD’ti. Bugün de var ECİD. Elektronik Cihaz İmalatçıları Derneği. Tabi o günkü yönetimle ikide bir toplantı yapardık. Hatta zaman zaman böyle toplantı arasında tartışırdık. Sert çıkışlarımız olurdu birbirimize karşı. O şirketlerin, o tarihlerdeki Yönetim Kurulu Başkanları ama ondan sonra hep beraber kalkar yemeğe giderdik. Orada da hoş sohbet olurdu. Sonra yahu niye böyle yapıyoruz derdik, arkasından tartışa tartışa doğru yolu bulacağımıza inandığım için bunları hep yaptık. Dedim ki: “Bakın, siz markalarınızı getirin, yerli markalarınızı getirin, ben kabul edeceğim ama bu markalar yerli markalar olacak. Renkli televizyona geçtiğimizde ihracata da başlayacaksınız. Bu markaların yerli olması gerekiyor. Hatta şimdiden siz renkli şase tasarımına, dizaynına başlayabilirsiniz.” dedim. Bir kısmı “Yahu sen uçuk kaçık konuşuyorsun.” demeye başladı. Kimisi “Ya, nasıl konuşuyor bu?” demeye başladı. Bakın, dedim bunlar olacak. Şu teklifi yaptım, bu yabancı markalarınız var ya, Nordmende. Nordmende’nin yanına Arçelik yazın. Sonra bir süre sonra Nordmende’yi kaldırın, Arçelik kalsın. Sonra kimi razı oldu, kimi olmadı. Muvaffak Bey, artık BEKO’nun da Genel Müdürü olmuştu. Onun bende hocalığı da vardır. Talebe, hoca ilişkimiz de var. “Hocam bak, Nordmende’nin yanına Arçelik yaz. Neden itiraz ediyorsun sen buna?” dedim. BEKO yaz mesela, BEKO ne güzel bir isim. BEKO yazdınız mı belki de ileride sizin müthiş bir markanız olacak. “Yahu sen hocanın önüne geçmeye başladın. Bu olmaz böyle.” dedi. Kızıyor böyle hafif ama öyle değil. Sonunda bu marka konusunda baktım olmayacak artık dedim ki, ipleri ben kendi elime alayım. Ben çok sık gelirdim Ankara’dan İstanbul’a. Hep bunları konuşmak için. İşte yerli miktarını artırmak için hep bunlarla istişare ederdik. Bu parçayı, bu parçayı artık yerli yapacaksınız. Önce bir infial ile karşılaşırdım ben ama sonunda yan sanayiye de böyle yön verdik, ürünlerindeki hem kapasiteyi hem de kaliteyi böyle artırırdık. Sonunda ben tuttum, Bakandan bir onay aldım. Firmaların içinde markaları sıraladım. Siz bana bildireceksiniz. Bu markalar 3 marka ile sınırlandırılmıştır. Bu 3 yabancı marka olabilir. Bunun yanında isterseniz yerli marka koyabilirsiniz. İstediğiniz kadar da yerli marka seçebilirsiniz ama yabancı marka artık olmayacak dedim. Bakandan onayımı aldım. Bunlar mecbur kaldılar.

 

Türkiye’nin Renkli TV’ye geçiş öyküsünden bahsedebilir misiniz?

 

79, 80 yılına geldiğimizde bir adım atmam gerekiyordu artık. Bu renkli televizyon ile ilgili olanları hatırlıyorum tabi. Diğer sektörlerle ilgili yapılan işlemler var. Onları ayrı bir paragraf halinde anlatmamda fayda var. 80 yılına geldiğimizde ben bir adım daha attım. Aklımda kaldığı kadarıyla DPT’ye, o günkü Devlet Planlama Teşkilatı’na, Enerji Bakanlığı’na, TRT’ye, TÜBİTAK’a, ODTÜ ve İTÜ olmak üzere bir yazı yazdım. Tabi bu yapmış olduğum yazışmalardan üst birimlerimin tamamının haberi var. Ben onlara anlatıyorum tabi böyle böyle, diye. 80 yılının sanıyorum başlarıydı ya da ilkbahar falan gibiydi. Renkli televizyon çalışmalarına başlanacaktır. Bununla ilgili bir komisyon oluşturulması düşünülmektedir.

 

Bu komisyona kurumunuzdan 1 ismin verilmesi, bu ismin iletişim bilgilerinin de verilerek kendisininle yazı ile değil telefon ile yapılacak çağrı üzerine bu toplantılara katılması, diye. Çok ilginç bir not, hiç unutmuyorum; her yerden yazı geldi. Bunlar içerisinde en ilginç olanı şuydu; TÜBİTAK’tan gelendi.

 

TÜBİTAK yazısında diyordu ki: “Renkli televizyona geçişi biz de istiyoruz. Bununla ilgili kurumumuz tarafından bir çalışma yapılabilir. Şase tasarımı yapılabilir ancak bunun için 5 yıl gerekli.” diyordu. Bir anda ben hayal kırıklığı yaşadım. Tabi bugünkü TÜBİTAK öyle değil. Çok farklı yerlerde. TÜBİTAK’ın bugüne kadar çoktan renkli televizyon şase tasarımını yapıp, üreticiye sunması gerekirken hala bu noktada değil diye bir anda bir hayal kırıklığı yaşadım ama sonradan TÜBİTAK önemli adımlar attı. 5 yıl benim için, renkli televizyon için çok geçti. Geldik 81 yılına. Bu arada sektör içerisinde bir sürü şeyler oluyor. Ben Bakandan bir onay aldım.

Bu yazımdan sonra, o günkü Bakanımızdan bir onay aldım. Renkli televizyona geçiş aşamasında, üreticilerimizin hazırlıklı olması bakımından, üreticilerimize 10 adete kadar değişik boyutlarda yani inç olarak tarif ettiğimiz 14, 17, 20, 22 gibilerde 10 adete kadar televizyon müsaadesi verelim. Bunları getirsinler, incelesinler, hazırlıklar yapsınlar şimdiden diye. En azından şase tasarımlarını bu dönem içerisinde yapabilirler diye. Bakandan onay aldım ve üreticilerin haberi yok bundan. Ben bunları bildirdim. Sonra isteyenlere ben 10 adete kadar bu renkli televizyonları verdim. Onlar da bundan ziyadesiyle memnun oldular. Ama bunları pazarlamamak kaydıyla, satmamak kaydıyla. Yani pazara sürmeyecekler hiçbir şekilde. Sadece şaseyi inceleyecekler, tasarımlarını geliştirecekler. 81 yılına geldiğimizde Başbakanlıktan bu defa bize bir yazı geldi. Bizim zaten yazımı vardı Bakanlık olarak, Başbakanlık’a 81 yılında. “Bu yazıda renkli televizyon çalışmalarına başlanacaktır. Bu maksatta Enerji Bakanlığı koordinatörlüğünde bir komisyon kurulmasına ve bu komisyona bir eleman, bir üye tahsisi.”

 

Sanayi Bakanlığından ben gönderildim. Bu komisyon neden Enerji Bakanlığı diye dediğimizde nereden baksanız ben o yazıyı zaten 1 yıl önceden yazmıştım. Başbakan da buna hazırdı. Tabi bu arada 12 Eylül oldu, 81 yılına geldik. O tarihlerde de artık İhtilal Hükümeti var. Rahmetli Özal da Başbakanlık Müsteşarı. DPT’de haliyle onun kontrolünde. Sonra biz neden Enerji Bakanlığı dedik çünkü bir takım kesimler ya da renkli televizyona karşı olanlar diyorlar ki, Türkiye zaten enerji sıkıntısı içerisinde, bir de renkli televizyona geçilecek olursa, renkli televizyon ciddi boyutta enerji çektiği için bu sıkıntı yaratır, gibi. Halbuki öyle değil tabi ki. Sonra biz komisyonu kurduk. Bu komisyona TRT’den, Maliye Bakanlığı’ndan, o da işin mali tarafını planlamak için, Devlet Planlama’dan, Genel Kurmay’dan ve Sanayi Bakanlığı’ndan bu komisyon kuruldu. Kurulduktan sonra biz incelemelere başladık. Tabi biz raporu inceledik, TÜPKO’yu inceledik, TELECAM’ı inceledik, üreticileri inceledik. Üreticiler zaten buna hazır sonuçta.

 

Bu arada neden renkli televizyona geçmemiz gerekiyor? Çünkü piyasa daralmaya başladı siyah beyaz tarafından bu birincisi. İkincisi istihdam açısından daralmaya başladı. Neden daralmaya başlıyor? Çünkü sektör tarafından işçi çıkarılmaya başlandı. Talep yok artık. Türkiye siyah beyazda doyuma ulaşmış. Arkasından biz bu raporu verdik. Bu raporu verdik ama ekonomik kurula, Bakanlar Kurulu’nda geldi ama bu arada benim bazı temaslarım oldu tabi, Devlet Planlama nezdinde vs.

İşte o günkü temaslarım sırasında DPT kısmen renkli televizyona geçmek istiyor. Kısmen istemiyor ama ben zorluyorum. Gidiyorum, geliyorum.

 

Kendi o günkü hem Bakanıma anlatıyorum, hem Müsteşarıma anlatıyorum. Mutlaka renkli televizyona geçilmesi gerektiğini aksi halde geç kalacağımızı, bunların nedenlerini anlatıyorum. Onlar, tamam, diyorlar. Benim düşüncemin arkasındalar, bütün yönetim kadrosuyla benim arkamda. Sonuçta Ekonomik Kurul’da bir karar alındı. Biz raporu verdikten sonra Ekonomik Kurul’a geldi rapor. “1984 yılında renkli yayına geçilecek.” denildi. Bu benim için kabul edilemez bir şeydi. Kabul edilmesi zor bir olaydı. Çünkü 84 yılı Türkiye için çok geçti. Ben bir adım attım. O gün bu durumu anlatmak üzere kişisel gayretlerimi de kullanarak bir takım insanlarla görüştüm. Sektörü de bu işin içine aldım ve Ekonomik Kurul’a tekrar getirilmesi için çok ısrarcı oldum. Özellikle o günkü PTT Genel Müdürü olan Servet Paşa’nın bu konudaki desteğini hiç unutamıyorum ve tekrar Genel Kurul’a geldi ama o günkü DPT neden karşıydı? Şöyle bir laf olmuştu, mutlu azınlığa renkli televizyon yayını izlettiremeyiz, gibi bir izlenim vardı. Ben de şunu söyledim: “Mutlu azınlık zaten renkli televizyonunu bir şekilde izliyor, videosunu getiriyor kaçak, televizyonunu getiriyor, evden kasetini koyarak izliyor. Gelin biz bunu yaygınlaştıralım çünkü Türkiye buna hazır. Daha fazla geç kalırsak çok fazla döviz ödemek zorunda kalacağız.” Çünkü teçhizat artık siyah beyazdan çıktı, renkli teçhizata çıktı. Gerek TRT stüdyoları olsun gerekse diğer üretimler olsun.

 

Sonra konu ikinci defa Ekonomik Kurul’a geldi ve orada bir karar çıktı. 1-2 ay sonraydı. Çok fazla da sürmedi. 1981-82 yılının TRT tarafından renkli yayınlanmasının, 1982 Haziran’dan itibaren de renkli televizyon üretimine geçilmesine karar verildi. Ben tabi uçuyorum havalarda. Sonunda biz tabi o karar çıktıktan sonra hazırlıklara başladık. 1981 yılında bir parti verdik üreticilere. Alanlar aldı. Sonra biz 82 Haziran’dan itibaren yavaş yavaş renkli üretime başladık. Önce üreticilere birer parti verdik parça parça. SKD halinde. Onları birleştirdiler. Sonra da şase üretimine geçtiler. Böylece Türkiye renkli yayına geçmiş oldu. O günlerde renkli yayına geçince biraz önceki bahsetmiş olduğum, Tüpko ve Telecam’ın yatırımları boşa gitmiş oldu.

 

Böylelikle aslında televizyonun en katma değer üreten katmanını Türkiye bir nevi üretememiş mi oldu?

 

Aynen öyle oldu. Belki o dönem içerisinde Tüpko renkli televizyon için renkli tüp üretmiş olsaydı, Telecam belki renkli tüpe yönelik bir yatırım yapmış olsaydı, belki bugünkü yassı ekran teknolojisini, o tarihlerde zaten konuşuluyordu. Tüpko yapacağı Ar-Ge yatırımlarıyla yassı ekranda üretici olacaktı. Panel üreticilerinden bir tanesi olacaktı belki de. Türkiye o dönem bu fırsatı kaçırdı diye düşünüyorum.

 

Aynı şey Testaş’ta da mı yapıldı? CMOS yerine bipolar teknolojisi? 

 

TESTAŞ’ın kurulumu farklıydı. Yani TESTAŞ direnç, kondansatör üzerine hem elektronik kondansatör hem de polyastör kondansatör ve direnç üretmek üzere kurulmuştu. Fabrikası Denizli’deydi. Biri Erzurum’a yatırım yapılmıştı o tarihlerde ve TESTAŞ’ın sonradan işte Ankara’daki tesislerinde CMOS mı, bipolar mı teknolojisine çok fazla girmek istemiyorum ama TESTAŞ’ın farklı yatırımlara girmesi gerekirdi.

12 TV üreticisi nasıl ortaya çıktı? Montaj Sanayi Talimatnamesi’nin sonucu muydu? Başka gelişmeler sonucu mu türedi? Yabancılar nasıl güvendi?

 

Siyah beyaz televizyon döneminde burada yapılan bir şey yoktu. Sanıyorum sadece kullandıkları markanın karşılığında ilgili firmalara bir şeyler ödüyorlardı. Yani marka kullanım hakkı gibi o tarihlerde ama bu bir kısmı zaten çok fazla üretmiyordu. Belli başlı 3-5 tane firma bu üretimde liderliği sürüklüyordu. Ötekiler de piyasadan pay almak için varlardı ama herkesin pazarı vardı. Tabi ki 12-13 firmanın kapasiteleri farklı farklıydı. Biz bunlardaki siyah beyazdaki yerli katkıyı arttırmak için sürekli olarak yan sanayi üretiyorduk, türetiyorduk daha doğrusu. İşte neler ithal ediliyor? En büyük payı hangi ithalat payını hangi parçaları alıyor? Bunlar yerli üretilmez mi çabası içerisinde. Tüp, orada kimse yok. Öteki belli başlı parçalar içerisinde yüksek gerilim trafosu bu. Öteki Tuner. Sonra işte bir Tuner üreticisi kurdurduk ama kurduruldu daha doğrusu.

 

Aslında 70’lerde işçilerin baş kaldırıları var. Tabi civcivli hadiseler. Onun yanında bir de, BİREMEK diye bir oluşum. Denizli’de 6.000 ortaklı, enteresan bir girişim öyküsü var. Bu konu hakkında ne düşünürsünüz?

 

Biremek, çok mağdur edilmiş kuruluşlardan bir tanesi. Biremek, bir işçi kuruluşuydu. Yurt dışındaki işçilerimizin, tasarrufları ile kurulmuş yani iştirakleri ile kurulmuş bir şirketti. Hakikaten öyle bir kuruluş sanıyorum daha Türkiye’de yoktu yani ilk defa o dönem içerisinde Türkiye’deki bir, iki önder insanın işte tasarrufları bir araya getirerek kurdukları bir yatırımdı. Örnek bir yatırım olabilirdi eğer destek verilebilmiş olsaydı. Biremek sanıyorum 1974’te falan kurulan bir şirketti. Ben, 1975’te geldiğimde, İzmir’e işte denetime falan gidiyoruz. Bu arada 75 mi, 76 mı tam onu çıkartamıyorum. Biremek’e gittim ama özel olarak o dönem içerisinde görevlendirildim. Biremek orduya telsiz üretmek üzere kurulmuş bir şirketti çünkü daha o tarihlerde TESTAŞ da yok, ASELSAN da yok. Ben o fabrikayı gezdim. Sonra bir takım insanlar o tesise yan gözle bakmaya başladılar. Benden Biremek için rapor hazırlamam istendi. Şirket tökezliyor. Yani telsiz üretemiyor. Bu arada bir kararname çıktı. Ordunun ihtiyacı olan telsiz üretimi TESTAŞ tarafından yapılacaktır, diye Bakanlar Kurulu kararı çıktı. Bu çıkınca Biremek çok büyük bir yara aldı. Bu tabi hoş bir şey değildi. Ben döndüm. Raporumu verdim. Raporumda dedim ki: “Bu tesisin kurtarılması gerekiyor. Bu tesis yurt dışındaki işçilerimizin tasarruflarıyla kurulmuş bir tesis. Eğer bu tesis kurtarılmayacak olursa, bir daha yurt dışındaki insanların tasarruflarını Türkiye’ye akıtmak zor olacaktır. İnandırıcılığımızı yitirmiş olacağız ama bu yönetim bazında dahi olsa hükümetlerimizin bu tesisi kurtarma eğilimi üzerinde dururum.” Hatta bazı önerilerim oldu. Ayağa kalkıncaya kadar da bu tesisin en azından bir televizyon üretmesiyle beraber kendi içerisinde, kendi yağıyla kavrulabileceğini söyledim. Bir şeyleri anlata anlata, aşa aşa sonunda Biremek’e bir 31 ekran televizyon üretsin diye… Sanıyorum o da kendi geliştirdikleri şaseydi. O şasede kendilerinin tasarımıydı ve Biremek adı altında ilk defa bir 31 ekran üretmeye başladılar. Bunun ömrü uzun sürmedi. Sonunda şirket dağıldı.

 

Biz tabi 83 yılına geldik. Bu arada tabi renkli televizyondaki ileriye yönelik, hem de ülkemizdeki yan sanayinin ürettiği komponentlerin kullanılması için tuş takımının mesela basmalı tuş takımı olmasını istedik.

O tarihlerde dokunmatik yeni yeni çıkıyordu. Sonra da, bir yıl sonra, işte teknoloji durmuyor. Dokunmatik ekrana çektik ve tabi uzaktan kumanda meselesi gündeme geldi.

 

Bu arada tabi 83 yılına geldik. 83 yılında Üst Kurul’un bir takım yetkileri kendisine almasıyla beraber başka kurumlarında çalışma alanlarına girilmiş oldu. Sonra Üst Kurul bizi bir toplantıya çağırdı. Yani biz bir toplantı yapalım, gelin bunu konuşalım, diye. Tabi ama biz o tarihlerde PTT ile PTT daha bölünmedi, Telekom ve PTT olarak, PTT bir bütün. Hem Telekom’u ile hem postasıyla. Bu işi biliyorlar. Bunun olmayacağını biliyorlar. İşte hem uydu meselesini konuşalım; uydu anten, hem de bu uzaktan kumanda meselesini konuşalım derken biz bu toplantıya gittik. Tabi toplantıya katılan kurumlarımızdan bir tanesi hem uyduya karşı, hem de uzaktan kumandaya karşı. Uzaktan kumandanın telsiz yasasına karşı olduğunu söylüyor hem de yabancı yayınları alacağından sosyal hayatı etkilemesinden korkuyor. Yani bir takım genel ahlaka uygun olmayan yayınlar var, o yüzden uydu anten olmaz, diyor. Şimdi bunu anlatıyoruz. “Uzaktan kumandanın telsiz yayını ile ilgisi yok. Telsizle de ilgisi yok.” Sordum o günkü arkadaşıma, o kurumdan gelen arkadaşıma siz teknik misiniz dedim? “Tekniğim.” dedi. Teknik olduğunuza göre bunu bilebilmeniz lazım. Yani uzaktan kumandanın telsiz ile ilgisi olmadığını bilebilmeniz lazım. Sonuçta hani biraz daha basite indirgeyip, ışık teknolojisi budur.” Bu, bu kadar basitken niye böyle söylüyorsunuz?” dedim. Hayır, bu telsizdir, dedi. “Bilemezsiniz, bu bir telsizde olabilir.” dedi. Biz buna anlam veremedik. “Uydu antene neden karşısınız?” diye sordum. Uyduda da böyle böyle, dedi. “Peki, Türkiye’nin üzerini bir ağ ile mi örteceksiniz? Nasıl yapacaksınız bu işi” dedim. “Yasaklayacağız.” dedi. Ben de onun üzerine şunu söyledim: “ Ben yarın yurt dışına gidiyorum.  Bu avucum kadar bir tane anten getireceğim. Bunu evimin istediğim yerine koyarım ve istediğim yayınları da alırım. Peki, bu durumda beni nasıl kontrol altına alacaksın? Bırak, bu çanak, uydu meselelerini. Türkiye bu şeylerden çok çekti. Daha fazla çekmesin.” Sonuçta tabi biz çok ısrar ettik. O yasanın ilgili maddesi konusunda. “Bunu böyle yapmayın.” dedik. Çünkü sektör de ciddi bir biçimde bundan rahatsız olmaya başladı. Tabi, bu arada PTT’den gelen dostlarımız da bu konuyu çok iyi bilen dostlarımız da orada, bu toplantıda olmaz böyle şeyler derler. Yani bu yasaklarla falan bir yere varılamaz. Bırakın, sektörün önünü açalım. İstediği gibi yapsın bu işi, derler.

 

Sonuçta biz o maddeyi hatta o tarihlerde kulakları çınlasın, bir şehrimizin de Belediye Başkanlığını yapıyor, çok değerli bir insan o da. Ona da izah ettik. Kurulun başkanıydı. Baktık olmayacak sonra zaten biz o yasayla ilgili tasarıyı, kanun teklifi tasarısını hazırladık. Bakanlık olarak verdik, Başbakanlık’a. Ondan sonra Başbakanlık bunu hemen Meclis’e götürdü. O kanun ertesi gün kesinleşmişti ama ben söylemedim tabi onu. Ertesi gün Başkan Yardımcısı: “Zaferciğim, o toplantıda söylemedin, söylemek istemediğin şey bu muydu?” diye beni aradı. “Evet hocam, buydu ama ne yapalım. Bitti artık.” dedim. O kanunun ilgili maddesi iptal edilmişti. Böylece bitti o iş. Renkli televizyon böyle anılarla dolu bir dönemden geldi, geçti ve gitti. Sektör sadece renkli televizyondan ibaret değil.

 

TESİD’in kuruluşu ile ilgili neler söyleyeceksiniz?

 

Bu sektörde çok güzel şeyler yaşandı. Çok güzel anılar var. Tatlısıyla acısıyla ama bunların içerisinde enteresan olan şeyler de var. İlginç olan şeyler de var ama işin en güzel taraflarından bir tanesi, ben 79’ta Şube Müdürü olduğumda bir ECİT vardı dernek olarak.

O derneğin dışında yan sanayide, ana sanayiyi de içine alan bir derneğin kurulmasını çok istedim ve bunu hep anlattım. Tabi 12 Eylül İhtilali ile beraber bütün dernekler kapatıldı. Bununla beraber ECİT de kapatıldı. ECİT de kapatılınca ve o dönem içerisinde ben biraz daha işin üzerine gitmeye başladım. Bakanlıktaki görevimde yukarılara doğru çıkmaya başladı. Üst görevler almaya başladık ve ben dedim ki: “Bu yan sanayiyi de içine alan bir dernek kuralım.” Bu kabul gördü. Sonra biz ilk defa Türkiye’de 1987 yılında bir sanayi şurası yaptık. Bu sanayi şurasında bile bile sektörle ilgili derneğin kurulmasını not düştük. İlkindeydi; sonrası 95 yılında yapıldı. Bir de bu yıl üçüncüsü yapıldı, 2013 senesinde sanayi şurası daha yeni yapıldı. Hem birincide, hem ikincisinde danışma kurulundaydım ve 80 yılında alınan karar gereğince 89’da ESİD kuruldu. Elektronik Sanayicileri Derneği kuruldu. Fakat ESİD benim pek hoşuma gitmiyor. Yani niye böyle olsun, diyorum. Ben, Fikret abi kulakları çınlasın, Fikret Yücel onu her zaman anlıyorum. Yüce bir insan, çok güzel bir insan. Fikret abi, buna bir “T” koyalım, TESİD olsun, dedi. Yani Türk Elektronik Sanayicileri Derneği diye. Çünkü o tarihlerde derneğin Türk adını alabilmesi Bakanlar Kurulu kararından geçiyor. Sonra Fikret Abi zaman zaman ziyaret etti. En son Şükrü Bey bizim Bakan… Şükrü Beyi bir ziyarete geldi ve Şükrü Beye bunu anlattı. Ben de anlattım zaten. Onlar hazır. Ben, Genel Müdür, Müsteşar anlattık. Bakanın kafasına iyice soktuk. O da hazır. Hatta Fikret abi bunu anlatır. Ben Bakana gelmeden önce Akın, Erkal, Zafer bunu anlatmışlar zaten o hazırmış diye Fikret abi anılarında bundan bahseder ve bunu biz gönderdik. Bu arada tabi o tarihlerde görevimiz gereği Emniyet Genel Müdürlüğü’yle, İç İşleri Bakanlığı ile yakın ilişki içerisinde çalışıyoruz. Ben oraya gidiyorum, geliyorum. Bizzat gittim o tarihlerde. Bu kararnamenin önemini anlattım Emniyet Genel Müdürlüğü’ne. En sonunda ESİD’in adı TESİD oldu. Türk Elektronik Sanayicileri Derneği, 89 yılında kurulmuş oldu. Böylelikle TESİD adını almış oldu.

 

Yazar kasaya geçiş dönemi hakkında neler söyleyeceksiniz?

 

O günden bu yana da TESİD devam edip geliyor ve çok güzel şeylerden bir tanesi. Bir yazar kasaya geçiş olayı. Yine ben durmuyorum Bakanlık’ta. Yaramaz çocuk ya… Sürekli olarak sektörüme bir şeyler yaptırmam lazım. O tarihlerde tabi küçük küçük hesap makineleri var. Bir de fasitler var. Kollu, mekanik makinalar. Dedik ki artık bunlar gündemden kalksın. Bir de şeritli hesap makinaları falan geliyor. Bir de Maliye Bakanlığı’nın yazar kasaya geçme düşüncesi var. Bakanlığa, yazar kasaların Türkiye’de üretilmesi konusunda bir yazı yazdık: “Eğer yazar kasaya geçecekseniz, Türkiye olarak yazar kasanın rahatlıkla üretilebileceğini, altyapının buna hazır olduğunu, ithal edilmesi halinde de Türkiye’de bu kadar döviz çıkacağını ve böylelikle şu kadar istihdam sağlayacağını…” diye Sanayi Bakanlığı’ndan, Maliye Bakanlığı’na bir yazı yazdık. Benim bulunduğum şubeden çıktı. Fakat Maliye Bakanlığı’ndan bir yazı geldi. Aynen şunu söylüyordu: “ Evet, yazar kasaya geçeceğiz. Bununla ilgili yazar kasanın esaslarını belirleyeceğiz ve yerli üretilmesinde de yarar var.” diye bize cevap geldi.

 

Sonra Maliye Bakanlığı’nın bu cevabını duyan bazı ithalatçılar harekete geçtiler. Yazar kasa ithal etmek için harekete geçtiler. O tarihlerde bu tür ürünler Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ayrı Ticaret Bakanlığı ayrıydı. Ticaret Bakanlığı’na durdurun bunu, dedim. Çünkü piyasayı yazar kasa kapsayacak. Bu yazar kasa diyecekler. Millet yazar kasa almaya başlayacak. Ondan sonra da işin içinden çıkamayacağız ama daha ihtilal hükümeti bu, 83 yılı falan değil. Bunun üzerine bir yazar kasa toplantısı yapıldı.

Bizi çağırdılar tabi. Ben de gittim o toplantıya. Çok enteresan tabi. Bu çok çarpıcı bir şey ama bu arada ben üreticileri uyarırdım. Yazar kasaya geçilecek. Yazar kasayla ilgili hesap makinesi falan yapan üreticileri uyardım. Bu nedenle hazırlık çalışmalarınızı yapın diye. Onların haberi var. 5-6 tane firma o dönem içerisinde. Çünkü üzerinde şerit olan her makineyi yazar kasa zannediyorlar o dönem içerisinde. Halbuki bu o değil. Bunun üzerine bu durduruldu. Kıyamet koptu tabi. İşin o ayağında. Bir gün bir toplantıda, toplantı başkanı ithalatçılar çok bastırıyor, bizim bir miktar da olsa bu adamları susturmak adına yazar kasa vermemiz lazım, diyor. Ben de şiddetle itiraz ediyorum. “Hayır, yaptıramazsınız.” Neden? “Çünkü sizin getirteceğiniz yazar kasa bu değil. Bakın Maliye Bakanlığı temsilcisi burada. Söylesin nasıl bir yazar kasa istediğini. Onu burada zapt altına alalım. Eğer böyle olacaksa… O yazar kasayı ithal ettirelim ama o yazar kasayı da belirli bir yerde test edeceğiz. Kontrol edeceğiz. Maliye Bakanlığı’nın istediği kriterlere uygun mu, değil mi diye. Aksi halde yazar kasa ithal edemeyiz.” Şimdi o da diyor ki: “Bir miktar verelim.” Olmaz. Mümkün değil. Sonra Maliye Bakanlığı dedi ki: “ Efendim, biz önümüzdeki yıl yazar kasaya geçeceğiz. O nedenle bizim bir miktar ithal etmemizde fayda var.” Ben de Maliye Bakanlığı’nın o tarihte yazısını çıkardım. “Bakın, siz böyle diyorsunuz ama altınızdaki imza sizin imzanız. Yerli üretilmesinde fayda var diyorsunuz.” Çünkü ben yerliciyim. Yerli olmasını istiyorum. Burada üretilsin istiyorum. Onun üzerine derler ki: “Tamam. Bir miktar verelim.”

 

Aslında Muvaffak Bey de bahsetmişti yazar kasa olayından. Onlar da içine girmek istemiş sanıyorum BEKO üretmiş öyle mi? Başka üreticilerde var mıydı?

 

Yazar kasa ile ilgili güzel bir anekdot. Yazar kasa ile ilgili bir takım şeyler yazıldı. Her şey tamam fakat o tarihlerde KDV oranları ne olsun, olmasın meselesi konuşuluyor. Tabi oradaki insanların bir kısmı rahmetli oldu. Allah rahmet eylesin. Mekanları cennet olsun o insanların. Yaşayanlara da, büyüklerime hürmetlerimi sunuyorum. Yine bir gün Maliye Bakanlığı’ndayız ama daha geçmedik. İşte bu KDV oranları tartışılıyor. Ben de şunun fiyatı şu olsun, bunun KDV’si yüzde bilmem kaç olsun filan diye.Yine bir gün bu tartışmalar arasında bir adım ileriye gidilemiyor çünkü her KDV ilavesi yani ürünlere ait her KDV ayrışımcılığı makineye bir yük getiriyor. Ben de diyorum ki, o günkü Maliye Bakanlığı Müsteşarımız Ertuğrul Kumcuoğlu’ydu. Onu da saygıyla anıyorum. Ben dedim ki: “Sayın Müsteşar, bu KDV ürünlerini artırmanın bir faydası yok. İki veya üç tane, bilemediniz dört tane ürün belirleyelim. Bir gıda diyelim, bir giyim diyelim, bir de eğitim ve sağlık diyelim. Bunlar aynı olsun. Üç veya dördü geçmeyelim çünkü kasaya yapılacak her bilgi yükü ona ek bir maliyet yapıyor. Buna gerek var mı?”

 

Sonra Altan Bey, rahmetli oldu, Altan Tufan. Onu da yad ediyorum burada. Dedi ki: “Ama Zafer, pastırma ile yoğurdunki de aynı mı olsun?” Böyle bir benzetme yaptı. Ben de dedim ki: “Altan Bey, pastırma ile sucuğu dar gelirli yemesin mi istiyorsunuz? Bırakın o da %1 olsun ama birisi 1 kg yiyebilecekse diğeri 100 gram yesin ama yesin.” Bu tür şeylerin yüzünden Maliye Bakanlığı’ndaki toplantı bir ara tıkandı. Orada işte üreticiler var ki bunların başında Muvaffak Bey var o tarihlerde. Orası bir şey söylüyor. Burası bir şey söylüyor. Ben yerimden kalktım. Geldim. Üç tane madde yazım. Ertuğrul Bey ile Altan Bey’e verdim. Ertuğrul Bey dedi ki: “Siz bunları söyleyin.

Bakın onlar bunu kabul edecek. Onlar edecek.” dedim. Ben sektörümü biliyorum, dedim. Ben onları biliyorum ve geldim yerime oturdum. Ertuğrul Bey: “Size bir teklifim var. Bunu böyle, bunu böyle kabul ediyor musunuz?” dedi. “Ediyoruz.” dediler. Onun üzerine toplantı bitti.

 

Muvaffak Hoca beni çağırdı. “Ulan, sen benim öğrencimsin. Ne dedin de bu adamların kulağına. Bu önerileri kabul ettiler.” dedi. İşte o çok güzel bir şey.                                      O adamlara bunları bunları söyledim. Onlar da böyle bir adım attı, siz de iki adım attınız. Böylelikle çözüldü. Böyle bir anekdotum var yazar kasa ile ilgili.

 

Bilgisayar konusunda neler söyleyeceksiniz?

 

Bu elektronik sektörünün içerisinde işin en önemli ayaklarından bir tanesi bilgisayardır. Biz renkli televizyona geçiş kararını aldık. Ben ilk yurt dışı seyahatine gittim 1982’de ama 1980’de bilgisayar Türkiye’nin gündemine oturdu. Öncesi yok muydu? Vardı tabi ama önceki bilgisayar tabi ki devasa ürünler. Hatta o zamanlar bilgisayar IBM diye biliniyor. IBM ne oluyor? O tarihlerde böyle biliniyor çünkü Türkiye’de bilinen oydu. O yüzden ama 80’li yıllara geldiğimizde bilgisayar ile ilgili bir adım atılması gerektiğini düşündüm. O tarihlerde bir takım toplantılar yapıyoruz. Bilgisayar ile ilgili toplantılarda bilgisayarın mutlaka ama mutlaka Türkiye’de üretilmesi gerektiğini hatta sadece üretimden ziyade değil yani bilgisayarın gelecekte Türkiye’nin kaderini değiştireceğini, o yüzden Ar-Ge’si ile Know-How’ı ile her şeyiyle burada üretilmesi gerektiğini söyledim. Bu şekliyle bir takım yerlerde, bir takım toplantılarda sürekli ben bu konuyu işliyorum. Hatta bu arada sektördeki bazı mühendislerle bazı üreticilerden tanıdığım bazı dostlarla bunları da konuşuyorum. Bu arada tabi o gündeki bilgisayar üreticileri, ithalatçıları da var. Onlarla zaman zaman ters düştüğümüz yerler, noktalar oldu. Bu arada tabi yavaş yavaş Türkiye’ye bilgisayarlar gelmeye başladı ama ben hala ümitliyim oradaki bir takım dostlarımızla. Bu arada biz yani insanlara cesaret vermek amacıyla hani onları yatırıma yönlendirmek adına, biz size bilgisayar montaj müsaadesi verelim. Gelin bu işe başlayın, diyoruz. Ben de diyorum. Hakikaten Bakanlığımdaki benim yöneticilerime ben bunları anlattığım zaman bu konuda onların desteklerini unutamam. Ne kadar çok bir ahenk içinde çalıştık. Zaten ekip çalışması denen şeyde buradan geçiyor. Bu tarihlerde bazı ithalatçılar, ismini burada veremeyeceğim, onlar da kimisi karşı çıkıyor, kimisi zamanı değil diyor, kimisi Türkiye buna hazır değil, kimisi üretemez diyor.

 

Ben yurt dışına gittim geldim. Bu arada bir takım yerlerde toplantılar oluyor. Yine bu toplantılardan birinde kurumlarımızdan biriyle çok ciddi bir tartışmamız oldu. Ben gittim, geldim dedim ki, yurt dışına ilk defa çıktım, geldim ve dönünce işin önemini daha da iyi kavradım. Gelin, bu bilgisayar üretimi ve yatırımı konusunda öteki her şeyi bir tarafa bırakalım. Öteki sanayileri ama bilgisayar için çılgınca teşvikler verelim. Çılgınca. Ne istiyorsa. Yer mi istiyor? Yer verelim. Toprak mı istiyor? Toprak verelim. Su mu istiyor? Suyunu ayağına götürelim. Vergi muafiyeti mi istiyor? Verelim. Hatta ve hatta kurumlarımızın, devlet kurumlarımızın ihtiyaçları nelerse onları belli bir yazılım standartlarında toplayalım. O firmaya alım garantisi verelim. Arkadaş, 5 yıl senden alacağım. Bunu yaptın mı? 5 yıl alacağım senden. Atıyorum. Yedinci yıl, sekizinci yıl seni rekabete açıyorum. Onuncu yıl sonunda da tamamen seni rekabete açacağım ama senden bir tek şey istiyoruz. Bir, Ar-Ge’n olacak.

Know-How buraya ait olacak. Üretim buraya ait olacak. Hatta kar transferi de verelim sana 5 yıl süreyle. Çılgınca bir teşvik verelim.

 

Temsilcilerden bir tanesi dedi ki: “Zafer Bey, siz aklınızı peynir, ekmekle mi yediniz?” Neden dedim. “Orada hazır teknoloji var. Al, getir, kullan burada.” dedi. Ben tabi dondum kaldım. Ben teknolojinin bizi ait olmasını istiyorum. O dostumuz ise orada bir hazır teknoloji var.                                                           Al getir, kullan, diyor ve Türkiye bu yüzden çok şey kaybetti. O günkü bu sektör yani bilgisayar sektörü içerisinde olan dostlarımı sevgiyle yad ediyorum fakat Türkiye o zaman bunu kazanacakken, kaybetti.

 

Aradan bir zaman geçti. Bu zaman içerisinde yazılıma destek verelim dedik. Yani üretimi kaçırdık. Yazılıma destek verelim dedik. Bu arada yazılım firmaları doğmaya başladı. Benim Bakanlığımdaki görevim üst sıralara geldi. Bu defa yazılım sektörü bir yerlerden sıkışmaya başladı. O yıllar tabi 90’lı yıllardı. Bu defa onların yazılımını teşvik adına Sanayi Bakanlığı’nın sanayicileri bir yerde bilmek ve onların ne yaptığını takip edebilmek adına bir sanayi sicil belgesi vardır. Yazılımcılar da bu sanayi sicil belgesinde sahip olan bir takım şeylerden muaf olur ya da indirimli kullanır, enerji gibi, su gibi… Fakat yazılım sanayi bunun içerisinde değil. Diyorlar ki, siz hizmet sektöründesiniz, o yüzden bu olmaz. Bu durumda ben bir adım daha attım. Bir açık kapı buldum çünkü benim işim bu. Ben sanayi sicil yasamızı inceledim. O tarihlerde kurumun başındaki Bakanların yetkileri vardı. Yani onay yetkileri vardı. Ben tuttum Sanayi Bakanlığı’na uygun bir onay sundum. Kendi Genel Müdürlüğüm için. Yazılım sanayine de sanayi sicil belgesi verilmesi için Bakanlığımdan onay aldım. Böylelikle yazılım sanayinin gelişebilmesi açısından çorbada tuzumuz olsun, hiç olmazsa yazılım sanayini destekleyelim adına Sanayi Bakanlığı onayıyla yazılımcılara sanayi sicil belgesi vermeye başladık ama yakında, 2013 yılında bir haber ile sarsıldım. Bir toplantıda Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nda bir toplantımızda ilgili birimin amiri yazılım sanayinin hatta adımı zikrederek Zafer Bey her ne kadar bunu onayla almışsa da o günden bugüne kadar gelmiş ama yazılım sanayinin sanayi sicil belgesinden çıkartacağız diye. Ben de şunu söyledim: “Bu onayla, bu kadar yıl getirilmişse bu noktaya kadar yazılım sanayini sakın ola ihmal edecek bir şeyin altına imza atmamaya ya da bir yol bulmaya çalışmalarını tavsiye ettim kendi kendime.

 

70’lerdeki Erbakan’ın bir nevi… Ben aslında bir takım makalelerde Milliyet’te Ersan Öymen’in makalelerini okudum. Hani bir yandan atılım isteği var. Bir yandan da döviz yetersizliği… Nasıl bir ortamdı? Nasıl gelişti? Siz nasıl görüyordunuz? Şimdi nasıl görüyorsunuz?

 

Rahmetli Erbakan Hocayı rahmetle anıyorum. Allah gani gani rahmet eylesin. Kendisi iyi bir bilim adamıydı. Ben Erbakan’ı son zamanlarda değil 1969’dan beri tanırım. Onun siyasete atıldığı dönemden tanırım. Yani yakınında da olanlardan biriyim. Muhterem Erbakan’ın bir şeyi vardı. Onun da Türkiye’de üretmek gibi çok iyi  düşünceleri vardı. Zaten hükümet ortağı olduğu dönemde de, CHP ile ortaklığı döneminde de ilk atılımları o dönem içerisinde yaptı ve hakikaten Türkiye sevdalısı bir insandı. Ağır sanayi yatırımları dediği yatırımlar, TESTAŞ işe o dönemde kurulmuştu. Onun çok büyük bir hayali vardı. Uçak sanayi gibi Otomotiv sanayi gibi her alanda Türkiye atılım yapsın isteyen bir ruha sahipti.

 

O dönem içerisinde hakikaten zannediyorum TAKSAN, TESTAŞ’ın Erzurum’daki yatırımları gibi ve buna benzer başka adını sayamayacağım birçok yatırım o dönem içerisinde yapıldı ama o da doğru muydu? Yanlış mıydı? Belki bazı yanlışları olabilir. Yani Erzurum’da elektronik sanayi olur muydu? Bence olmazdı. O yatırım belki Erzurum’da değil de, Kocaeli’de, Gebze’de olsaydı daha da dehşet bir şey olabilirdi belki.

 

TÜBİTAK buradaydı ama onun dışında bazı yatırımlar var ki o yatırımların devamı olan yerler şimdi otomotiv sektörü oluştu orada.                                                                        Mesela traktör bloklarının dökülmesi meselesi o dönemde yapıldı. Takım tezgahları sanayinin temeli o dönemde atıldı. Teknoloji seçimi o mu olmalıydı?

 

Belki o değil de başka bir şey olmalıydı ama olmalı mıydı? Evet, bence de olmalıydı. Neden olmalıydı? Çünkü bugün de aynı şey konuşuluyor. Bugün de onun deyimiyle, fabrika yapan fabrikalar, makina yapan fabrikalar, makina yapan makinaların üretilmesi söylemleri vardı ya… İşte bugün de aynı şeyleri söylüyoruz. Geldik, aynı noktadayız ama Erbakan Hocanın o düşüncelerinin ben yanlış olduğuna inanmıyorum. Niye? Çünkü Türkiye’de üretilsin diyordu. Türkiye’de olsun diyordu. Türkiye’de bunların olması lazım diyordu. Başkalarına muhtaç olmayalım, diyordu. Bunlar da yanlış şeyler değil.

 

Tabi ki biz çoğunlukla onu medyadan siyasi görüşü ile tanıdık ama böyle de bir yönü varmış. Benim dikkatimi çeken Zafer Bey siz Türkiye’nin alternatif, öteki tarihini yaşamışsınız yani. Bir yardan siyaset dönerken bir yandan teknoloji de aslında siyasetin zaman zaman karıştığı, onunla mücadele etmek zorunda kaldığınız şeyler.

 

Yaşadım. Tabi ama öğrencilik yıllarımızda var çünkü bir de ben mühendislikten ziyade sanat okulu kökenliyim. Ben Adana Erkek Sanat Enstitüsü’nden mezunum. Elektrik bölümünden mezunum. O yüzden işe daha o tarihlerde başladık. Sanayi nedir ne değildir o tarihlerde başladık. Bir de ben çalışarak okuduğum için, çalışarak geldiğim için o noktalara…

 

Kaç senesiydi sizin lise yıllarınız?

 

65’li yıllar.

 

O tarihlerden itibaren mesela Adana’da okurken daha o tarihlerde biz tam gün okurduk ama yarın gün atölyemiz vardı. Yarım gün de okul vardı. Öyle okuduk biz sanat okulunda. Ben Adana’dayken bir yağ fabrikası vardı ismini vermeyeyim, o fabrikanın tesisatını çekmeye giderdim. Sonra geldik üniversite yıllarında yine çalışarak devam ettik. Yani bir taraftan çalışarak. Bir taraftan okuyarak devam ettik.

 

Zafer Bey çok teşekkür ediyoruz. Eklemek istediğiniz herhangi bir şey mevcut mudur?

 

Hayır, ben de teşekkür ediyorum

 

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

Read More
Yavuz Erçil Söyleşisi

“ Şimdi MÜDEK ne yapıyor? Aslında yaptığı bir kalite değerlendirmesi. Yani belki biliyorsunuzdur, ISO9001 gibi, EFQM vardır belki onu da duymuşsunuzdur. Modeli de aynıdır, EFQM modelinde. Bir takım kriterleri var. Türkiye’deki mühendislik eğitim programlarının yani bölümlerin o kriterlere uyup uymadığını değerlendiriyor ve bu değerlendirme sonucu bu kriterlere bir takım sorunlar bile olsa sorunları kabul etmek şartıyla akreditasyon veriyor. Yani bunları akredite etmiş oluyor. Bu akreditasyon ne işe yarıyor. Şöyle, bizim bağlı olduğumuz Avrupa mühendislik akreditasyon kuruluşları ağı bu eğitim programlarını yürütenlere, daha doğrusu birimlere etiket veriyor. Bu bir kalite etiketi, US deniyor buna. Bu programın belli şartlarını sağladığını gösteriyor. Bu şimdi dünya üzerinde çok yaygın olan bir sistem. Türkiye’ye geçmişi bizle beraber girmiş, 10 senelik bir geçmişi var. Yani burayla beraber girmiş fakat dünya üzerinde bayağı bir yaygın olan ve birçok ülkede mecburi olan bir sistem. Yani bütün programların akredite olması gerekiyor. Bizde öyle değil. Biz zaten bunu istemiyoruz çünkü sulandırılırız diye. Bir de biz 2011 senesinden itibaren başka bir kuruluşa üye olduk, bayağı bir zaman aldı. Üye olduk derken yani bu kolay bir üyelik değil. Dünya üzerinde pek çok akreditasyon kuruluşunun kabul edilmediği durumlar var. Bizim şöyle, 2011′den itibaren tam üye olduk oraya, böylelikle akredite ettiğimiz programların mezunları dünyanın 15 ülkesinde bu üyelerde mühendis olarak çalışabiliyor. Mühendis ünvanı alabiliyor. Bunların içinde 15 büyük ülke var. Amerika, Kanada, İngiltere, İrlanda, Japonya, Güney Kore, Avusturalya vs.”

 

 

Ben, 1974, Boğaziçi Üniversitesi, Elektrik Mühendisliği mezunuyum. Daha sonra master için İngiltere’ye gittim. Aslında Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla gittim. Doktora için gitmiştim. Sonra orada iki sene kaldıktan sonra Amerika’ya gittim. Amerika’da Brown Üniversitesi’nde doktora yaptım. Sonra askerlik için tekrar Türkiye’ye döndüm, yedek subaylığı tamamladım ondan sonra arada evlendim. Eşimle beraber tekrar Amerika’ya döndük. Michigan’da, otomotiv sanayinin olduğu yerde, eşim otomotiv sanayinde çalışmaya başlamıştı, ben de oraya gittim. O zamanlar Unisys diye bir bilgisayar şirketi vardı, belki biliyorsunuzdur. Oradan ayrılan birkaç kişinin kurduğu bir Start-Up şirketi. Bu Multi-Chip modüller yapıyordu o sırada. Programlanabilir Multi-Chip modüller. Orada dört beş sene çalıştım. Ondan sonra Türkiye’ye döndüm.

 

Teletaş süreci ve ASIC tasarımları için neler söyleyeceksiniz?

 

1988 senesinde. Benim buraya girmemde enteresan oldu tabi. Ben Amerika’dan, Türkiye’ye dönmek isteyince bir kaç yere başvurdum. Netaş’tan hiç bir yanıt gelmedi. Teletaş’tan da gelin konuşalım yanıtı geldi.

Ben geldim, benim doktoram Mikro elektronik dalındaydı. Türkiye’de de bu alanda pek o şeyde yoktu. Onun üzerine, o sırada Teletaş’ta bir ASIC tasarım merkezi kurma girişimi vardı. Bu 1988 hatta ben gelmeden önce.

 

ETA Vakfı bünyesinde mi?

 

Şimdi onu da anlatacağım. Tam ETA Vakfı değil aslında.

 

Kendisine özel sonra ETA ile birleşti. ETA Vakfı da o sırada kurulma aşamasındaydı yani o oluşum vardı. İTÜ’den Duran Leblebici’nin önderliğinde. Fakat Zafer İncecik vardı bir de. Sonra Siemens’in Genel Müdürü oldu. Onun önderliğinde kuruluyordu ve bir grup kuruldu o şekilde. Beni de grubun başına getirdiler.

 

Amaçlanan neydi ASIC tasarım merkezinde? Çip üretimi mi?

 

Çip üretimi tabi. Teletaş’ta mikro devre bölümü vardı. Kalın ve ince film devreleri yapılıyordu, çok eskiden beri bu telekomünikasyon vardı. 70′lerin teknolojisinde. O bölümün yanında çip için değil de aslında bir tasarım merkezi kuralım gerekirse zaten o zaman bir çip üretme amacı yoktu zaten. Tasarım başka, üretim hala da öyle ya. Tasarım başka, üretim başka. Yani tasarım yapılıyor sonra üretim yapılıyor.

 

Neyse biz o şekilde başladık. Paralel olarak İTÜ’deki ETA Vakfı gelişiyordu. Teletaş da ETA Vakfı’nın kurucularındandır aslında. Zafer İncecik’in orada Duran Hoca ile çok iyi ilişkisi vardı. Bu arada orası başladı. Zaten 5 tane büyük şirket vardı o zaman. Aselsan, Vestel, Teletaş, Netaş, Siemens. Böyle başladı orası da. Oraya da iş veririz diye başladı. Fakat sonra bizdeki ASIC tasarım sistemi daha herkesin kullandığı sistem değildi, sistem uyuşmazlığı da vardı.  Neyse o şekilde bir başlangıç yaptık.

 

Peki, hangi segment için çip tasarımı yapılması düşünülüyordu?

 

Bu başka bir şey. Şimdi biz tabi Teletaş için yapmayı düşünüyorduk. Teletaş’ın bir takım iç dinamiklerinden dolayı kuruluşu pek sağlıklı olmadı. Şimdi baktığım zaman öyle görüyorum. Şöyle ki biz Ar-Ge’nin içinde değildik. Çünkü bu mikro devreler üretim tarafındaydı. Biz de normal olarak Zafer İncecik ile beraber üretim tarafına geçtik fakat yaptığımız iş Ar-Ge’ydi, tasarımdı ama Ar-Ge’nin dışındaydık. Bu şekilde enteresan bir durum oluştu.

 

Santraller için miydi?

 

Evet şimdi orada iki ayrı şey vardı. Bir santraller için o sırada küçük santraller için. Tabi o zamanlar büyük santraller için teknoloji dışarıdan geliyordu. Teletaş’ın kendi ürettiği, küçük köy tipi santral deniyordu o zamanlar.

 

 Bu Netaş’ın Elif’inin muadili miydi?

 

Aynen o şekilde. O sırada Elif ortaya çıkmıştı. Ona muadil bir şey yapalım dendi, kendi tasarımımız olsun dendi. Bunun için bir çip hazırlattık. Sonradan trafik kazasında vefat ettiğini öğrendiğim Mustafa soyadını hatırlayamayacağım, o çok iyi yaklaştı ona.

Bir aslında santral için anahtarlama çipi olacaktı. Onu tasarladık, beraber çalışarak tasarladık tabi. Çünkü bir bilgi birikimi olması lazım. Ar-Ge ile beraber yaptık. O çip tasarlandı sonra baktık üretim kabiliyetine, YİTAL bizim yaptığımız tasarımda üretim için pek yetersiz kalıyor. Bunun üzerine bu sırada Almanya’da AT&T’de çalışan biri, aslında ETA Vakfı’nın yöneticisi de oldu bir ara, Teletaş’a danışman olarak gelmişti. O daha evvel AT&T’de çalıştığı için orayla iletişim kurdu. Gittik, Almanya’da 1-2 ay bir arkadaşla beraber kaldık. Oraya üretmek için. Sonra oraya prototipler üretildi. Onunla bir prototip denemesine geçildi. Fakat bunlar olurken bu sırada Teletaş kaynıyor. Alcatel satın almak istiyor.  O sırada Fikret Bey’in de söylediği gibi, Özal, bizim devlet olarak sanayide ne işimiz var, bunların hepsinin özelleştirilmesi lazım, diyor.

 

 

Biz ASIC tasarım merkezini tamamen yabancı ortaktan gizli yaptık. Hiç haberleri yoktu hatta bir ara çok iyi hatırlıyorum onu geziyorlardı yabancı ortak olarak, biz saklandık. Sistemleri de sakladık. Hiç görünmediğimiz gibi yani görürler falan diye sakladık da. Sonunda biraz şey olmaya başladık. Hele 90′lardan sonra Alcatel kuvvetini daha da hissettirmeye başlamıştı. Bu sefer biz öyle duruyoruz ama iş yok, iş yaptırılmıyor. Alcatel’den gizliyorlar söylediğim gibi, farkına varmasınlar diye. Çünkü hak veriyorum orada diyecekler ki, ya siz burada ne iş yapıyorsunuz, biz orada yaparız, bizim orada bir sürü şeyimiz var hani niye buna kalktınız, diye de. Ben o zaman ayrılmaya karar verdim. Ben ayrıldım, Arçelik’e geçtim oradan tanıdıklar vasıtasıyla.

 

 

Arçelik’in durumu nasıldı o zaman genel olarak?

 

Şimdi Arçelik o sırada tam üretim şirketiydi. O zamanki Ar-Ge Müdür Yardımcısı Refik Üreyen beni oraya aldı. Ar-Ge kurulalı 2 sene olmuştu.

 

Kaç senesi Yavuz Bey, hatırlıyor musunuz?

Ar-Ge’nin kuruluşu şöyle: Benim oraya geçişim 92, Ar-Ge’nin kuruluşu 91′dir. Fakat tabi Ar-Ge makine ve kimya ağırlıklı kurulmuş. Fakat o sırada Refik Bey, bu sektörün geleceği elektronik, dedi. Kendisi makine mühendisi olduğu halde onu gördü. Tabi sektör bana tamamen yabancı. Hem Amerika’da çalıştığım şirkete, hem Teletaş’a çok yabancı bir sektör. Senden buranın organizasyonunu bekliyoruz, dedi yani elektronikte büyümek zorundayız o yüzden organizasyon gerekli. Şimdi benim geçmişim mikro elektronik ve ASIC tasarım, çip vs. O amaçla beni aldılar.

 

Elektronik devre tasarımı mıydı acaba beklenen?

 

Aslında beklenenin ne olduğu da tam net değildi, kararı sen ver, dendi ama orada Refik Bey’in aklında olan hep çip tasarımıydı. Universal bir çip yapalım, milyonlarca ürün üreteceğiz, bunların hepsini kontrol edebilecek bir çip, bu şekilde… O zaman Duran Bey de ETA Vakfı’na davet ediyordu. Bu sefer de o şekilde ETA Vakfı’na katılmaya başladık. ETA Vakfı’nda o zamanların moda deyimiyle Fuzzy kontrolü. O zamanlar Japonya’dan gelen etkiyle bütün beyaz eşyaları biraz daha reklamvari olarak, biraz ben öyle görüyorum, Fuzzy süpürgeler, Fuzzy çamaşır makineleri, Fuzzy bulaşık makinesi. Her şey Fuzzy. Ne kadar Fuzzy olduğu açık değildi tabi.

O sırada ETA Vakfı’nda şimdi ismini hatırlayamayacağım, Duran Bey’in çok iyi tanıdığı, Yeditepe Üniversitesi’ndeydi ama hala orada mı, bilmiyorum. Çok değerli bir profesördü aslında . Oraya bir iş verdik, Arçelik’ten. Bu elektrikli süpürgeleri için. Bu yapıldı, yapıldı da tabi elektrik süpürgesi için biraz lüks kaçtı. O sırada benim önderliğimde, başka arkadaşlar da almaya başladı.  İlk önce elektronikle, elektroniğin faydasını getirelim beyaz eşyaya, dendi. Dünyada öyle oluyor. Nedir bu? Enerji. Elektro mekanik aksamın yapamayacağı elektronik şeyler. Hem tüketiciye fayda sağlayacak, hem enerji tüketimine fayda sağlayacak. Onun üzerine bambaşka bir yapılanmaya girmeye başladık. Fuzzy vs. gibi.

 

Ne kadar sürdü bu süreç, bu fikre gelmeniz? Ar-Ge 91 gibi kurulmuştu.

 

Valla benim oraya girmem 92 yılındaydı. 92′den sonra, benden sonra 2-3 kişi daha aldı. 2-3 kişi başladık fakat asıl bizim elektronikte bir yere gelmemiz, elektronikte bir tasarım grubu kurulduktan sonra yani bu neredeyse 30 kişiye vardıktan sonra oldu.

 

Bu ETA’nın projesi 92-96 arası mıydı? ETA’ya verdiğiniz iş?

 

Evet, evet. 96′tan önceydi. 96 ya da 97′de bitti galiba.

 

Peki, kullanıldı mı yoksa iptal mi oldu?

 

Kullanılmadı, aslında. Söylediğim gibi lüks kaldı. Pahalıya geldi. Faydası yani işte orada kullanıcının tarzını anlayarak kendi güç ayarını yapacak, fırça çalıştıracak bir şeydi. Pahalı geldi. Pazarlama pek uygun bulmadı böyle bir tasarımı.

 

Orada tabi Refik Bey’in öyle bir tarzı vardır. Biz yaparız, gösteririz, pazarlama satar sonra şeklinde. Halbuki Türkiye’de, dünyada da öyle, pazarlama ile Ar-Ge’nin çok iyi koordine olması lazım. Bu arada bu koordinasyon sağlanmaya başlandı.

 

Gümrük birliğine girişin etkileri nasıl oldu?

 

96 olması lazım, Avrupa Birliği, Gümrük Birliği’ne girildi. Gümrük Birliği ile beraber rekabet açıldı. O güne kadar Arçelik Türkiye’de tekeldi. Şimdi onun olacağı biliniyordu. Bosch’un geleceği biliniyordu. Rekabetin çok hızlanacağı biliniyordu. Bunun için ne yapılması gerektiğine bakınca bunun en başında da bu elektronikleşme olmadan rekabette kesinlikle geri kalırız ve dünyaya açılamayız görüşü ağırlık basıyordu..

 

Tam o sırada ihracat neydi? Arçelik’in ihracatı var mıydı?

 

Çok azdı. Şimdi o da başka bir durum tabi. Çok çok azdı ve gerek yoktu. Çünkü Türkiye tekeldi. Türkiye Arçelik’i doyuruyordu, tekel olduğu için artıyordu bile. İhracatın görülmesinin asıl nedeni ilk ekonomik krizdir. 94′müdür? Gümrük birliğiyle rekabet, dünyaya açılma bu çok ciddi bir uyarı oldu elektronikleşme için. Orada konu bir takım regülasyonların, Avrupa Birliği regülasyonlarının gelmesiydi. O sırada o görüldü. Bu elektromanyetik uyumluluk o zamana kadar Türkiye’de sadece Telekom sektöründe veya askeri elektronikte vs. beyaz eşya içinde çok uyumlu olduğu öngörüldü. Türkiye’deki ilk elektromanyetik uyumluluk laboratuvarı Arçelik’te kuruldu.

 

Sene kaçtı?

 

Sene 1995. Çünkü 96′ta Gümrük Birliği’ne gireceğimizi biliyorduk. Orada elektromanyetik uyumunun kesinlikle olması gerektiğini biliyorduk. Onun için bunu 95′te kurduk. O sırada tabi, Aselsan da vardı ama orada mecburen vardı. Teletaş’ta da vardı ama mecburen vardı.

 

Bosch’tan bahsettiniz. Bosch Arçelik’i satın almak istemiş miydi?

 

O sıralarda bayağı bir Arçelik’i satın alma isteğinde olan şirketler vardı.

 

Yabancı şirketler mi?

 

Evet, evet. Bunların bir tanesi General Electric’ti. Amerikan şirketi. Gelirlerdi, dolaşırlardı. Bosch satın almak istedi. Yani onlarla hepsiyle konuşuldu benim bildiğim. Ben o kadar işin içinde değildim ama gezerlerdi, bakarlardı. Genellikle Ar-Ge gösterilmezdi. Zaten Bosch, Arçelik’e Profilo’dan önce geldi satın almak için fakat Koç öyle bir fiyat söyledi ki yetmedi, vazgeçtiler. Profilo’ya geldiler ondan sonra.

 

ODTÜ ile Sensör tasarımı denemesi…

 

Bu arada baktık sektörde ne yapılabilir diye. Hep bana dönüyorlar, tamam, elektronik tasarım bir yere geldi ama komponent kullanıyoruz,  PCB tasarım yapıyoruz. Hakikaten şu çip teknolojisi aldı başını gidiyor. Burada ne yapabiliriz? Orada dedik ki, sensör teknolojisi. ODTÜ’de o sırada bir öğretim üyesi vardı, hala orada tabi Tayfun Akın. O bu mikro sensörlerle ilgili bir uzmandır aslında Türkiye’deki en büyük uzmanlardan bir tanesidir. Öyle bir projesi vardı, oradaki Testaş’a. Testaş artık bipolar teknolojisi ile üretim yapan ve Diot üreten bir yerdi. Devlet onu ODTÜ’nün Elektrik Mühendisliği bölümüne hibe etti. Siz alın bunu, ne yaparsanız yapın. O da buradan r, kendi uzmanlık alanı olan mikro çip sensör üretelim dedi.Sonra işte bizle o sırada Vestel’e beraber bizi destekler misiniz, ortak bir girişim burayı bir üretim şeyi haline getirelim, diye. Tabi o zamanki Arçelik, Vestel’e yan bakıyor. Vestel, Arçelik’e yan bakıyor. Arçelik daha fazla yan bakıyor çünkü Vestel hızla geliyor. Çünkü o Profilo gibi değil.

 

 Vestel, beyaz eşyaya mı girmeye başlamıştı?

 

Evet, beyaz eşyaya girmeye başlamıştı.

 

 Kaç dediniz? 96-97 dönemi miydi?

 

Daha sonra 2000′e yakın.

 

99 diyorsunuz. O dönemlere yakın.

 

Tayfun Akın ile o şekilde gidemedik. Bizim üst yönetim dedi ki, biz bunu Vestel ile yapmayalım. Biz yaptıralım.

Onun üzerine Tayfun Akın’a bir mikro cip sensör tasarımı sipariş ettik. Çeşitli ürünlerde kullanılabilecek bir basınç sensörü tasarım yaptırttık. Hem tasarımı yaptılar, hem iki kişi master tezi yaptı oradan. Sonra onu üretme aşamasına girdik fakat üretme aşamasında enteresan bir şekilde kılıflamada sorun çıktı. O zamanki üretim tesisi şu anda ODTÜ’nün büyük bir laboratuvarı oldu. Hala üretim yapıyor galiba. Oraya biraz yatırım yaptırttık onlara. Hala devam edilmeye çalışılıyor o işte. Sensör çok önemli fakat orada da maliyetler hep beklenin üstünde kalıyor.

 

Arçelik Ar-Ge başlangıçta ne yapıyordu?

 

Arçelik Ar-Ge’de bir kere yazılım tarafı bayağı bir güçlendi tabi. Embedded Software tarafı çok güçlendi. Orada tamamen mikro işlemcilere yönelinildi zaten öyle de olması gerekiyordu. Universal çip bu dediler. Aynı çipi hem çamaşır makinesi için kullanıyoruz, hem bulaşık makinesi için. Miktarlar da artıyor.

 

Yani her biri proje için dışarıdan alım mı yapıldı?

 

Evet. Şöyle diyeyim Arçelik elektronik kontrol ürünlere ben gelmeden de girmişti. Fakat yurt dışında yaptırılıyordu.

 

Yazılımları da mı yurt dışında yaptırılıyordu?

 

Evet, evet her şeyi yurt dışındaydı.  Yazılımı yurt dışındaki şirket yapıyordu, istekler Arçelik tarafından veriliyordu. Şöyle şöyle istiyoruz, diye. Onlar hem yazılım yapıyordu, hem Hardware yapıyordu. Sonra hazır kartı gelip burada Arçelik’e satıyorlardı. Bu şekilde başlamış aslında ben gelmeden. Refik Bey ben oraya gelince, “Bunlara dünyanın parasını veriyoruz. Bunların zaten hepsi yakında buraya Gümrük Birliği ile beraber gelecek. Biz ondan sonra hiçbir şey yapamayacağız. Onun için biz bu işe başlayalım.” demeye başladı. Ondan sonra yavaş yavaş biz yapmaya başladık. Hatta başta madem öyle, biz yazılım tarafımızı geliştirelim, kartları orada yaptıralım. Hala buradaki Board tasarımcı veya Board üreticisine de güven yoktu. O kart üretimleri de yoktu. Ne kart üretimi vardı ne montaj sanayi vardı, yan sanayi. Bir ara Arçelik, acaba biz kart üretimine mi girsek, diye düşündü. O da şöyle başladı: Aselsan’dan gelen birisini danışman olarak aldı. Onunla birlikte çalışma yaptılar. Kart üretimini burada yapabilir miyiz, diye. Sonra biz de katıldık ona. Fizibilite çıkarttı. Aslında fizibilite çıktı da biraz zorlamayla çıktı, diye düşünüyoruz. Yani birçok öngörü vardı onda doğru, yanlış. Fakat o sırada dedik ki, Arçelik kendi bir yan sanayi kuracaktı yani Arçelik üretmeyecekti de Koç sadece Arçelik için üreten bir şirket kuracaktı. Sonra bunun pek de doğru olmadığını düşündük. Bu tip şeyler Outsource edilir.

 

Adetlere erişilmesi önemli midir?

 

Rekabet önemli. Daha pahalıya mal edip o maliyette, dünya maliyetlerinin üzerinde Arçelik’e satma durumu vardı. Bu hep Koç Grubu’nun içerisinde görülmüş şeyler olduğu için bundan en sonunda vazgeçildi. Biz tamam bilgi birikimi bizde olsun, tasarımı bizde olsun, yazılım Arçelik’in olsun ama biz bunu dışarıda üretelim.

 

Kartları mı diyorsunuz?

 

Kartları. Bu arada tabi komponent alımlarını miktardan ötürü Arçelik yapar. Bu da enteresan, hala öyledir. Yani Outsource ettiği halde onlara Componenet’leri Arçelik verir. Çünkü anlaşmayı Arçelik yapar, komponenetleri çalıştığı şirkete göndertir. Maliyetleri çok önemli söylediğim gibi. Arçelik’te maliyetler çok önemli, Cent’in bile önemi oluyor. Milyonlarca olduğu için. Rekabette öyle yapıyor tabi.

 

Tabi burada teknoloji de devamlı değişiyor. Başta Micro Controller tabi orada beyin Micro Controller. Başlarda bu işi, ilk başladığımız zaman Controller’lar, Flash vs. Controller’lar yoktu. İlk önce OTP denen One Time Programable çiplerle başlandı. Ondan evvel PROM’lar vardı ama teknoloji geliştikçe tabi yazılımın ne kadar önemli olduğu da anlaşıldı çünkü Flexibility sağlıyor. Çok kolay tekrar Debug edebiliyorsunuz, değiştirebiliyorsunuz vs. Onlarla yazılımın çok önemli olduğunu, yazılımın Hardware kadar önemli olduğu ortaya çıktı. Arçelik orada büyüdü ama buna karşılık Hardware’in da çok önemli olduğu ortaya çıkıyor çünkü sahada sorun çıktığı zaman, hala öyle ya, her şey elektronikten biliniyor. Elektronik çıktı, böyle oldu, deniliyor. Kimse onun getirdiği faydaları görmüyor. Şirket de hala öyle diyor.

 

Mekanikçilerle, elektronikçiler arasında bir rekabet var yani öyle mi?

 

Kesinlikle. Türkiye’de nedense mekanikçilerle, elektronikçiler arasında hep bir çekişme olur. Bu Teletaş’ta da vardı biraz ama Teletaş’ta ben işin içinde değilim. Ama vardı. Arçelik’te bu had safhadaydı. Hala had safhada. Yani bir şekilde makine mühendisleri, elektronik mühendislerini mühendis olarak görmüyorlar.

 

Yani kim artı değer üretiyor şeklinde mi?

 

Evet, o şekilde. Bir de elektronikçiler de makine mühendislerine, bizim yaptıklarımıza mecbursunuz, der. Bu doğru değil tabi. Türkiye’de takım çalışması aslında…

 

Bu dış kaplamalar içinde metalürji mühendisleri mi çalışıyordu? Onların Arçelik içinde ayrı bir Ar-Ge mi vardı?

 

Yok, hayır. Şimdi Ar-Ge’nin yapılanması içinde birçok bölüm var. Ar-Ge sadece elektronik mühendislerinin, makine mühendislerinin şekli değil. Aslında çok büyük bir kısmı malzeme üretimi. Orada metalürji mühendisleri olur, kimya mühendisleri olur. Hatta şimdi onun için de gıda mühendisleri almaya başladılar. Bu gıda teknolojisi ile ilgili. Yani çok değişik bölümler var.

 

2001 krizi nasıl etkilemişti?

 

Asıl o kriz Arçelik’i çok etkiledi. Şimdi şöyle, hiç ihracatımız yok, minimal ihracatınız var. Tüm satışınızı yurt içinde yapıyorsunuz, %95 yurt içinde yapıyorsunuz. Maliyetler artıyor tabi, çünkü girdiler dışarıdan geliyor, birçok komponent dışarıdan geliyor. Girdiler artıyor, girdi maliyeti artıyor. Alıcı yok, Türkiye’de ve ihracat yapamıyorsunuz. O şekilde galiba tarihinde ilk defa Arçelik zarar etti bu krizden sonra. 94 krizinde zarar ettiğini hatırlamıyorum, sıfırla kapamış olabilir ama 2001 krizinde zarar etti.

Bunun üzerinde uzun bir şey oldu. Çok işten çıkarmalar oldu fakat o sırada Ar-Ge 80 kişi civarındaydı, tek bir kişi çıkarılmadı Ar-Ge’den. Arçelik’te işten çıkartılmayan tek birim Ar-Ge’ydi ki çıkartılır diye düşünüyordu. Bu tabi Koç’un kararıdır, Koç karar veriyor. Çıkartmayın, dedi ama önlemlerinizi alın, ne yapılması gerekiyorsa, biz nasıl ayakta kalırız, önlem alınsın.

 

İhracat paradigması ne zaman başladı? Nasıl?

 

Söylediğim gibi ihracat aslında bu 2001 krizinden sonra başladı, öyle olması gerekiyor, diye. Bu işin başında 1-2 şirket satın alındı. Yurt dışında.

 

Beyaz eşya üreten şirketler mi bunlar?

Evet, beyaz eşya üreten şirketler de.

 

Stratejik bir hamle mi?

 

Stratejik hamle fakat bunun nedeni oradaki teknolojiyi getirmek değil de marka. Şimdi tabi Arçelik markası yurt dışında satılmıyor. Yurt dışı için Beko markası var.  Beko olarak yapıyordu ama tanınması çok kısıtlıydı. Onun için yerel markalar için bazı şirketler satın alındı. Bunlardan bir tanesi mesela Bloomberg’tir, Almanya’da. Almanya ve İsveç tarafında tanınan.

 

Grundig de sanırsam…

 

Grundig daha sonra, 2008’di galiba satın alındı. Onda da asıl amaç Beko Elektronik’in Grundig’i satın alıp, televizyon yapıyordu çünkü aslında beyaz eşya markası da yapmaya başladılar ama. Grundig marka olarak satın alındı. Sonra madem bir markayı aldık küçük ev eşyaları, beyaz eşya yapılıyor da onu bilmiyorum, öyle bir şey vardı ama küçük ev eşyaları ile başladılar. O Grundig. Sonra işte Rusya’da ve Romanya’da iki şirket satın aldı, üretim şirketi satın aldı. Onlar hala aktif.

 

Beko’nun İngiltere’de çok bilinir olduğunu biliyoruz.

 

Beko İngiltere’de çok tanınmış bir marka oldu. Bayağı bir tanınmış marka oldu. O yüzden İngiltere’de hiç ona girmediler. Beko devam ediyor, tanınmış bir marka olduğu için. En büyük marka bildiğim kadarıyla, hala öyle mi bilmiyorum ama buzdolabı alanında. Çok fazla marka var ama pazar payının %15’i, %20’si Beko’nundur, İngiltere’de.

 

Şuanda nasıldır?

 

Ben oradayken öyleydi, hala da öyledir diye zannediyorum. Çünkü iyi bir pazarlama stratejisi de var Beko UK’de. Bazı şirketlerin isimlerini Beko’ya çevirdiler. Marka o kadar tanınmamışsa, şirket ismini Beko’ya çevirdiler.

 

Peki, Arçelik Bosch gibi olmayı hedefliyor mu yani yurt dışında da kendi ismini duyurmayı?

 

Tabi, Beko markasıyla ama. Beko’yu onun için ön plana çıkarmaya çalışıyor birçok yerde. Orada aldığı markası çok önde değilse Beko markasını öne çıkarmaya çalışıyor. Arçelik’in hedefi, Beko’yu dünyanın en tanınmış 10 markası içine sokma hedefiydi.

Bu hedef ne zaman konuldu?

 

Zannediyorum krizden sonra.

 

Çelik’in hikayesi vardır mesela. O nasıl ortaya çıktı, o dönem, 2000′li yılların başında anladığım kadarıyla yeniden yapılanma sırasında ortaya çıktı, öyle mi?

 

Yeni yapılanma sırasında Arçelik’in Genel Müdürü, o zamana kadar Arçelik’in Genel Müdürleri hep mühendis ve teknoloji ağırlıklı olurdu. Yani mühendis ağırlıklı olurdu. Rahmi Bey’in önerisi ile ilk defa kökeni mühendis olmayan, pazarlama kökenli ve Arçelik’le çok fazla ilgili olmayan bir kişiyi getirdiler, Nedim Esgin. Şimdi o bir kere organizasyonda bir değişiklik yapalım, dedi. Yalın organizasyona geçelim, dedi. Arçelik çok büyümüş ama çok fazla kademe var, dedi. İçe yönelik bir sürü yeni organizasyonlara girdiler. Dışa yönelik olarak da biz imajımızı artırmak için neler yapabiliriz, diye bir danışmanlık şirketinden destek aldılar. O sıralarda bu biz dünya şirketi olmak istiyoruz, Beko markasını yapacağız ama Arçelik’in de ismi olması lazım. Yani kim üretiyor bunu dediğin zaman, ha Arçelik, öyle bir şirket var. Arçelik kimdir, demesinler diye. İlk aşamada Arçelik’in amblemi değişti. Arçelik yazısı da değişti, logosu da değişti. Öyle bir imaj değişikliğine gidildi. Bu ne kadar etki etti, ne kadar etki etmedi bilmiyorum ama işte o şundan kaynaklandı. Mercedes’i herkes logosuna bakarak anlar. Herkes logosuna bakınca, bu Mercedes, der. Mercedes bile yazmaz çoğu arabalarda. Biz de böyle bir şey yapabilir miyiz, diye düşünüldü. Bu yapıldı. Beko tabi o zaman hep şey kimse o zaman Arçelik’in o zaman marka olarak bir kere ç harfi ile şey değil. Buraya nereden geldim, Çelik’ten geldim. Biz bir tanıtım kampanyası yapalım. Yani çok iyi bir tanıtım kampanyası olsun deyince bunu bir reklam şirketi ortaya atmış daha doğrusu. Fakat o zaman da söyledim, şimdi de söylüyorum. Arçelik, bunun bu kadar tutacağını görmedi, biz de görmedik. Bir şekilde muazzam tuttu. Akrabalardan biliyorum. Yani aslında bir çizgi karakter o ama herkes, ya Allah aşkına, bize şu Çelik’ten getirsene, dedi. Onun üzerine Arçelik bunu Çin’de bir şirkete ürettirmeye başladı çünkü yok öyle bir şey. Herkes istiyor. Sonra benim evde de var, duruyor hala bir yerlerde. O da enteresan bir pazarlama işidir. Bunu görmek, bunun böyle olacağını bilmek. Şimdi görüyorum, işte bunun eşini de çıkarmışlar, evleniyor. Bazı şeyler öyle bilmiyorum tabi ne kadar tuttu ama.

 

Şafak Sezer’in ilk çıktığı reklamdır hatta.

 

Ama o müthiş bir pazarlama örneğiydi. Bunu yaptırtıp koymaya başladılar, anneler çocuklarına gel şu Çelik’i görelim demeye başladılar, mağazalara koymaya başladılar.

 

Ürünlerin dış yapısı da değişti sanki değil mi Yavuz Bey?

 

Tabi orada devamlı surette şu var: Eskiden şöyle bir durum vardı ben ilk girdiği zaman ya işte fuarlara gidilir, rakipler ne yapmış, onlar takip edilir. Bunlar ne yapmış, biz de öyle yapmaya çalışalım. Öyle olmaz. Bu şekilde rekabet edilmez.

Onlar bize gelsin, biz ne yapıyoruz, diye baksınlar.

 

Trendsetter olma paradigması geldi, öyle mi?

 

Tabi. Onun üzerine tabi şu yapılmaya başlandı. Şu anda gördüğünüz ürün tasarımları yani dış görünümleri, endüstriyel tasarımları belki 5 sene evvel düşünülmüştür. Bir yol haritası çizildi. Şöyle ürünler yapalım diye. Bu hemen yapılacak bir şey değil tabi. Şöyle mi yapalım, böyle mi yapalım. Sektörden dolayı endüstriyel tasarım grubu bayağı büyüdü. Ben girdiğim zaman bir kişi vardı endüstriyel tasarım grubunda. Şimdi koskoca bir bölüm var, 60-70 kişi var sanıyorum. Sadece dış tasarımı yapıyorlar.

 

O aslında tabi sattırması açısından, tüketici gözüyle önemli değil mi?

 

Bu sektörde önemli tabi. Bu da aslında tekrar yurt dışına açılımla ortaya çıkan bir şey. Daha evvel Türkiye’de Arçelik marka görüyor, iyidir. Yahut da servisi iyidir deyip hiç olmazsa bozulsa bile servisi iyidir deyip. Yani Bosch alıp da ne yapacağım servisi ne olacak şeyiyle daha önceleri yani daha yurt dışına açılmadan önce böyle bir şey vardı.

 

Ürün çeşitliliği arttı mı peki?

 

Ürün çeşitliliği arttı. Elektronik ile beraber ürün çeşitlendirmek de daha kolay oldu. Üretim bakımından öyle çünkü aynı kartı alıyorsunuz yazılım yükleyerek başka bir model oluşuyor, dış görünümü değiştiriyorsunuz ama aynı kart, Controller olarak aynı kartı kullanıyorsunuz. Sadece yazılımı değiştiriyorsunuz bambaşka bir model oluyor.

 

Türkiye’nin patent rekortmeni Arçelik mi?

 

Burada fikri haklar konusunu, patent konusunu da açmak lazım. En fazla patenti olan şirkettir Arçelik. Tüm şirketler içinde. Hatta tüm kamu şirketleri, niye özel şirketleri diyorum ki. Çok geçmişi vardır. Bu da sektörden gelen bir konu aslında. Bosch’la arasında bayağı bir patent sorunu olmuştur. Belki biliyorsunuzdur, Arçelik’in aslında ilk üretime başlaması Bosch lisansıyladır.

 

Arçelik’in kuruluşu yanılmıyorsam 50′li yılların ortası gibi. 60′lı yılların başında ilk çamaşır makinesi üretimi yaptığını görmüştüm.

 

İşte çamaşır makinesi, buzdolabıyla birlikte tabi…

 

Buzdolabı 59 senesi zannediyorum…

 

Daha sonra, ben de tabi o zamanlar Arçelik’i çok yakından tanımıyordum. Buzdolabı çok satmaya başlayınca hadi çamaşır makinesi yapımına da girelim, denmiş. Fakat nasıl yapacağız bu çalışma makinasını deyince bakmışlar orada Bosch var. Bosch’a gitmişler, lisans almışlar. Bosch’un lisansı ile başlanmış iş. Fakat sonra, zannediyorum 80′lerin başında Bosch biraz daha eski, alt teknoloji lisansı vermeye başlamış. Ben burayı satıyorum, böyle kota, puan var ama ithalat kotası var o sırada Türkiye’de. Ama ben satıyorum, rakip olmasın Arçelik markası, düşüncesi. Bunun üzerine demişler ki, yok işte biz kendimiz yapacağız.

Tabi orada bilgi birikimi olmadan bayağı bir sorun yaşanmış. Şimdi burada söylemekte zarar yok herkesin bildiği şeyler. Yürüyen makinalar, belki duymuşsunuzdur, yürüyen çamaşır makinaları işte bir sürü hikayeleri vardır onun. O sırada anlaşılmış ki bu işin bir teknolojik temeli var, o teknolojik temeli olmadan bu iş olmaz. Arçelik’te bir ürün geliştirme faaliyetine başlanmış.

 

Biraz önce söylediğim o yürüyen makinalar. Bu işi taklit ediyorsun da, bazı şeyleri göremiyorsun orada. Yani onlar, bakarak anlayacağın şeyler değil. Bir sürü birikimin getirdiği. Ondan dolayı asıl Ar-Ge’nin kurulması aslında Refik Bey ile başlıyor. Araştırma bölümü olarak kuruluyor, bu işin biz temeline inelim, deniliyor. Makina niye yürüyor, önce onu anlayalım, ondan sonra bunu ürüne yansıtalım mantığıyla.

 

Arçelik hep böyle her sene patent başvurusu yapıyor mu?

 

Her sene. Büyük bir fikri haklar grubu var. Tabi bu Arçelik’in Bosch ile yaptığı şeylerden kaynaklanıyor. Arçelik biraz evvel söylediğimiz nedenlerden dolayı Bosch bir zamanlar baya bir veriyor hala da. Bu benim patentimi ihlal ediyor diye Arçelik’e dava açmış. Sonra bakmışlar hakikaten bazı şeylerde gerçek. Onun üzerine aslında bu şeyi açmışlar. Sonra ya biz madem bu işi yapıyoruz, ilk önce yaptığımız işi kontrol edelim. Biz yapmıyor olabiliriz ama başka birisinin bu konuda patenti vardır, haberimiz olmaz diye. Şimdi Arçelik’te tüm projeler başlamadan evvel bir patent araştırması yapılıyor. Bu konuda ne gibi patentler var, onların ne gibi patentleri var diye. Patentleri eğer tasarım yapılacaksa ilk önce fikri haklar bölümünden onay alınıyor. Ya biz böyle bir şey yapıyoruz, bu patent ihlal ediliyor mu diye. Çünkü o da apayrı bir uzmanlık konusu. Yani o ihlal ediyor mu, etmiyor mu anlamak. Patenti anlamak çok zordur. Felaket zordur yani. Ondan sonra da eğer şey etmiyorsa o proje için hedef verilir. Madem böyle, bu yaptığınız çalışmanın patentini alalım.

 

Ne zaman kuruldu bu fikri haklar bölümü?

 

Başlangıcı bayağı eskidir ama çok büyük değildi o sırada. Ben geldiğim zaman yoktu. Benden sonra başladı ama çok da sonra başlamadı. Tekrar gümrük birliği rekabetin gelmesine dönelim.

 

1996-97 yılları mı?

 

O civarlarda olması lazım çünkü hep bu rekabet geliyor. Aman rekabet geliyor nasıl baş edeceğiz bununla. O zaman kurulmaya başladı. Bir iki kişiyle kuruldu şimdi o da bayağı büyük bir şey oldu. Beko Elektronik geldiği zaman bayağı yüksek lisans ücreti veriyor televizyon için. Sırf bir bölüm anladığım kadarıyla Beko Elektronik’in işlerine bakıyor. Orada lisans işleri var. Orada onlar patent almaya çalışıyorlar fakat tabi orada ya tamam bu çok güzel de biz ne zaman lisans vereceğiz?. Şimdiye kadar pek olmadı galiba. Bayağı bir patent sayısı arttığı halde lisans verilen hiç olmadı.

 

Bu herhalde bir süreç değil mi?

 

Ama patent ihlalinden ötürü açılan davalar oldu. Yani bizim patentimizi ihlal ettiniz, ediyorsunuz diye. O oldu kesinlikle. Biraz evvel söylediğiniz gibi bu bir süreç.

Lisans vermek çok kolay bir iş değil. Çok önemli bir patent olması lazım. Oradan bir ücret ödeyecek tabi, o ücreti çıkartması lazım. Yani üründen çıkartması lazım, satarak çıkartması lazım. O kolay bir iş değil.

 

Fikri haklar başka ülkelerdeki üretimleri de herhalde incelemek zorunda.

 

Zaten yurt dışında. Yurt içinde öyle fazla bir sorun olmuyor. Asıl yurt dışında sorun var. Şimdi Vestel’in de patent sayısı bayağı arttı. Onların da bayağı var. Onların da bir fikri haklar grubu var. Onların da arttı.

 

Peki Ar-Ge’nin yan sanayi ilişki var mı? Yan sanayiye bilgi aktarılıyor mu?

 

Genellikle yan sanayiyi sorun çıktığı zaman ya da onların bir sorunu olduğu zaman Ar-Ge halletmeye çalışıyor ama direkt olarak bir bilgi verilmiyor onlara. Başka bir şirket olduğu için. Yani biz şöyle bir çalışma yaptık, siz şuna bir bakın, faydalanın, denmiyor. Onların bir sorunları varsa iletiyorlar, böyle böyle bir sorun var çünkü sonunda Arçelik sorumlu olacak, sahaya çıktığı zaman. Onun için o sorunlar halledilmeye çalışılıyordu. Elektronikte fazla bir şey yoktu. Onlar kendi yan sanayini kullanıyordu. Elektronik için, kendi yapımında. Pek Arçelik’le iş yapmıyorlardı.

 

Bu yan sanayi dediğiniz mutfak robotu, fırınlar, küçük şeyler mi?

 

Evet küçük fırınların elektronik kontrolü.

 

Peki ne zaman başladı bu strateji? Bunlar da 2000′li yılların politikası mıdır?

 

Küçük ev eşyalarının. Bunlar hiç Arçelik olmadı. Hiç Arçelik öyle bir şey üretmedi. Dediğim gibi sadece bir ara elektrik süpürgesi üretildi tabi.

 

Peki bunların üst modellerini de mi kendileri geliştiriyorlar?

 

Evet.

 

Arçelik o zaman sadece buzdolabı, çamaşır makinası, bulaşık makinası mı üretiyor?

 

Şimdi kurutucu oldu. Büyük ev eşyalarını üretiyor sadece. İşte buzdolabı, soğutucu.

 

Şimdi bir In Love serisi çıkartmışlar mesela o seridekiler bir yan sanayi midir?

 

Şimdi şöyle: Endüstriyel tasarımdan bahsettim. Aslında endüstriyel tasarımın en önemli şeylerinden bir tanesi tüm Arçelik ürünlerinin aynı görünümde olması. Şimdi üretim hala yan sanayidir. Dış görünüm yani elektronik tasarımı Arçelik tasarım olabilir. Yani dış görünüm Arçelik.

 

Peki son olarak MÜDEK bünyesinde neler yapılıyor biraz bahseder misiniz?

 

Bahsedeyim, onun da tabi konuyla biraz ilişkisi var. Şimdi buraya nasıl geldim onu anlatayım. Daha evvel bahsettiğim Refik Bey ile buranın, o Arçelik’ten ayrıldıktan sonra TTGV’deydi, İstanbul temsilcisiydi. O sırada işte 2002 yılında bir gün bu derneği kurmuş, daha doğrusu bir dernek kurmamış da Türkiye’deki mühendislik eğitimini nasıl daha iyi hale getirebilir, diye bir değerlendirme ve devamlı mühendislik fakülteleri açılıyor, devamlı yani arka arkaya. Bunların getirdiği mühendis kalitesi nedir? ABET diye bir kuruluş var Amerika’da. Çok eski bir kuruluş aslında benzer işleri yapıyorlar, onlar buraya gelmişler, bazı kuruluşları akredite etmişler, değerlendirmişler, bazı eğitim programlarını. Buna benzer bir kurul kuralım diye burayı kurmuş. Ondan sonra da 2007 yılında da dernekleşmiş, dernek haline gelmiş, yasal bir dernek haline gelmiş. 2005 yılında Refik Bey bana ulaştı ben Arçelik’teydim o zaman dedi böyle bir kurulumuz var bize değerlendirici olur musun, elektronik mühendisliğinde diye. Olurum, dedim. Gönüllü bu yani hiçbir ücret vermeden. O zaman girdim işte değerlendiricilik yaptım. Ondan sonra hiç aklımda yoktu aslında yine Refik Bey önerdi. Buraya gel, bizim derneğin genel sekreterliğini yap, diye. Peki, dedim.

 

Şimdi MÜDEK ne yapıyor? Aslında yaptığı bir kalite değerlendirmesi. Yani belki biliyorsunuzdur, ISO9001 gibi, EFQM vardır belki onu da duymuşsunuzdur. Modeli de aynıdır, EFQM modelinde. Bir takım kriterleri var. Türkiye’deki mühendislik eğitim programlarının yani bölümlerin o kriterlere uyup uymadığını değerlendiriyor ve bu değerlendirme sonucu bu kriterlere bir takım sorunlar bile olsa sorunları kabul etmek şartıyla akreditasyon veriyor. Yani bunları akredite etmiş oluyor. Bu akreditasyon ne işe yarıyor. Şöyle, bizim bağlı olduğumuz Avrupa mühendislik akreditasyon kuruluşları ağı bu eğitim programlarını yürütenlere, daha doğrusu birimlere etiket veriyor. Bu bir kalite etiketi, US deniyor buna. Bu programın belli şartlarını sağladığını gösteriyor. Bu şimdi dünya üzerinde çok yaygın olan bir sistem. Türkiye’ye geçmişi bizle beraber girmiş, 10 senelik bir geçmişi var.Yani burayla beraber girmiş fakat dünya üzerinde bayağı bir yaygın olan ve birçok ülkede mecburi olan bir sistem. Yani bütün programların akredite olması gerekiyor. Bizde öyle değil. Biz zaten bunu istemiyoruz çünkü sulandırılırız diye. Bir de biz 2011 senesinden itibaren başka bir kuruluşa üye olduk, bayağı bir zaman aldı. Üye olduk derken yani bu kolay bir üyelik değil. Dünya üzerinde pek çok akreditasyon kuruluşunun kabul edilmediği durumlar var. Bizim şöyle, 2011′den itibaren tam üye olduk oraya, böylelikle akredite ettiğimiz programların mezunları dünyanın 15 ülkesinde bu üyelerde mühendis olarak çalışabiliyor. Mühendis ünvanı alabiliyor. Bunların içinde 15 büyük ülke var. Amerika, Kanada, İngiltere, İrlanda, Japonya, Güney Kore, Avusturalya vs.

 

Burada bizim asıl amacımız mezunlar için değil de bu bir kalite sistemi, bu sürdürülebilir bir kalite yani aynı şekilde ISO9001 şirketler genellikle şey ister ama asıl yapmak istediğimiz şey senin bir kalite sistemin var mı? Yoksa biz şu dersi koy, bu dersi koy, demiyoruz kesinlikle. Sadece biz kendini öz değerlendirmeni yapabiliyor musun, kendini daha geliştirmek için gerekli olan adımları atabiliyor musun onlara bakıyoruz. Yoksa kriterlerin çoğu aynı zaten. Maden mühendisi ile elektronik mühendisliğinin kriterleri birbirine çok benziyor. Sadece elektrik mühendisliğinde şu dersleri de almanız gerekiyor, diyoruz. Çok temel dersler. Maden mühendisliğine de maden mühendisliği ile ilgili şu derslerin alınmasını istiyoruz, diyoruz sadece. Tamamen gönüllü bazda çalışan bir sistem. Şu anda 150 tane değerlendiricimiz var. Tamamen gönüllü, bunların bir kısmı akademisyen. Bir kısmı sanayiden gelme. Sanayiden gelmeleri daha artırmak istiyoruz. Sanayi çünkü asıl amacımız sanayiden gelenlerin isteklerini bildirmek çünkü mühendislerin yetişmesini istiyoruz.

 

Teşekkür ederiz Yavuz bey.

 

Ben teşekkür ederim, sağ olun.

 

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

Read More
Yaman Tunaoğlu Söyleşisi

 

                “Nasıl biz savunma sanayinde bir alt yükleniciysek bu büyüklüğümüze rağmen Aselsan gibi ve diğer bütün vakıf firmaları gibi büyük firmalara, bizden daha küçük firmaların da bizim için alt yüklenici olmaları mümkün. Bu o firmalara hem kaynak sağlar hem de bizim daha fazla büyümemizi sağlar. Verimi artırır. Teknoparkların bence en büyük problemi bu. Bu alanda sanıyorum Teknopark yönetimleri de bunun farkındalar. Firmaları da birbirlerine daha yakınlaştırmak için bir takım çalışmalar yapıyorlar. Bu zaman içerisinde mutlaka gelişecektir. Mantıklı olan da bu. Bunun dışında bir şey olmamalı.”

 

 

Firmamızın Ar-Ge’si ilk kuruluşunda, 1986 yılında aslında direkt kurucu ortak olan üç kardeşten ikisiyle başladı. Biri ben, biri de en büyük kardeşim Yönetim Kurulu Başkanımız Sinan Bey. O dönemde, yani 1986 yılında ben Amerika’da yüksek lisans çalışması yapıyordum. Diğer kardeşler böyle bir firma kuruyoruz, sen de gel bize katkın olur, dediler ve ben yüksek lisans çalışmasını tamamlayınca Türkiye’ye döndüm ve direkt firmamızda çalışmaya başladım.

 

O zaman iki kişi, 50 m2’lik ufak bir yerde Ar-Ge yapardık. Yani ilk o sistemleri tasarlardık. Diğer tarafta da üretim faaliyeti devam ederdi. Bütün bunlar da 50 m2’lik bir alandaydı. Uzunca yıllar açıkçası bütün bu telefon santralinin donanım ve yazılım kısmında en çok yükü üzerine alan, en çok işi yapan kişi ben oldum. O sorumluluk bana aitti. Bir kardeşimiz İstanbul’da satış pazarlamayla uğraşıyordu. Diğer kardeşimiz şirketi döndürmek için daha finansal konular ve üretimle uğraşıyordu. Bu süreç böyle devam etti.

 

1993 yılında, işte çok aç bir alan, başarılı da bir ürün var, fiyatı da uygun. Öyle olunca telefon santrali satışı hızlı bir şekilde gelir kaynağı oluşturmaya başladı firmamız için. 1993 yılında ilk önemli yatırımımızı yapıp fabrikamızı kurduk ve oraya geçtik. Oraya geçişimizin aslında bizim kurumsal Ar-Ge’mizin başlangıcıdır. Yani bizler dışında, bu iki kişi dışında, o dönemde ben tek gibi kalmıştım çünkü Sinan Bey daha çok şirketin diğer işleriyle ilgileniyordu.

 

Ar-Ge’yi oluşturan arkadaşlar 93 yılından sonra Ar-Ge’ye geçişimizle birlikte firmaya katılmaya başladılar. Devamlı artan bir Trend izledi diyeyim. Şirket kaynak yarattıkça biz Ar-Ge’mizi büyüttük. Telekom haberleşme elektroniğinde çalışan bir firmaydık.

Ar-Ge’miz de doğal olarak ilk başta o yönde gelişti. Ben üzerimdeki bir takım sorumlulukları bir takım arkadaşlara aktardım. Fakat fabrika ve organize sanayi bölgesine gitmiş olmak bize bir takım başka ilişkiler kazandırdı. Arçelik’le tanıştık. Onların üretim ihtiyacı vardı ama aynı zamanda mekanik ağırlıklı bir firma oldukları için elektronik tasarıma ihtiyaçları da vardı.

 

Beyaz eşya elektroniği üzerinde uzmanlaşacak bir Ar-Ge ekibi oluşturmaya karar verdik ve yine kendi bünyemizde bir ekip oluşturduk. Yıllar boyunca Arçelik’e çok önemli tasarımlarımız oldu. Arçelik’in açıkçası mekanikten, elektroniğe geçişinde biz de önemli bir rol üstlendik. Hem tasarım yapıyorduk hem de o kartların üretimini yapıyorduk. Bu aslında bizim firmamızın faaliyet zenginliğinin gelişmesi için önemli bir noktadır. Ondan önce sadece kendi ana dalımız olan telefon santrali tasarlıyor, üretiyorduk. Ama o ilişkiyle beyaz eşya elektroniğine girip o konuda da ürünler tasarlayıp üretmeye başladık.

 

 

Arçelik’ten de Yavuz Erçil Bey ile görüştüm. Bilmiyorum tanıyor musunuz?

 

Tanıyorum. Evet.

 

Refik Bey ile birlikte Arçelik’te elektroniği başlatan…

 

Tabii. Refik Bey, duayenlerinden.

 

Onların ETA Vakfı ile bir takım çalışmaları olmuş. Sizin, ETA Vakfı ile ilgili bir yol kesişimi oldu mu firma tarihinizde?

 

Hayır. Böyle bir şey maalesef olmadı. Açıkçası biz kendi alanımızda da, haberleşme elektroniği alanında da uzun süreler Türkiye’de hep lider konumda olduk. Pazarı yapıcı ve pazarı belirleyici firma olduk. Bu ne yapıyor? Biraz öz eleştiri var orada. Sizi asosyal yapıyor aslında. Sonuçta her şeyi sizin belirlediğiniz, belli bir güce erişmiş bir firma olduğunuz zaman tamamen o pazarı korumak, o ürünleri devam ettirmek, o pazar payını korumak hedeflerine odaklanıyorsunuz. Başka alanlarda, başka iş birlikleri nasıl yaparız konusunda biraz pasif kalıyorsunuz.

 

Aynı zamanda Ar-Ge hep bir risk olarak görülüyor. Ar-Ge ile ilgili bir konuda karar vermeden önce neye göre karar veriliyor?

 

Bu süreçlerle ilgili bir konu aslında. Ar-Ge riskleri, süreçleri nasıl yönettiğiniz ile ilgili biraz da. Ar-Ge ile ilgili ürünlerin kararlarını başlangıçta bizler veriyorduk. Oturuyor üç kardeş, şöyle bir ürüne ihtiyaç var, diyorduk ve kısa sürede o ürünü yapıp piyasaya sunuyorduk ve hep de başarılı oluyorduk. Kolay kararlardı açıkçası. Ürün basit bir üründü. Pazarın ihtiyaçlarını görmek çok daha kolaydı.

 

Şimdi durum çok daha farklı. O yüzden firmalar ürün yönetimi gibi alanları, disiplinleri kullanıyorlar. Karar verici mekanizmalar öncesinde pazarın ihtiyaçlarını analiz ediyorlar. Müşterilerle konuşuyor. Nasıl bir ürüne ihtiyaç var, ne tür ihtiyaçlar olmalı, onları araştırıyorlar. Sonra Ar-Ge ve ürün kararı veriliyor.

 

Ondan sonra ürün geliştiriliyor. Şimdi burada bir şey daha belirtmek isterim. Ürün geliştirmek ayrı bir konudur. Birçok firma da buna Ür-Ge derler. Aslında Ar-Ge ayrı bir konudur. Araştırma yani bu ileriye dönük Arçelik’te vardır, bu çok ütopik ürünler konusunda çalışan ekipler vardır. Ar-Ge merkezleri bu ürünlere kaynak ayırırlar. Bu kaynağın büyük bir kısmı boşa gider. Reklam gibi belki. Sonrasında da çok inovatif ürünler de çıkabilir. Bir de firmaların esas gelirlerini döndürmeleri, varlıklarını devam ettirebilmeleri için mevcut ürünlerini iyileştirmeleri, geliştirmeleri için ürün geliştirme çalışmaları vardır. Bir öncekinden biraz daha farklı, beyaz eşyada düşünürseniz yeni bir model bulaşık makinası gibi. Bizim gibi sanayi firmaların, özellikle Türkiye’deki firmaların esas Ar-Ge dediği zaman yaptıkları iş biraz daha ürün geliştirmeye yani sonucunda mutlaka pazara çıkacak, satılabilecek bir ürün geliştirme yönünde çalışmaları oluyor. Bunun dışında dünyada çok yapılmamış, çok denenmemiş bir takım konular üzerinde araştırmalar yapıp, oralarda başarılı olup ya da olmayıp oralara kaynak ayırmak bizim konumumuzdaki firmalar için çok kolay değil. Hem kaynak açısından hem de pazarın gereksinimlerini onlara yetişmek, zaman açısından da çok kolay bir şey değil. Genelde Türkiye’de sadece bizim için değil birçok firma için durum bu. Esas olarak mevcut bir uzmanlık alanı olan, portföy de gerçekleşmesi yönünde Ar-Ge çalışmaları yapılıyor. Böyle olunca da tabi riskler biraz daha az.

 

Sorunuza dönersek, sonuçta siz diyelim ki bizim durumumuz, telefon santralinde başarılıyız. Pazarda lideriz. Teknoloji değişiyor. Yeni bir özellik gerekiyor ya da müşterilerden gelen bir takım istekler var, ürünümüzü yeniliyoruz. Yeni bir telefon santrali yapıyorsunuz. Burada çok fazla risk açıkçası yok ama kendi alanınızın dışında tamamen farklı, bu iyi olur diye bir konuya girer, oraya bir yatırım yaparsanız işte orada riskler var. Türkiye’de yaşanmadı mı? Yaşandı. Bir firma GSM yaptı. Üründe başarılıydı ama pazarda o ürünü satamadı çünkü çok ayrı bir cep telefonu, çok ayrı bir alan.

 

Cep telefonu mu?

 

Ondan bahsediyorum. İsmini söylemedim sonuçta ama orada baktığınız zaman mühendisler bu tip şeylere karar verince yanlış karar verirler. Zaten bizim firmamızda aynı problemi biz yıllarca yaşadık. Yani mühendis ürünü geliştirir. Bu satılabilir mi? Ona karar verecek olan o mühendis değildir. Mühendis olabilir ama en azından Ar-Ge mühendisi değildir. Aselsan sonuçta tabi ki teknolojik olarak öyle bir telefonu üretebilirdi. Üretti de. Cep telefonu pazarında dünya ile rekabet etmek başka bir iş.

 

Şimdi biz 93 yılında fabrikamıza geçtiğimizde çok büyük bir üretim hattı vardı. Bizim ihtiyacımızın çok üzerinde. Bu sonuçta bizi diğer firmalara doğal olarak yaklaştırdı. Arçelik’le iş yapmaya başladık. Üretim açısından söylüyorum bütün bunları. Aselsan’a kart üretimi yapmaya başladık. Daha sonra Aselsan’a tasarım işleri yapmaya da başladık. Savunma sanayinde esas olarak biz alt yüklenici konumundayız ve en büyük ana yüklenicimiz, en çok iş yaptığımız firma da doğal olarak Aselsan. Şu anda o tür konuları daha rahat onlarla konuşabiliyoruz ama o dönemde o tür ilişkilerimiz yoktu.

 

Ben 1984 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun oldum elektrik bölümünden. Burs ayarlayıp Amerika’ya master için gittim.

 

Orada bir tez projesi olarak kullanacağı, sesi kayıt eden ondan sonra o sesi parçalar halinde oynatan bir cihaz yapmamı istedi tez hocam. Öyle bir cihaz o anlamda çok yoktu. Çünkü sayısal anlamda da çok bir şey daha yoktu. 1984’ten bahsediyoruz. Microsoft’un yeni kurulduğu bir dönem. DOS’un, MS DOS’un ilk çıktığı hatta bizim üniversitemizdeki bilgisayarlar belki bilirsiniz hızları ölçülür PC’lerin. 1’di. Yani ilk PC’ydi. Öyle bir dönem. O büyük bir rastlantı oldu. Çünkü tamamen elektronik bir cihaz tasarladım orada. Onda kullanılan devreler aslında telefon santralinde kullanılan entegre devrelerdi. Diğer kardeşlerimin böyle bir proje üzerinde çalıştığından hiç haberim yoktu. Ayrıca orada yine PC’lerle tanıştım. MS-DOS ile tanıştım. PC altyapısı ile tanıştım. Onların içine bir kart yaptım. Onu öğrenmiş olmamda yine Türkiye’ye döndüğümde firmamıza katıldıktan sonra, çünkü kaynağımız yok, mesela programlama şeyleri vardır biz onlara hep programlayıcı deriz. Dışarıdan aldığın zaman pahalı bir şey. Bizim bir kaynağımız yok. PC’nin içine bir kart yaparak onu kendimiz yaptık. Bütün bilgileri ben Amerika’da yaptığım tez projesi sayesinde kazandım. Diğer kardeşlerde şaşırdılar zaten beni görünce. Bu kadar şeyi sen nasıl öğrendin diye. Tamamen rastlantıydı. O bilgileri kullanarak Türkiye’nin ilk sayısal santralini yaptık. Böyle bir şekilde aslında başlamış olduk.

 

Ar-Ge’ye baştan başladınız o zaman. Öyle mi anlamalıyız?

 

Biz bütün tasarımları kendimiz yaptık. Hiç dışarıdan bir şey kullanmadık. Çok çok uzun süre. Hem yazılım hem donanım.

 

Peki, Yaman Bey, bu teknokentlerdeki genç firmaları Ar-Ge, Ür-Ge ekseninde nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Onların bir kısmı gerçekten Ar-Ge yapıyorlar. Yani şöyle Ar-Ge yapıyorlar. Farklı bir şey bulmaya çalışıyorlar. Yani ürün odaklı değil de önce değişik bir teknolojide de şimdi daha çok bu yazılım ağırlıklı oldu internetteki gelişiminden dolayı ve sosyal medyadaki gelişimden dolayı. Bu konuda inovatif, gerçekten kimsenin aklına gelmeyen farklı fikirler üretme yönünde iyi işler yapıyorlar. Onlarda tabi eksik olan onun nasıl ürün haline geleceği. Oradan nasıl bir firma kurup, gelir döngüsü yaratılabileceği konularında eksiklikleri var. Teknoparkların da amacı o zaten. O konuda onları destekliyorlar. Bu konuda TÜBİTAK’ın da önemli destekleri var. Hatta fonlar oluşturuluyor. Şimdi ODTÜ Teknokent öyle bir fon oluşturuyor. Bu tip firmaları desteklemek için sadece parasal değil. Onlara bizim gibi tecrübeli firmaların birikimini aktarmak yönünde de bir takım destekler düşünülüyor. Firmanın yapısı nasıl olmalı? Ürün geliştirmede nelere dikkat etmeli, pazarda nelere dikkat etmeli gibi şeyler önemli. Burada tabi şimdi tekrar geriye dönmüş olacağım ama bu soru üzerine, bizim zamanımızda her şeyi kendiniz yapabiliyordunuz. Biz de öyle yaptık zaten. Hiçbir yerden hiçbir şey almadık. Her şeyi kendimiz tasarladık. Yazılım, donanım, kutusuna bile sitelerde ahşap kutu yaptırdık. Çünkü plastik enjeksiyon çok yapabileceğimiz bir şey değil. Pahalı. Kutuyu kendimiz çizdik. Orada, sitelerde bir arkadaşımıza ahşap santral kutusu yaptırdık. Şimdi çok komik geliyor kulağa ama hala sanırım bizde örnekleri onların duruyor. Şu anda ise durum çok farklı. Sistemler açık sistemler haline geldi. Sizin her şeyi kendiniz yapmanız diye bir şey mümkün değil. Doğru da değil. Uzmanlık alanınız olması lazım. Diğer alanlarda da o konularda iyi olan firmalarla sosyal bir ağ oluşturmanız lazım. Yani sosyal olmanız lazım.

İnovasyon bile sosyal bir konu haline geldi. Yani kendi başınıza oturup fikir üretmeye çalıştığınıza bir yere gelemiyorsunuz ama o konuda, o konunun yan taraflarında çok şeyi ilgilendiriyor, alanlarındaki firmalarla beraber oturup, bir takım böyle inovatif, yenilikçi görüşler, düşünceler ortaya çıkarmayı başarırsanız çok daha başarılı oluyorsunuz.

 

Peki, bu konuda mesela büyük sanayi firmalarımızla teknokent, teknoparktaki ilişkisini, işbirliği seviyesini yeterli görüyor musunuz?

 

Yok, hayır. Kesinlikle görmüyorum. Bunun büyük, küçük firmayla da ilgisi yok. Amerika sistemi, onu da çok yakından bilmiyorum. Ama Silikon Vadisi’nde, orada olan arkadaşlarımızdan duyduğumuz gerçekten bir sinerji var. Firmalar birbirlerini kullanıyorlar.

 

Ben size çok basit bir şey anlatayım. Tabi yıllar önceydi bu, biz buraya 2005 yılında geldik. Fabrikadaydı Ar-Ge merkezimiz. 2005 yılında buraya taşındık. Geldik buraya işte teknoparkın esas amacı nedir? Üniversitelere de çok yakın. Buradaki küçük firmalarla da sosyal bir ilişki kurup bir takım işleri onlara yaptırmak. Yani her şeyi kendinizin yapmaması. Konunun uzmanlık alanlarında onları kullanmak. Hem bizim için çok daha verimli olur hem onlar içinde bir kaynak olur. Onun için kendimizi tanıtalım dedik. Orada kocaman bir konferans salonu var. 100 kişilik. Duyurular astık her yere. Yönetim de sağ olsun bize yardım etti. O toplantıya sanıyorum 1 ya da 2 kişi katıldı. Birisi de zaten bizim daha önce muhasebe işlerimizi yapan, bizi tanıyan birisiydi, buraya gelmiş. Hiç öyle bir istek yoktu. O bize çok garip geldi. Bu şu anlama geldi, küçük firmalar açısından bakarsanız, demin dediğiniz sorunun cevabı aslında kafalarında bir fikirle, değişlik bir şey yapma fikriyle ona odaklanıyorlar büyük ihtimalle. Başka bir firmaya, bu Karel olur, bu Arçelik olur başka büyük firmalar olabilir, onun alt yüklenicisi gibi yazılım yapayım, donanım yapayım. Bazı işleri ben yapayım gibi değil esas onların odak noktaları, o dönem için söylüyorum, bizim işte şöyle bir fikrimiz var. Şunu yapalım, kocaman bir şirket olalım yönündeki şeyleri… Bu da doğrudur. Olabilir ama öbür tür firmalara da ihtiyaç var.

 

Nasıl biz savunma sanayinde bir alt yükleniciysek bu büyüklüğümüze rağmen Aselsan gibi ve diğer bütün vakıf firmaları gibi büyük firmalara, bizden daha küçük firmaların da bizim için alt yüklenici olmaları mümkün. Bu o firmalara hem kaynak sağlar hem de bizim daha fazla büyümemizi sağlar. Verimi arttırır. Teknoparkların bence en büyük problemi bu. Bu alanda sanıyorum teknopark yönetimleri de bunun farkındalar. Firmaları da birbirlerine daha yakınlaştırmak için bir takım çalışmalar yapıyorlar. Bu zaman içerisinde mutlaka gelişecektir. Mantıklı olan bu. Bunun dışında bir şey olmamalı.

 

Büyük firmaların gözünde küçük firmaların o hayalci bakışları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir fırsat mı yoksa hayalperestlik mi? Daha mı muhafazakâr bakıyorlar?

 

Bu konuda biz tek bir deneyim yaşadık. Yaşamaya da devam ediyoruz. Daha bitmedi. Amerika’daki bir küçük firmaya, bir Start-Up’a biz finansör olduk. Ürünü de bizim kendi ürün gamımızla uyum içerisindeydi. Dediğimiz gibi bize çok güzel hayalleri hikâyeler anlattılar. Biz de bunu doğru bulduk. İnandık gerçekten. Bizim baktığımız bir alanda değildi. Yine haberleşme ile ilgili bir şey.

Ama sonra gördük ki, o hayaller öyle kolay gerçekleşemiyor sonuçta. Bu tür yatırım gerçekten çok zor. Şimdi bu Amerika’da çok olan bir şey. Bir fikriniz var ise rahatlıkla onu güzel anlattığınız zaman büyük bir firmayı ya da fonu etkileyip, bu daha çok büyük bir firma olmuyor da fon oluyor. O fonu etkileyip yatırımı alabiliyorsunuz ve başka yatırımlar alıyorsunuz. Sonra çok hızlı bir şekilde şirketi büyütme örnekleri var. Yurt dışında buna bir fiyatla, değerle satabiliyorsunuz. Ya da halka açabiliyorsunuz. ODTÜ’de geçenlerle ODTÜ Teknokent’in Genel Müdürü bu konu için ziyaret etti. Buradaki arkadaşlar, bir fikirle Silikon Vadisi’ne gitmişler ve çok kısa sürede çok büyük bir büyüme elde etmişler. Orada çok küçük bir nokta var. Bir Start-Up firmasına özellikle böyle genç mühendislerden kurulmuş, yeni mezun olmuş, fikirleri var, bir firma kurmuşlar. Öyle bir firmaya eğer finansör oluyorsanız, bu sadece parayla olmamalı. Onlara demin söylediğim gibi her yönde yardımcı olabilecek, destek olabilecek, bu fonda da olabilir, destekçi olan firmada da olabilir. Bu kişilerin bu firmanın en azından yönetim kurulu düzeyinde o firmayı yönlendirmesi lazım. Demin verdiğim örnekte, bu Silikon Vadisi’ne giden arkadaşların 7 ayrı ürünü varmış ya da ürünün 7 ayrı özelliği varmış diyeyim. Oradaki kişi ya bunun bir tanesi önemli. Siz şimdilik bu 6’sını çöpe atın, bırakın ve bu bir taneye odaklanın tavsiyesinde bulunmuş. Onlar, onun dediğini yapmışlar ve firma kısa sürede dev bir firma haline gelmiş. Bu tür sinerjileri, katkıları sağlayabilmek çok önemli. Türkiye’de açıkçası büyük grupların, holdinglerin küçük firmalara yatırım yaptıkları örnekler birkaç tane bildiğim var ama çok fazla yok. Daha çok yine fonlar var. Bu fonlar gidip ümit vaat eden firmalara yatırım yapıyorlar ama fonlar da sanıyorum kendilerini biraz güvenceye almak için belli bir kritik seviyeye geçmiş firmalara gidiyorlar. Yani fikrini en azından prototip bir ürün haline getirmiş, biraz pazarı öngörülmüş yani biraz kaynak verirsek artık bu firma düze çıkacak, kendini döndürür hale gelecek türü şeylere tabi riski daha az olduğu için öncelik veriyorlar.

 

Özel melek sermayeden bahsediyorsunuz değil mi? TÜBİTAK’ın ayrı fonları var. Hibeler

 

Yok. Teşvik sistemi çok güzel çalışıyor. Biz de onu çok güzel kullanıyoruz ama tabi o teşvik sisteminde de bir takım sıkıntılar var. Bunu zaten TÜBİTAK’ta da, hükümette de gündeme getiriyor. Doğru şeyi teşvik ediyor mu? Gerçekten o kadar teşvik sonucunda, o kadar harcanan kaynak konusunda o firmalar gerçekten bir şeyler çıkarıyorlar mı ortaya? Ki bu sadece devlet teşvikleri için değil savunma tarafında da, Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nda da çok büyük destek teşvikleri var. Orada da firmalara yapılan bu yardımlar, destekler gerçekten doğru kullanılıyor mu? Firmalar bu sayede bir teknoloji geliştirebiliyorlar mı? Onlar tabi önemli konular.

 

Ar-Ge eksenli bir takım tartışmalar gördük. Vestel Genel Müdürü aslında bahsetti. Ür-Ge’ye biraz daha destek. O dediğiniz maliyette Ar-Ge’ye verilen destek ne kadar sonuç buluyor o bir soru işareti sanırım şimdiki durumda.

 

Doğru ama şu da var, şimdi bu başka bir şeyi gündeme getirdi. Özellikle biz bunu devlet teşviklerinde yaşıyoruz. Bizim gibi firmalar da sanıyorum benzer şeyleri yaşıyorlar. Biz telefon santrali yapıyoruz. Şu anda başka pek çok şeyde yapıyorum ama… Sonuçta biz yeni bir şey yapacaksak o da telefon santrali olacak.

 

Ama biz artık öyle bir noktaya geldik ki teşvik için herhangi bir kuruma gidip telefon santrali yapacağız deyince ya siz zaten telefon santrali yapmasını biliyorsunuz, bunda yeni bir şey yok. Buna biz Ar-Ge desteği vermeyiz diyorlar. Mesela bu farklı bir şey. Yine yapılan bir Ar-Ge çalışması. Yaptığınız ürünün daha iyisini, daha gelişmişini yapıyorsunuz. Bir otomotiv firmasını düşünün. Bu adam sonuçta hep otomobil yapacak. Başka bir şansı yok yani. Bir teşvik mekanizması varsa, suspanse eden bir mekanizma varsa onu sen hep araba yapıyorsun diye çekmenin bir anlamı yok. Sonuçta o hep araba yapacak ve iyi araba yaparak o ülkeye katkıda bulunacak. İhracatına belki cari açığının artmamasına gibi. Bu mekanizma biraz şundan kaynaklanıyor, bu hakemler, üniversiteden akademik insanlar oluyor. Onlara da deniyor ki, Ar-Ge projesi olacak. Öyle denilince de tabi Ar-Ge, onların kafasında yeni bir şey olmalı, farklı bir şey. Şimdi Karel telefon santralini zaten yapıyor. Bunda Ar-Ge mi, farklı bir şey mi yapmalı gibi bir şey oluyor ama öbür taraftan siz de ürünü geliştirmek zorundasınız. Dolayısıyla yaptığınız çalışmaların büyük bir çoğunluğu telefon santrali ve onunla ilişkili konularda oluyor bizim durumumuzda.

 

Aslında telekomünikasyonda da yeni nesil şeyler var. Sinan Bey bahsetti, bu Soft Switch diye bir teknoloji gelişiyormuş galiba. Sizin o konuda Ar-Ge olarak çalışmalarınız var mı?

 

Var. Benim bahsettiğim firma, Start-Up dediğim firma zaten üretiyor. O ürünü biz de Türkiye’de kendimizle paralel bir Ar-Ge grubuyla geliştiriyoruz. Onun lokalizasyonu, Türkçeleştirilmesi, Türkiye’ye özel özelliklerini biz burada yapıyoruz. Onların kendi ekipleri var Romanya’da çalışan onlar orada yapıyorlar. Hatta bulut iletişim konusunda teşvik başvurularımız var. Bunların hepsi yine o açıdan baktığınızda bunlar sizin bildiğiniz işler kapsamına girebiliyor.

 

Peki, bu IOT, M2M konularıyla?

 

M2M konusunda çok aktifiz. Çünkü bu araç takip sistemlerinin en azından donanımlarını yapıyoruz. Bu arabaya konan kutuları yapıyoruz. Onun sunucu tarafında da şu anda bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bunlar Indirect olsa da bizim konularımızla ilişkili şeyler. Mesela bir GSM modülü kullanıyorsunuz, M2M’in bilgi gönderme altyapısı budur. Biz ona bizim santrallerimizde yıllardır bir Gateaway, dediğimiz bir ara birim olarak hep kullandık. Bildiğimiz teknolojiler. Oralarda da bir takım çalışmalarımız var ki M2M gerçekten özellikle bu IP V6 çıktıktan sonra Internet of Things dedikleri, şeylerin interneti onun tercümesi ama o şu demek, artık hani internette biz karşılıklı sosyalleşirken Facebook gibi… Artık cihazlar internet üzerinden birbirlerine bağlanacaklar ve böyle büyük bir ağ oluşacak. Orada neler yapabiliriz? Ona da bakıyoruz. O konuda da çalışmalarız var.

 

Tabi, şimdi aslında dünden bugüne ve geleceğe doğru bir program olarak düşünebilirsiniz. İthalatla başladık. Montaj geldi. Sonra tasarım, patent, buluş. Yani teknolojilerin rütbelerinden basamak basamak çıkıyoruz. Birbirinden ayrı da değildi. Bazı şeylerde tasarım var. Bazı şeylerde üretim. Yani bu süreçleri aslında birbirinden hem ayırmak. Bununla ilgili Türkiye’de bir şeyler yapıldığının, önemli yerlere gelindiğinin de mesajını vermek. Çünkü hiçbir şey yapılmadı dediğinizde bir atalete düşüyorsunuz. Her şeyi boş veriyorsunuz.  Oysaki yapılan çok şey var.

 

Bizi de biliyorsunuz sonuçta. Son söz olarak şunu söyleyebilirim. Biz hem Ar-Ge, hem üretim yapan bir firmayız. Ar-Ge tarafına baktığınız zaman hem yazılım, hem donanım tarafında uzmanlığı olan bir firmayız. Genelde artık son dönemde yazılım ağırlıklı oldu biliyorsunuz. Bu işe Türkiye’nin bu konulara çok aç olduğu bir noktada başladık. Bu sebeple de firma çok hızlı büyüdü ve kaynak yarattı. Bugünkü durumuna getirebilen yatırımları yapabildi ama genç arkadaşlara ya da yeni kurulan firmalara belki yön göstermek açısından, şu anda durum çok daha farklı. Belki kendi başınıza bir takım şeyleri yapmanız mümkün değil. Bu bir eko sistem. Bu eko sistemin iyi olması lazım. bu eko sistemin içerisinde gerçekten sinerji yaratabilecek firmaların birbirlerini bulmaları ve beraber bir takım şeyler yapmaya çalışmaları lazım. Bu olmadıkça, bu iş sağlatılmadığı sürece dünya çapında rekabetçi olmak bence artık mümkün değil. Yani firmalar mutlaka birbirlerini bulmalılar. Sen şu konuda iyisin, ben bu konuda iyiyim. Gel bu konuda beraber şöyle bir ürün koyalım, demeliler. Birçok firma kendi üretimini artık kendi bünyesinden çıkardı. Sadece en iyi olduğunuz konuda çalışacaksınız. O konuda bir uzman ekibiniz olacak. Onun dışında dışarıya yaptırabildiğiniz her tür işi dışarıya yaptıracaksınız. Bu işin geldiği nokta bu. Dünyadaki bütün firmalar da, en büyükleri de dahil olmak üzere açıkçası bu şekilde hareket ediyorlar.

 

Çok teşekkür ederiz Yaman Bey.

 

Ben de teşekkür ederim.

 

 

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

Read More
Yalçın Yıldırım Söyleşisi

yalçıny2

 

“Eğer gelecek vaat eden bir markaysanız krizde oluşturacağınız strateji veya atacağınız adımlar kesinlikle geleceğinizi belirler. Biz o dönemde iş ortaklarımızla veya bireysel olarak çalışan iş ortaklarımızla çalıştık. Ürün bulunmasının imkansız olduğu ortamlarda çok iyi sevkiyatlar gerçekleştirerek, müşterilerimizi, bayilerimizi ve iş ortaklarımızı rahatlattık.”

 

Yıldız Teknik Üniversitesi, Bilgisayar Mühendisliği’nde eğitim gördük. O dönemde I&T sektöründe özellikle bilgisayar tarafında ciddi bir açık vardı. İstihdam ve personel eksikliği vardı. Bunu gördüğümüz için ilk yıldan itibaren, tabi önümüz açıktı, Part-Time çalışma imkanı bulmuştuk. İkinci, üçüncü sınıflarda Part-Time çalıştıktan sonra olayın ticari boyutunu da düşünerek bir marka ve o markayla devam edip, önce milli boyutta sonrasında uluslararası boyuta geçen bir marka haline gelmek için ilk adımlarımızı 91 yılının yedinci ayında attık.

 

Tabi o dönemde I&T sektöründe, bilgi anlamında çok ciddi eksikliklerimiz vardı. Ne bürokratlar, ne kamu ve özel sektördeki insanlarımız bu birimden yeteri kadar bilgi sahibi değillerdi. Bu yapacak çok işimiz olduğunu anlamına geliyordu. Sonuçta 91 yılının yedinci ayında 3 arkadaş şirketimizi kurduk. İlk yıl 200 adet gibi bir satış rakamı gerçekleştirdik. Tabi bunun hizmeti ve program yapısı, diğer yapmış oldukları iş modeline göre uyarlayıp hizmete soktuğumuz adetlerden bahsediyorum. Sonuçta Casper markası ilk günden itibaren şirketimizin en önemli kalemi halindeydi ama diğer yazılım ve uygulamalar da yan eksenler olarak, yan ürünler olarak yanımızda bulundu.

 

Bu dönem içerisinde dikkatimizi çeken en önemli konu şuydu: Bilgi anlamında çok ciddi eksiklikler vardı. Muhasebeciler, özel sektördeki bürokratlar, işletme sahipleri, belediye ve diğer kamu birimlerindeki insanlarımızın bilgi eksikliğinden dolayı 2-3 saatte anlatmamız gereken olayları günlerce anlatmak durumunda kaldık. Gerçekten yapılan işin veya programın bilgisayar ile beraber getireceği rahatlığı biz biliyorduk ama o insanlara da bunu anlatıp yatırımlarını yönlendirmemiz gerekiyorduk. Bu nokta da basın yayın organları da yetersiz kalıyordu.

 

Bir örnek vermek gerekirse, bir fabrika sahibine gitmiştim 91’in sonunda. Hiç unutmam, Merter’de, tekstil fabrikası sahibi. Şimdi ben olayları anlattım, ne kadar rahatlayacağını, hesap, kitap, gelir-gider dengesi, stok, cari hesaplarla ilgili çok rahatlayacağını anlattım.

Bana dedi ki: ”Yahu bu bilgisayara ne sorsam bana cevap verecek mi?” Yani şunu demek istiyor, bilgi yüklemeden bana nasıl bir bilgi verebilir, şeklinde bir soru ile karşılaştım ki eğitimli bir arkadaşımızdı o tekstil firmasının sahibi. Hayır, dedim. İçeriğini anlattım. Önce bilgileri girmemiz gerektiğini, stok kalemlerini, cari alacak vereceklerini, borç kaydedildiğini anlattım.

 

Sonuçta o gün onu fark ettim, en az 5-6 sene daha, 90’lı yılların başından 2000’li yılların sonlarına doğru Türkiye’de muazzam şekilde bir hareket olacak. Muazzam bir iş sirkülasyonu olacak ama onunla beraber de müthiş bir bilgi vermemiz gerekliliğiyle ilişkin bir fikir oluşmuştu bende. 

 

80’li yılların sonlarına doğru Türkiye’de bilgisayarla ilgili montaj tecrübeleri, markalar var. Siz o deneyimi nasıl görüyordunuz öğrenci gözüyle. Bilgisayar fiyatlarını nasıl görüyordunuz? Bir takım firmalarla rekabet edebileceğiniz fikri sizde nasıl uyandı?

 

Şimdi, bizim sektörde marka gücü eşittir üretim. Yani markanız ne kadar güçlüyse siz o kadar üretici firmasınız. Ar-Ge bölümünüz, tasarım bölümünüz, pazarlama biriminiz bu konuda etkin olmak durumunda. 80’li yılların sonunun en önemli iki olayı vardı. Türkiye’de bilişim pazarına baktığımızda bir tanesi yurt dışı menşeili markaların çok fahiş fiyatlarla Türkiye’de ürün sattıklarıydı ki bu neredeyse araba fiyatına geliyordu. O zaman bilgisayar fiyatları bir otomobilin fiyatıyla eş değerdi neredeyse. İkincisi, yerli markalar bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı. Fakat isim ve imaj açısından yeterli mukavemet gösteremiyorlardı. Biz bu açığı çok iyi değerlendirdik ve şu anda bu markanın bu noktaya gelmesindeki en iyi neden, o dönemde bu açıkları görüp bir strateji gerektirmemiz oldu.

 

Peki, fiyatta avantajı nasıl yakaladınız? Hep ölçek diyorlar. Çoğu röportajlarımızda bunu gördük. Yeni bir firmaydınız. Yeni kurulmuştunuz. Nasıl sağlandı?

 

Bir kere rakamları, adetsel anlamda sirkülasyonu yoğunlaştırmamız gerekiyordu. Bu noktada adet olarak çok iyi rakamlara çıktık ve o dönemden itibaren firmalarla iyi bir stratejik iş birliği yaptık. Uluslararası markaların gelen ürün adeti kısıtlı olduğu için, çünkü o döneme göre arz-talep dengesinde ciddi bir düşük adetler vardı. Netice de gelişmekte olan ülke durumundaydık. Düşük olduğu için maliyetlendirme de ona göre yapılıp fahiş adetlere ulaşıyordu. Miktar anlamında, bedel anlamında. Biz bunu o dönemde yani şirketimizi kurarken gördük. Ona göre bir strateji belirledik. Ürünün fiyatını belirlerken, hizmet maliyetini ve gerçek anlamda maliyeti ekledik. Daha çok adete odaklanarak iyi bir sirkülasyon yakaladık daha ilk yılda. Bu çok önemliydi çünkü oradaki eksikliği net olarak görebiliyorduk. Kimsenin o adetlerde, o miktarlarda yatırım yapabileceği bir durum yoktu. Çok şişik görünüyordu işletmecilere, bireysel kullanıcılara. Biz o açığı çok iyi gördük ve o yolda ilerledik. Tamamen adet üzerine odaklandık. Daha yüksek, daha yaygın bir satış ağı ve bu da semeresini gösterdi. 93-94’lü yıllarda adet anlamında ciddi sayılabilecek rakamlara ulaştık. Uluslararası markalar dahil olmak üzere Türkiye’de en çok satış yapan 3-4 firmadan bir tanesiydik.

 

94 krizi sizin işlerinizi etkiledi mi? Piyasayı nasıl etkiledi? 2000’li yıllara kadar konjonktürde nasıl gelişti? Siz nasıl ilerlediniz?

 

Bizim sektörün en büyük açmazı dövize endeksli bir sektör olmasıydı.

Alacakların hepsi genelde TL. Yurt dışı borçları söz konusu olduğunda da tabi dövizle borçlanıyorsunuz. Biz o noktada da çok dikkat ettik. Dengeyi de çok iyi kurduk. Alacak – borç dengesini çok iyi kurduk. O dönemlerde kısıtlı sermayeler, kısıtlı imkanlarla bir çok firma vardı. Biz o noktada stratejik hareket ettik ve maalesef sektörün hemen hemen 1/3’ü kapatmak durumunda kaldı. Kriz çok olumsuz etkiledi. Bir, alacağınızı alamadınız. İnsanlar bilgisayar firmalarından olan alacağını alamadı. İki, dövize endeksli olduğu için borcunuz çok ciddi şekilde şişti. Üç, alacaklarınız da TL olduğu için zaten döviz bazında yarı yarıya düşmüş oldu. Doğal olarak 94 krizi bir kabustu.

 

Sektörün en büyük iki kırılma noktasından biri 94 kriziydi, biri de 2001 kriziydi. Fakat 94 krizinde böyle bir şey sektör daha önceden yaşamadığı için, daha doğrusu sektör tam olarak oluşmadığı için beraberinde bir çok güvensizliği de getirdi. Krizde kaybolan firmaların daha doğrusu kapatan, batan firmaların ürünleri piyasa da maalesef garanti noktasında ciddi sıkıntı yaşadı. Müşteriler mağdur oldu. Yani bir çok nedenden ötürü 94 krizi sektörümüz için bir kabus yılıydı diyebiliriz. Biz o 94 yılını soğukkanlılıkla atlattık. Çok dikkatli ve stratejik hareket ettik. 94 yılında insanlar krizle beraber kabuğuna çekilirken biz tam tersini yaptık. Büyük markalar krizlerle sınanırlar.

 

Eğer gelecek vaat eden bir markaysanız krizde oluşturacağınız strateji veya atacağınız adımlar kesinlikle geleceğinizi belirler. Biz o dönemde iş ortaklarımızla veya bireysel olarak çalışan iş ortaklarımızla çalıştık. Ürün bulunmasının imkansız olduğu ortamlarda çok iyi sevkiyatlar gerçekleştirerek, müşterilerimizi, bayilerimizi ve iş ortaklarımızı rahatlattık.

 

Biz müthiş bir kazanımla çıktık 94 krizinden. Tabi, üzücü olan genelde sektörümüzün 1/3 oranında kayıp vermesiydi ama bizim marka sınama dönemimiz, ilk dönemimizi başarıyla atlatmıştık 94 yılında. Önümüz açılmıştı 94 ile beraber. Talep dengesi ve arz dengesinin de 1/3 daralmasıyla beraber ciddi şekilde Anadolu’da yaygınlaşmaya başladık. Özellikle Antep’te, Urfa’da, Maraş’ta, Trabzon’da, Rize’de, Samsun’da önemli sayılabilecek adette iş ortaklarımızla beraber projeler ürettik.  Gerek kurumsal anlamda, gerek bireysel kampanyalar gerçekleştirerek halkın gözünde markanın değer görmesini sağladık.

 

Başarımızda en büyük ikinci etken de 94 yılından sonraki 3-4 yıllık süreçte tabana yayma stratejimizin kesinlikle halka dönük olmasıydı. Bu tepeden bir marka algısından ziyade tabandan gelen bir talebi yaratmak bizim için çok daha sağlıklı olacaktır, diye düşündük ve krizle beraber bunu 97-98’lere kadar taşıdık. Her yıl %100’ün üzerinde büyüme gösterdik. 94-2000 yıllarına kadar. Zaten adetler yeterli değildi. O büyümenin ana kaynağı da tabanda oluşan Casper marka algısının olumlu, pozitif etkilerini toplamaya başlamamızdan kaynaklanıyordu.

 

Peki, 90’lı yılların sonuna doğru da bayağı bir Uzak Doğulu marka girdi. Laptop’lar çıkmaya başladı. Orada yine bir rekabet kızıştı. 98-2001-2002… 2001 krizini de dahil ederek o dönemi anlatır mısınız?

 

98 ile 2001 yılı arasında sektörün bir bahar mevsimiydi. Lale Devri gibi bir dönemdi. Çok mükemmel verimli yıllar geçmişti. O dönemde yalnız rekabet de oldukça sert şekilde gerçekleşiyordu. Daha çok masaüstü tarafında, masaüstü çünkü satışların %98’i zaten o dönemlerde masaüstüydü. Türkiye büyüyen bir ülke olduğu için bilişim sektörü ciddi büyümeler kat ediyordu.

Ve doğal olarak biz bunu fark edemiyorduk. Sert rekabetin getirdiği adetler aynı olsaydı ciddi sıkıntı yaşayacaktık ama büyümeyle beraber biz de büyüyorduk. Uzak Doğu’dan bir takım markalar geldi dediğiniz gibi. Sektörü denemeye çalıştı.

 

Fakat bizim Türkiye şartlarında yerli markalarımız gerçekten çok etkin ve faaldi. Güçlüydü aynı zamanda. Neden güçlüydü? Dediğim gibi gerek teknolojiyi aynı anlamda sunum noktasında Intel ve Microsoft ile işbirliğinin getirdiği rahatlık. Çünkü aynı anda müşteriye sunduğunuz zaman müthiş bir artınız oluyor. Uluslararası markaların dezavantajı şuydu, ürünün gelmesi bir kere 2-3 ayı alıyordu. Çünkü o Intel’in ve Microsoft’un herhangi bir teknoloji değişiminde sağladığı artıları, imkanları biz anında tüketiciye sunabilirken, onların hazırlanması, buraya gelmesi çok uzun bir süre alıyordu. Biz bu noktada yerli markalar olarak ciddi avantajlar sergiledik Türk tüketicisine. Bu noktada, bu pozisyonu da, bu durumu da artıya çevirdik.

 

98-2001 Ocak ayına kadar iyi giden sektör bir anda Şubat ile beraber çok ciddi bir kırılım yaşadı. Sektörümüzün genel anlamdaki gücünün 2/3’ü neredeyse maalesef pasifize oldu. Sektörden çekilmek durumunda kaldılar. Sektörü iki nedenden dolayı çok ciddi şekilde etkiledi. Birincisi, sektör yavaş yavaş Desktop, Notebook dönüşümün başladığı yıllara dönüşmüştü. İkincisi de, uzun vadeli olacağı belliydi. Yani 2001’i komple alacağı ve 2002 sonlarına kadar bu I&T sektöründe işletmelerin yatırım yapmayacakları, yatırımlarını erteleyecekleri şeklinde bir ortam oluşmuştu. Çünkü inanılmaz bir dış etkenden ziyade içimizde olan faiz sarmalı, atıyorum dövizdeki dengesizlikler kısa sürmedi. Bunu insan hissediyor zaten. Şubat krizi ile beraber Mart’ta durumunuzu hissedebiliyorsunuz. Bunun ne kadar süreceği, gelişen olayların ne şekilde devam edeceğini hissedebiliyorsunuz.

 

2001 krizinde sektör olarak çok uzun süreli bir sıkıntı yaşadık ama biz yine şirket olarak bunu nasıl fırsata çevirebiliriz şeklinde devamlı toplantılar düzenledik. 94 krizindeki gibi. Gece gündüz çıkış yolu bulmaya çalıştık ve Mart ayında günde sattığımız ürünün yarısını bir ayda sattık. Günde sattığımız ürünün yarısını bir ayda sattık. 270 adet ürün satarak durumun ne kadar kötü olduğunu göstermeye çalışıyordum. Düşünebiliyor musunuz? 60 personel var, o dönemi kast ediyorum. Teknik altyapıyla beraber yaklaşık 200-250 kişilik bir gücünüz, istihdamınız var. Fakat gelen talep neredeyse kriz öncesindeki bir günde üretip, sattığınız ürünün neredeyse yarısını bir ayda satmışsınız. Bu durumun vahametini göstermesi açısından ilginç bir rakam.

 

Bundan çıkış yolları bulmaya çalıştık ve gerçekten zor bir dönemdi I&T sektörü açısından. Maalesef çok ciddi ve önemli firmalar kapatmak durumunda kaldılar. Sektör yine birkaç firmanın elinde kaldı. Biz bu noktada bir taraftan da Notebook dönüşümüyle alakalı ciddi bir çalışmanın içerisine girdik. Zaten 91’li yıllarda biz kuruluşumuzda şöyle demiştik: İçinde akıllı işlemci bulunan ürünün biz temsilcisi pozisyonunuzdayız.

 

O dönemde Desktop’tan Notebook’a geçişte eğer biz geçişi sağlayamasaydık ciddi sıkıntılar yaşardık. Sektörün en önemli dinamiği şudur: Mutlaka dönüşümü ve teknolojiyi sağlamak zorundasınız. 2000’li yılların başında biz bunu sağlayamasaydık, sağlayamayan firmaların düştüğü duruma düşecektik. Kaybolup gidecektik. Orada çok sağlıklı bir masaüstünden, Notebook’a dönüşü gerçekleştirdik ve çok güzel bir altyapı çalışması yaptık. Masaüstünü de kaybetmeden Notebook’a dönüşümü gerçekleştirdik. Daha etkin bir biçimde rolümüz devam ediyor.

 

Bu rol devamı 2000’li yılların başında izlediğimiz stratejiden kaynaklanıyor.

 

Çünkü biz hemen geçelim, masaüstü ilerleyen dönemlerde zayıflar, gibi bir düşüncenin içine girmedik. Masaüstü her zaman var olacak dedik ama pazarın ağırlığı  Notebook’larda olacağı belliydi. Neticede şu anda Desktop, Notebook toplamında şuanda iyi bir seviyedeyiz.

 

Notebook’a ne zaman başladınız? O dönemi anlatabilir misiniz?

 

2002 yıllarından sonra yavaş yavaş zaten Notebook piyasaya girmeye başlamıştı. Yani 2002-2003 yılları itibariyle dikkate değer şekilde girmeye başlamıştı. Biz de o dönemde bu işe hemen bir altyapı çalışması yaptık. Tasarım, Ar-Ge bölümümüzü bu konuda bilgilendirdik. Dikkat etmemiz gerektiğini gördük, artık Avrupa’yı ve Amerika’yı ciddi bir biçimde takip ediyoruz, orada zaten böyle bir dönüşümün gerçekleştiğini izledik. Ar-Ge ekibimizle beraber çalışmalarımızı başlattık. Sonuçta 5-6 aylık zamanda ürünlerimizi piyasaya sunduk.

 

Peki, 2001 krizini atlattınız. Bazı kırılma noktaları var. DOS’tan, Windows’a geçiş olsun. İnternetin gelmesi. ADSL’in gelmesi. Bu gibi acaba üretimin dışındaki bir takım altyapı gelişmeleri sizin işinizi herhangi bir şekilde etkiledi mi? Olumlu ya da olumsuz?

 

Evet. Kesinlikle bunlar etkiledi. Çok olumlu biçimde etkiledi hem de. I&T sektöründeki işletmenin dinamik olması lazım. Çok çarpıcı bir örnek vereceğim. Tabi bayağı bir yıl öncesine dönmek durumundayım. Bir arkadaşım bilgisayar şubelerini kapatıyor. Bir gün karşılaştık, ben Karaköy şubemde 800.000 dolar stok var diye tahmin ederken, 250.000 dolar stok çıktı. Halbuki bilgisayar kayıtlarında 800.000 dolar olarak görünüyor. Girişlerini o şekilde yaptı. Mesela 2 hızlı CD-Rom orada 80 dolar olarak girilmiş ama onda bir yıl sonra öyle bir CD-Rom kullanılmıyor. İşte Main Board’lar, kartlar, işlemciler… Niye? Dinamik olmadığı için sermayesini bile kullanamamış insanlar.

 

Bizim sektör dinamizmde en küçük bir aksama yaşadığınızda affetmeyen bir sektör. Dış etmenlerden de maksimum derecede faydalanmak zorundasınız. Bu ne demek? İnternet teknolojisi, bir Adsl, farklı bir yapının getirdiği bir rahatlığı, kolaylığı mutlaka müşterinize bilgisayarınızla beraber sunmak zorundasınız. Sadece ürünü raftan alıp verirseniz bu I&T sektöründe bir artınız olmadığı anlamına gelir ve sonuçta sönersiniz.

 

Dikkat etmeniz gerekiyor. Biz o dönemde mesela DOS artı Windows geçişlerinde olsun, XP’de olsun, Windows 8.1 veya önceki dönemlerde olsun 98’de olsun böyle bir bayram havası, şenlik şeklinde karşılıyoruz bu teknolojiyi ve müşterilerimizin de bu şekilde algılamalarını sağlıyoruz. Birçok üründe Microsoft ve Intel bizim partnerimiz. Birçok üründe en önce Türk halkına sunumu biz gerçekleştirdik. Çünkü iyi bir partneriz. Doğal olarak dış etkenlerin markamıza müthiş bir katma değeri olmuştur. Mesela Telekom’la, TTNET’le ciddi kampanyalar gerçekleştirdik. 10.000’lerce adet satışı gerçekleştirdik. O tarafta ADSL ihtiyacı olan insanların tabi ki bunu bilgisayarla gerçekleştirmeleri gerekiyor ve bu firmalar, bu işletmeler ürünümüzden de kendileri yararlandılar. Biz de onların ürünlerinden yararlandık ve müthiş bir sinerji oluştu. Dünyada Casper örneği gibi ikinci bir örnek yok. Sadece Brezilya’da Pozitiva markası var. O da devlet kaynaklı bir takım kamu tarafındaki avantajları kullanarak varlığını devam ettiriyor. Vergi muafiyeti gibi bir takım avantajları var.

Bu örneğinin olmamasının en önemli nedeni, kesinlikle tüm imkanları seferber ederek ona göre strateji göstermemizdir. Yani bugün bir internet teknolojisi oluştuğunda, bugün bir işletim sisteminde radikal bir değişikliğe gidildiğinde, bugün bir Intel teknoloji anlamında çok çarpıcı bir gelişme gerçekleştirdiğinde, onlarla işbirliği yapıp nasıl bunu Türk halkına sunabiliriz şeklinde çok ciddi çalışmalarımız ve projelendirmelerimiz oldu. Bunların avantajlarını gördük. Eğer öyle bir çalışmamız olmasaydı şu anda bulunduğumuz durumda bulunmamız mümkün olmamız.

 

Bu teknoloji formatları değiştiği zaman bilgi size önceden geliyor mu? Böyle bir işbirliğiniz var mı?

 

Tabi. İşbirliğimiz var. Ona göre de kendimizi adapte ediyoruz. Bunu başarabildiğiniz ölçüde zaten sıkıntı yok ve doğal olarak rakibiniz kalmıyor.

 

Şimdi 22-23 yıldır bu sektördeyiz. Belirli bir standartta ilerliyoruz, gidiyoruz. Baktığınızda diğer ülkelerde de böyle bir örnek yok. Yani yerel gücün, potansiyelin, uluslararası markaları bloke ettiği bir örnek yok. Bu çok önemli bir şeydir sektörümüz açısından. Halkımızın da teveccühü var. İyi bir hizmet alıyorlar. İyi bir teknolojik ürünü zamanında, anında hizmetlerine sunduğumuz içinde bu da tabi bize bir avantaj olarak dönüyor.

 

Sonuçta 2001 krizi ile gelen daralmaya karşılık bir de dünya gerçeğinin, Desktop’tan Notebook’a geçmesini de göz önüne alarak iki taraflı bir mücadeleye girdik ve bundan başarılı çıktık. Bu bizim için çok büyük bir artı oldu. Büyük bir kırılma noktası oldu çünkü iki taraflı bir savaş söz konusuydu. Bir taraftan krizle mücadele edeceksiniz, bir taraftan bayilerinizi dinamik ve diri tutmanız gerekiyor. İş ortaklarımızı diri tutmamız gerekiyor. Bir taraftan da dönüşümü sağlamaya çalışacaksınız. Bu noktada biz çok iyi bir imtihandan geçtik diyebilirim. 2001 krizinden sonra beni en çok duygulandıran olay da yıllar sonra gelen iş ortaklarımızın, “Şu anda sayenizde ayaktayız, yaptığınız kampanyalarla ürünleri durdurmamanız neticesinde oluşan sirkülasyonla ve bizim var olan ticari alışverişteki sıkıntılarımızı bir ölçüde rahatlatmanız nedeniyle aşabildik bu sorunları.” şeklinde birçok iş ortağımız tarafından gelen bu olumlu tepkiler de tabi bizi son derece olumlu kılmıştı, gururlandırmıştı. Bu da tabi bahsedilmesi gereken bir anekdot.

 

2000’li yıllardan biraz bahsedelim. Hem bu süreç, hem akıllı telefon. Üretme durumuna nasıl gelindi?

 

Akıllı işlemcinin olduğu her yerde var olmak durumundayız. Sektörümüz bunu gerektiriyor. 2001 krizinden sonra sürekli büyüdük. Dekstop, Notebook tarafında her yıl minimum %50-%80 oranında büyüydük. 2010 yılında tepe yapmıştık. Sektör olarak da, firma olarak da. Sonrasında yavaş yavaş küçülmeye başladı olaylar. Bir Netbook operasyonu oldu. Başarısız bir operasyon oldu. Dünya genelinde bir başarısızlık oldu. Halkımızın küçük ölçülü, düşük ekranlıya karşı antipatisi var. Bizim tüketicimiz 15.6’yı istiyor sürekli. %80-90 oranında böyle bir şey söz konusu. Fakat bir taraftan da dünyanın gerçekleri var. Avrupa’da ve diğer gelişmiş ülkelerde Desktop, Notebook’la beraber tablet ve telefon tarafında da bir kayma olduğu konusunu da hissettik. Bir sene önceden. Tabi araştırmalar yaptık.

 

Burada yaptığımız araştırmalar neticesinde Türkiye’de Desktop’un, Notebook’un stabil kalacağını ama inanılmaz derecede tablet ve telefon satışlarının ve taleplerinin olacağını fark ettik. 2012 yılının son döneminde tablette, 2013 yılının Haziran’ında da telefonda ciddi bir hareketle o tarafta da iyi bir oyuncu olmaya karar verdik. Bunun öncesinde şunu söylemekte fayda var: 2007-2010 yılı arasında dünyada Amerikan eksenli bir global kriz olmasına rağmen sektörde biz bunu hissettik. 3 yıl boyunca inanılmaz adetler gerçekleştirdik. İnanılmaz satışlar yaptık. Türkiye ölçülerine göre çok iyi adetler yakaladık. Sektörün büyümesi her yıl %30’lar seviyesindeydi. Türkiye ölçeklerinin herhalde 4-5 katı büyüklüğünde ölçekler geliştirdik. Sonrasında tabi adetler stabil kalınca diğer taraflarda etkinleşmeye başladık. Şöyle söyleyeyim, tablet ve telefon tarafında Türkiye’de dikkat edin, mesela okul tatilleri döneminde bile bunu fark edebiliyoruz. Özellikle genç nesil tablet ve telefona bir sempati ile yaklaşıyor. Telefon tarafında özellikle. Geçen yıl satılan 10 milyon üzerinde akıllı telefonun adetsel anlamda ben çok fazla olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye’de neticede halkımızın bir kısmının tasarruf etme kısmında sıkıntısı var. Bu konuda telefon adetleriyle örtüşen bir durum söz konusu. 6 ay da bir telefon değiştiriliyor gibi bir durum. Bu çok ciddi bir durum. Tablet tarafında da 3 milyonlu adetleri gördük 2013 yılında. Sektörün toplamını kast ediyorum. Bu adetler gerçekten güzel adetler. Burada da ben zirveye oynamamız gerektiğini düşünerek hareket ettim.

 

I&T’de, bulunmuş olduğumuz sektörde akıllı işlemcinin bulunduğu her birimde biz bulunmak zorundayız. Neticede Desktop’ta, Notebook’ta varız. Dönüşümü gerçekleştirdik ama Desktop’ta en güçlü markayız şu anda. Notebook’ta olduğu gibi. Doğal olarak tablet ve telefonda da güçlü olmak durumundayız. Bunun için 2012 yılında 2017 vizyonu geliştirdik. Burada, 2017’de tablette ve telefonda ilk iki de yer alma projeksiyonu ile beraber Desktop’ta ve Notebook’ta da ciddi cirolar hedefliyoruz. Nedeni şu, tablet ve telefona dönüşümü sağladık ama masaüstü ve Notebook’u kesinlikle en küçük bir şekilde ciddiyetten uzak bir yapıya sokmayacağız. Onlarla da ciddi şekilde ilgilenip sektörümüzdeki hizmetimize devam edeceğiz. 2012 yılının son döneminde tablette iyi bir giriş yaptık ve şu anda da oldukça iyi gidiyor. 2013’ün ortalarında da telefonumuzu Intel ile ortak çıkardık ve olumlu tepkiler aldık. İki üründe de markanın güvene dayalı, saygınlığına dayalı olumlu bir etkisinden dolayı tablet ve telefonda da iyi bir mesafe kat ettik. Şuanda çok iyi gidiyoruz diyebilirim.

 

Telefonla ilgili Intel’le iş birliği yaptık dediniz, o tasarım sürecinden bahseder misiniz?

 

Ar-Ge ekibimiz bu telefon tarafında özellikle pazarlama birimimiz ile birlikte çalıştı ve iyi bir ürün oluşturmamız gerekiyordu. Kendine has bir ürün oluşturmamız gerekiyordu. Bir takım teknik özellikleri var. Fiyat olarak iyi. Kalite ve teknik anlamda da iyi bir ürünle giriş yapalım istedik. Şimdi burada Casper’ın masaüstü ve Notebook tarafında ciddi bir beğenisi var. Raporlamalarda alınan olumlu bir görüntüsü var. Bunu tablet ve telefonda da devam ettirmemiz gerekir. En ufak bir sıkıntı tüm markaya zarar verebilir şekilde bizi bayağı bir uğraştırdı. O noktada girişi çok iyi gerçekleştirdik. Bunu başardık diyebilirim. Sonrasında 4 modelimiz daha çıktı. Şu andaki hedefimiz, Eylül, Ekim, Kasım ile beraber bu telefon tarafında tepe yapmak diyebilirim.

 

Peki, tablette nasıl gelişti?

 

Tablette iki parametre var. Ya sıradan bir pozisyonda olacaksınız ya da kalite liginde yer alacaksınız. Biz kalite liginde yer alıp olumlu bir fiyat politikası gütmeyi hedefledik. Burada halk nezdinde çok büyük beğeni gördük. Tablette özellikle geri dönüş çok önemlidir. Telefondaki gibi. Geri dönüşlerde hiç sıkıntı yaşamadık.

 

Tablette Ar-Ge ekibimiz dünya ölçülerine göre bir standardı yakalamamız gerektiğine inandı. Ona göre bir sistem geliştirdik. Her birimde yer almak zorundaydık. Her kategoride yer almak zorundaydık. 7”ten tutun, 10”e kadar ara segmentlerin hepsinde yer almak zorundaydık. Bunu Türk tüketicisine uygun bir strateji ile sunmamız gerekiyordu. Burada oldukça başarılı olduğumuzu söyleyebilirim. Tasarımında ve geri dönüşlerdeki sorunun azlığında biz çok büyük avantajlar elde ettik. Ürünün tutması ile alakalı, halk nezdinde itibar görmesi ile alakalı çok iyi geri dönüşler aldık.

 

Bunun altyapısını hazırlamamız bayağı uzun bir sürecin sonunda gerçekleşti ve şunu söyleyebilirim, iş ortaklarımızla yani beraber hareket ettiğimiz firmalarla beraber tablet Türkiye’de şu anda en iddialı olduğumuz ürünlerden bir tanesidir diyebilirim. Her segmentinde. Tablet tarafında yüzlerce marka var şu anda Türkiye’de, ama bayağı bir sıkıntı da var. Şundan dolayı: Tüketici ürünü aldığı zaman I&T sektörüyle ilgiliyse bunun hizmet noktasını ilk aşamada unutabiliyor. Tamamen fiyata bakıp hareket edebiliyor. Sonrasında sıkıntı yaşayabiliyor. Onun için özellikle tablet tarafında dikkat edilmesi gerektiğine inanıyorum.

 

Peki, ihracatınızdan bahsedebilir misiniz?

 

Gürcistan’da 2005-2008-2009 yıllarına kadar oldukça önemli sayılabilecek derecede ihracat gerçekleştirdik. Sonra Azerbaycan ayağı girdi ve şu anda halen daha Azerbaycan’da iyi adetler yakaladığımızı düşünüyorum. Oradaki iş ortağımız sektörün hemen hemen en iyisi. Sadece I&T tarafında değil. Beyaz eşyada da etkin bir rolü var ve oradaki başarılarımız çok iyi gidiyor. Azerbaycan’da şu anda iyi durumdayız diyebilirim. Irak’ta iki kere denememiz oldu fakat iç karışıklıktan dolayı çalışmalarımızı sağlıklı bir seviyeye ulaştıramadık. Pasifize etmek durumunda kaldık.

 

Yalçın Bey, katma değerlilik konusunda, Uzak Doğu ülkeleriyle, Tayvan ile Türkiye’yi bilgisayar üretiminde kıyaslarsak nasıl bir yorum, değerlendirme yaparsınız? Ne gibi avantajlar var? Dezavantajlar var? Bizde ne var? Ne olması gerekir? Beklentileriniz nedir?

 

Ben en başta şunu söyledim. Markanız ne kadar güçlüyse siz o kadar üreticisinizdir. Uluslararası markaların veya bizlerin temel farklılığı marka gücüyle alakalı. Markaya verdiğiniz hizmet, değerle alakalı, teknik anlamda müşteriye gösterdiğiniz özenle alakalı. Şimdi genelde firmaların çalıştığı, şirketlerin çalıştığı I&T firmalarının çalıştığı firmalar birkaç ana başlık altında toplanır. Bunlarla ilgili Ar-Ge ekibiniz tutarlı bir çalışma içerisine girip iyi ürünler ortaya çıkarırsa genel kabul görür. Markanız da iyiyse zaten müşteri nezdinde itibarınız devam eder. Burada yapılabilecek şeyler için net olarak şunu söylüyorum. Türkiye’de yerel çalışmalar elinden geldiğini yaptı. Elinden geleni ardına koymadı. Birçok çalışma yaptı. Başarılar yaptı.

Sektörümüzde gelinen noktada geçmişe dönük 94 ve 2001 kriziyle beraber birçok firmamız maalesef pasifize olduysa da gelinen noktada yine de en azından bir cari açık anlamında ülkeye ciddi katma değeri olduğunu, ciddi bir katkısı olduğunu düşünüyorum. Çünkü fiyat politikalarında uluslararası markalar o ülkedeki fiyatla en yüksek satışı gerçekleştiren firmayla ilgili bir düzenleme yapar. Biz o konuda iyi bir fiyat sirkülasyonu, fiyat sistemi uyguladık. Uluslararası markalar da tabi bize dönük hareket etmek durumunda kaldılar. Fiyatlarını bize göre uygulamak zorunda kaldılar.

 

Yerel markaların en büyük avantajı I&T sektöründe ülkemizin cari açığına ciddi katkıda bulundular diyebilirim. Uzak Doğu’yla kıyaslandığında da markaların belirli bir ölçüde bir ülkeye girip, belirli aralıklarla zirveye oynamaya çalışıp, pazardan pay kapmaya çalışıp, başaramadıysa da ben geri döndüklerini görüyorum. Bu noktada Casper olarak elimizden geleni yaptık. Başarılarımızı I&T sektöründe bir noktaya getirdik. Uluslararası markalarla beraber Uzak Doğu’yu kıyasladığınızda bu sürecin yani 20-22 yıllık sürecin, gözlemleyebildiğimiz kısmı zaten onunla ilgili devamlı gelgitler şeklinde, zikzaklar çizdiğini, zaman zaman onların gelip başarılı olduklarını, zaman zaman Avrupa’dan diğer ülkelerden gelen markaların başarılı olduğunu, bizim ama her zaman burada olduğumuzu söyleyebilirim.

 

Hiç bilgisayarın içindeki parçalarla ilgili, örneğin LCD ekran üretimi ile ilgili hiç üretiminiz, işbirliği, proje gündeme geldi mi?

 

Kesinlikle bunu gerçekleştirmek zorundayız. Mesela 94’lü yıllarda kasa, Power Supply’ı ile beraber kasa üretimi gerçekleştirelim diye düşündük. Neticede bunun bilgi anlamında bir alt yapısı var. İki sorunla karşılaştık. Bir, maliyeti diğer ülkelerle kıyaslandığında 3 katına çıktı. İki, adetsel anlamda bu üretimi gerçekleştirdiğinizde satmanız gereken alan oluşturmanız gerekiyor. Neticede rakamlar kısıtlı olduğu için böyle bir yatırımın gereklilik analizini yaparak olumsuz olduğunu gördük. Neredeyse 20 sene oluyor bunu gerçekleştireli. Fakat 2016’ta çok ciddi bir çalışmamız var. O bilgi olarak kalsın. Biz burada Reel üretimi gerçekleştirmek zorundayız ne olursa olsun. Maliyeti, içeriği, miktarı ne olursa olsun burada müteşebbis ruhuyla çalışıp, mutlaka devletin de bir takım destekler verip bu üretimi gerçekleştirmek zorundayız. Bunun başka hiçbir yolu yok. Biz bu noktada 2016’da mutlaka akıllı işlemcinin içinde bulunduğu bir ürünle ilgili, önümüzdeki dönemle ilgili çok ciddi çalışmalarımız var. Daha detay vermeyeyim ama güzel haberlerimiz olacaktır.

 

Sizin üretiminiz tamamen burada mı?

 

Burada. İnşallah beraber gezeriz. Markanız güçlüyse siz üreticisinizdir. Montajdan ayrımı şu: Şimdi bir takım Ar-Ge çalışmalarında bulunuyorsunuz. Bir ürünü tasarlamak ve ürün haline getirmek için. Bir kasa tasarımından tutun ve bileşenlerin uyumluluğundan tutun, bunların test aşamalarından tutun bunların her şeyiyle ilgili. Çünkü bu markayı gözünüz gibi korumazsanız, üretim aşamasını da burada kendi imkanlarınızla test edip, bir takım aşamalardan geçirip, tüketiciye sunmak durumundasınız. O açıdan başlangıçtan beri hep bu noktada tavizsiz olduk. Kesinlikle markamız burada bir takım testlerden geçip, bir takım üretim aşamalarından geçip hazır hale getiriliyor.

 

Peki, Ar-Ge bölümünüz ne zamandan beri var?

 

Yaklaşık 2000’li yıllardan beri Ar-Ge bölümünü etkin biçimde kullanıyor. En önem verdiğimiz birimin başında geliyor. Başarımızın da en önemli paylarından birisinin bu olduğunu düşünüyorum.

 

Sizin eklemek istedikleriniz var mı?

 

Şöyle söyleyeyim, bu topraklardan bir marka çıkması gerekiyor. 20 küsur yıldır verdiğimiz mücadelenin özü bu. I&T sektörünün çıkıp, bu markanın önce milli anlamda sonra uluslararası bir boyutta başarılı olması gerekiyordu. Bizim bu konuda elimizden geldiğini yaptığımıza inanıyorum. Civar ülkelerle ilgili teşebbüslerimiz oldu. Bunlarda da yeterince başarılı olamamamızın nedeninin tamamen o ülkelerin bulunduğu durumla ilgili olduğunu düşünüyorum. Neticede belirli bir seviyede güvenliği olan ülkelerle alakalı zaten ihracatımız var. Herhangi bir sıkıntımız yok. Ülkemizin en büyük açmazı civar ülkelerde oluşan bir takım sıkıntılar neticesinde oraya ticari faaliyetlerimizin yeterince taşıyamamamız yönünde bir sıkıntımız olduğunu düşünüyorum ama onun dışında geldiğimiz nokta iyi bir nokta. Toplumun bilinçlenmesi, eğitim de fırsat eşitsizliğinin ortadan kaldırılması I&T sektörü ile beraber ortadan kaldırılmıştır. Şöyle düşünün, bugün Şırnak’ta lisede okuyan bir öğrenci ile Etiler’de lisede okuyan bir öğrencinin aslında bilgiye ulaşma noktasında herhangi bir eksikliği yok. Fırsat anlamında bir eksiklik söz konusu. Onun için I&T sektörü bence ülkenin en önemli, en büyük dinamik sektörlerinden bir tanesidir. Ülkenin kalkınmasında en önemli unsurlardan bir tanesidir ve bilgi toplumuna geçiş süresinde geçebilmemiz gerekli olan materyallerin hepsi bu sektörde mevcuttur. Bunun için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.

 

Teşekkür ederiz Yalçın Bey, eklemek istediğiniz bir şey var mı?

 

Hayır, teşekkür ediyorum.

 

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

Read More
Vural Akman Söyleşisi

 “İş giderek kolaylaşıyor. Aynı şeyi kişisel bilgisayarlarda da gördük. 80’li yılların ortalarında kişisel bilgisayarlar geldikten sonra yerli montaj başladığında bunu mühendisler yapıyordu. Aradan çok kısa bir süre sonra gördük ki lise öğrencileri yapmaya başladı. Biz bugün gömülü sistemler dediğimiz, yani mikro işlemcili sistemlerde artık yazılım bilgisi olan öğrencilerin rahatlıkla bunları yapabileceğine inanıyoruz. Zaten işin temelinde matematik var, her şeyin temelinde matematik var. Yani matematik bilgisi ile merak eden öğrencilerin bu işleri rahatlıkla yapacağını düşünüyoruz. Elektronik aslında çağımızın devrimi. Her yere girdi, her şeyde var ve günlük hayatın her işinde var. Bakın, nesnelerin interneti diye bir şey geliyor. Artık ne diyor, 50 milyar bilgisayar birbiri ile konuşacak. O zaman her şeyin içinde bu elektronik var. Bir yerinden bulaşıyorsunuz. Ve bu basit olmazsa yayılmaz zaten. Basit olmak zorunda.”

 

Firmamızın kurulduğu yıllar 80’li yılların başı. Öyle ki Türkiye büyük bir döviz dar boğazından çıkmış ve hala ithalat zor koşullarda gidiyor. Rahatlıkla ithalat yapılamıyor. Bundan dolayı da biz başladığımızda gördük ki özellikle sektörün komponent ihtiyacı, yani bu yarı iletken ihtiyacı genelde kayıt dışı yollarla geliyor. Kaçak yollarla geliyor ve Karaköy’de Selanik Pasajı gibi bölgelerden endüstriye malzeme dağıtılıyor. Bu çok ciddi bir kaynak olarak çalışıyordu o zamanlarda. İşte EMPA böyle bir dönemde başladı. Şimdi biz bunu görünce dedik ki, bu kayıt dışı gelen malların kalitesi de soru işaretli olur. Nitekim çoğu zaman müşterilerden, o zamanın tabiriyle patates baskı denen sahte ürünlerle karşı karşıya kaldıklarına dair çok şikayetler geliyordu. Biz EMPA olarak önce pazarın ihtiyacını, fabrikalardan yani doğru kaynaklardan kayıtlı olarak getirerek sağlamayı kararlaştırdık ve bu şekilde yola başladık.

Tabi buna ek olarak söyleyebileceğim daha ilginç bir olay da aynı zamanda mikro işlemci tüm dünyada pazara yeni sunulmuştu. Dolayısıyla bizim mühendislerimiz, bizim müşterilerimiz bu ürünle yeni tanışıyordu. Ve bunun için de bir şeyler yapmamız gerekiyordu. Çünkü okullarda bunun eğitimi daha henüz yeni yeni başlamıştı. Pek çok deneyimli mühendis bunun eğitimini bile almamıştı. İnternet yoktu, herhangi bir bilgi edinebilecekleri kaynak yoktu. Firmamız burada bir karar aldı.

Dedik ki biz mikro işlemci, arkasından PLD dediğimiz programlanabilir komponentler, arkasından DSP dediğimiz sayısal işaretlemeli işlemciler bunları hepsi yeni ürünler öncelikle bunları çok iyi öğrenmek gerek.Bu amaçala 80’li yılların ortalarında biz bir Ar-Ge departmanı kurduk. Ve bu Ar-Ge departmanı müşterilere bu ürünleri nasıl kullanacaklarına dair her yıl yaptığı Workshop’larda eğitim verdi. Ve bugün mesela hala devam eden büyük kuruluşlarımız bu eğitimlerden yararlandılar. Tabi o dönemde internet olmadığı için, erişilebilecek kaynak olmadığı için haliyle tek kaynak EMPA’nın verdiği Workshop’lar oldu.

Bu mikro işlemcinin girmesi Türk elektronik sanayisine nasıl yaradı? Tasarımcılığın gelişmesine bir etki oldu mu? Hangi segmentlerde neler oldu?

Mikro işlemci gerçekten bir devrim gibiydi. Zaten tüm dünyada bu devrim gerçekleşti ve bizim ülkemizde de aynı devrimi gördük. Çünkü bütün uygulamalarda çok rahat bir şekilde daha önce yüzlerce transistörlerle çok büyük PCB Board’larla yaptığınız kontrolleri, çok daha küçük bir mikro işlemciyle yapar hale geldiniz. Bunun yansıması nasıl oldu ?, biz çok şaşırtıcı bir şekilde, çok kısa sürede şunu gördük: Endüstrinin pek çok alanında, örneğin terazi, elektronik terazi yapıldı. İşte benzin pompası. Mekanikti, elektroniği yapıldı. Asansör kontrol sistemleri elektronik yapıldı. Buna benzer çok örneklere rastlıyoruz. Endüstriyel kontrolde çok ciddi anlamda bunu gördük. İlk enteresan uygulamalarından birini de, elektrik kompanzasyon rölelerinde gördük. Bu mikro işlemciyi de endüstriyel elektronikte çok sayıda tasarım yapıldı ve üretim yapıldı. Aslında şunu söyleyebilirim, o yıllarda yani 80’li yılların ortalarında, onlarca belki yüzlerce küçük firma kuruldu ve bunlardan kimileri seri üretim yaptı kimileri endüstriyel kontrolde çalıştı. Ama o zaman atılan temelin günümüze kadar geldiğini düşünüyorum. Bugün Türkiye milyarlarca dolarlık makine ihracatı yapıyor. Ben bu makine ihracatında kullanılan elektronik kısmın, elektronik beyin dediğimiz yazılım ve kontrol ünitesinin Türk mühendisleri olmadan mümkün olamayacağını düşünüyorum.

Bugün Türkiye’nin milyarlarca dolarlık makine ihracatı var. Baktığımızda bu makinelerin içinde bir kontrol ünitesi var, gömülü yazılım var, elektronik bölümleri var, kartları var. Yani bu mikro işlemcinin üzerinde koşuyor bu gömülü yazılımlar. Peki bu nasıl yapılıyor? Bunu Türk mühendisleri yapıyor. Yani Türk mühendisleri olmasa bu makine ihracatını siz gerçekleştiremezdiniz. Bütün bunların temeli 80’li yılların ortalarında Türkiye’de atıldı. O yıllardan bugüne kadar, günümüze kadar gelen tecrübe bugün bizim makine ihracatında, makine üreticilerinin ihtiyacı olan elektronik tasarım, gömülü yazılım gibi ihtiyaçları kolayca karşılamamızı sağlıyor.

Siz ürünleri orijinal olarak normal fabrikadan getirttiniz ama rakipler, o Karaköy’deki Selanik Pasajı daha ucuzdu. Nasıl rekabet ettiniz?

Şimdi biz haliyle fabrikadan orijinal mal getiriyoruz, Karaköy’de kayıt dışı ithalatçıların fiyatlarıyla rekabet etmek biraz zor. Pahalı kalıyoruz. Dolayısıyla fiyat bazında biz kendimizi kıyaslayıp, rekabet etmeye kalkarsak bu işin olmayacağını gördük.

O zaman bir fark getirmemiz lazım. İşte müşteriye, özellikle bahsettiğim teknik destek, kaliteli ürün, zamanında teslimat, süreklilik o zaman için büyük fark getirmenizi sağlıyordu. Çünkü müşteri Karaköy’e gittiği zaman aynı malı aynı seriden bulamıyordu. Çünkü o mal dünyanın farklı farklı yerlerinden, bir takım stokçulardan ucuz fiyata toplanarak getirilmiş mal olduğundan dolayı devamı olmuyordu. Ama biz fabrikadan resmi distribütör olarak malı getirdiğimiz için süreklilik sağlayabildik. Dolayısıyla teknik destek, kalite ve süreklilik, biz bu farkla kendimizi ortaya çıkardık. Ve bunu yapan ilk firmayız diyebilirim, elektronik kopmanı alanında bu tabi ki çok kabul gördü. Pek çok müşteri bize yaklaştı. Yani fiyatlarımız Karaköy’le rekabet etmese de bunu tercih etti. Bu şekilde pek çok müşteri için tasarımda hızlı ilerlemeyi sağladık diyebilirim.

Peki pazarlama şirketi olarak Ar-Ge bölümünüz vardı. Bu Ar-Ge bölümünde neler oldu? Mikro çiplerin gelmesi sektörü değiştirmişti. Siz de dolayısıyla bir takım eğitimler yaptınız. Bu anlamda Ar-Ge’de hangi kapsamlarda çalışmalar yapıldı?

Özellikle mikro işlemciler ile ilgili verdiğimiz Workshop’lar, yani uygulamalı Workshop’lar, endüstriyel elektronik diyebilirim, irili ufaklı pek çok firma uygulamasına yönelikti. Ama mesela DSP dediğimiz sayısal işaretli işlemcilerde, burada verdiğimiz Workshop’lar daha ziyade Telekom firmalarına yönelikti. Keza programlanabilir Logic ürünler de öyleydi. Orada da büyük firmalar geliyordu. Netaş, Teletaş, Aselsan gibi firmaların mühendislerine eğitim veriyorduk. Bizim bu Ar-Ge’de bunun dışında zaman zaman tasarım hizmetlerimiz de oldu. Mesela çok ilginçtir, bir müşterimiz geldi o tarihlerde. İşte mikro işlemciler, tencere yapıyor. “Ben akıllı tencere yapmak istiyorum. Bir tasarım yapar mısınız ?” Nedir işte, bugün görüyoruz bir takım mutfak gereçlerinde, o tarihlerde yani bundan 30 yıl önce, tencerenin kapağına elektronik bir aksam yerleştiriyorsunuz, Timer var, yani bir zamanlayıcı var. İçindeki sıcaklığı gösteriyor, süreyi ayarlıyorsunuz, ondan sonrada bir düdük sesi çıkarıyor. Bu akıllı tencere. Biz mesela bunun bu ünitesini yaptık ama sonra firma projesini realize edemedi. Herhalde daha ileri safhalara götürmedi. Bir başka çalışma gene bizim Ar-Ge biriminde, televizyonun uzaktan kumandasıdır ki bu konuda bir Ar-Ge, bir pazarlama şirketi olarak Türkiye’de ilk defa biz yaptık diyebilirim.

90’lı yılların başına geldiğimizde, televizyon fabrikaları artık kendi şaselerini, yani kendi tasarımlarını yapıyorlardı. Biraz da ihracat başlamıştı. Ancak uzaktan kumanda hala yeni bir konsept olarak hazır alınıyordu. Yani uzaktan kumanda yazılım içerdiği için, içinde de mikro işlemci olduğu için, televizyoncular pek bulaşmak istemiyordu. Bizim de iddiamız oydu ki, bu yapılabilir, bu çok zor bir şey değil. Fakat baktık, bu konuda inandırıcı olmak için yapmamız lazım. Biz işte o zaman Ar-Ge biriminde bir, iki mühendis arkadaşımızı bu işe ayırdık. Ve onlar yaklaşık 1,5 sene çalıştıktan sonra televizyon için uzaktan kumanda ve Teletext kontrol ünitesini yaptı. Biz bunu firmalara tek tek ziyaret edip demosunu yaptık. Ve çok şaşırdılar.

Gerçekten biz burada yani böyle bir şeyin başlamasına bir ön ayak olduk diyebilirim. Hatta sipariş de aldık. Bu televizyon fabrikalarından biri bize 500.000 adet sipariş verdi ve teslimat da yaptık. Ondan sonra tabi bizim televizyon sektörümüz artık hem yazılımıyla hem ana kart tasarımıyla her şeyi çok güzel yapar durumdaydı. İşte 2000’li yıllara gelirken artık Avrupa’da satılan her iki televizyondan birinin Türk markası olduğunu övünerek gördük.

Peki bu Ar-Ge bölümüne ne oldu? İlerideki yıllarda devam etti mi? Nasıl bir şekil aldı?

Biz Ar-Ge birimini bir ihtiyaçtan kurmuştuk. O zaman internet yok. Yani müşterilerin ihtiyaçları, bilgi ihtiyaçlarını, destek ihtiyaçlarını karşılamak gerekiyor. Bu nedenle kurmuştuk. Ama 90’lı yılların ortasında internetin gelmesiyle, arkasından bizim beraber çalıştığımız, distribütörlüğünü yaptığımız firmaların Türkiye’de ofis açıp, kendilerinin de destek elemanları istihdam etmesiyle 2000’li yıllara geldiğimizde, EMPA’nın verdiği Ar-Ge hizmetinin ihtiyacı bir yerde kalmadı. Bizim bundan sonra yeni bir modele geçmemiz gerekiyordu, bir farklılık yaratmak adına. Biz bu sefer bir bölgesel teknik distribütör olalım modelini getirdik. Uygulama mühendisleri aldık. Bu uygulama mühendisleri müşterilerin uygulamalarına destek vermeye başladı. Ve bunu sadece Türkiye’de değil, Türkiye’nin civarındaki ülkelerde, özellikle Orta Doğu bölgesindeki ülkelerde de geliştirdik. Böylelikle çalıştığımız firmaların bu bölgede uygulamalı mühendisi olan, teknik distribütörü olarak, onların ürünleriyle ilgili olarak hizmet verdik.

Peki gelecekte Türkiye’de bu elektronik komponent distribütörlüğü nasıl bir şekil alacak ?

Şimdi biz başladığımızdan bu yana nasıl bir değişiklik oldu diye bakacak olursak, 80’li yıllarda tamamen Türk firmaları vardı. Biz gerçek anlamda ilk bir distribütörlüğü başlatan firmayız diyebilirim.  Bizden önce bir takım firmalar vardı ama mümessil tarzı çalışıyorlardı. Yani stok yapma olsun, sürekli ürün getirmek olsun bu konularda bizim verdiğimiz hizmeti vermemişlerdi. Bugün ise global distribütörlerin de pazarda olduğunu görüyoruz. Pazar büyüdü aslında. Bugün belki bazı alanlarda elektronik üretimden çıkıldı ama buna karşılık elektronik her yere girdiği için, her alanda elektronik üretim olduğu için pazar büyüdü. Biz mesela dünyaca büyük global firmaların olmasına rağmen hala pazara liderlik yapıyoruz. Baktığımızda pazarın da sürekli artarak geliştiğini görüyoruz. Ben açıkçası özellikle bugün gömülü yazılım sistemlerin artık günlük hayatımızın her yerine girdiğini gördüğümde elektronik komponent pazarının da bu büyüme Trend’ini sürdüreceğine inanıyorum. Türkiye’nin, özellikle genç kuşağın bu ürünleri daha yaygın kullandığını görüyoruz. Küçük, yeni şirketlerin geldiğini görüyoruz. Ve bunların yazılımla beraber bu sistemleri, yani elektronik komponentleri hayatın her yerine, gündelik hayatın her uygulamasına taşıdıklarını görüyoruz. Bundan dolayı da biz aslında bu konuda belki yeni bir kabuk çatlatacağız, benim görüşüm öyle.

Peki bu komponent kullanımları böyle şeylere inecek mi? Lise projelerine, daha alt eğitime? Sonuçta bir inovasyon iklimi oluştu. Bunun propagandası liselere, orta okullara yayılıyor. Mesela oradaki projelerde kullanılmaya kadar inecek mi?

Bence inecek. Çünkü yarı iletken endüstrinin bir karakteri var. 30 yıldır onu görüyorum. Sürekli olarak yapılan, çipin içine yeni özellikler katarak ve çipin yeteneklerini artırarak tasarım kolaylığı getiriyorlar. Yani bundan 30 yıl önce ya da 35 yıl önceki tasarımlara bakıyorum, yani bir elektronik mühendisinin yapması gereken şeylere bakıyorum, bugün ise artık giderek yazılım ağırlıklı çalışmaya doğru gidiyor. Yani iş giderek kolaylaşıyor.

İş giderek kolaylaşıyor. Aynı şeyi kişisel bilgisayarlarda da gördük. 80’li yılların ortalarında kişisel bilgisayarlar geldikten sonra yerli montaj başladığında bunu mühendisler yapıyordu. Aradan çok kısa bir süre sonra gördük ki lise öğrencileri yapmaya başladı. Biz bugün gömülü sistemler dediğimiz, yani mikro işlemcili sistemlerde artık yazılım bilgisi olan öğrencilerin rahatlıkla bunları yapabileceğine inanıyoruz. Zaten işin temelinde matematik var, her şeyin temelinde matematik var. Yani matematik bilgisi ile merak eden öğrencilerin bu işleri rahatlıkla yapacağını düşünüyoruz. Elektronik aslında çağımızın devrimi. Her yere girdi, her şeyde var ve günlük hayatın her işinde var. Bakın, nesnelerin interneti diye bir şey geliyor. Artık ne diyor, 50 milyar bilgisayar birbiri ile konuşacak. O zaman her şeyin içinde bu elektronik var. Bir yerinden bulaşıyorsunuz. Ve bu basit olmazsa yayılmaz zaten. Basit olmak zorunda.

Bizdeki bilgisayar firmaları Tayvan’daki Acer’lar, Asus’lar kadar katma değer üretebiliyorlar mı? Üretemiyorlarsa neden üretemiyorlar? 80’lerde, 90’larda nasıl bir şey vardı katma değer konusunda?

80’lerde 90’larda katma değer bilgisayar işinde, ben orada bizim bir kardeş firmamızdan biliyorum, İST diye, mühendislikti. Yani bilgisayarı meydana getiren parçaları bir araya getirip, onların uyumlu çalışmasını sağlamaktı. Onun için de yazılım birliği sağlanması gerekiyor. Yazılım uyuşması sağlamak gerekiyordu ve hatırlıyorum ben o zaman 10-15 mühendis bir ay çalışırlardı. Bazen yeni çıkan ana karta dayalı bir bilgisayar yapmak için. Ondan sonra tabi iş kolaylaşınca, yani bu şeyler bir tornavidayla yapılır hale gelince bizim mühendislere iş kalmadı. Fakat bu sırada Tayvan’da şunu görüyoruz, onlar ana kartın tasarımına girdiler. Çip setlerini tasarlamaya Amerikan firmalarıyla beraber başladılar. Dolayısıyla onlar da montajla başlamıştı ama onlar ana kart üretimine girdikleri için bir katma değer yaratarak sonra giderek üretimin her safhasına, bir bilgisayarı oluşturan pek çok parçayı yapar hale geldiler. İşte arkadan ekrandı, hard diskti bir yığın ürüne girebildiler.

Peki Türkiye’de bunları yapmaya bir girişim olmadı mı?

Türkiye’de bilgisayar bileşenleri dediğimiz, ana kart, grafik kart gibi ya da Power Supply besleme ünitesi gibi üniteleri yapmaya yönelik bazı cılız girişimler oldu. Ancak uzun soluklu olamadı. Çünkü bir devlet politikası yok.

Bu işlerde biraz bu politika gerekiyor. Şirketler ölçek yakalayamayınca, maliyet yakalayamıyorlar. Dolayısıyla kısır bir döngü içerisinde iş ilerlemiyor. O yüzden pek başarılı olamadı.

Dolayısıyla da Tayvan’daki katma değeri yakalayamadı. Öyle mi?

Evet. Bugün mesela bir başarı yakalama şansımız var. Nedir o?  Fatih projesi nedeniyle devlet çok büyük ölçekte alım yapacak. Burada işte bu sayede belki yeni bir endüstri dalımız doğacak, doğmak üzere. Ama çok dikkat edilmesi gerekiyor. Eğer burada geçmişte yapıldığı gibi, ”Ne yapalım canım işte hazır teknoloji varken onu alalım, beklemeyelim.” diyerek kolaycı yola geçilirse, Türkiye gene bir tren kaçırmış olacak. Geçmişte bu tür hataları Türkiye çok yaptı. En temelinde GSM’e girerken yaptı. İnşallah bugün 4G’de aynı hatayı tekrarlamaz. Çünkü orada ben biliyorum ki bizim mühendislerimiz bunu yapabilir durumda ki yapıyorlar da. Ama diğer yandan da bir an önce geçmemiz lazım. Hazır teknoloji var. Niye bekliyoruz ki, gibi baskılar var. Genelde ülkemizde hep şunu görüyoruz, “O yapılmış zaten. Amerika’yı yeniden keşfetmeye ne gerek var.” gibi gerçekten çok bize sekte vuran, zarar veren bir anlayış var. İyi de yani biz o zaman hiç keşfetmeyelim. Yani keşfetmeye hiç gerek yok. Hiç keşfetmeyelim. Keşif yapmayan bir ülke olarak kalalım. Olabilecek şey mi bu? Böyle kalınabilir mi?

Bu arada aklıma geldi de 90’larda teknolojiyi üretmekten çok, teknolojiyi kullanmanın propagandası yapılıyordu. Aslında o yılların o karakterinden, teknolojiyi kullanma propagandasının karakterinden biraz bahsedebilir misiniz?

90’lı yıllara baktığımız zaman, biz o zaman çalıştığımız bir firma nedeniyle işlemci sağlıyorduk. Distribütörlüğünü yaptığımız dünyaca ünlü bir firmanın ürünlerini sağlıyorduk. Bundan dolayı bilişim sektöründe benim gördüğüm tablo şuydu: Çok hızlı tüketim. Dünya çapında üretim yapan IT’ciler, bilişimciler Türkiye’yi pazar olarak gördüler. Genç, dinamik, gelişmekte olan bir pazar. Dolayısıyla kendi ürünlerinin modası geçmeden en hızlı şekilde pazarda kullanılması için lobilerini yaptılar. Ankara’dan olsun, İstanbul’dan olsun, gerekli otoriter kişilerle görüşerek. Ve çok hızlı tüketim sağlandı. Bundan dolayı bilişim sektöründeki katma değer biraz zor geldi. O da açıkçası yazılımla geldi. O da nereden geldi? Bir ihtiyaçtan geldi. Bunun da en çok lokomotifliğini süren sektör benim gördüğüm kadarıyla bankacılık oldu.

Mesela televizyoncuların koyduğu katma değerle, bilgisayarcıların koyduğu katma değeri karşılaştırdığımızda, televizyonculara tasarım yönünde daha fazla katma değer koydukları söyleniyor. Buradaki kıstas ne? Televizyoncular neyi daha fazla yaptı?

90’lı yıllarda televizyonla bilgisayar üretimini kıyasladığımızda, tüplü televizyon üretiminde ciddi bir üretim safhaları var. Ayarları var, testleri var, o tüpün oturtulması var. Haliyle, oradaki üretim, yani katma değer var, binlerce insan çalışıyor. Bilgisayarı da bir tornavidayla yapıyorsunuz.

Yani bilgisayarda biraz demin anlattığım gibi mühendislerin yaptığı bir işti ama çok kısa sürede bir bilgisayarı bir tornavidayla yapar hale geldiniz. Bundan dolayı Türkiye’deki katma değer, televizyonda artarak devam ederken, bilgisayarda ise sınırlı kaldı. Ama katma değer üretim bazında sıkışınca orada liderlik yapan yerli bilgisayar üreticileri şöyle bir fark getirdiler, en son modelleri pazara ilk sunan firmalar oldular. Baktığımızda dünyaca ünlü global markalar o son modeller için kolay getirilmiyorlardı. Onlar ana fabrikada yapılacak, test edilecek, pazara girecek. Bizim şirketler çok daha hızlı çıktı. Burada, Türkiye’de kurulan ofislerin de katkısını unutmamak lazım. Intel gibi Microsoft gibi firmalar da yerli bilgisayar üreticilerine büyük katkı sağladılar.

Peki ana kart üretmek için, daha başka firmalarla mı iş birliği gerekirdi? Tayvan’daki gibi. Türkiye Tayvan’daki gibi, Kore’deki gibi, Amerikalı firmaların teknoloji desteklerini çekebilir miydi?

Bugün baktığımızda Türkiye burada ne yapabilirdi demek belki kolay ama o günkü koşullarda gerçekten zordu. Çünkü bütün dünyada bilgisayar ana kartı üretimi hızlı bir şekilde 80’lerin sonuna doğru Tayvan’a kaydı. Ve Tayvan çok ciddi boyutlarda üretim yapmaya başladı. Bu durumda, bu koşullarda bizim gibi pek çok ülkenin pek şansı kalmamıştı. Daha sonra, ilerleyen yıllarda da, yani 2000’lere geldiğimizde de üretimin Çin’e kaydığını görüyoruz. Bu sefer Tayvan büyük ölçüde ana kart üretimini Çin’e kaydırmış oldu.

Türkiye’nin televizyon deneyimi var. Mesela ekran üretilemez miydi? Computer ekranı? Bununla ilgili herhangi bir girişim olmadı mı?

Ona da bir girişim oldu. Ama burada da iş ölçek yakalanamadığı için pek gelişmedi. Yanlış hatırlamıyorsam Vestel bir fabrikasını buna ayırmıştı. Bir süre devam da ettiler. Fakat ölçek işi bu işler. Bir ölçek yakalanamayınca… Vestel bugün televizyonda büyük ölçek yakaladı. Çok başarılı oldu. Elektronik üretim biraz ölçeğe dayanıyor, her üretimde olduğu gibi. Ölçek yakalayamadığınız zaman maliyetleriniz düşmüyor. Maliyetleriniz düşmeyince de satamıyorsunuz.

Peki bu ölçek yakalama işi biraz tavuk yumurta, yumurta tavuk ilişkisi gibi. Bunun sırrı nedir?

Bence ölçek yakalama işinin sırrında Compentence dediğimiz, yani çekirdek, yetenek dediğimiz şey nedir, ona bakmak lazım. Mesela televizyonda nasıl ölçek yakalandı? Televizyonda ölçek, çekirdek yetenek, esnek iş modeliydi. Esnek iş modelinden neyi kast ediyorum? Avrupa yakınınızda, siz Avrupalı müşterinin adet sınırlaması koymadan, istediği her modelde onun isteğine özgü üretim yapabiliyorsunuz. Şimdi bu yeteneğiniz Çinlide çok. Başka bir ülkede de yok. Bir tek sizde var. O zaman tabi ki siz haliyle daha cesur giderek, yani müşteri çekmek için yatırımlarınızı artırırsınız. Orada yaptığınız şey kapasitenizi artırarak gelecek olan talebi karşılamaktı. Nitekim bizim televizyon fabrikaları da bu şekilde büyüdü. Yani çekirdek yeteneğiniz nedir?

Şimdi bilgisayara baktığımız zaman, monitöre baktığımız zaman orada bir çekirdek yetenek olmadığı için ölçek yakalanamadı bence. Yani bu bir fasit daire gibi gözükse de, ben ona inanırım bir ölçek hep bir çekirdek yetenek. Yani dahiyane bir buluş. Bu ürün olabilir, iş modeli olabilir, bu finansal bir model olabilir. Onun üzerine kurarsanız ölçek kendiliğinden hızla gelir.

Aslında 70’lı yıllarda başladı ve tam anlamıyla 20 yıldan sonra böyle çok sağlam başarılar geldi diyebilir miyiz? Bir deneyim oluşturdu. Böyle bir deneyim var.

Diyebiliriz aslında. Bu soruyu dinlerken aklıma bir şey daha geldi. Bizim toplumun gerçekten bu televizyona yönelik bir yeteneği var galiba. Bakın, günümüzde artık bu televizyon üretimi ihracatının üzerine çıktı. Televizyon dizileri satmaya başladık. Yani Osmanlı hinterlandına 300 milyon kişinin seyrettiği diziler satıyoruz. Yani belki uzun yıllar bu televizyon merak üretiminden, seyretmesinden, program yapmasına kadar bir yetenek yani onca yılın çıktısı da diyebiliriz.

Peki bundan yola çıkarak, bilgisayar montajı da şimdi biraz da akıllı telefonlara kaydı. Yani bilgisayar harcı alem bir ürün oldu. Her şey akıllı telefona toplanıyor. Bu anlamdaki tecrübe acaba yansıyacak mı? 2020’li yıllara doğru diyelim.

Bence 2020’li yılları beklemeye gerek yok şu anda yansımış vaziyette. Neden? Çünkü 2000’li yıllardan sonra bilgisayarda LCD’li teknolojiye geçildi. Dolayısıyla ürünlerde giderek dijitalleşme başladı. Yani artık o tüplü televizyonlardaki hassas ayarlar, üretimdeki test adımları gibi pek çok şey kalktı. Bugün bizim televizyon fabrikalarımızda yapılan üretimin aslında bir nevi bilgisayar üretiminden bir farkı yok. Ondan dolayıdır ki artık tablet, akıllı telefon üretimi çok rahatlıkla yapılabilir. Burada esas olan şey, farkı yaratacak yazılım tarafında yenilikler getirmektir. Bunu bizim firmalarımızın da yapabileceğine inanıyorum. Burada Fatih Projesi’nin büyük şansı olduğunu görüyorum. Burada devletin mutlaka ve mutlaka içerde yerli tasarım, yerli üretim konusunda ısrar etmesi lazım. Bu bence kaçırılmaması gereken çok ama çok önemli bir fırsattır.

Peki bu anlamda tüketici elektroniği firmalarımız OEM, ODM sisteminden çıkıp kendi markalarını üretebilecekler mi?

Markalaşma ayrı bir konu. Şimdi bugün baktığımızda ODM, OEM için çalışan bir firmanın markalaşması çok kolay bir şey değil. Yani ben mesela bunu Tayvan ve Kore örneklerinden verebilirim. Tayvan’dan dünyaya marka zor açıldı ama Kore’den daha kolay açıldı. Tayvan’da uzun yıllar firmalar OEM çalıştılar ve hala da OEM çalışmaya devam ediyorlar. Çünkü o bir alışkanlık haline geliyor. OEM ve ODM çalışma. O müşterilerle artık siz çalışıyorsunuz. Marka olduğunuz andan itibaren o müşteriye rakipsiniz ve bir daha o müşteriye iş yapmanız çok zor. O yüzden bu bir tercih işi.

Marka olmak yani markalaşmak tabi ki kar getiren bir şey ama Türkiye’nin bunu bugün kafaya takmasına gerek görmüyorum. Çünkü almamız gereken bayağı uzun bir yol var.

Önce üretimde gerçekten çok büyük ölçeklere erişmemiz lazım. Bir anda markalaşmaya heveslendiğimiz zaman gene yarı yolda kalabiliriz. Önce üretmemiz lazım. Büyük miktarlarda üretmemiz lazım. Kore böyle geçti. Çok büyük miktarlarda üretti. Yakın bir tarihe kadar Koreli firmaların ürünlerinin bolluğunu gördük ama tasarımları, kalitesi konusunda soru işaretliydik. Fakat onlar markalaşmaya karar verdikten sonra yatırım yaptılar. Ama neyin üzerine yatırım yaptılar? Zaten üretimde bayağı büyük miktarlara gelmişlerdi. Onun üzerine yatırım yaptılar. Bundan dolayı siz eğer üretimde büyük ölçek yakalamadan markalaşmaya gitmeye kalkarsanız, o işi zor görüyorum.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Eklemek istediğim şey, aslında Türk elektronik ve bilişim sanayine baktığımızda ben, 80’li yılların sonlarında ayrı ayrı giden sektörün bugün artık birleştiğini görüyorum. Yani bugün bir elektronik mühendisi yazılımsız yapamaz, yazılım mühendisi de elektroniksiz yapamaz. Dolayısıyla benim dileğim şudur ki, bundan sonra bu konudaki derneklerin daha da birlikte çalışması, keza bu konudaki şirketlerin daha birbirinden haberdar olması. Çünkü gerçekten önümüzde çok fırsatlar var. Ama elektroniği ayrı görüp, bilişimi ayrı göremezsiniz. Artık bunun beraber gitmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu anlamda da ben ümitliyim. Yeter ki iş birliğini eskisinden daha çok isteyelim. Her gün daha çok iş birliği yapmak isteyelim.

Çok teşekkürler Vural Bey.

Ben teşekkür ediyorum.

 

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

Read More
Ünal Küçük Söyleşisi

“Konsolidasyon bilgide olacak. Bizim yakınsamadan kastettiğimiz şey aslında bilginin paylaşımı. Bilgiyi bir şekilde, dünyanın herhangi bir noktasından bir başka noktasına iletmeniz gerekiyor. İşte bu yakınsama. Bunu değişik teknolojilerle yapabilirsiniz. Bir de bilginin kaynağı var. İşte biz sayaç ürettiğimiz için bilgi kaynağı olarak enerjinin tüketimini, enerjinin tüketimi sırasındaki davranışları, yani bir tarihçesini, müşterinin enerji tüketim profillerini saklayıp bunu iletiyoruz. Dolayısıyla bir zamanlar, bundan 20 yıl öncesinde sadece enerjiyi ölçüp, gelen bir eleman kapıda bunu faturalandırırken veya alıp bir kalamazo defterine yazıp daha sonra merkezde faturalandırırken artık bu yeterli değil. Böyle bir şebekeyi yönetebilmeniz için artık müşterinin alışkanlıklarını, tüketim saatlerini bilmeniz gerekiyor. Enerji şebekenizi ona göre planlamanız gerekiyor. Hatta müşteriye demeniz gerekiyor ki, “Siz, şu saatte daha ucuz enerji alacaksınız.” Veya müşteriyle anlaşacak, abonenizle anlaşacak, “Bakın şu saatte ucuz, enerjiyi bu saatte kullanmışsanız…” veya “Evinizin içerisindeki bazı enerjilerden feragat ederseniz biz size daha ucuz enerji veririz.” diyebilirsiniz. Kampanya bile olabilir. Yani bugün nasıl kampanyalar oluyor, enerjide de kampanyalar olabilir.”

 

70’li yıllara baktığımızda ülkemizde enerji sektörü maalesef çok gerideydi. Ülkemizde uygulanan ekonomik ambargonun da etkileri vardı. Altyapının düzensiz planlanmış olması da bunun bir sebebiydi. Talebin üretimle birleştirilememiş olması yani bugünün modern ihtiyaçlarına getiren sonuçların o zamanlar olmamış olması, Türkiye’de enerjinin düzgün bir şekilde üretilemediği, düzgün bir şekilde dağıtılamadığı sonuçlarına yol açıyordu. 1970’li yıllarda TEK’in kuruluşuyla biraz organize edilmeye çalışıldı. Biz Makel olarak, 1970’li yıllarda kurulduk ve 1975 yılına baktığımızda,  aslında o zamana kadar kurulmuş en büyük yatırım ortaya çıktı. Keban Hidroelektrik Santrali, Türkiye’nin enerji altyapısındaki önemli devrimlerden bir tanesiydi. Biz Makel olarak bu sektöre 1977’de girdik ama tabii enerji ölçümleme işi, Türkiye’de enerjinin üretildiği tarihten beridir yapılıyordu. Ülkemizde o yıllarda mekanik sayaçlar kullanılıyordu. 90’ların sonuna kadar mekanik sayaçların hakimiyeti devam etti. 1966 yılında kurulan ilk özel sayaç üretim firması, daha sonra MKE’nin 1984 yılında kurulmasıyla Türkiye’de sayaç üretimi, yani enerjinin ölçülmesi konusundaki önemli adımlar atılmış oldu.

Firmamız 1998 yılında yine enerji ölçüm işine girmek amacıyla ilk mekanik sayaçları üretmek için tesisini kurdu. Bu tesiste önemli başarılar yakaladık. 2000’li yıllara geldiğimizde, yani sadece 2 yıl sonra Türkiye’de artık elektronik sayaçlar konuşulmaya başlandı. Ancak tabii bütün bu konuşmalar belirgin standartlara dayalı olarak değil; bir an önce elektronik sayaçlara geçirelim ve daha uygun, aboneye daha ucuz elektrik sağlayalım anlamındaydı. 4 zamanlı, 2 zamanlı tarifeli sistemlere geçelim anlamındaydı. Fakat ne yazık ki standartların oturtulmamış olması bir kaosa yol açtı. Hatırladığımız bir anekdotu da paylaşmak isterim bu arada. 2002 yıllarının sonu, 50 bin adet sayaç üretiyoruz. O zamanki onaylanmış kriterlere göre. O zaman Türkiye Elektrik Dağıtım Şirketi TEDAŞ 12 maddelik bir kriter yayınlamıştı. O kriterlere uygun sayaçlar ürettik, 50 bin tane stokumuza koyduk ve onay için, satış onayı için TEDAŞ ile yazışıyoruz. Birdenbire bazı söylentiler çıktı. Standartlar değişecek, yeniden onaya gitmeniz gerekecek. Bu kabus gibi bir şeydi. O günlerde 1 hafta içerisinde onayı çıkartarak neredeyse 1-2 hafta içerisinde yeni standartlar, asgari şartlar oluşturulmadan ürettik. Belki de o bizim için bir dönüm noktasıydı. Çünkü eğer burada başarısız olsaydık, bunca yapılmış yatırım çöpe gitseydi belki de firmamız bu sektöre hiç girmeyecekti. Bu bizim için önemli bir başarı öyküsüdür diye düşünüyorum. Daha sonraki yıllarda, 2003 yıllarında çok sayıda üretici sektöre girdi. Ancak standartların yerine oturmamış olması dolayısıyla pek çok üretici üretmekle kaldı. Çoğu piyasadan çekildi.

Bugün Türkiye’ye baktığınızda çok fazla yerli üretici bulunmamakla birlikte, Türkiye’nin tüm sayaç ihtiyacı karşılanabilmektedir. En son teknolojik yeniliklere uygun olarak da, eğer standartlar tam olarak oturtulursa herhangi bir sorun olmadan Türkiye’nin gelecek kuşaktaki sayaç ihtiyacı da, elektrik sayacı ihtiyacı da rahatlıkla yerli üreticilerimiz tarafından karşılanabilir. Ülkede yaklaşık 36 milyon civarında abone olduğunu düşünürseniz, yıllık sayaç ihtiyacı ortalama 3,4 milyon. Bazı yıllar 5 milyona çıkıyor. Dolayısıyla bu kadar miktardaki bir sayacın yurt dışından ithal edilmesi yerli üreticiler tarafından engelleniyor. Bu da önemli bir noktadır. İkincisi tabii sayaçların Türkiye’de üretilmesi, stratejik olarak da ülkemiz açısından önemli.

Doğrudan üreticiye ulaşma, standartları üreticilerle beraber belirleme, Türkiye’nin gelecek akıllı şebeke altyapısına uygun sayaçların yurdumuzda oluşturulması oldukça önemli olarak gözüküyor. Bu da bizim stratejik hedeflerimizden bir tanesi. Firmamız gelecek yeni nesil akıllı şebekeye uyumlu sayaçlar konusunda yıllardır çalışmalarını sürdürüyor. Bu konuda pek çok ürün portföyü de oluşturmuş durumda. Dolayısıyla biz şimdiden hazırız ama standartların değişmesiyle birlikte yeni türden yeni nesil sayaçlara da en kısa zamanda hazır olacağımızı biliyorum. Bu da bizim için çok önemli. Akıllı şebekeler…

Makel bu konuda ne yapıyor?

Şimdi akıllı şebekeler aslında kafa karıştırıcı bir olay gibi gözükmekle birlikte her tarafta kullanılıyor. Aslında geleneksel şebekelerde kullanılan kavramlar yine burada da mevcut. Örneğin enerji üretimi, enerji iletimi ve enerji dağıtımı. Fakat bunlar geleneksel şebekede yönetilemiyordu. Çünkü bu sistemler birbiriyle veya kendi içlerinde haberleşme olanaklarına sahip değildi. Akıllı şebeke ne getiriyor? Bu sistemlerin kendi içlerinde ve birbirleriyle haberleşmesini sağlıyor. Bu durumda enerjiyi planlayabiliyorsunuz. Üretimini, talebini veya müşteriye sunacağınız kaliteyi, kayıplarınızı, kaçaklarınızı azaltabiliyorsunuz. Bu çok önemli bir şey. Üstelik yenilenebilir enerji kaynaklarının da sisteme dahil edildiğini düşünürseniz artık kaçınılmaz olarak akıllı şebekelere geçmek ve bu akıllı şebekelerde gerekli bilgileri toplayıp size, şebeke merkezine iletecek akıllı sayaçlara ihtiyacınız olacak. Biz de bu konuda çalışmalarımızı Ar-Ge merkezimizde sürdürüyoruz. Burada değişik teknolojiler kullanarak, meteorolojik ölçümler konusunda ve iletişim konusunda değişik teknolojiler kullanarak sayaçlarımızın yeni nesil akıllı şebekelere uyumlu hale getirilmesi için oldukça yoğun çalışmalar içerisindeyiz.

Peki sizin üretim kapsamınız yenilenebilir enerji konusunu kapsıyor mu, rüzgar olsun, güneş olsun?

Firmamızın yenilenebilir enerji konusunda bir yatırımı yok. Ancak ölçümleme sistemleri, yani yenilenebilir enerji kaynakları dediğimiz rüzgar jeneratörleri veya güneş enerjisi, bunlar şebekeye dahil edilmeye çalışıldığında bir taraftan üreticinin, tüketicinin, enerji tüketicisinin ihtiyaçlarını karşılarken, enerjinin tüketilmediği zamanlarda enerjinin şebekeye geri beslenmesi söz konusu. Bu durumda da artık karşımıza yeni bir kavram çıkıyor; çift yönlü enerji ölçen sayaçlara ihtiyacınız var. Çünkü tükettiğinizi ayrı, ürettiğinizi ayrı ölçmesi gerekiyor. Aksi takdirde bunun faturalanması mümkün değil.

Yani, enerjinin çift yönlü olarak üretilmesi, yani hem bir dağıtım sisteminden aboneye gitmesi hem de aboneden dağıtım sistemine gitmesi birtakım sorunları da beraberinde getiriyor. İşte enerji taleplerinin dengelenmesi, üretilen enerjinin sisteme nasıl dahil edileceği, bütün bunlar ancak sayaçlarınızın akıllı olması ve şebekeye gerekli zamanda gerekli bilgileri gönderebilmesi gerekiyor. Bunun için de mutlaka haberleşmeli şebekeyle entegre çalışan sayaçlara ihtiyacınız var.

2011 yılında aslında, Enerji Piyasası Denetleme Kurumu bir yönergeyle, bir yönetmelikle aslında sayaçların akıllı şebekeye entegrasyonu konusunda ilk adımı attı. OSOS denilen bu sistemde yani otomatik sayaç okuma denilen bu sistemde ilk önce 200 bin Kilowatt saat yıllık üretimden fazlasını tüketen endüstri abonelerinin şebekeye mutlaka akıllı sistemler üzerinden bağlanması gerektiği, yani bir haberleşme mekanizmasıyla internet üzerinden Şebeke Kontrol Merkezi’ne bilgileri aktarması gerektiği gibi bir zorunluluk getirdi. Bu zorunluluktan sonra tabii haberleşmeli sayaçların önemi daha da arttı.

Sayaçları bir modem vasıtasıyla veya içlerindeki bir modül vasıtasıyla şebekeye enerji tüketimini, enerji üretimini artık aktarabilir hale geldi. Ve bu tür sayaçların artık şebekelere entegrasyonu isteniyor. Ama çok kolay bir konu değil. Çünkü burada standartların çok kesin olarak belirlenmiş olması gerekiyor. Aksi takdirde farklı dillerle konuşan pek sayaçla mücadele etmek zorunda kalacaksınız. Sadece bununla da sınırlı değil.

Bu tür bilgiler şebekeye gittiğinde artık bir siber güvenlik sorunu da ortaya çıkıyor. Yani bu bilgilerin şebekeye aktarılması sırasında manipülasyonu veya bilgilerin gizliliği de önem kazanıyor. Bununla ilişkili de standartların oturması gerekiyor. Veya farklı ortamlardan bu bilgilerin taşınması konusunda da standartların oturması gerekiyor. Yani enerji hatları üzerinden veri aktarımı, GSM-GPRS şebekeleri üzerinden veri aktarımı veya farklı bir kablosuz ortamlardan veri aktarımı. Ne yazık ki sadece ülkemizde değil, dünyada da henüz tam olarak oturmuş standartlar yok. Ama gelişmekte olan standartlar var. Bu standartların bazıları tekelleşme amacıyla yapılmış gibi gözüküyor ama yine de standartlar önemli. Biz standartlaşmanın önemini özellikle burada vurgulamak istiyoruz. 2012 yılında, Sanayi Bakanlığı tarafından hayata geçirilmiş bir çalışma vardı. Saykom isimli, Sayaç Komisyonu isimli bir kuruluş oluşturuldu ve bunun içerisinde TÜBİTAK’tan, firmalardan, enerji dağıtıcılarından, EPDK’dan temsilcilerle ülkemizin yeni nesil şebekelere adapte olabilmesi için gerekli olan standartların tartışılması aşamalarına geçiliyordu. Ama bu çalışma da maalesef çok hızlı yürümüyor. Bu çalışmaların bir an önce sonlandırılması gerekiyor. Bir an önce bu çalışmaların bir yola koyulması gerekiyor. Bizim önümüzde kaybedeceğimiz vakit yok. Enerji ihtiyacı gitgide artıyor. Yatırımlarınızı düzgün tamamlayabilmeniz, kayıp ve kaçaklarınızı en aza indirgeyebilmeniz için bu tür standardizasyonların en kısa zamanda yapılması gerekiyor. Şu anda önümüzdeki en büyük engellerden bir tanesi bu. Firmamız olarak baktığımızda standartlar oluşmadığı için pek çok sorunla karşı karşıyayız. Yani siz bir standarda uygun olarak sayaç üretmek istediğinizde o standardın ülke çapında kabul ediliyor olması gerekir ki üretiminizi sürdürebilesiniz. Aksi takdirde pek çok standart var, pek çok firma belirgin olmak için kendine özel standartlarını yaratmak durumunda kalıyor. Bu durumda siz yüzlerce çeşit standardı karşılayacak bir mekanizma oluşturamazsınız veya oluşturmaya çalıştığınızda bu çok pahalıya mal olacaktır, ülkemizin kaynakları boşa gidecektir. Yani önemli sorunlardan bir tanesi bu standartlaşma meselesi diye görüyorum.

Peki Ünal Bey, inşaat sektörü büyüyor bir yandan. Akıllı apartmanlar geliyor deniyor. Bu anlamda bütün sistemler entegre mi? Yani firmalar ne kadar işbirliği içerisinde? Sektör birlikte mi hazırlanıyor?

Aslında bakarsanız bu yaşayan bir sistem. Yani gerçekten yaşayan bir sistem ve bunu yönetmek için yakınsama teknolojilerine ihtiyacınız var. Aslında orada bir bulut var. Bu bulut internet. Bu bulut üzerinde aslında bütün cihazlarınızın, bu buluta bağlanabilirliğini sağlamanız için gerekli çalışmaları yapıyorsunuz.

Burada servis sağlayıcılar var. İşte mobil telefon operatörleri var, sabit telefon operatörleri işin içerisinde, sayaç üreticileri işin içerisinde. Değişik sektörlerden, akıllı şebeke altyapısını oluşturabilmek için gerekli bileşenleri üreten bütün üreticiler işin içerisinde. Tabii ki bunlar verilerin iletimi için veya verilerin toplanması için işbirliği yapmak zorunda. Yani bugün, şimdi akıllı bir ev dediğinizde enerjinin yönetilebilir olması gerekiyor. Yani akıllı bir sadece konfor değil aynı zamanda da enerji tasarrufunu sağlayan, günümüzün modern ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir ev. Bu anlamda sorduğunuzda böyle söyleyebilirim. Bunun için de mutlaka haberleşen, birbiriyle konuşan cihazlara ihtiyacımız var. Sayaçlar da bunlardan bir tanesi. Tabii ki enerji ölçümünüzü merkeze, merkezden gelen bilgileri de enerjinizi yönetebilmek için ev içindeki cihazlara iletmek durumunda. Burada da pek çok üreticinin de birlikte işbirliği yapması gerekiyor. Örneğin bir sayacın ev içerisindeki bir haberleşme sistemiyle çalışabilmesi gerekiyor veya akıllı şebekeye göndereceği zaman oradaki sistemle haberleşmesi gerekiyor. Bu GSM şebekeleri üzerinden gidecekse orada mobil telefon operatörleriyle işbirliği içerisinde olmanız gerekiyor gibi pek çok alanda teknolojiler birleşiyor. Zaten geleceğin kavramı da bu. Bağlantılı cihazlar diyoruz. Bu bağlantılı cihazlar haberleşebilen ve bir merkeze bilgi aktarabilen cihazlar. Yani bugün mobil bağlanılabilirlik çok önemli biliyorsunuz. Bu da, bu benzer kavram, aynı şekilde sayaçlar için de veya diğer haberleşecek, haberleşme ihtiyacı olan üniteler için de geçerli.

Bu anlamda aslında yakınsama bütün işleri benzer kılıyormuş gibi bir iç içe geçme durumu mudur? Sizce en sonunda böyle bir konsolidasyon olacak mı yoksa herkes kendi alanında devam edecek mi?

Konsolidasyon bilgide olacak. Bizim yakınsamadan kastettiğimiz şey aslında bilginin paylaşımı. Bilgiyi bir şekilde, dünyanın herhangi bir noktasından bir başka noktasına iletmeniz gerekiyor. İşte bu yakınsama. Bunu değişik teknolojilerle yapabilirsiniz. Bir de bilginin kaynağı var. İşte biz sayaç ürettiğimiz için bilgi kaynağı olarak enerjinin tüketimini, enerjinin tüketimi sırasındaki davranışları, yani bir tarihçesini, müşterinin enerji tüketim profillerini saklayıp bunu iletiyoruz. Dolayısıyla bir zamanlar, bundan 20 yıl öncesinde sadece enerjiyi ölçüp, gelen bir eleman kapıda bunu faturalandırırken veya alıp bir kalamazo defterine yazıp daha sonra merkezde faturalandırırken artık bu yeterli değil. Böyle bir şebekeyi yönetebilmeniz için artık müşterinin alışkanlıklarını, tüketim saatlerini bilmeniz gerekiyor. Enerji şebekenizi ona göre planlamanız gerekiyor. Hatta müşteriye demeniz gerekiyor ki, “Siz, şu saatte daha ucuz enerji alacaksınız.” Veya müşteriyle anlaşacak, abonenizle anlaşacak, “Bakın şu saatte ucuz, enerjiyi bu saatte kullanmışsanız…” veya “Evinizin içerisindeki bazı enerjilerden feragat ederseniz biz size daha ucuz enerji veririz.” diyebilirsiniz. Kampanya bile olabilir. Yani bugün nasıl kampanyalar oluyor, enerjide de kampanyalar olabilir.

Örneğin bazı dağıtım şirketleri akıllı şebekeler yardımıyla şunu diyebileceklerdi: “Ben, hafta sonları, tatil günleri size enerjiyi üçte biri fiyatla satıyorum.” Bu durumda müşteri tıpkı telefon operatörlerini değiştirir gibi dağıtım operatörlerini de değiştirebilir hale gelecekti. Ama bunun için akıllı şebekenin oluşturulmuş olması şart.

Sizin müşteri grubunuz şu anda daha çok kimler? Gelecekte değişim gösterecek mi? Nasıl görüyorsunuz?

2013 yılı Mart ayı bizim için önemli bir dönüm noktası. Bundan önceki durumda müşteri sayaçların sahibiydi ve parasını ödeyip elektrik sayacını piyasadan temin edip taktırıyordu. Ama 2013 yılında değişen kanunla birlikte bu artık dağıtım şirketlerine geçti. Artık sayaçların sahibi dağıtım şirketleri ve devlet. Dolayısıyla müşteri sayaçlarına para ödeyip piyasadan sayaç temin etmiyor. Bu da tabii bizim müşteri portföyümüzün değişmesine neden oldu. Bundan önce doğrudan piyasaya, toptancılar kanalıyla sayaçlarımızı veriyorduk ama bu tarihten sonra artık ihalelerle dağıtım şirketlerine verebiliyoruz. Çok sayıda toptancıdan 21 dağıtım şirketine veya onların alt taşeron şirketlerine vermek durumunda kalıyoruz.

Bu değişim aslında çok önemli dezavantajları da beraberinde getirdi. Çünkü geçiş çok hızlı bir şekilde gerçekleşti. Bir kere insanlar ellerinde, toptancılardan bahsediyorum, ellerinde birçok sayaçla kaldılar. Bunların artık dağıtım şebekelerine takılması zorlaştı, kanunen takamadılar. İkinci tarafta dağıtım şirketleri bunları kuracak, artık bu operasyonu yapacak yeterli sayıda personel bulunduramadı, gibi pek çok dezavantajı var. Üreticiler için de çok önemli dezavantajları var. Artık siz toptancıya ürününüzü veriyorken bir dağıtım şirketi ihalesine bağlısınız. Üretim, sürekli üretimden blok blok yapılan üretime doğru geçti. Bu durumda, tabii işçilik maliyetleriniz, istihdam durumlarınız çok değişti. Örneğin bir ihale alamadığınız durumda herhangi bir üretim yapamıyorsunuz ya da büyük bir ihale aldığınızda birdenbire çok büyük Volume’lü üretimler yapıyorsunuz. Bu da bir üretim planlamasının korkunç bir şekilde aksamasına yol açtı. Dolayısıyla burada yapılması gereken şey, belki de en doğrusu, ihalelerin birden çok üreticiye dağıtılması. Aksi takdirde ya ihaleler karşılanamayacak ya da karşılandığında pahalı fiyatlara karşılanacak ya da ihaleleri karşılayan firma sizin istediğiniz şekildeki sayaçları veremeyecek gibi, bazı durumlarla, olumsuz durumlarla karşı karşıya kalıyorsunuz. Yerli üretici için hiç iyi bir şey olmadı. Bunun mutlaka düzenlenmesi, dediğimiz gibi bazı önlemlerin alınması gerekiyor. Özellikle EPDK tarafından.

Peki, bu anlamda siz başka açılımlar bakıyor musunuz ya da Makel’in ihracat durumu nasıldır?

Tam da bu noktada firmamız olarak yurt dışına yönelmek artık bizim için daha önemli oldu. Çünkü Türkiye’de ihalelerden kaynaklanan belirsiz üretim ve çok düşük fiyatlar, özellikle yurt dışına satışın çok daha önemli bir şekilde bizim firmamızda yer alması gerektiğini ortaya koydu. Zaten önemsenen bir konuydu ama biraz daha aciliyet gösterdi.

Bu anlamda baktığımızda son bir yıl içerisinde, Türkiye’de ilk defa Almanya’ya sayaç satar hale geldik. Zaten pek çok ülkeye sayaç satışımız vardı. Ama Almanya’ya sayaç satar hale gelmenin şöyle bir önemi var.

Biliyorsunuz Orta Avrupa ülkeleri, özellikle sayaç üretiminde dünyanın en eski şirketlerini barındırıyor. Biz de şu anda dünyanın en eski şirketlerinden birisine sayacımızı satıyoruz. Bu da çok önemli bir dönüm noktası bizim için. Hatta ülkemiz için. Bu da ürettiğimiz ürünlerin ne kadar kaliteli olduğunu da gösteriyor.

Peki bu enerji alanından farklı alanlara girmeyi düşünüyor musunuz? Öyle planlarınız var mı?

Şu anda enerji yatırımları, biliyorsunuz enerjinin üretilmesi alanında pek çok yatırımlar var veya enerji yönetimi alanında yatırımlar söz konusu. Biz şu anda akıllı şebekenin AMI dediğimiz gelişmiş sayaç altyapısı tarafındayız ve buradaki portföyümüzü daha da genişlettikten sonra tabii olabilir; Ar-Ge stratejimiz içerisinde yer almak kaydıyla. Ama şu an için farklı bir alanda, enerji üretimi gibi farklı bir alanda yatırım yapmak gibi bir düşüncemiz yok.

Peki Ar-Ge demişken Makel’in Ar-Ge’si ne zaman kuruldu? Yıllar içinde tasarım bazında gelişimi neydi?

Firmamız başlangıcından bu yana kendi Ar-Ge’si ile çalışmalarını sürdürdü. Bütün tasarımlar Makel içerisinde gerçekleşti. Dolayısıyla herhangi lisanslı bir ürün alıp onun üzerinde çalışma gibi bir durum söz konusu değil. Tamamen özgün çalışmalar gerçekleştiriyoruz. 2013 yılında da Makel Ar-Ge merkezini kurdu. Şu anda altmış dört kişilik bir Ar-Ge merkezine sahip, Sanayi Bakanlığı tarafından kayıtlı bir Ar-Ge merkezi bu. Dolayısıyla güçlü bir Ar-Ge, yılların tecrübesiyle şu an için özellikle elektronik tarafta bahsediyoruz, o alanda kendimize güvenimiz tam. Tabii ki Makel’in faaliyet alanı sadece elektrik sayaçları değil. Pek çok değişik üründe de faaliyet gösteriyor ama özele girersek sayaçlar alanında şu anda dünyayla rekabet edebilecek bir Ar-Ge’ye sahibiz.

Biraz ürün portföyünüzden bahseder misiniz?

Makel 1977’de başladığında aslında bir toptan ürün tedariki şeklinde işe başladı. 1988 yılında anahtar priz üretimiyle başladık. Daha sonra 1998 yılında enerji, yani sayaçlar, elektrik sayaçları, mekanik sayaç, daha sonra 2000 yılında elektronik sayaçlara geçtik. Benzer yıllarda sigorta kutuları, daha sonra Türkiye’deki ilk üretimlerinden birisi olan otomatik sigortalar gibi üretimlerle devam ettik. Şu an 600’den fazla değişik üründe 14 bin, 15 bin civarında bir varyantla satış yapıyoruz. Kısaca özetleyecek olursak, sayaç portföyü trifaze, monofaze ve endüstriyel türde sayaçlar, reaktif güç kontrol roleleri, panel metre dediğimiz trifaze volt-metreler, multi-metreler, endüstriyel kontol ürünler, son, geçen sene ilk defa Türkiye’de akıllı ev sistemine de girdik. Geçen sene tasarımına başladığımız ve bu sene içerisinde de tamamlanmış olacak olan KNX bazlı akıllı ev sistemleri, onun dışında kontaktörler, Lc kontaktörler, kaçak akım koruma röleleri, kompakt şalterler gibi pek çok ürüne sahibiz.

PTT Türk telekomünikasyon tarihine bayağı bir şey katmıştır. Oradaki bir takım şirketlerin oluşumuna da ihaleler açarak ön ayak oldu. Aynı şeyi TEK için de söyleyebilir miyiz? Tarih bazında baktığımızda bunu yapmak mümkün müdür?

Valla o konuda bir şey söyleyemiyorum. Bilmediğimiz konularda yorum yapmayalım. TEDAŞ’ın katkısı olmuştur. Türkiye Elektrik Dağıtım Şirketi’nin bir katkısı olmuştur.

Peki sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Son olarak söylemek istediğim şey şu: Türkiye’de enerji ölçümü konusunda yeterince Ar-Ge deneyimi, birikimi var. Dünyayla rekabet edebilecek konumdayız ve ülkemizin akıllı şebekeye yönelik ihtiyaçlarının yerli sanayinin de desteklenerek geliştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bunlardan en önemli konulardan bir tanesi de bu şebekeye bağlanabilecek sayaçların standartlarının bir an önce belirlenmiş olması gerekiyor.

Aslında Türkiye’de bu sorunun önemli kaynaklarından bir tanesi de enerjinin tüketilmesinde, dağıtılmasında ve iletilmesindeki senkronizasyon bozukluları. İşte bu akıllı şebekeler buna bir önlem olacak. Çünkü üretiminizi planlayabileceksiniz. Tüketiminizi bileceksiniz. Çünkü tüketim profillerini biliyorsunuz. İletim sistemindeki kayıp ve kaçakların kaynaklarını bulup yok edeceksiniz. Bu önemli bir tasarrufu da beraberinde getirecek. Öte yandan müşterinizi bilinçlendirebileceksiniz. Eğer şebekenizdeki sayaçlar akıllı sayaçlarla değiştirilirse. Bu durumda müşteri tüketim alışkanlıklarını da belki fiyat, maliyet orantısında düşünerek değiştirecek, tasarrufu daha çok ön plana alacak. Firmamız bu konuda sadece sayaç değil akıllı evler ile ilişki çözümleri de geliştiriyor. Bu da tabi ki tüketim alışkanlıklarını veya işte bir lambayı açık unuttuğunuz zaman veya oda da yokken lambanın otomatik olarak kapatılması veya diğer enerji tüketen kaynakların yönetilmesi anlamında bizi enerji tasarrufuna getirecek faktörleri karşımıza çıkıyor. Ama sadece her şeyi tüketiciden beklemeye gerek yok. Dediğimiz gibi enerjiyi üreten, ileten, dağıtan şebekenin de mutlaka düzgün bir şekilde çalışması gerekiyor ki biz bu enerji kaynaklarını verimli kullanalım ve bize maliyeti az olsun.

Peki aslında bahsettiğiniz biraz tüketici alışkanlıklarına yönelik tasarruftu. Aynı şekilde sanayimizi nasıl görüyorsunuz? Sanayimizin kullandığı enerjide bir verimlilik var mı?

Elbette sanayicinin temel ihtiyacı enerji. Enerjiyi kullanması gerektiği saatleri düzenleyerek veya enerji talebini değiştirerek dağıtım şirketlerini daha ucuz enerji, daha ucuz maliyetlerle enerji elde etmesi mümkün. Bu konuda da çeşitli çalışmalar var. Yani talep yönetimi özellikle ön plana çıkıyor. Yine belirli bir limitin üzerinde tüketen aboneler biliyorsunuz, serbest tüketicidir. Yani istediği dağıtım şirketinden enerjiyi alabilir. Bu anlamda da bir rekabet ortaya çıkmaya başlıyor. Akıllı şebekelerle birlikte. Bu durumda sanayici de daha ucuza mal edebileceği enerjiyi istediği dağıtım şirketinden alabileceği gibi bu enerjiyi tüketim alışkanlıklarını da gözden geçirerek daha tasarruflu çözümlere yönelebilir.

Ünal Bey, bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Hayır, ben teşekkür ederim.

 

 

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

Read More
Şerif Acar Beykoz Söyleşisi

“Türkiye’nin yazılım ihracatı çok büyük değil. 200 milyon dolar civarında ama biz hep ilk 5’te olduk. Şu anda 45’e yakın operatörde ve 30’dan fazla ülkede yazılımlarımız çalışıyor. 450-500 milyon aboneye hizmet veriyor. Bunların içinde çok büyük operatörler de var. Hindistan’da Air-Tel operatörü var. 180-200 milyon abonesi var. Yine Hindistan’da diğer bir operatör daha var ve onun da 120 milyon abonesi var. Böyle çok büyük operatörlere hizmet veren yazılımların ki Hindistan biliyorsunuz yazılımların kalbidir. Biz Hindistan’a yazılım ihraç ettik. Bunu ben her zaman söylüyorum ve çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü Hindistan gibi bir yere yazılım ihraç ediyorsanız her yere edilebilir. Bu yazılımlar da burada, Türk mühendisinin elinden çıktı. Bu da bizim için özellikle önemli.”

 

1980 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden mezun oldum. Elektrik, Elektronik Bölümü’nden. 1,5 sene kadar süren bir kariyerden sonra çok kısa bir petrolcülük deneyimim oldu. Ondan sonra iletişim-bilişim sektörüne adım attım. İlk önce Amerika’ya gittim, ITT şirketine. Aşağı yukarı 1,5-2 sene kadar ITT’de çalıştıktan sonra Alcatel, ITT’yi satın aldı. Biz de Alcatel mühendisi olarak çalışmaya devam ettik. Aşağı yukarı 15 sene kadar Alcatel’de çalıştım. Ve 6-7 ülkede bulundum.

 

90’larda Telekom’da bir daralma oldu sonra GSM ortaya çıktı. O dönemlerden bahsedebilir misiniz? Siz neler yapıyordunuz?

 

Şimdi 90’larda ben İspanya’daydım. Genel GSM’le değil ama normal bildiğimiz santrallerde çalıştım. O arada Türkiye’de GSM olayı başladı. Ben tam balını yakalayamadım Türkiye’de. Çünkü 92-93’te başladı Türkiye’de. Ben 96’da Türkiye’ye döndüm. Döndükten sonra daha önce çalıştığım konuları Türkiye’ye getirip o konularda çalışmak istedim. Telsoft diye bir şirkette işe başladım. Telsoft, SSI de alt yapı programlarını yapan bir şirketti. SSI de şu, biraz daha açmak gerekirse, internette nasıl IP çok önemli; internet protokolü, IP olmadan internet mümkün olmuyor. O zamanlar SSI de olmadan telekom mümkün olmuyordu. Biz de Telsoft’ta SSI alt yapı programları yazarak Amerika’ya ihraç ediyorduk. Yani 1996 yılından bahsediyorum. Ve bizim bu yaptığımız işi Türkiye’de yapan başka özel şirket yoktu. Daha sonra 98-99 yılında, kendi ürünlerimizi de çıkarmaya başladık. Yani Telsoft olarak SSI’de alt yapı ürünlerinin yanında bir takım uygulamalar da yapmaya başladık. Ne yaptık mesela, kısa mesaj servisini yazdık, SMS dediğimiz. Voice Made yaptık. Daha önce Voice Made vardı ama bunun GSM’e uygulanmış hali yoktu. Onları yaptık.

 

2000 yılında da Amerikan Telenity şirketi diye bir şirket Telsoft’u satın aldı, ismini değiştirdiler ve Telenity olarak yeni bir vizyonla, yeni bir finansal görüşle Türkiye’de çalışmalara başladı.

 

Telenity, Telsoft’u satın aldıktan sonra biz yeni bir vizyonla, yeni bir finansal güçle çalışmalarımızı GSM operatörlerinin katma değerli servisler alanına, onların ihtiyaçlarını karşılamaya, onların katma değerli servislerden yaratabilecekleri gelirlere katkıda bulunma amacıyla yeni ürünler tasarlamak üzerine kurduk. Ve bu amaçta da yeni mühendisler işe aldık ve tamamen yerli teknolojiyle burada bir GSM operatörünün, katma değerli servisler konusunda A’dan Z’ye bütün ihtiyaçlarını karşılayacak sistemleri, yazılımları geliştirmeye başladık. Birkaç sene araştırma geliştirme çalışmalarına devam ettikten sonra satış kısmına ağırlık vererek sadece Türkiye’de değil, dünyanın dört bir yanında GSM operatörleriyle temasa geçerek bu ürünlerimizi onlara sunduk. Fuarlara katıldık. Fuarlarda stantlarda yaptığımız çalışmaları sergiledik.

 

Ve bu çalışmaların sonucunda da ihracat konusunda önemli yerlere geldik. Şöyle ki çok uzun seneler biz yazılım ihracat sıralamasında hep ilk beşte olduk. Hatta ilk üçte olduğumuz seneler de oldu.

 

Türkiye’nin yazılım ihracatı çok büyük değil. 200 milyon dolar civarında ama biz hep ilk 5’te olduk. Şu anda 45’e yakın operatörde ve 30’dan fazla ülkede yazılımlarımız çalışıyor. 450-500 milyon aboneye hizmet veriyor. Bunların içinde çok büyük operatörler de var. Hindistan’da Air-Tel operatörü var. 180-200 milyon abonesi var. Yine Hindistan’da diğer bir operatör daha var ve onun da 120 milyon abonesi var. Böyle çok büyük operatörlere hizmet veren yazılımların ki Hindistan biliyorsunuz yazılımların kalbidir. Biz Hindistan’a yazılım ihraç ettik. Bunu ben her zaman söylüyorum ve çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü Hindistan gibi bir yere yazılım ihraç ediyorsanız her yere edilebilir. Bu yazılımlar da burada, Türk mühendisinin elinden çıktı. Bu da bizim için özellikle önemli.

 

Biz bunun yanında bütün Kafkas ülkelerinin çoğunda bu çalışmalarımızı sürdürdük. Orta Doğu’da birçok ülkede varız. Afrika’da varız. Bizim yazılımlar Madagaskar’da da çalışıyor, Tayland’da da çalışıyor. Trinidat ve Tobago’da da çalışıyor. Yani dünyanın bir ucundan diğer ucuna yazılımlarımız birçok ülkede çalışıyor. Ve bu çalışmaları her gün geliştiriyoruz. Çünkü biz teknoloji şirketiyiz.

 

Teknolojide dur durak olmuyor. 6 ay bir konuyu çalışmasanız zaten bilgileriniz eskiyor. Onun için biz de değişime uyarak, pazar dinamiklerini ve operatörlerin ihtiyaçlarını da dikkate alarak yeni ürünler tasarlıyoruz. Var olan ürünlerimizi geliştiriyoruz. Ve operatörlerin katma değerli servis ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyoruz. Bu da yaklaşık bütün dünya ortalaması olarak katma değerli servislerden %10 ile %15 arasında bir gelir elde ediliyor. Tüm cirolarının %10-15’i katma değerli servislerden yaratılıyor. Tüm ciroları düşünürseniz çok önemli bir miktar bu. Katma değerli servisler operatörlerin yarattıkları gelirlerde %10-15 arasında bir oranda katkıda bulunuyor. %30’lara çıkan ülkeler de var. Kuzey ülkelerinde mesela Finlandiya’da, İsveç’te daha yüksek. Ortalama olarak dünyada 800’e yakın GSM operatörü var ama bunların ortalaması %10 ile %15 arasında. Türkiye’de %12 civarlarında. Tabi bugünlerde ses gelirlerinde bir artış olmuyor hatta bir azalış oluyor. Ona karşılık Data gelirlerinde artış oluyor. Eskiden tabi 3G’den önce Data gelirleri çok düşüktü.

Yani dikkate alınmayacak kadar düşüktü. Fakat 3G ile beraber belki de yeni gelecek olan 4G ile beraber Data gelirleri ciddi oranda artıyor. Katma değerli servisler de aşağı yukarı aynı kalıyor. Çünkü katma değerli servislerin özelliği ise çok fazla katma değerli servis yaratılıyor ama bunlarda başarılı olanların sayısı çok fazla olmuyor.

 

Operatörlerin de alt yapıları yeni katma değerli servisler yaratmaya elverişli ve esnek bir yapıda olmalı ki yaratılan katma değerli servisler eğer tutmazsa çıkartıp yenileri konulabilmeli. Yani 200 tane servisten sadece 5 tanesi başarılı oluyor. Fakat hangi 5 tanesi başarılı olacak onu tam olarak bilemediğimiz için, yani operatörler de bilemediği için denemek zorundalar. Onun için kolaylıkla devreye alınabilecek ve de başarısız olursa çıkartılabilecek, yenisi koyulabilecek bir yapıya sahip olmalılar. Bizim firmamız bu alt yapıyı da operatörlere sağlıyor. Buna biz Service Delivery platform diyoruz. Ve buna sahip olan operatörlerde bu tür sorunlar hemen hemen hiç olmuyor.  Yani çok hızlı devreye alınıyor, bir haftada falan yeni bir servis devreye alınıyor, müşteri memnuniyeti ölçülüyor, başarılıysa devam ediyor. Başarısızsa değişiklik yapılıyor ya da tamamen kaldırılıyor. Ve sistemin alt yapısı da buna elverdiği için, tabi bir de rekabeti de düşünürsek servislerin çok hızlı devreye girmesi lazım. Yani düşünceden eyleme çok hızlı geçmesi lazım ki, rekabet edilebilsin.

 

Biz de operatörlere bu konuda ürünlerimizle yardımcı oluyoruz, destek veriyoruz. Tabi ki biz teknoloji firması olduğumuz için, demin de değinmiştim, en son teknolojiyi takip etmek zorundayız. Takip de ediyoruz. Dünya çapındaki birçok foruma, kuruluşa üyeyiz. Onların çalışmalarına katkıda bulunuyoruz. Hatta ne olup bittiğini ilk elden öğreniyoruz. Katkıda bulunup, destek veriyoruz ve bizim fikirlerimizin de yeni geliştirecek, geliştirilen standartların içine girmesini de sağlıyoruz.

 

Özellikle lokasyon konusunda ciddi çalışmalarımız var. Lokasyon belirleme ve o belirlenen lokasyonu kullanma, kullanacak servisler yaratma. Hindistan’da yaptığımız iş de esasında böyle bir iş. Oradaki iki büyük operatörün lokasyon alt yapısı tamamen bizimdir. Bizim alt yapı üzerine kurduğumuz servisleri kullanıyorlar. Şöyle güzelliği de var bu işin: Biz yeni bir servis çıkarttığımızda, mesela Türkiye’den herhangi bir şirketin lokasyon bazlı servisini alıp rahatlıkla Hindistan’da uygulayabiliyoruz.

 

Bu lokasyon bazlı servis nedir, biraz onu açabilir miyiz acaba?

 

Şimdi biliyorsunuz GSM şebekesinden her cep telefonunun yeri belirlenebiliyor. Bunun birçok yöntemi var. Tabi en kolayı GPS. Ama GPS’i kullanmadan da şebekedeki baz istasyonları, enerji seviyeleri ölçülerek uzaklıklar bulunabiliyor. Ve cep telefonunun yeri aşağı yukarı tahmin edilebiliyor. Ve bu da Longitude, Lentitute olarak, enlem boylam olarak gelebiliyor ve siz onu alıp bir haritanın üzerine  gösterdiğinizde aşağı yukarı cep telefonunun yeri belirlenebiliyor. Tabi hassasiyet kullanılan teknolojiye göre değişiyor. Bu baz istasyonlarının sıklığına göre 2 metreden 200 metreye kadar değişebiliyor. Şehirde çok başarılı tabi açık alanda biraz daha mesafeler uzuyor. Ve bu bilgiyi kullanarak da değişik servisler yaratabiliyorsunuz. Mesela Emergency Service, acil servis için çok önemli bir şey cep telefonunun yerini bulmak. Mesela, dağda kaybolan birinin yerini bulmak çok önemli. Bunlar hayati önemi olan şeyler. Ama mesela akşam çocuğunuzun ateşi çıktığında, en yakın eczaneyi bana söyle servisi gibi de bir şey.

Size en yakın eczaneyi de biliyoruz, o akşam hangi eczane nöbetçi onu da biliyoruz. Size hemen o eczaneyle ilgili yer bilgisini, harita bilgisini, telefonunu veriyoruz. İsterseniz sesli bağlantı da kuruyoruz. Bu tabi önemli bir servis. Mesela başka bir servis, araç takip, o sistemler zaten GPS ile yapılıyor ama onların yedek olarak ya da mesela tünelde GPS çalışmıyor bu GSM ile ona destek olunabilir. İki teknoloji bir araya getirilerek servis genişletilebilir, zenginleştirilebilir.

 

Bunun gibi birçok servis var. Şu anda bizim elimizde bile 20’ye yakın servis var. Ama dünyada çok değişik uygulamaları var. Biz insanlara bunun alt yapısını da veriyoruz. Bu yer bulma ve kullanma teknolojisini. Artı üstüne de servisler sağlayabiliyoruz. Dediğim gibi, bizim küçük bir ekosistemimiz de var. Burada, Türkiye’de yapılmış olan konum tabanlı servisini alıp, operatörünü de tabi onun yanına alarak Hindistan’da devreye alma şansımız var. Bu da Türkiye’deki küçük şirketlere bu konuda çalışan şirketlere bir yurt dışına kapı açma gibi bir fırsat oluyor. Biz bunu da kullandırıyoruz ve genişletmeyi düşünüyoruz. Bunun dışında Türkiye’deki birçok şirketle iş birliğimiz var. Beraber ürün geliştiriyoruz. Ya da onların ürünlerini biz satıyoruz, bizim ürünlerimizi onlar satıyor. Yani hem satış amaçlı bir iş birliği hem de teknolojik iş birliği yapıyoruz. Ve bunların yapılması da lazım. Birçok şirket bunu yapıyor ama daha da geliştirilmesi lazım.

Türkiye’de yazılım sektörü şu anda istediğimiz noktada değil. Yazılım sanayicileri derneği esasında Türkiye’deki bütün yazılım şirketlerinin sesi olmak durumunda. Türkiye’de aşağı yukarı 1700 tane yazılım şirketi var. Fakat ne yazık ki bunun %80’i ya da %85’i küçük kobi şeklinde. Yani küçük kobi dediğim, 50 kişiden az hatta birçoğu da 10 kişiden az eleman çalıştırıyor. Böylece küçücük kobilerden çok büyük yazılımlar yaratmak çok mümkün olmuyor. Biz bu arkadaşları, bu şirketleri bir konsolide** edip bir araya gelmelerini ve güçlerini birleştirmelerini, böylece daha büyük yazılımlar ve daha büyük sorumluluklar almalarını sağlamaya çalıştık. Kısmen başarılı olduk. Çok başarılı olamadık. Fakat böyle yapılması gerekiyor.

 

Şu an Türkiye’deki en büyük yazılım şirketinde 1000’e yakın mühendis çalışıyor. Hindistan’daki en büyük yazılım şirketinde 180 bin kişi çalışıyor, ihracatı neredeyse 100 milyar dolarlara yaklaştı. Türkiye’nin tüm ihracatına yaklaşıyor yani. Türkiye’de 150 milyar, Rusya’da 166 milyar hedefimiz var. Olup olmayacağını bilmiyorum. İnşallah olur. Fakat sadece yazılımdan, bilişimden 100 milyar dolarlık bir ihracat gerçekleştiriyorlar. Ama oradaki şirketin hacimleri çok büyük. Yani 180 bin kişi, 30 bine yakın şirket var ve bunların birçoğu yani %50’den daha fazlası, 3 bin kişiden fazla eleman çalıştırıyor. Tabi orada nüfus da fazla. Çok fazla eğitim kurumu var. Hintliler bilişimi çok kritik, stratejik bir sektör olarak görüyorlar.

 

Sadece Hintliler değil, dünyada birçok ülke artık bilişimi stratejik sektör olarak görüyor. Ve alt yapı yatırımlarını yapıyorlar. Mesela, Slovenya’yı örnek vereceğim, çok yakın. E-ticaret konusunda bir numaralar. Yani hiç kimsenin aklına gelmez, küçük ülke. Ve e ile başlayan bütün servislerde bir numara. Biz bilmiyoruz, oradan herhangi bir şirketi duymadık ama bilmesek bile kullandığımız her şeyde onların ürünleri var. Mısır çok ciddi yatırım yapıyor. Ama karmaşadan sonra biraz duruldular. Kosta Rika çok önemli. Malezya. Rusya’yı saymayacağım. Tabi İsrail’i saymıyorum, onlar zaten alıp başlarını gitmişler.

Ama bilişim hakikaten yatırımı minimum ama geri dönüşümü maksimum olan bir sektör.

 

Bizim üniversiteden mezun yazılımcı sayımız yeterli mi?

 

Bizim yazılımcı sayımız şu anda yeterli değil. Bu kapatılabilir. Bizim 50’ye yakın üniversitemizde bilgisayar mühendisliği bölümü var. Tabi hepsi aynı kalitede değil. İki türlü çalışmamız lazım. Bir, sayıyı artırırken, kaliteyi de artırmamız lazım. Yani üniversiteden çıkan bir mühendisi bizim alıp hemen işe koyabilmemiz lazım. Bu her zaman mümkün olmuyor. Özellikle bu yazılım konusunda mesela biz Telekom yazılımları, Telekom ve iletişim yazılımları üzerine çalışıyoruz. İletişim tarafını öğrenmesi lazım. Ve onu bildiği bilgilerle, üniversitede öğrendiği bilgilerle birleştirmesi lazım. Bu da zaman alıyor. Bu 6 ay ile 9 ay arasında bir eğitim gerektiriyor. Yani bizim için biz ona ekstra bir eğitim vermek zorundayız.

 

Şimdi üniversite sanayi işbirliğine hemen buradan geçecek olursak. Mesela, bu eğitimi öğrenci okuldayken bizden alabilir. Bunun yolu açılmalı. Bazı üniversiteler bunu yapıyorlar. Hatta ben başkanken de Bahçeşehir Üniversitesi’nde böyle bir programla başlamıştık. Bu yapılabilir. Ve bizler gidip, öğrencilere okulda bilgilerimizi aktarabiliriz. Bu seçmeli ders olur. Ama gençler okuldayken hangi sektörde çalışacaklarsa, bilgisayar mühendisi olunca, o sektörle ilgili de en azından bir temel bilgileri, eğitimleri almış olurlar. Ve hem kendileri doğru tercih yaparlar. Hem de bizim için 9 aylık buradaki eğitimden kurtulmuş oluruz. Şimdi bu yeteri kadar yapılmıyor. Bütün üniversitelerde bunu yapabiliriz. Biz yapabiliriz. Üniversite sanayi işbirliği buradan başlıyor zaten. Eğer bunu yapabilirsek bundan sonraki büyük projelerde de, savunma olsun başka büyük projelerde de, üniversitelerdeki eğitim takımıyla, üniversite dışındaki mühendis takımı bir araya gelebilir. Çok daha rahat bir hale gelir ve çok güzel işler yapabiliriz.

 

Peki Şerif Bey, bu iş sizce liselere inmeli mi? Yani bizim şu anda yapmadığımız şey nedir? Hindistan’da nüfus çok fazla fakat onların yaptığı bizim yapmadığımız şeyler nelerdir?

 

Şimdi liselere istesek de istemesek de iniyor zaten. Yani küçücük çocuklar, orta okul talebeleri bile iPhone’da, Android’de oyunlar yapıyorlar. Uygulamalar yapıyorlar. Öğreniyorlar ve yapıyorlar. İndi zaten şu anda. Ama bunu biraz daha kontrollü, daha sonuca yönelik şekilde, daha bir eğitim tarafı da vurgulanarak yapılması lazım. Mesela Fatih projesi çok önemli bir proje. İşte milyonlarca iPad çocuklara, gençlere dağıtılıyor.

 

Şöyle bir önerim olmuştu benim: Bu  tableti dağıttığınız okullarda seçmeli ders olarak Android’de geliştirme yapma dersi koyulsun. 15 milyon tablet dağıtılıyor, 15 milyon öğrenci var. 15 milyonun %5’ini bile kazansak çok büyük bir nüfus bu. Ve bu çocuklar da ilgili, %5’ten de fazlasını kazabileceğimizi düşünüyorum. Onlara biraz daha yol gösterebilsek. Bir raya oturtabilsek. İşte Android’de programlama yapsak. O gün ilgisini çeker bazı gençlerin. Belki çoğunun çekmeyecek ama oradan başka yere atlayabilir. Onu öğrenir, bunu öğrenir ve de daha lise seviyesinde bilişim sektörüne katkıda bulunmaya başlarlar. Burada zaten bizim en büyük problemimiz ara eleman sıkıntısı. Şu anda belki de büyük sektörlerde var ama bilişim sektöründe de var.

Bu çok büyük bir açık tabi ki.

 

Yazılımın da mesela mühendislik dışında, teknisyen, tekniker gibi ara elemanlara ihtiyacı var mı?

 

Çok var. Bunu da yetiştiren bir okul yok şu an. Yani bilgisayar meslek lisesi, motor sanat lisesi var da bilgisayar lisesi var mı, bilmiyorum. Galiba 1 ya da 2 tane var, çok az. Böyle şeyler olmalı. Mühendislere teknisyenin yaptığı işleri bazen yaptırmak zorunda kalıyorsun. Halbuki ben onu çok daha iyi değerlendirebilir, ona dizayn yani tasarım yaptırabilirim. Yani daha ulvi amaçlar için kullanabilirim. Ama onun yerine kalkıp işte basit bir işte kullanmak zorunda kalıyorum. Çünkü o işi yapacak, daha teknisyen seviyesinde elemanım yok. Sadece yazılım konusunda değil. Bütün IT’nin her kısmında da ara eleman sıkıntısı çekiliyor şu anda. Bu konuya da özellikle önem vermek lazım. Değişik programlar yapılıyor. İş-Kur yapıyor, değişik derneklerle bir araya geliyorlar. Fakat yeterli olmuyor. Bu konuya biraz daha el atılması lazım. Ve ara eleman sıkıntısının çözülmesi lazım. Bu bizim de elimizi, yazılımcılar olarak, yazılım şirketleri olarak çok rahatlatır.

 

Aslında bir önceki konuya dönmek istiyorum. Bu işbirliği kültürü meselesi Türkiye’de ne kadar yaygın? Siz az önce bahsetmiştiniz, şirketler birleşsin, büyük yapılar olsun diye. Oralarla ilgili ne gibi engellerle karşılaşıldı, sorunlar nedir, buradaki çıkmazlar nelerdir?

 

Türkiye’de belki de hani küçük olsun, benim olsun kültürü var. Bu tabi çok büyük bir engel. Halbuki küçük olunca yaptığınız iş de küçük kalıyor. Yani büyük bir şirketle konuşamıyorsunuz o zaman. Müşteri büyükse o da karşısında daha güçlü, büyük şirket görmek istiyor. 10 kişilik şirketle gidip, milyon dolarlık işler yapmak her zaman mümkün olmuyor. Bir iki kere belki tesadüfen olur ama süreklilik olmaz.

 

Türkiye’de bilişim sektöründeki şirketlerin hacimlerinin çok küçük olduğundan bahsetmiştim. 1700 şirketin çok büyük bir kısmı kobi niteliğinde. E tabi küçük şirketlerin yapacağı işler de çok büyük olamıyor. Doğal bir şey. Fakat yapılan işler küçük kalınca da büyük şirketlerle bir satış organizasyonuna girmek, onlara bir şey satmak çok mümkün olmuyor. Onun için bizim küçük şirketleri konsolide etmemiz, mümkünse belki de devlet teşvikiyle, şirketlerin hacimlerini büyütmemiz ve de süreklilik yaratmamız gerekiyor. Yani siz 1 milyon, 2 milyon, 10 milyon dolarlık yazılım sattığınızda, karşınızdaki şirket sizden süreklilik bekliyor. “Bunun arkasında duracak mısın? Ne kadar duracaksın? Yarın batar mısın, çıkar mısın?” gibi endişeleri olmaması gerekiyor. Ve bunu da sağlamanın ilk yolu, şirketin yapısının, finansal yapısının sağlam olması, belki de devlet garantisi olması, devletinde bu işin arkasında olduğunu hissettirmesi gibi desteklere ihtiyaç var. Aksi takdirde küçük şirketlerin çok büyük işler yapması biraz hayal gibi gözüküyor.

 

Bu bir makro-politika istiyor sanki. Çünkü eğitimde de 90’lı yıllarda bilgisayar seçmeli dersti. Windows 80’lerde Basic vardı ama. Matematik, fen gibi derslerin yanında çok önemli sayılmazdı. Bu da bir vizyon değişikliği galiba.

 

Esasında bilgisayar dersi dediğiniz gibi bütün bölümlerde ek ders olarak veriliyor. Biz üniversitede okuduk. Bir ders vardı o zamanlar, 3 bin kişi alıyordu. Neredeyse okulun 10’da 1’i bir dersi alıyorduk. Fakat tabi onlar sadece kendi amaçları için kullanmak üzere alıyorlardı. O konuda bir şey üretmek için değil. Biz eğer bilişim sektöründe önemli bir yere geleceksek ki gelmeliyiz.

Çünkü demin de dedim ya, bir Laptop’la bir eğitimle yarın bir şey yaratmanız mümkün.

 

Siz bir otomobil fabrikası kurmak istiyorsanız, kişi başına 100 bin dolar yatırım yapmalısınız. E burada milyar dolarlık yatırım oluyor. Halbuki bir Software fabrikası kurmanız için Laptop, eğitim ve insan kaynağı yeterli. Başka bir şeye ihtiyacınız yok. Hemen de yarın üretime başlayabilirsiniz. Bunun gibi bilişim sektörünün geri dönüşümü çok hızlı. Ve katma değeri çok yüksek. Yani bizim bir program üretmemiz için dışarıdan ne almamız gerekiyor? Eğer daha önce bir alt yapı programı almışsa, hemen hemen sıfır. Hiçbir şey. Tamamen beynimizde, kafamızda olan şeyi bilgisayara dökeceğiz. E yarattığımız bu ürün, ürün diyorum çünkü orada bile sıkıntımız var. Kimi ürün diyor, kimi hizmet diyor. Ben ürün diyorum. Ürün, katma değeri %100 bile olabilir. Hadi diyelim ki bir Hardware yatırımı var, bir Laptop yatırımı, %85’in altına kesinlikle inmiyor. Ve de %85 katma değeri olan başka hangi sektör var? Hiçbir sektör yok. Eğer biz yazılım ihracatını artırabilirsek cari açığa müthiş katkısı olur. Çünkü dışarıdan bir şey almanız gerekmiyor. Şu anda ihracatın %60 – %70’i ithalata dayalı. İthal ediyoruz, üstüne bir şey yapıp satıyoruz. Ama otomobil sektöründe falan ithal oranı çok yüksek. Yani katma değerleri çok az. Evet istihdam yaratılıyor ama yeterli seviyede değil. O cari açığı kapatacak seviyede değil. Bizim yeni teknolojiler dediğimiz de sadece bilişim değil, nano teknoloji de var. Yani katma değeri yüksek teknolojilere özel bir önem göstermeliyiz. Ne gerekiyorsa yapmalıyız.

 

Ve bir devlet politikası olması lazım. Yani devletin, bilişim sektörünü kritik sektör ilan ediyorum, demesi gerekiyor. Bunu demedikçe kimse sorumluluğu üstüne almıyor.  Gerçi kamu kanununda %15’e kadar fiyat desteklemesi var. Türk yazılımına, Türk ürününe diyeyim, tercihini kullanabilirsin, diyor ama bu tercih genellikle kullanılmıyor. Bunu desteklemesi lazım, yüreklendirmesi lazım. Devletimizin en üst seviyesinden böyle bir adım gelirse, yerli teknoloji desteklenecek, yerli bilişim sanayi desteklenecek. Mümkün olan her yerde, yerli ürün kullanılacak denilirse, bu yazılım sektörünün önünü çok büyük ölçüde açar. Çünkü biz eğer kendi ülkemizde satış yapabiliyorsak, başka ülkelere daha rahat satabiliriz. Çünkü biz yurt dışına gittiğimizde diyorlar ki, bu ürünü sen kime sattın? Ben kendi ülkemde bile satamamışsam, o zaman nasıl başka ülkelere satacağım. Burada pozitif ayrımcılık olması lazım. Eğer ürün Türkiye’de üretiliyorsa ne olursa olsun buradan tedarik edilmesi lazım. Mükemmel olmayabilir. O zaman bunu mükemmelleştirmemiz lazım. Ama bize, yazılımcılara, devletin bu şansı vermesi lazım. Biz de kendimizi onlara gösterelim. Bizim kendimizi ispat etmemiz lazım. İçerde başarılı olursak, dışarıda da başarılı oluruz. Biz şimdi dışarıda başarılı oluyoruz, içeride başarısız oluyoruz. Bu da trajikomik bir durum.

 

Evet, aynı konuda Pozitron’un patronu Fatih İşbecer ile de konuşmuştuk o da benzer bir tespit yapmıştı.

 

Evet. Yani yurt dışında bize referans soruluyor. İçeride de nereye sattın, diye referans soruluyor. Yani ben işte buradaki kaynakların, yani devlet bize bu desteği verirse eğer ve biz burada çalışmalarımızı geliştirirsek, hem istihdama katkımız olur hem dediğim gibi ciro artışı, ciro açığının kapanmasına katkımız olur. Orada çok ciddi katkımız olur. %85’lere varan katma değer artışı, katma değer yaratılışı, başka hiçbir sektörde yok.

 

Türkiye’de çok değişik devlet destekleri var. 27-28 çeşit destek var. Ama ne yazık ki şirketlerimiz bu desteklerden tamamıyla haberdar değil ve kullanamıyorlar.

Evet, bazılarında birer bürokrasi var. Ama bu desteklerden de yararlanmanın mutlaka yollarını bulmalılar, şirketler. En çok kullanılan destekler TÜBİTAK’ın destekleri. Çok popüler zaten. Ar-Ge yapan birçok şirket bunları kullanıyor. Ama bunun yanında yurt dışında ofis açsanız size destek var, eleman çalıştırsanız destek var, fuara katılsanız destek var, ihracat destekleri var.

 

Biz YASAD olarak zaten kendi bünyemizde 50-60 şirketi kapsayan bir çalışma başlattık. Ve devam ediyor bu. Elimizden geldiğince, bunları anlatmaya çalışıyoruz üyelerimize. Ama birçok üyemiz de ya bihaber ya da bize üye olmayanlar zaten hiç bunlardan haberdar olamıyor. Onun için bu desteklerin biraz daha şirketlere anlatılması lazım. Sadece yazılım sanayine değil tabi. İhracat yapan herkesin bunları mutlaka bir gözden geçirmesi ve kendine uygun desteklerden yararlanması lazım. Bunlar çok önemli. Mesela bir fuara gittiğinizde %65-70’ini masrafların geri alıyorsunuz. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi? İhracat içinde fuara mutlaka gidilmeli. Yoksa yurtdışında ki şirketler sizi nereden tanıyacaklar. Gidip onlarla görüşmek, belki partnerler bulmak, satış kanalları yaratmak, iş ortalıkları yapmak. Yani bir ürünün bir parçasını siz diğerine bir İspanyol yapıyor olabilir. Onu nerede bulacaksınız? Fuarda bulabilirsiniz anca. Çünkü o da aynı amaçla oraya gelmiş oluyor. O da sizi buluyor. Bu şirketin bir araya geldiği yerler. Alıcıların, satıcıların buluştuğu yerler. E gidilemiyordu, pahalıydı. Ama devlet şimdi bunları destekliyor. O zaman gitmemek için bir neden kalmıyor. Biz gene YASAD olarak bu yazılımcıların, GSM konusunda çalışan yazılımcıların, katma değerli servis sağlayıcılarının, alt yapı sağlayıcılarının buluştuğu bir fuar oluyor.

 

Elektronik mühendislerinin, yazılım mühendislerinin bu işletme bilgisi, iş adamlığı becerileri hakkında ne düşünüyorsunuz? Sosyal becerileriyle ilgili. Geliştirilmeli mi?

 

Kesinlikle geliştirilmeli tabi ki. Geliştirilmeleri gerekiyor. Şimdi bir MBA denen çok meşhur programlar var. Ben de MBA yaptım. Şöyle bir tavsiyem olacak gençlere, okuldan çıkar çıkmaz hemen MBA’e girmesinler. Bir 5 sene, 6 sene belki de 10 sene iş hayatını görüp sonra MBA’e gitsinler. Müthiş faydalı oluyor. Çünkü aksi takdirde birçok kavram daha yerine oturmamış oluyor. Ve MBA’le alınanlar da özümsenemiyor. Yani yeni bir roman okurmuş gibi geçilip gidiliyor. Fakat bir miktar çalışıp, iş dünyasını görüp, ondan sonra MBA yapınca, belki MBA’in katma değeri 3’e 4’e katlıyor. Onu tavsiye ediyorum. Zaten eğer mühendislik okuyan birisinin mühendisliği bir kenara bırakıp, işte 15-20 sene sonra, işte eğer iş tarafından, ticari tarafına dönecekse, MBA yapması şart gibi bir şey. Yoksa mühendislikteki kavramlarla ticaretteki kavramlar çok çok örtüşmüyor bazen. O ikisini de iyi anlamak için, mühendislik bilgisinin yanına, bir ticari bilgi, işte pazarlama satış bilgisi, finans bilgisi de koyunca, sonuç mükemmel olabiliyor.

 

4G,5G,M2M2 gibi konularda Türkiye’nin şu anda yaptığı şeyler var mı? Şansı nedir, bu konuyla ilgili geliştirilen teknolojiler konusunda ne söylersiniz?

 

Şimdi 4G teknolojisi, şu anda GSM teknolojisinin geldiği son nokta. Yaklaşık 50’ye yakın operatör, dünyada bunu uyguluyor şu anda. Özellikle Güney Kore’de Network’ün %62’si 4G destekliyor.

4G’nin şöyle, birkaç tane önemli özelliğinden bahsedeyim. Bir kere hızlar çok büyük. Yüklenme hızı 300 Mb’lere çıkıyor, yüklenme hızı da 70-80’lere çıkıyor. Bazı Hibrit teknolojiler kullanılarak 1gb yüklenme hızına da ulaşılıyor. Ama o şu anda çok pratik değil. Fakat 300 bile çok büyük bir rakam. Bizim normal kullanıcı beklentilerinin çok üstünde bir hız. İkinci bir önemli özellik, pil kullanımını minimuma indiriyor. 4G teknolojileri, kullanılan Codec’ler, teknolojiler pilin ömrünü acayip arttırıyor. 3G’ye kıyasla en önemli üstünlüklerinden biri o. Bir başka üstünlüğü de ses kalitesi çok yüksek. High-Definition dediğimiz, HD televizyonlar var ya şimdi HD Voice’da ses kalitesi çok yüksek ve baz istasyonundan baz istasyonuna geçiş süresi çok hızlı. Böylece hemen hemen mükemmel bir teknolojiye sahip olacağız. Ne zaman gelir? Tabi büyük yatırım bu. Bir de lisans durumu var. Lisanslar daha verilmedi.

 

Bu teknolojinin bir patenti var mı?

 

Var ama onların üreticilerin sorunu. Kullanıcıların değil de. Hani işte büyük şirketler zaten birçok patenti kendileri tutuyorlar birçok patenti de ya parasını verip alıyorlar. Yani operatörler açısından patene sorunu yok. Zaten operatörlere geldiğinde patent diye bir sorun olmuyor. Fakat sürekli tabi 4G patenti alınıyor. Türkiye’de de öyle bir girişim var, 4G girişimi şu anda. 3 tane şirketimiz Türkiye’de bu işle uğraşıyor. Biz de bir ucundan tutmak istiyoruz lokasyon konusunda özellikle. Yani 4G ile Location teknolojilerini de biz geliştirmek istiyoruz. O konuda da çalışmalarımız var. Belki o diğer 3 şirketle de bir araya gelip, bir görüş alış-verişi yapacağız. Tabi 4G’nin şöyle bir sıkıntısı olabilir. Bir kere yatırım maliyeti yüksek. Şu anda buna değecek mi? Çünkü 3G’de 3,5G gibi yeni teknolojiler geldi, ara teknolojiler. Hızlar çok yükseldi. Yani tabi sıkıntımız kalmadı, bir şey indirme ya da yükleme konusunda. O kadar aciliyeti var mı, tartışılıyor. Gelse tabi süper olur ama geldiğinde de, bir kere maliyet önemli. Çünkü operatörlerin gelirleri de, ses gelirlerini düşmekte artık, hani bu OTT denince orada top sistemler var mesela Skype var, Whatsapp, 19 milyara satılan, mesajlaşma teknolojisi o. Mesaj atıyorsunuz ve bedava. SMS’in en büyük rakibi. SMS gelirleri düşüyor bu suretle. Böyle uygulamalar tabi 4G’de mükemmel hale gelecekler o zaman operatörlerin yaptığı iş de sadece internete erişim sağlamaktan öteye gidememe gibi bir tehlike var. Bu operatörlerin önünde duruyor. Bunu mutlaka düşünüyorlardır, ne yapacaklarını. Tabi çok değişik görüşlerle hamle yapmak lazım. Yani bu bir çelişki, 4G çok iyi bir teknoloji ama o teknolojiyi operatörden daha iyi kullanan başka ülkeler var. O yatırımı yapınca öbürlerine yaramış oluyor gibi böyle bir çelişkisi durumlar var. Fakat tabi teknolojiden kaçmak mümkün değil. Mutlaka gelecek. Ne zaman geleceğini en iyi şekilde zamanlamasını yapmak lazım. İyi hesap etmek lazım. Gelecek tabi ki bir gün gelecek. Şu anda düşünülüyor. Birtakım çalışmalar var denemeler var ama Türkiye’de işte onunla ilgili lisans çalışmaları daha sonuçlanmadı.

 

2000’li yıllarda bir takım dönüm noktaları var. Bu 2001’de ekonomik kriz oldu. Ondan sonra ADSL geldi sonra 3G geldi. Biraz da tarih vererek aslında o gelişimden ve bu hani önemli durumlarda sizi etkiledi mi nasıl işleriniz açıldı yani tarih vererek bahsedebilir misiniz?

 

Şimdi biz ilk günden beri sadece Türkiye’ye yönelik üretim yapmadık. Hiç onu düşünmedik. Biz hep dünyaya ürün satacağız diye kendimizi pozisyonladık.

Ve de sadece Türkiye’nin ihtiyaçlarını değil, dünyada ki diğer operatörlerin ihtiyaçlarını da göz önüne aldık bunu geliştirirken. O yüzden 2001 krizi bizi çok derinden etkilemedi. Yani 2001 krizi Türkiye’de çok derin hissedildi. Fakat her ülkede de bu kadar derin olmadı. Ve biz 2001’den sonrada başka da krizler oldu. Ve her krizde kısmen diyeyim etkilendik. Yani başka sektörlerin etkilendiği kadar çok ciddi etkilenmedik. İhracatın çok değişik ülkeleri olduğu için birbirlerini telafi ettiler. Belki bir ülkede sorun oldu ama başka ülkede sorun olmadı. O sene için oraya ihracatımız düştü. Diğerine arttı. Böylece işte 40 taneye yakın operatöre ihracat yaptığımız için birbirlerini dengelediler. Bizi çok fazla etkilemedi. Bir de krizlerde enteresan bir, belki tespit, telekomünikasyon sektörü en az etkilenen sektör oluyor. Çünkü kriz bile olsa herkes konuşuyor. Konuşmak, belki daha çok konuşuyor. Konuşunca e zaten Telekom gelirlerini, konuşmadan, mesajdan, internetten sağlıyor. Başka dönüm yolu yok. O zaman yani her sektörden belki insanlar tabi konuşurken daha dikkatli olabilir daha az konuşabilir, daha az mesaj atabilir. Ama bu hiçbir zaman ortalamanın çok altlarına inmedi o yüzden telekomünikasyon sektörü çok fazla etkilenmedi

 

Siz Hindistan vurgusu yapmıştınız Şerif Bey, özellikle bayağı bahsettiniz. Hindistan’a nasıl açıldınız? O süreç nasıl gelişti?

 

Hindistan’a biz, oradaki devlet operatörü gene katma değerli servis satarak başladık.

 

Sene kaçtı?

 

2005-2006 o civarda. Oranın devlet operatörüne katma değerli servisler satarak başladık. Ama oranın devlet operatörü de o kadar büyük ki. Hani 37 tane değişik bölümü var. Bizi 4 bölgeye ayırmışlar. 3 bölgeyiz artık. 1 bölgeye satamamıştık. Sonra onları teslim ettikten sonra, tabi bu GSM daha fazla yol aldı normal Fix Line’dan. Ve onlarla görüşmeye başladık. Uzun bir süre görüştük. İlk başta İdea ile görüşmüştük 3. Büyük operatörü, ondan sonra Air-tel ile görüştük. Ve ikna ettik. İkna süreci biraz uzun oldu. Orada da bir ofisimiz bu arada bizim. Orada da 30’a yakın arkadaş çalışıyor. İkna sürecinden sonrada katma değerli servislerin gelir paylaşımı bazında, orada ki bütün servisler zaten hemen hemen gelir paylaşımı bazında çalışıyor. Kontratımızı imzaladık sora ki 3 sene daha başarıyla gidiyor. Sürekli yeni şeyler gelişiyor. Biz yeni servisler koyuyoruz. Yeni ürünler koyuyoruz. Bütün yeni ürünlerimizi oraya sunuyoruz zaten, kabul ederlerse devreye alıyoruz. E orada da Local ekibimiz olduğu için sorun da olmuyor çok fazla.

 

Böyle başladı oradan başka yerlere atlamaya çalışıyoruz. Çünkü Air-Tel’in başka yerlerde de operasyonları var, Afrika’da var. Şu anda görüşmeler devam ediyor. Bizim tabi yaklaşımımız, satış stratejilerimizden bir tanesi, büyük holdinglerle çalışmak. Çünkü bir kere kendinizi bir holdinge ispat edince o çok güzel bir referans oluyor. İşte şurada şunu yaptım deyince, başka bir operasyonda, diyelim başka bir ülkede ki başka bir operasyonda, onu çok daha rahat kabul edebiliyor. Soruyor, nasıl çalışıyor bu diye, iyi referansı alınca da çok fazla zorluk çıkmıyor. Onun için birkaç tane büyük holdingle, grupla diyeyim, çalışmalarımız devam ediyor. Birleşik Arap memleketlerinde, Suudi Arabistan’da böyle büyük şirketlerle çalışıyoruz. Orta Doğu’nun bütün büyük operatörlerinde varız ve varlığımızı da sağlamlaştırma ve geliştirmeye çalışıyoruz.

 

Peki 3G’nin gelişi işlerinizi etkiledi mi?

 

3G’nin gelişi, tabi olumlu yönde etkiledi. Şöyle, 3G’de biliyorsunuz, şartnamesinde, 3G teknolojilerinde yatırımlarında kullanılacak bazı teknolojilerin Türkiye’den sağlanması şart oldu. Değişik oranlarda. Orada bizim de katkılarımız oldu tabi ki. O yerde, telekomünikasyon teknolojilerinin gelişmesinde katkıda bulundu. İyi de oldu. Bazı mahsurlu yönlerini de gördük biz. Bundan sonra da bir daha öyle bir şey yaparsak daha güzel yapabiliriz. Bu da bizim için bir tecrübe oldu. 3G gelince, tabi bu Data konusu özellikle ve bu datada sadece teknoloji üretenler değil, içerik üretenler içinde müthiş bir potansiyel oluştu. Şu anda hala hız alarak gidiyor. Biliyorsunuz 3G Data gelirleri her çeyrekte katlanarak artıyor. Ve bir miktar daha böyle gidecek gibi gözüküyor. 4G geldiğinde tabi iyice artacak gelirler. Fakat 4G ile dikkat edilmesi gereken konular da var. Onları iyi yönetebilirse operatörler, 4G’den de bekledikleri verimi alacaklardır.

 

Operatörlerin, geçtiğimiz 20 yıl bazında bir vaha yarattığını düşünüyor musunuz, yazılım şirketleri için yeterince?

 

Tabi çok yeni bir sektör oluştu. Binlerce yeni şirket çıktı. Yarattı, bir istihdam yarattı, şirketler için. Fakat daha iyi olabilirdi diye düşünüyorum ben. Yani operatörler teknoloji merkezleri gibi şu anda yani en son teknolojiyi onlar kullanıyorlar. Yani kullandıkları teknolojide ki yerli payını arttırırlarsa, arttırmak istiyorlar mutlaka onlar da tabi ki, daha fazla arttırırlarsa daha fazla iş birliği içine girerlerse etraflarında ki ekosistemde daha güçlü olacak. Hem onlar içinde faydalı yani bir konu da bir şirketin çalışması ne kadar kritikse 10 şirket çalışırsa bu kritiklik azalıyor ve daha fazla seçme şansı da doğuyor operatörler için. Çeşitlilik oluyor. Ve kalite de artıyor tabi, rekabet olduğu için. Bunu yaratabilecek ortamın da büyük şirketler yani büyük şirketler de GSM operatörleri tabi, yaratmaları lazım. Yaratmıyor demiyorum, yaratıyorlar. Hepsi, işte Ar-Ge merkezleri var. Değişik girişimleri var. Bunları geliştirmeleri lazım. İşte 200 şirketle çalışıyorsa, 2000 şirkete çalışması lazım. Böylece etraflarında ki o küçük şirketler de daha fazla yaratıcılıklarını ortaya koyabilirler. Çünkü çok daha dinamikler tabi büyük bir yapıdan. Daha gözü karalar, her türlü teknolojiye girebiliyorlar ve inanılmaz güzel şeyler de çıkabiliyor. Onların bir kuluçka merkezleri gibi bir şeyler kurulup, kuruluyor şu anda, daha da geliştirilmesi, olanak sağlanması ve buradan çıkan sonuçların da değerlendirilmesi. Bu da önemli.

 

Yani bunun sahibi bir laboratuvar çalışması olarak kalmaması, çıkan ürünlerin hizmetlerini servislerin, yurtdışına pazarlanması ve bunları toplu bir şekilde, uygun bir şekilde yurtdışına pazarlanması ve gelir sağlanması. Yani en sonda ki amacımız bu zaten. İhracat yapabilmek. Yani içeride ki operatörlere de bir şey satmak önemli ama aynı şeyi 15-20-30 yere daha satsak mükemmel bir şey olur. Ki yazılım böyle bir şey, bir kere yapıp birden çok yere satabileceğin bir şey. Fakat bunu gerçekleştirmemiz lazım. Yani sadece proje olarak kalmaması lazım, yapılan işlerin. Projenin ürüne dönüşmesi lazım. Ürüne dönüştüğü zaman zaten önü açık oluyor. Yurtdışına ihracat yapan şu anda 100’e yakın şirket var, yazılım konusunda diyorum. Bunlar da güçlerini birleştirebilir. Bunların da hani, güçler nasıl birleşir diye bir takım önerilerimiz de olmuştu.

 

Bu alanları kesişiyor mu bu şirketlerin yoksa farklı alanlarda bir arada götürebilecekleri şeyler de var mı?

 

İkisi de oluyor. Bazen kesişiyor. Yani aynı operatöre mesela 3 tane Türk şirketi teklif vermiş olabiliyor. Ne yazık ki bu durumlarda oluyor. Böyle olmasa daha iyi olurdu belki birleşip tek şeyle gidilebilse. Oluyor. Ama diğeri de oluyor. Yani birbirimizi desteklediğimiz kısımlar da oluyor. O daha az oluyor fakat oluyor. Onların çoğaltılması, satış güçlerini belki bir konselidasyonu. Çünkü ben gidiyorum ofis açıyorum, öbürü gidiyor o da ofis açıyor. Şimdi iki tane ofis, bir ofisi paylaşabilecek. Yani bunları yapan da var ama yeterli değil. Bu tür şeylerin olması lazım. Bir satış ofisi olur, herkes onun üstünden yapar. Bunlar olmayacak şeyler değil. Ve bunları da çok ciddi desteklerdiler.

 

Esasında devlet kümeleşmeyi destekliyor. Küme olun diyor. Yani birlikten güç doğar misali. Bizim ufak ufak güçlerimizi birleştirip, büyük bir güç haline gelmemiz mümkün. O zaman hem karşımızdakine daha fazla güven veriyoruz. Hem maliyetleri düşürüyoruz. Zaten devletin desteği de var. Yani mükemmel bir şey olabilir. Fakat bunu şu anda yapabilmiş durumda değiliz, sektör olarak. Çalışılıyor fakat biraz daha gidecek yol var.

 

Aslında tabi bir ara bir girmiştiniz o konuya ama bu otomotiv konusunda da yazılımın önemi giderek artıyor. Bizim otomotiv sektörüne yazılım sokamadığımız konuşuluyor. Bu konu hakkında görüşleriniz nedir?

 

Şimdi firmamız olarak öyle bir çalışmamız sadece gene konum tabanlı servisler açısından var. Ama ben YASAD başkanı olduğum dönemlerde böyle bir çalışma vardı. Şu anda devam ediyor. Yerli otomobilin, bütün alt yapı yazılımının Türkiye’de üretilmesi konusunda. Yapabilecek gücümüz var öyle şirketlerimiz var. Onların bir koordine edilmesi lazım. Yapılmayacak bir şey değil. Hatta ihraç da edilebilir. Çok küçük bir ihracatımız var bunda biliyorum. Daha fazlasını yapabiliriz. Yazılımın girmediği hiçbir sektör yok sadece otomobil değil. Yazılımsız bir sektör yok. Şurada kullandığımız kameranın içinde yazılım var. Yazılım olmasa birçok şey olamayacak. Bunun görünmez bir değeri var. Biz mesela çamaşır makinesi satıyoruz. En önemli şeyi onun beyni. O beyni dediğimiz şey de elektronik ortamı ve yazılım. Şimdi o yazılımsız o makine ne yapacağını bilemez halde öyle durur.

 

Ona akıl veren, akıllı cihazlar diyoruz, akıl neye diyoruz, akıllı telefon diyoruz, akıllı tencere diyoruz, neyse. Bu akıl kelimesi, yazılım demektir. Yani her şeyde yazılım var. Her sektör de yazılım var. Yazılımı bir kademe atlatmak bütün sektörleri belki 3 kademe atlatmakla aynı anlama geliyor. Yani önemi buradan geliyor yazılımın. Yazılımsız hiçbir şey yok. Yazılımsız artık bir şey yapmak mümkün değil. Televizyon bile. Yani cep telefonu çalışmaz yazılımsız. Televizyon da çalışmaz. Bilgisayar zaten çalışmaz.

 

O anlamda bilgisayar mühendisliğiyle, yazılım mühendisliği bir araya geçiyor mu?

 

Kesinlikle geçiyor. Ama elektroniği yazılım yönlendiriyor. İntel’de mesela önce yazılım yapılıyor sonra ona uygun çip yaratılıyor. Önce çip yapıp sonradan yazılım üstüne yazılmıyor. O kadar önemli bir şey bu. Bunun öneminin anlaşılması, anlaşıldığı durumlar oluyor, ama yeteri kadar olmuyor. Anlaşılması, stratejik sektör ilan edilmesi ve ne gerekirse bunu bir sonraki aşamaya geçirmek için, yapılması lazım. İnanın bu yapılırsa etkileri çığ etkisi gibi. Yani 1’e 3, 1’e 4 hani alma olayı var ya. Yazılımla bu mümkün. 1 koyup 3 alabilirsiniz, 4 alabilirsiniz. Bu olabilir. Bunu yapan ülkeler de var. Ve en hızlı kalkınma metodu da budur. Çünkü yatırımı yok. Büyük bir ön fabrika kurmak zorunda değilsiniz, milyarlarca. Bir çip fabrikası 3 milyar dolar, 4 milyar dolara kuruluyor. 4 milyar dolar, bir çip yapıyor. Bunu biz yapamayız. Türkiye’de bunu özel sektör de yapmaz. Ufak tefek şeyler oldu ama olmadı. Yani mümkün de değil. Sürdürülebilirliği yok. Sadece kurmakla da kalmıyor ki. E yapacaksın, satacaksın, rekabet edeceksin, dünyada devler var bu işlerin arkasında.

 

Fakat yazılım için böyle bir şey yok. Yarına git bir 1000 kişilik yazılım şirketi kurulabilir. Ve 1 ay içinde de ürün çıkar oradan. Çok hızlı bir sektör bu sektör. Ve çok hızlı da gelişiyor. Tren kaçmıyor. Tren geçiyor, istediğiniz yerden atlayın diyor. Yazılım böyle bir şey. 6 ay uzak kalsanız zaten, bilgiler eskiyor. Bunun değerinin anlaşılması lazım, sözde kalmaması lazım, öyle söyleyeyim. Belki değeri anlaşılıyor ama işte çok önemli falan deniliyor. Fakat orada kalıyor. Biraz daha hayata geçmesi, daha ciddi uğraşılması bu işle. Daha fazla bir yetki kargaşası da oluyor devlette. İşte hangi bakan neyle. Bunun da bir sıkıntısı oldu. 3-4 bakanlık aynı anda bu işe sahip çıkıyor çok güzel bir şey ama o zaman da biraz kaos olabiliyor. Koordinasyon eksikliği oluyor. Bunlar halledilirse, Türkiye’de şu anda bile çok iyi yazılım yapabilecek kadrolar var. Bunları kaçırıyoruz tabi, yani Microsoft geliyor burada sınav yapıyor, en iyi elemanlarımızı alıp gidiyor. Diğerleri de öyle yapıyor. Bunları burada tutmamız lazım. Tutabiliriz niye tutmayalım.

 

Aslında burada küçük bir not söyleyeceğim. Siz de dışarıda çalışmışsınız, yurt dışından ülkeye dönenlerde bir iyimserlik var. Bu neye bağlıyorsunuz?

 

Burada yapılabilir. İyimserlik de var ama bu da gerçek yani. Çok boş bir iyimserlik de değil. Çünkü buradaki eğitim seviyesi fena değil. Bazı okullarımız, üniversitelerimizde oldukça iyi. Buradan çıkan çocuklar zehir gibi zaten. Bizim bir de belki de yapısal olarak problemi çabuk çözme gibi bir alışkanlığımız da var. Pratik zeka diyeceğim, Türklerin pratik zekası çok yüksek. Sadece bilişimde değil ki, herhangi bir konuda çok çabuk çözüm bulabiliyorlar. Amerika’ ki bütün Türkler, yani gidince görüyorsunuz orada. Yani bunları doğru yere yönlendirmek lazım. Uygun şekilde. Bazen işte, sapmalar oluyor. Ama bu mümkün. Kesinlikle mümkün. Bu enerji dolu insanların biraz daha bilgi seviyelerini, eğitim seviyelerini arttırarak, burada tutarak, tabi beklentilerini karşılayarak bunları doğru şekilde yönlendirip, ürün geliştirmelerine katkıda bulunmalarını sağlamak ve ondan sonra da bu ürünlerin bir sadece bir laboratuvarın köşesinde kalacak ürün şeklinde olmayıp, hemen ihracata yönelmesini sağlamak, bu koordinasyonu yapmak, bunları becerebilirsek, bizim hiçbir problemimiz kalmaz. Bütün problemlerimizin çözümünü ben bilişim olarak görüyorum.

 

Nesnelerin interneti, M2M bu konularda Türkiye’de bir şeyler yapılıyor mu? Nasıl görüyorsunuz?

 

Bu M2M konusunda biz de bir çalışma yapmıştık. Hala da devam ediyor bu çalışmalar. M2M’de tabi belki GSM operatörleri için çok önemli bizden daha çok. Yani birçok ülkede %100’leri bile geçmiş yani bir kişi birden fazla cep telefonu taşıyor gibi bir durum var. Ama bunun gideceği yer sınırlı artık daha 5 tane daha telefon taşıyamazsınız yanınızda. E o zaman bütün cihazlara, otomobiller olsun, buzdolapları olsun, sayaçlar olsun o araçlara birer özel sim kartı takıp bilgilerini otomatik olarak bir yerden bir yere iletilmesi ve onların değerlendirilmesi, sonuç çıkartılması kullanılması amacıyla bu M2M. Esasında M2M yeni bir konsept değil yani yeni bir kavram değil. kullanılan şey de teknoloji değişti sadece. Türkiye’de de bunu kullanan şirketler var.

Avrupa Birliği projeleri var, Türkiye’de de TUBİTAK destekli çok proje var. Bundan dolayı kaçınılmaz bir şekilde gidiyor. Altında çok süper bir teknoloji olmamasına rağmen, çok verimli kullanabileceğimiz bir uygulama. M2M uygulamaları. Akıllı evler mesela. İşte evlerin en optimum şekilde ısıtılması, soğutulması, güvenliği. Güvenlik konusunda çok faydalı. Birçok uygulaması var, sonsuz uygulaması var. Türkiye’de de hani bunlarla uğraşan birçok şirket var. Biz bunun alt yapı kısmıyla. Yani M2M’in operatör tarafında ki kısmıyla. Biz zaten şirket olarak hep alt yapı üzerine bir şirketiz. Alt yapı üretiyoruz ve o alt yapının üstüne servis yaratan şirketlerle ortaklıkla yapıyoruz

 

Firmamız M2M konusunda sadece altyapı çalışması yapıyor. Bu M2M cihazlarının, toplanıp bilgilerin GSM üzerinden başka bir yere aktarılması konusunda, iki tane platformumuz var. Orada toplanıyor, kontrol ediliyor ve Connection sağlanıyor, tam olarak işlenecek yere iletiliyor. Tersi de mümkün tabi. Merkezden gelen komutların, cihazlara gitmesi. İşte cihazların Software’larının Upgrade edilmesi konularında bir aracı görevi yapıyor. Bir alt yapı sadece bu. Dışa da, beyni standart Interface’lerimiz var, arayüzlerimiz var, onlarla açılıyoruz. Orada bir çalışmamız var. Çok büyük bir çalışma değil ama olması gerek bir çalışma tabi ki. Biz yaptıysak mutlaka başkası da başarılı olur yani.

 

Bildiğiniz gibi artık telekomünikasyon teknolojileriyle bu internet teknolojileri yakınlaştı. Hatta birçok yerde beraber çalışıyorlar. Tek teknoloji haline geldi yani ses İP üzerinden gidiyor artık ve çok büyük oranda. Bu servisler ya da telekomla internetin yakınlaşması hemen hemen her yerde kendini göstermeye başlıyor ve tek network haline gelmeye başladı birçok yer. Bu da bize Software Define Networks diye yeni bir kavramın çıkmasına sebep oldu.

 

Yazılım ve donanım kaynağınız var. Bunun nerede nasıl olduğunu kullanıcı bilmiyor. Sadece size bir istekte bulunuyor bana şöyle bir Resource, kaynak lazım. Hardware kaynağı ya da Software kaynağı. Siz onu geçici süre için kullanıcıya veriyorsunuz. İşi bitince alıp, başka bir işte kullanabiliyorsunuz. Böylece kaynak israfı minimuma iniyor. Herkesin yatırım yapmasına gerek kalmıyor. Herkes işte makine parkı kurmuyor artık. Bir tane büyük makine parkı kuruluyor ve herkes onu kullanabiliyor. Siz hangi fonksiyonunu o anda ne istiyorsanız onu çalıştırabiliyorsunuz.

 

Teşekkür ederiz. Son olarak bir şey eklemek ister misiniz?

 

Hayır, çok teşekkür ederim.

 

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

Read More
Şahin Tulga Söyleşisi

“Hindistan’a gidip gördüm. 1.2 milyar nüfusu olan bir ülke. 1 milyar insan büyük bir ihtimalle açlık, sefalet sınırında. Geri kalan 200 milyonla işi götürüyorlar ama maaşlar, gelir seviyesi çok düşük. Çok da iyi üniversiteleri var. Çok da iyi miktarda bilgisayar mühendisi dediğimiz, özellikle yazılım mühendisi yetiştiriyorlar. Bizim onlar karşısında rakip olmamız ancak Nish pazarlarda olur. Büyük çaplı olması çok zor. Nish konularda Türkiye bence lider olabilir ve iyi de para kazanır.”

 

 

Information ile Communication teknolojileri birleşiyor ICT doğuyor.

 

Şimdi bizim sektörümüz ki ben 1983 senesinde başladım bu işe. Kişisel bilgisayar ağırlıklı olarak başladım, kişisel bilgisayar sektöründe ve uzun yıllar elektronik sektörü, bilgi işlem sektörü ve iletişim sektörü ayrı kollar şeklinde gitti. Ne zaman birleşti dersen, bu yakın zaman yaşandı. Eskiden bilgisayar mesela tek başına bir üründü. Bir de yazılım tabi muhakkak olması lazım. Yani yazılımsız bir bilgisayar olamaz ama yazılım ve donanım nispeten el eleydi. Fakat yazılımlı bilgisayar bile artık internetsiz ürün haline gelmedi. Yani bir anlamı kalmadı. İnternetle birleşince o yakınsama ile birlikte iletişim ve bilgi teknolojileri birleşti. Mesela İngilizcesi IT diye biliniyordu yani bilgi teknolojileri. Şimdi ICT deniyor yani Information And Communication Technology diyor. Her şey akıllı olmaya başladı. 3 sektör bir yerde birleşti veya birbirine çok yakınlaştı diyebiliriz. Tabi ki bilgisayarsız aletler hala var ama akılsız aletler gitgide azalıyor. Elektroniğin artık önemli bir parçası bilgisayar. Elektronik endüstrisinin, elektrikli aletlerin. Dediğim gibi 90′lı yılların sonunda hem elektronik, hem bilgi teknolojileri, hem iletişim artık birbirinin içine girdi diyebiliriz.

 

Masaüstü bilgisayarlar Türkiye’ye 80′lerde mi geldi?

Türkiye’ye 80′lerde geldi. 80′li yılların başında geldi. İlk gelenler de IBM değildi. Başka başka markalar vardı. Osborne ilk portatif bilgisayarı çıkartmıştı. O aklımda. Tabi ki oyun bilgisayarları da vardı çok küçük ama meraklıları BASIC kullanarak uygulama yazarlardı. O zaman hazır yazılmış uygulama yoktu mesela bu masaüstü bilgisayarları için. Herkes özel yazardı. 80′li yılların ortalarında artık bu Logo gibi, Link gibi muhasebe programı yazan firmalar ve genel muhasebe uygulamaları çıkmaya başladı. Bu firmalar 80′li yılların ortalarında çıktı.

 

Logo ve Link yazılım firmaları mı?

 

Evet. Logo’nun sahibi Tuğrul Tekbulut. Link’in sahibi de Murat Kasaroğlu’ydu. Onlar başlatmışlardı.

 

Türkiye’de firmalar 80’lerde televizyon olayına girmiş ama kişisel bilgisayar olayına hemen girmemiş. 10 sene beklenmiş.

 

Evet, doğru.

 

Niye böyle? Büyük firmalar el atmamış mesela, ilginç. Henüz bilgi yeterliliği mi yoktu?

 

Türkiye’de bu işin bilgisayar mühendisleri tarafından yapılacağı düşünüyordu ve Türkiye çok az sayıda bilgisayar mühendisi yetiştiriyordu. Hala çok az miktarda yetiştiriyor. Yani ihtiyacın çok altında yetiştiriyor. O yanılgıdan çıktı bence. Bilinen bir konu değildi ama dünyada da biliyorsun, bir tarım çağı yaşandı. Ondan sonra sanayi çağına geçildi. Ondan sonra bilgi çağına geçildi. Esas akım sanayiden bilgiye geçmek oldu. Bilgisayar da burada bir aracıydı. Bilgisayar olmadan bilgi çağına geçmek mümkün değil. Bilgiyi üretmek, üretilen bilgiyi saklamak, dağıtmak… Bunlar ancak bilgisayar ve iletişim teknolojileri ile mümkün. Türkiye tarım çağından, sanayi çağına nasıl geçtiyse, bilgi çağına da biraz ittire kaktıra geçti. Oradan bakmak lazım. Bilgi ve amaç; insanlar baktılar, ne işe yarar, dediler. Muhasebe işine yarar, dediler.

 

Ancak internetin gelmesiyle birlikte Türkiye’ye ki o da işte 1990′lı yılların sonunda geldi.  O zaman Türkiye bir bilgi çağına doğru adım attı. Bilgi üretmeye başladı ama ne yazık ki hala çok yetersiz.

 

Peki, 1990′ların başındaki montaj,  ileri gidilebildi mi? Türkiye’deki bilgisayar sektöründe?

 

Şu anda hepsi montaj. Kişisel bilgisayarlar içinde Türkiye’de üretilen bir parça yok ama durum endüstriyel bilgisayarlarda, Aselsan’da görmüşsündür, çok farklı. Mesela Aselsan askeri bilgisayarlar, askeri amaçlı bilgisayarlar üretiyor. Hepsini kendi üretiyor. Çok sofistike bir biçimde üretiyor hem de. Aselsan çok katmanlı kartlar yapabiliyor. Hem kendi yapıyor, hem başkasına yaptırtıyor.

 

Yazılım konusunda neler diyeceksiniz?

 

Şimdi dünyada bir sürü Trend var. Trend’lerden bir tanesi dijitalleştirilebilen her şey şu anda dijitalleştiriliyor. Bunu yaparken de tabi ki yazılım çok çok önemli. Yazılım deyince bir muhasebe yazılımını düşünememek lazım. Aletlerin içerisine konan Firmware’ler var. Çiplerin içerisine konan yazılımlar var. Bu yazılımlar konusunda şu anda namütenahi fırsat var. Türkiye’de de yeteri kadar olmasa bile bilgisayar mühendisleri, yazılım mühendisleri var. Bilgisayar mühendisi demeyi sevmiyorum ben. Yazılım mühendisi demek apayrı bir şey çünkü onların mühendisliği apayrı bir şey. Yazılım mühendislerimiz de var. Yeteri kadar olmasa bile onlar önlerine çıkan konuları değerlendirip, yazılımlar hazırlayabilirler çünkü namütenahi uygulama alanları var. Öyle bir fırsat var. Çok büyük bir yatırıma ihtiyaç yok. Çok büyük yatırım yapmadığınız zaman onu batırma riskiniz de çok az. Yatırdığınız para ne ki?

 

Hangi alanlar bunlar?

 

Düşünebileceğiniz her konuda. Endüstride kullanımı, süreçlerin dijital hale getirilmesi vs. her konuda. Mobil dünyada. Sürekli bir fırsat treni uğruyor bizim istasyonumuza. Mesela mobil dünyada uygulamalar. Şimdi büyük bilgisayarla da yapılan bütün uygulamalar, kişisel bilgisayarlara geçti. Kişisel bilgisayardakiler şimdi mobil bilgisayarlara ki bunu içinde telefonda var. Akıllı telefonlar… İşte oraya uygulama…

 

Uygulama teknolojileri, o iyi bir fırsat diyorsunuz öyle mi?

 

Bilgi işlem dediğim gibi artık buluta kayıyor. Gerçi buluttan kastımız yine internete bağlı arka planda büyük boy bilgisayarlar var. Bulut sonuçta o ama onun işlemesi de farklı. Onun teknolojisi de farklı. Ona uygun hale getirilmesi. Uygulamaların, buluta uygun hale getirilmesi. İnternet üzerinden hizmet vermesi.

 

Bulut nedir tam olarak açıklayabilir misiniz?

 

Bulut şudur: Bugün bir bankayı ele alalım veya bir departmanı, bir şirketin kendi bilgisayarında yaptığı işi, kendi bilgisayarında yapmayıp, internetten başka bir bilgisayara bağlanıp yapması. Bulut budur. Bulut denmesinin sebebi de biz çizerken, bir bulut yaparız. Bulut’un içerisinden gösteririz ama o bulutun arkasında yani o internet bulutunun arkasında muhakkak büyük boy bilgisayarlar vardır.

 

Şimdiki uygulamada, bulutsuz uygulamada firmalar bir şekilde kendi bilgisayarlarına bağlanıyorlar ve genelde lokal kanaldan bağlanıyorlar. Kendi kabloları ile bağlanıyorlar ama buluta internet üzerinden bağlanıyorlar. Bulut dediğimiz bu. Bu uygulamalarda insanlar, bireyler de, tüketiciler de işte bu akıllı telefonların kendi ana bellekleri yetersiz olduğu için, mesela fotoğraf çekiyorlar, onu bulutta saklıyorlar. Arka planda internet üzerinden ulaştıkları bir bilgisayarda saklıyor aslında.

 

Aynı şekilde şirketler de kendi ticari uygulamalarını, şirket uygulamalarını başka bir bilgisayarda, uzaktaki bir bilgisayarda, internetle erişerek yapıyorlar. Bu teknolojiler tabi daha çok primitif şu anda. İleride göreceğimiz teknolojilerle kıyas kabul etmez ama bulut teknolojileri öyle olacak ki siz bir bilgisayara istek yolladığınız zaman, şunu işle dediğiniz zaman bunun bir kısmı Amerika’daki bir bilgisayarda yapılacak, bir kısmı belki Pakistan’daki, bir kısmı belki Malezya’dakinde yapılacak. O bir yerde birleştirilecek.

 

Bu uluslararası proje mi? Yoksa düzensiz ilerleyen hani bir evrimin zorunluluğu gibi mi?

 

Şu anda düzensiz ilerleyen bir konu ama baktığınız zaman bütün işler öyle düzensiz başladı. Ondan sonra bir standart oluştu.

 

Şu anda bir proje veya lideri olmayan bir şey öyle mi?

 

Standardı olmayan bir şey. Standart iki türlü oluşuyor bizim sektörümüzde. Bir şekilde firmalar bir araya geliyorlar. Böyle farklı standartlarda iş yapmak hem riskli hem de maliyeti yüksek. Gel biz standart oluşturalım, diyorlar. Bir komite oluşturuyorlar ya da bir tane firma liderliği eline geçiriyor. Herkes ona uymak zorunda kalıyor.

 

Gelecekte de bu buluta bir yazılım standardı oluşturan çok ciddi büyüklükte bir lider olacak diyorsunuz öyle mi?

 

Evet, evet. Bu da bir fırsat. Yazılımcılar için, yazılım mühendisleri için bir fırsat.

 

Microsoft bunun için çalışmıyor mu?

 

Çalışıyor. Herkes çalışıyor. Herkes bulut için çalışıyor. Microsoft yazılım geliştirmeye çalışıyor. Google yazılım geliştirmeye çalışıyor. Kendisininkini standart haline getirmeye çalışıyor. Büyük şirketler, Telekom şirketleri, Turkcell mesela büyük bilgisayarları bir araya getirerek bulut hizmeti vermeye çalışıyor. Apple keza aynı şekilde, kendi müşterilerine. Çok büyük bir aktivite var şu anda. HP aynı şekilde.

 

 

Bulut bana sanki çok uzun yıllar sürecek bir şey gibi geliyor ama…

 

Hep öyle gelir ama. Eskiden de uzun yıllar sürer diyorduk ama muhakkak bu internetin tetiklediği, internetin ortaya çıkardığı bir fırsat bu bulut. İnternet sayesinde. İnternet ne zaman çıktı? Çok popüler hale ne zaman geldi? İnternet 70′li yıllarda çıktı ama popüler hale gelmesi 90′lı yıllarda oldu. 90′lı yıllardan 2010′lu yıllara geldik. Bulutu yeni konuşmaya başlıyoruz, şimdi uygulamaya başlıyoruz. Vakit alıyor buraya gelmesi. Şartlar da zorluyor.

 

Biz Türkiye olarak dünyaya bir teknoloji armağan edebilecek miyiz?

 

Dediğim gibi teknoloji sektörleri çok hızlı geliştiği için buraya yatırım yapmak Türk iş adamlarına uygun değil. Onların mantalitelerine uygun değil. Herkesin ağzına pelesenk olmuş bir hikaye var o da Doğuş Holding’in çok basit bir teknoloji olan XICP teknolojilerine yaptığı yatırım. Ixir, işte buraya 80 milyon dolar yatırması yani çok düşük seviye bir teknolojiye. Burada 80 milyon doları batırması. Herkes bunu konuşuyor. İş adamları onun için teknolojiden uzak duruyorlar.

 

Ixir ne oldu? Adsl çıkınca mı battı? Benim hatırladığım böyle bir paket verirlerdi. İnternet paketi, tıklardınız şifre girilirdi.

 

Ixır’in hatası şu oldu. Sektöre giriş engelinin çok düşük olduğu bir sektöre büyük yatırım yaptı ama başka oyuncular da girdiler ve fiyatı düşürdüler. İnternet servis sağlayıcılığı bir farklılaşmanın çok mümkün olmadığı ve dolayısıyla düşük fiyatın kazandığı bir sektör oldu. İş oldu, iş kolu oldu. Öyle olunca o paralar gitti. Bir yerde yönetim bilimlerini bilmemekten kaynaklanan bir fiyaskodur.

 

Başka kim vardı?

 

Superonline vardı. Superonline, şimdi Turcell’in şemsiyesi altına girdi ve Turkcell’in bir tarafta satış kadrosu, bir tarafta mobil hizmetleri satarken, bir taraftan sabit hizmetleri de satıyor. Mesela Turkcell’in bulut çalışmaları Superonline markası altında gerçekleşiyor. Turkcell’in hızlı internet çalışmaları, sabit hat çalışmaları Superonline markası altında çalışıyor.

 

Türk Telekom şu anki hemen hemen tek servis sağlayıcı mı?

 

İnternet tarafında omurgada ana oyuncu Türk Telekom. Bir ara tek oyuncuydu, şu anda ana oyuncu. Turkcell’de bu işe yatırım yaptı.

 

Özal’ın televizyon teşvikleri olduğunu biliyorum.

 

Genelde bilişime destek muhakkak olmuştur ama bilişimin kullanılmasına desteği AK Parti iktidarı yaptı. Bence doğru olanı da yaptılar ama bilişimde yatırıma destek hiç bir zaman olmadı. Varsa da çok düşük. Büyük bir engel var. İş adamının büyük ölçekli para yatırmasına engel var.

Geçmişin başarıları bile şu an için yeterli cesareti verecek düzeyde değil, diyorsunuz. Bir Çin korkusu da var herhalde, doğru mu?

 

Çin, Hindistan.

 

Peki Türkiye için fırsatlar nerede?

 

Hindistan’a gidip gördüm. 1.2 milyar nüfusu olan bir ülke. 1 milyar insan büyük bir ihtimalle açlık, sefalet sınırında. Geri kalan 200 milyonla işi götürüyorlar ama maaşlar, gelir seviyesi çok düşük. Çok da iyi üniversiteleri var. Çok da iyi miktarda bilgisayar mühendisi dediğimiz, özellikle yazılım mühendisi yetiştiriyorlar. Bizim onlar karşısında rakip olmamız ancak Nish pazarlarda olur. Büyük çaplı olması çok zor. Nish konularda Türkiye bence lider olabilir ve iyi de para kazanır.

 

Hangi konularda mesela?

 

Bunu söylemek zor ama genelde bir konuda en iyisini çıkartacaksınız ve böyle herkese hitap etmeyecek. Nish konu zaten o. Herkese hitap etmeyecek ama bir konuda çok iyi bir şey çıkartacaksınız, bir yazılım çıkartacaksınız ve o konuya odaklanacaksınız. Belli kısıtlı müşteri grubuna odaklanacaksınız ve o ürünü dünyanın ürünü haline getireceksiniz. Para kazanmanın, lider olmanın yolu bu.

 

Küçük ölçekli ama katma değeri yüksek olan konularda şansımız var diyorsunuz.

 

Yüksek evet.

 

Yoksa büyük ölçeğe hitap eden konularda biraz zor diyorsunuz.

 

Mesela genelde kaynak planlamasında lider artık belli. ASP veya Oracle, iki tanesi çarpışıyor. Bunların eksik kaldığı sektörel konularda dünya standardı yazılımlar geliştiriyor olabiliriz gibi. Nish konulara yatırım yapmak lazım. Mesela POZİTRON diye mobil dünyada ödeme sistemleri yaratan, Türkiye’de bir firma var. Bu firma yurt dışındaki firmalara iş yapıyor. Mobil ödeme işleri konusunda. Ebay’e iş yapıyor.

 

Fatih Projesi’nden bahsedebilir misiniz?

 

Fatih Projesi hayata geçirilirse orada da mesela bir eğitim uygulama kitapları, elektronik kitapları ortaya çıkacak. O uygulama kitaplarını yani elektronik ders kitaplarını, e-kitapları geliştirecek yazılımlar geliştirilecek bu sefer.

 

Yeni bir sektör ortaya çıkacak.

Müthiş bir şekilde elektronik kitap okuyacağız.

 

Peki Fatih Projesi’nin bir muadili var mı dünyada?

 

Güney Kore’de var. ABD’de Kaliforniya’da var.

 

Teşekkürler Şahin Bey, söylemek istediğiniz son bir şey var mıdır?

 

Hayır, sağ olun.

 

 

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

Read More
Müjdat Altay Söyleşisi

 

“İşte biz o bakır tellerin ucuna santral bağlama heyecanıyla başladık çalışmaya ve isminin de Emin Başer tarafından konulduğu ilk santral ortaya çıktı. Elif. 200 abonelik bir santral. Köylere gitmeye başladı. 86-87′dir. Tabi o Elif santralleri daha sonra Türk Telekom’un o zamanki adıyla PTT’nin kırsal alana telefon hizmet götürmesi, ödül almasına neden oldu. Türkiye bu konuda bir birincilik aldı.

 

İşin güzel tarafı o santraller sayesinde teknoloji de Türkiye’de çok hızlı yayılmış oldu. Çünkü hem yazılım mühendislerinin sayısı arttı. Netaş, yazılım mühendisi olarak iyi bir kadroya sahip oldu ve bizim Ar-Ge’mizin de daha hızlı büyümesine sebep oldu.”

 

 

Netaş’da Ar-Ge başlangıcından bahsedebilir misiniz?

 

Şimdi benim Netaş’a girişim 81 yılında. 81 yılında ben girdiğim zaman 10 küsür kişi vardı, Ar-Ge ve PBX çalışması yapan. Yani bu firmada santral tasarımıyla uğraşılıyordu. Aynı zamanda Netaş’ta Crossbar teknolojisi vardı. Şimdi Ar-Ge’de öyle bir yapılaşma vardı ki, Ar-Ge’nin bir kısmı, imalatın Crossbar’da çıkan problemlerini çözüyordu. Bir kısmı Crossbar ile PBX yapılması gerektiğini söylüyordu. Ve ilk biz mini PBX’imizi yapmıştık o zaman. 70-80 abonelik bir Crossbar PBX yapıldı. Ona paralel yine Netaş tasarımı olarak, Beşiktaş için Teleks santralini yapmaya başladık. Teleks için bir santral tasarlandı o zaman. Sonra bir anda 83-84′lere gelince öyle bir santralin komik olduğu görüldü ve olduğu gibi durduruldu o proje. PBX işleri hareketlendi. Piyasaya elektronik PBX’i tanıttık.

 

Buna paralel olarak yine benim içinde bulunduğum bir Crossbar santrali Intel bilgisayarlarla Call Center’a çeviren bir Visiual Switch Board teknolojisi gibi bir şey.  Visiual Swith Board Array diye bir teknoloji. O zamana kadar yurt dışında, daha doğrusu, yurt dışı için hatta yurt içi çağrıları bile Cross bar santralin operatörlerine geliyordu ve o operatörler fişlerle insanları birbirine bağlıyordu. İlk defa elektronik bir cihazla bunları birbirine bağlamaya başladık. İlk defa Ankara’da, sonra Eskişehir’de, sonra Antalya’da bu santraller kuruldu. İnsanlar elektronik ortamda yine arama yapıyorlardı. Şehirlerarası aramaları bizim santraller üzerinden yapmaya başladılar.

 

Netaş’ın  Ar-Ge başlangıcı aslında Micro Controller, Micro Processor teknolojilerinin girdiği, yazılımın girdiği seneler ve Netaş’ta  bir anda çığ gibi büyümeye başladı. Çünkü yurt dışından santral ithal eden bir ülkeden, kendi santralini kendi yapan ve yurt dışına ihraç eden bir ülkeye doğru geldik.

 

 

Daha sonra tabi Türk Telekom’la (eski adı ile PTT) bir ortaklığımız vardı. Türk Telekom’da ortağı olarak bizden ihtiyaçlarını çok yakın bir şekilde istiyordu. Onun da Netaş’ın Ar-Ge’sinin büyümesine çok faydası olmuştur. O zamanlar Türk Telekom’da Genel Müdür Muavini Emin Başer’di. Bizim de yönetim kurulu üyemizdi. Yani bu “PBX’inizi neden kırsal santrale çevirmiyorsunuz?” dedi. Çünkü o zaman Türkiye’de daha kırsal santraller yoktu ve köylere sadece bir tek bakır telle gidip, abone verilebiliyordu. Çoğu köyde o bile yoktu.

 

İşte biz o bakır tellerin ucuna santral bağlama heyecanıyla başladık çalışmaya ve isminin de Emin Başer tarafından konulduğu ilk santral ortaya çıktı. Elif. 200 abonelik bir santral. Köylere gitmeye başladı. 86-87′dir. Tabi o Elif santralleri daha sonra Türk Telekom’un o zamanki adıyla PTT’nin kırsal alana telefon hizmet götürmesi ödül almasına neden oldu. Türkiye bu konuda bir birincilik aldı.

 

İşin güzel tarafı o santraller sayesinde teknoloji de Türkiye’de çok hızlı yayılmış oldu. Çünkü hem yazılım mühendislerinin sayısı arttı. Netaş, yazılım mühendisi olarak iyi bir kadroya sahip oldu ve bizim Ar-Ge’mizin de daha hızlı büyümesine sebep oldu.

 

Orada Ar-Ge’nin hızlı büyümesine neden olan VİSA dediğimiz, bu Crossbar ile çağrı merkezleri arasındaki elektronik Interface’i sağlayan çalışma. Onun üzerine Space Net dediğimiz PBX’lerin tasarımı. Daha sonra bunların kırsal alanda kullanılıp Türk Telekom santrali olarak da kullanılmasıyla bir çığır açılmış oldu.

 

Tabi kırsal alanda kullandığımız bu santraller aynı zamanda Türkiye’de çok da büyük bir döviz kazancına neden oldu. Çünkü biz zaten makul bir maliyetle üretiyorduk. Makul bir karla satıyorduk. Ona rağmen normal, dışarıdan getirilse böyle bir teknoloji  3 veya 4 misline satılıyordu. Piyasa fiyatlarına göre biz onun 3 misli daha ucuzuna Telekom’a bu hizmeti götürmeye başladık. Tabi Telekom, hem maliyetin etkili olmasından hem Türkiye şartlarına çok uygun olmasından bunlara büyük bir ilgi gösterdi ve bunların kapasitesinin büyümesini istedi. Bunun üzerine bu santrallerin kapasitelerini 2000′lere kadar, daha sonra 4000 ve 16000′e kadar taşıyan çalışmalar başladı Ar-Ge’de. O da Ar-Ge’yi daha da büyüttü ve 90′lı yıllara geldik.90′lara geldiğimizde Elif 1, Elif 2, PBX, Space Net markasıyla PBX’imiz. Daha sonra da ona paralel olarak yeni teknolojiler gelişmeye başladı.

 

86 yılında Türkiye’de bir hamle oldu. Yani 80-90 arasında. O hamle de aslında Türkiye Crossbar’la; Crossbar hem metal, ağır, çok büyük hacimlerde, çok küçük kapasiteleri olan bir teknolojiydi. Dünyada da elektronik santral teknolojisi vardı.

                     

O sırada da Türk Telekom hem Netaş’tan aldığı güçle, hem teknolojiye yakın olması sebebiyle bir adım ileriye atladı ve biz dedi, elektronik santrale gitmeyeceğiz. Biz direkt dijital santrale geçeceğiz, dedi ve dijital santrale 86 yılında DMS ile geçti.

86-89 yılları arasında da DMS’e geçişten ve bizim Ar-Ge kültürümüzden ötürü ufak bir Ar-Ge grubu kuruldu Netaş’ta ama sayısı çok fazla değildi. Genelde yama vari işler yapıyorlardı. Bir yerde 80′li yıllarda biz Crossbar’da ne yapıyorsak, Cross Bar’a bir takım ufak değişiklikler yapıyordu Netaş Ar-Ge’si… 90′lı yıllara geldiğimizde de DMS dediğimiz bu dijital santrale ek yapan bir bölüm haline gelmişti.

 

90 – 91 yılında biz Netaş Ar-Ge’si olarak Nortel ile ilişkilerimizi geliştirdik ve onlara bir hamle yaptık. Onların uluslararası pazara gitmek için büyük bir sıkıntısı vardı. Uluslararası pazara daha ziyade yama teknolojisi ile gidiyorlardı.

 

Biz dedik ki, sizin için yeni bir yol ayrımı yapalım. O yol ayrımında International bir yük olsun ama sizin yükünüzden tamamen bağımsız olsun ve bu yükün sahibi de Netaş olsun. Aslında Netaş Ar-Ge’sinin bugün 180 operatöre hizmet vermesine çığır açan adım orada atılmıştır. Aldığımız risk çok büyük çünkü bir sene içerisinde 200 kişiyi işe almamız gerekiyordu. 200 tane yazılımcı. O zaman da yazılımcı bulmak çok zor. Aldık bu riski. 200 yazılımcıyı bir sene içinde işe aldık. Ar-Ge’miz bir anda 350-400 kişiye büyüdü. International yükün sahibi olduk ve bu yükün sahibi olmamızda, Nortel’de bizim ismimizi çok yukarıya çıkarttı. Çünkü Nortel’de International santrallerin Enabler’ı oldu. Yani Netaş International santrali satmak için Enabler’ı oldu ve bizim havamız da, duruşumuz da değişti. Çünkü bize yalvarmaya başladılar. Şunu da yapın, bunu da yapın diye ve çok da hızlı bir şekilde o 200 kişiye çıktık. Maceralı ve hızlı bir şekilde 200 kişiye çıktık. Hem içeriden hem dışarıdan bayağı sıkıntılar yaşadık ama…

 

International büyük yamalar halinde olduğu için dünyanın değişik yerlerinde, değişik gruplar bir şeyler yapıyordu. 93 yılında artık onların hepsini Türkiye’ye getirmiş olduk. Yine buna paralel olarak da dedik ki: “Biz bu Elif’i dijital santral yaparız. DMS yaparız.” Elif’ten bir DMS yapısı çıkardık. 94 yılında  Elif’i Dicle yaptık. Dijitalize ettik.

 

Onun da hikayesi şöyle: 91 yılında Nortel Güney Amerika’da bir ihaleye çıktı ve ihaleye Remote’larla girdi. Onun yerine biz Nortel’e kırsal santralleri ve Elif’i önerdik. Miami’ye gittik, satışın başındaki arkadaşla. Baktık ki bizim Elif dünya teknolojisine göre biraz geride kalmış. Herkes dijital santral istiyor. Elif istemiyor. Elif elektronik santraldi çünkü. O ihaleye şartname dolayısıyla giremedik. İhalenin şartnamesini aldık ve dedik ki, bu şartnameye uygun bir santral yapmalıyız. Biz 1.5 sene içerisinde o ihalenin şartnamesine uygun santrali çıkardık. O da Dicle oldu. Dicle güzel bir şekilde gidiyordu, büyüyordu. O sırada Türkiye’de bir kriz oldu. 94 yılı krizi oldu. 94 yılı krizinden bizim bütün Ar-Ge teşvikleri ortadan kalktı ama Netaş olarak bizim orada çok büyük bir derdimiz yoktu. Çünkü biz yurt dışına bu International DMS 100 yazılımını bayağı iyi karla satıyorduk. %40-45 kar marjımız vardı. O yüzden Ar-Ge 96 yılında aslında Break yılındaydı. Yani Nortel’den kazandığımızla buradaki işleri yapabilir duruma gelmiştik. Öyle güzel bir dengemiz de vardı.

 

94 Krizi etkileri, Ar-Ge teşvikleri ortadan kalkması sizi nasıl etkiledi?

 

94′te kriz dolayısıyla Türkiye’de Ar-Ge teşvikleri tamamen ortadan kalktı. O da bir parantez içinde söylemem gereken bir şey. Netaş’a çok etkisi olmadı ama bizim maalesef International’da yatırımlarımızı olumsuz etkiledi. 90 ile 94 arasında Kazakistan’da, Azerbaycan’da ve Özbekistan’da 3 tane JV kurulmuştu. JV kurulmasının tek nedeni de bizim bu DRX 4′ler veya Dicle’ler… Bizim aslında satışlarımız 80-90 milyon dolara kadar çıktı.

 

94 yılında Netaş Ar-Ge olarak Tasmus adında ilk defa savunma ile ilgili bir iş aldı.

Onu da almamızın nedeni 91 yılında biz özelleştirmeye girdiğimiz için özelleştirme sonucunda %15 hisselerimiz Deniz Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı tarafından alınmıştı. Savunma ile alakamız arttı.

Aselsan ile görüşmeler arttı ve orada bizim iyi bir hamlemiz olmuş oldu ve Tasmus’ta ihaleyi de kazandık. Aselsan ile birlikte yani Netaş’ın ilk savunma işine de 94 yılında girmiş olduk. Sonra Netaş’ta 95-96′da bu Ar-Ge’nin büyümesi devam etti. 600 kişilere kadar çıktık.

 

Ancak, Ar-Ge teşviklerinin 94 yılında kesilmesi, Ar-Ge’ye Türkiye tarafından ilginin azalması, devlet desteklerinin, devletin Ar-Ge’ye bakışının azalması, o dönemde yabancı firmaların devreye girmesi ve Ar-Ge’leri olmadığı halde büyük işler almaları, Ar-Ge Focus’unun ülkeden kaybolmasıyla gittikçe bizim Ar-Ge de erimeye başladı.

 

94 krizinin hemen arkasından yurt dışında Telekom firmalarının devreye girmesi, onların Türkiye’de Ar-Ge yapmadan bu işleri yapması, yurt dışında tasarlanmış santralleri Türk isimlerle sanki Türk dizaynı gibi Türk Telekom’a satıyor olmaları, bizim orada yerli olarak tasarladığımız her ürünün karşısına yabancı bir ürünün gelebiliyor olması, rekabet dolayısıyla bizim pazar hızlı bir şekilde daraldı. Hem de Ar-Ge teşviği ortadan kalktığı için ürün geliştirmesinde büyük gelişmeler yapılamadı.

 

Açıkçası Türkiye’de bugün çok bilinen Çinli bir marka var. 10-15 milyar dolar cirolu bir marka. 96 yılına baktığımız zaman Netaş bu firmadan 1000 kat daha kapasiteli bir Telekom firmasıydı. Yani bu firmaya Çin’in verdiği destek 96 yılında Netaş firmasına verilseydi, bugün Netaş 10-15 milyar dolarlık dev bir firma olabilirdi. Ve aslında Netaş’ın Ar-Ge’de gelişmesine, bu noktalara gelmesine tabi ki Ar-Ge’ye olan ilgisi, Netaş yönetiminin bu noktadaki desteği, Nortel’in bu konularda daha esnek davranması olmuştur ama PTT’nin çok etkisi olmuştur. Yani PTT, hangi küçük parça, hangi ayrılabilen Unite yerli yapılabiliyorsa yerli olmasını ister yapıdaydı. Yani orada müthiş bir yerli hamlesi vardı.

 

90′lı yıllarda bu hızımızı almışken ve para da Elif’ten daha sonra Dicle’den işte Diginet’ten işte Elif’in dijital hali bayağı güzel paralar geldiği için Telekom ve bizim santrallerimiz seçim kazandıran santraller olmaya başladı. Yani hükümet hangi köye bir tane santral koyarsa, o köyden oy alıyordu. Çünkü insanların evlerine telefon geliyor.

 

Hem iyi paralar kazanmaya başladı Netaş, hem Ar-Ge 600′lere kadar büyümeye başladı. O büyümenin arkasında da aslında bu sefer Türk Telekom’a Small Office Power dediğimiz, küçük ofis Power cihazlarını. Daha sonra Umbrella Management dediğimiz, şemsiye yönetim sistemlerini, optik sistemlerde PDH dediğimiz yani o zamanın standardı olan optik sistemleri. Multiplexer’ları yani Telekom’un yapabileceği, kullanabileceği her şeyi biz sağlamaya başladık. Hem de %100 yerli olarak. 90 ile 96 arasında çok gelişti. 96 yılına baktığımız zaman optik olarak, Türkiye’nin optiğinde çok iyi bir noktadaydık. Birçok yerde optik cihazlarımız vardı. Birçok yerde Power… Aslında bütün büyük santrallerin de Power’ını biz vermeye başladık.

 

Netaş, Türk Telekom’un da açtığı kapıdan çok iyi geçmesini bildi ve Telekom da Türkiye’de her şeyin üretilebileceğini, tasarlanabileceğini gösterdi ve bu döneme kadar geldi. 96 yılıdır aslında. 96-97 yılına baktığımız zaman Türkiye’de artık her şey üretilebilir, her şey tasarlanabilir imajı geldi.

 

Askeri sektörle ilişkiler nasıl başladı?

 

İşte ilk önce 94 yılında Tasmus’un ihalesini aldık.

O bizi bayağı bir büyüttü ama Tasmus tek bir ihaleydi. Sonra küçüldü.

 

Tasmus projesi nedir?

 

Taktik Saha Muharebe Sistemi demektir. Yani bir ordu, Kara Kuvvetleri aslında savaşa tanklarla, tüfeklerle gidiyor. Onlar giderken yanlarında Telekom cihazlarını götürmek gerekiyor. Telekom cihazlarını götürdüğünüz zaman onların o ortamda çalışabilir Telekom cihazları olması lazım. Yolda, o sarsıntıda, savaş koşullarındaki ortamlarda çalışması lazım. İşte bunları yapabilen, uydularla ve kendi içindeki Network ile askeri Network’lere bağlanabilecek şekilde bir şebeke kurulması lazım. İşte o Tasmus. Onlar tırlarla gider, belirli bir yere gelince Tasmus sistemleri, çadırlar kurulur. Karargah kurulur. O karargahın içinde de Tasmus kurulur. İşte onun 94 yılında ihalesini kazandık. 2000 yılında bitti benim bildiğim kadarıyla. Ondan sonra da Ar-Ge’si küçülmeye başladı.

 

Peki , Ar-Ge de Netaş yeniden ne zaman atağa kalktı?

 

Hükümetlerin de konudan uzaklaşmasıyla 96-97 yılından sonra Netaş’ta Ar-Ge’nin küçülmesi var. 2004 yılına kadar da bu küçülme devam etti. Ondan sonra Netaş 2004 yılında tekrar Ar-Ge’ye bastırmaya başladı. Biz önce 2003 yılının 7. kalkınma planına baktık, 9. 7 yıllık kalkınma planına baktık. Hükümet planlarına baktık. Dedik ki, bu hükümet Ar-Ge’yi destekleyecek. Benim de geçmişimde Ar-Ge’cilik var. Biz, dedik tekrar bu ateşi yakarız ve baktık ki lokal Ar-Ge diye de bir şey kalmamış. Lokal Ar-Ge 10 kişinin altına düşmüştü. 10 kişiydi. Kapanmak üzereydi artık. Orada küçük bir iş yakaladık. 1.2 milyon dolarlık bir ihale kazandık. Lokal Ar-Ge tarafında. Local Ar-Ge’deki arkadaşların çoğunu Nortel Ar-Ge tarafına transfer ettik, kaybetmemek adına. Onları test bölümlerine falan aldık ve Nortel’e gidip gelmeye başladık. Hükümete gidip gelmeye başladık. 2005-06 yılında ufak ufak Ar-Ge’de büyümeyi sağlarken Nortel’den büyük bir iş kapıp buranın mükemmeliyet merkezi olmasını sağladık. Paralelinde Aselsan’dan yeni işler almaya başladık ve tekrar Netaş’ın AR-Ge’si büyümeye başladı.

 

Daha doğrusu Ar-Ge’de büyüme stratejisi diye bir strateji yaptık 2004 yılında. Dedik ki, biz Ar-Ge’de iki alanda büyüyebiliriz. Öncelikle bir Base’de ve iki alanda büyürüz, dedik. Base olarak biz Telekom firmasıyız. 73 yılından beri de biz Ar-Ge yapıyoruz. Bizim 30 yıllık bir Ar-Ge geçmişimiz var. Bu Ar-Ge geçmişi üzerine de bizim bir yapacağımız tek inşaat Telekom, bunun üzerine odaklanmalıyız. Burada da, Telekom üzerine odaklanırken, Nortel’e; Nortel tarafını büyütmek için bir girişimde bulunduk. Aselsan ve savunma sanayine gidip, biz Aselsan altında, alt yüklenici olarak çalışmak istiyoruz. 30 yıllık Telekom deneyimimizle Türk Silahlı Kuvvetleri’ni, telekomünikasyon veya komünikasyon konusunda ne tür ihtiyacı varsa, biz bunu yerli yapmaya hazırız, dedik. Böylece 2 kolda ve tek temelde hareket başlattık. Allah da yardım etti demek lazım, ikisi de başarılı oldu. Yazılım tarafında Nortel ile birlikte 700 kişilere, 800 kişilere kadar bir yazılım ordusu çıkarabildik. Askeri tarafta da şu anda 20′nin üzerinde ürüne sahip olduğumuz bir bölüm ortaya çıkarttık.

 

Bunları yaparken de Nortel tarafına hakikaten çok odaklandık. Elimizde Nortel’in çok parçalı işi vardı. Onların hepsini geri gönderdik. Dedik ki, biz sadece santral teknolojileri ve VOIP (Voice Over IP) teknolojilerine odaklanacağız.

Sonunda da 5 yıl içerisinde de tüm VOIP teknolojileri Netaş’a getirdik. Netaş’a onlar geldikçe Nortel’in bize bağımlılığı arttı. Bizim gücümüz arttı. 94 yılında Nortel’in 20 değişik laboratuvarında Voice Over IP yapıyorlardı.  Onları “Center of Excellence” yapısı altında, 2007 yılında tüm Voice Over IP’yi Netaş’a getirdik. Bu aslında Netaş’ın geleceğini değiştiren çok büyük bir yapı oldu. Aselsan’da da biz dedik, ses konusunda her şeyde varız. Zaten 2002-03 yılında bir JEMUS projesi başlamıştı. O projede büyüdük. Ondan sonra gemi haberleşme sistemleri, sonra savaş uçakları ve savaş yürüyen birimleri için, savaş makinaları için, savaş platformları için IFF, dost düşman tanıma sistemleri geliştirerek Netaş’ta her kuvvete hizmet veren ve temel derinliği komünikasyon olan bir yapı oluşturduk. Bu iki yapının büyümesi ile birlikte belirli bir noktaya geldiğimizdeki yıl 2009 yılıdır.

 

85-86 yıllarında yeni ürün yapabilen yani istek dışında daha yeni ürün yapıp piyasaya satabilen bir hale nasıl geldiysek, 2007-08-09 yıllarında da artık Research yapan yapıya geldik. O sıralarda engel arkası, Blue Box, 4G teknolojisi gibi teknolojilerin yatırımlarına başladık. Yani Research’ün içerisine girip bayağı ciddi Research yatırımları yaptık. Yine Nortel tarafındaysa tabletler, cep telefonları üzerinden komünikasyon hizmetleri verebilen cihazların gelişimi… Şimdi IP Version, 4 Version 6 çevirimini yapabilen kutular, Deep Pocket Inspection teknolojilerine girebilen yapılar derken Netaş şu anda Türkiye’de hatta bence Regional olarak çok güçlü bir Ar-Ge grubu haline geldi. Burada tabi Ar-Ge merkezi olmamızın, hükümetin Ar-Ge’ye verdiği desteğin, aldığımız TEYDEP programlarının, desteklerin… Yani Türkiye’nin Ar-Ge’ye verdiği desteğin çok faydası oldu. O olmasaydı da olmazdı. Bugün VOIP (Voice Over IP) konusunda dünyanın en iyi Ar-Ge’siyiz.

 

VOIP konusunu biraz açabilir misiniz?

 

Voice Over IP, internet üzerinden ses. Buradaki temel kriter de şu: İnternet üzerinden sesi gönderdiğiniz zaman bu bir paket teknolojisi olduğu için, çok değişik yerlerden de gidebiliyor ve çok gecikmeler de olabiliyor. Bunun Carrier Grade olarak, hiçbir şey hissettirmeden, karşı tarafla aranızda bir gecikme olduğunu hissettirmeden yapabilmesi aslında çok önemli. O anlamda internet üzerinden ses gönderimi, Voice Over IP teknolojisi şu anda temel bir teknoloji. Onun dışında temel bir teknoloji de kalmadı. Ses görüşmelerinin çoğu onun üzerinden yapılıyor. Şu anda Telekom operatörleri Türk Telekom Voice Over Ip Conversion yapıldı çoğunlukla ama birçok operatörde daha yapılmadı yine de geleceğin bir teknolojisi Voice Over IP.

 

Netaş’ın bugünkü yapısına gelince artık 800′ün üzerinde, 700′ün üzerinde yazılım ve donanım mühendisi var. Digital Signal Processing konusunda Türkiye’nin açık ara en başarılı firması. DSP de çok önemli, onu biraz anlatayım. DSP her şey. Yani şu anki teknoloji iki tane donanım üzerinden. Biri CPU teknolojileri, biri de DSP teknolojileri. CPU teknolojileri, CPU’lar 4 Bit, 8 Bit, 16 Bit, 32 Bit, 64 Bit gibi CPU’lar var.

Bunlar aslında kendilerine gelen bir yazılım komutunu içine alıp, Process edip onun karşılığında bir komut veriyorlar. Ne kadar hızlı olurlarsa olsunlar, bir yazılım oluyor, o yazılım içeriye giriyor, Process olup dışarı çıkıyor.

 

 

 

Ama DSP teknolojisine baktığımız zaman tamamen donanımın üzerinde çalışabilen bir teknoloji olduğu için, ayrıştırma teknolojilerinde, görüntü ile ilgili teknolojilerde, bilhassa geri akış teknolojilerinde DSP olmadan olmuyor. Digital Signal Processing. Yani dijital sinyallerin Process’i. İşte bizim bu geliştirdiğimiz engel arkası, bir DSP teknolojisidir. Arkasında yazılımı var. 4G tamamen DSP üzerine kurulmuş bir teknolojidir. Savunma ile ilgili yaptığımız tüm teknolojiler DSP üzerine kuruludur. Bu konuda yeni yeni ürünler geliştirdikçe Netaş çok iyi bir noktaya geldi. Netaş bundan sonra da artık yeni ürünler geliştireceğimiz ve o ürünlerle dünya markası olabileceğimiz bir noktaya geldi.

 

Trendsetter olmak mı?

 

Evet, Trendsetter olma noktasına geldik. Çok doğru.

 

İnsanoğlunun teknoloji ile savaşı diyebilir miyiz?

 

Biz aslında şu anda teknolojiye karşı savaşıyoruz. Teknoloji bizi bozuyor.

 

Evrimsel düzeyde mi?

 

Evrimsel düzeyde çünkü biz insan ırkı olarak kimine göre 100.000 yaşındayız. Kimine göre 50.000 yaşındayız. Kaç yaşındayız? Kaç yıldır insan var? Şimdi 100.000 yıllık bir insanlık geçmişini düşünürsen, bunun son 100 senesinde teknoloji bu kadar insanı etkiledi. Doğru mu?

 

Evet. Yükselen bir ivme ile hatta. Yani Jetlag dediğimiz teknoloji ile bizim savaşımız değil mi?

 

Yani şöyle bir fıkra ile başlayayım. Fıkra değil bu aslında olmuş bir olay, anektod.

 

Bir adam 1930′lı, 40′lı yıllarda Afrika’da safariye çıkıyor. Jeep’lerle safariye çıkıyor. O daha Afrika’nın hiç keşfedilmediği, gerçekten Afrika’nın Afrika olduğu dönemde. Bunları anı da anlıyor. Bunlar Jeep’lerle hor hor gidiyorlar. Zınk diye en baştaki Jeep duruyor. Tabi baştaki yol gösterici olduğu için diğerleri de durmak zorunda. Yerlilerin dilini de bilmiyor baştaki zengin adam. Yarım saat, 45 dakika duruyorlar. Jeep’ler tekrar gidiyor. Yarım saat sonra tekrar duruyor. Bu birkaç defa daha olunca. Öndeki Jeep’te hiçbir şey yok, midesi bulanmıyor. Ne oluyor diye merak ediyor. Oradaki yerliler diyorlar ki, Jeep’ler çok hızlı ruhlarımız yetişmiyor. Çünkü insanlar aslında yürüme hızında ilerler. Hadi bilemedin at hızıyla şey yapıyorlar. Gördükleri ile konuşuyorlar. Gidebildikleri yere kadarını görebiliyorlar. Gidebildikleri yer kadar insanla arkadaşlar. Onlara seslerini ulaştırabildikleri kadar onlarla konuşuyorlar. Değdikleri, gördüklerini biliyorlar.

Temel ihtiyaçları yani davranış şekilleri mi?

 

Temel davranış şekillerine dönmek istiyoruz. Temel davranış biçimleri nedir? Her tanıdığın kişiye her an ulaşabileceksin. Her tanıdığın kişiyi göreceksin. Bu bir Trend. Bu bir nokta. Onun için Ar-Ge’ye başladığımız günden itibaren benim en önem verdiğim konu Man Machine Interface’tir. Man Machine Interface’i ne kadar iyi yaparsanız, o cihaz o kadar iyi satar. Örneği Apple’dır. Man Machine Interface ile Apple bu kadar yol kat etmiştir.

 

Burada bir noktayı bırakalım. Demek ki hedefi belirlemiş olduk, teknoloji açısından. Bir de bu hedefe giderken, teknoloji nereden geçiyor ona bakalım. Teknoloji de şu noktaya doğru gidiyor. Artık teknoloji her yerde. Fransa’da olan bir olay dolayısıyla değişik yazılar çıkmıştı, işte Paris’te 500.000 kamera olduğu, İngiltere’de bir insanın evden işe gidinceye kadar 50 kere görüntülendiği gibi şeyler çıktı. Aslında baktığımız zaman bir insanın, bundan belki 20 sene sonra senin hayatını kameralardan çıkarıp senin önüne koyacağı. Yani bir film çıkarabiliriz senin hayatından. Öyle bir noktaya doğru gidiyoruz.

 

Şimdi diğer taraftan kredi kartı harcamaları dolayısıyla internette nerelere girip çıktığını da biliyoruz. Ama gerçekte internete nerede girdiğin de, onlar da takip ediliyor. Kredi kartları takip ediliyor. Aralarda bize şu kartı kulanın, diyor markette ya… Kart çektiriyorlar ondan sonra da 5 liralık hediye veriyorlar. O kartların nedeni senin nerelere alışveriş yaptığını görmek.

 

Böyle bir çevrimin içindeyiz ama bu işin bir başka tarafı. Buradan doğru hareket ettiğimiz zaman dünyada, önümüzdeki günlerde sanırım 50 milyarın üzerinde bilgisayar var.

 

Bir insanın hayatına değen en azından 50-60 tane bilgisayar var. O yüzden ben o 50 milyarın gün olduğunu düşünüyorum.  Bu kadar bilgisayar var ama bu bilgisayarlar şu anda birbirleriyle haberleşmiyorlar. Haberleşmemeleri için de hiçbir neden yok. Haberleşmek çok kolay. GSM dünyasında yaşıyoruz. Mobil dünyada yaşıyoruz. Mobil dünyada bunların içindeki bilgi çok kısıtlı olduğu için, bunların haberleşmeleri için mobilcilerin hiçbir şey yapmalarına gerek yok. Bir tek bizim sıkıntımız vardı, teknoloji adamları olarak. Ip Version 4′te şu anda dünya. Ip Version 4 bunları adresleyemiyordu. Senelerdir süren bir çalışmayla Ip Version 6 geldi. Şimdi her şey adreslenebiliyor. 50 milyar değil trilyon kadar cihazı adresleyebilecek kapasitemiz var. Şimdi bu cihazlar adreslenip, tüm bu cihazlar birbirleriyle görüşmeye başladığı zaman aslında bir anda oluşan yapı, analoji olarak dünya sen oluyorsun. Burası için ilginç tarafı. Dünyanın her noktasındaki 50 milyar cihazla ilgili bilgiyi iyi bir yazılımla senin önüne döken bir cihaz olursa dünya ile senin aranda hiçbir fark kalmıyor. Dünya sen oluyorsun. Dünya sen olduğun zaman, senin artık o küçük köydeki adamla hiçbir farkın kalmıyor. Çünkü artık o küçük köydeki adam gibi o dünyanın her noktasına erişebiliyorsun ve aslında dünya senin küçük köyün oluyor.

 

Bu Mobese kameralarından senin resmini gördüğümüz zaman ismini, cismini her şeyini çıkarabilmek. Ben senin resmini veriyorum ve seni gördüğümüz anda resimle Match ediyoruz.

 

Kötü bir görüntü olsa dahi mi?       

 

Yok. Normal, normal. Mesela iyi çözünürlükte bir resmini veriyoruz ama Türkiye çapında düşünebiliyor musun? Türkiye çapında herhangi bir Mobese kamerasından geçersen seni yakalıyoruz.

 

 

Yani Mobese kameralarının hala gece görüntülerine baktığımızda biraz sorunlar mı var?

 

O bugün, benim söylediğim şeyle birbirinden çok farklı. Benim söylediğim Big Data kısmı. Yani düşünebiliyor musun?

 

Yani ona rağmen o Big Data ayrıştırılabiliyor mu? Ben de onu merak ediyorum.

 

Onu yapabiliyor. O görüntü kalitesi ile senin iyi kaliteli bir resmini yapabiliyor. Bizim çalıştığımız bir teknoloji var. Komik bir teknoloji. Parmak izinden yüzünü buluyoruz. Yok. Herhangi bir adamın parmak izinden Big Data’ya girmeden onun yüzünün nasıl olabileceğini buluyoruz. Komik bir teknoloji. Burada Research yapıyoruz yani. Artık değişik noktalara doğru gidiyoruz.

 

Şu anda mesela Türkiye’de mühendislik size göre nasıl bir düzeyde? Kısaca bahsedebilir misiniz?

 

Aslında biz bir projede bununla karşılaştık. Türkiye’de bir fantezi kelime vardır. Üniversite – Sanayi ilişkisi. Ben 80′li yıllardan beri hocalarımızı da çok saydığım, sevdiğim için, üniversitelerime çok değer verdiğim için hep üniversite sanayi ilişkisini geliştirmeye çalıştım ama… Hatta 77 yılından beri bununla uğraştığım için 35 yıldır bu işin üzerindeyim. Sonradan şunu gördüm ki aslında bu sürecin geri kalan bir noktasındayız.

 

Bu sürecin sağlıklı çalışabilmesi için Ar-Ge’lerin belirli bir derinliğe inmesi lazım. Üniversitenin belirli bir derinliğe inmesi lazım. Ondan sonra birbirlerine ihtiyaç duyuyorlar. Çünkü Ar-Ge ile üniversitenin ilk ilişkisi öğrenci alışverişi. O yukarıdaki ilişki. Aşağıdaki ilişki ise bilgi alışverişi. Bilgi alışverişinin ise üniversitede ders alan veren bir hocayla, Devolopment yapan bir firmanın bilgi alışverişi iyi niyet göstergesinin dışına gidemiyor. Halbuki eğer siz gerçekten Research’e doğru inerseniz ve Complex problemlere doğru inerseniz, gerçekten o problemleri çözecek bir hoca arıyorsunuz. O Complex problemlere inebilecek kadar… Eğer üniversiteler o noktaya kadar inebiliyorsa gerçek ihtiyaç ilişkisi başlıyor. Halbuki şuana kadar niye üniversite sanayi ilişkisi yok. Sanki kişiler bunu yapmak istemiyor gibi bir hava var. Amerika’da ben şunu gördüm: Amerika’da onlarca üniversite var ki her üniversite bir konuda çok derine inmiş. Yani Amerikalı araştırmacı belirli bir sıkıntıya geldiği zaman diyor ki bu konuda hangi üniversite derine inmiş. İşte yazılım konusunda şu üniversite, sensörler konusunda bu, Processor konusunda bu, uzay konusunda bu… Yani bütün üniversitelerin. Bazı üniversitelerde 4-5 konu. Tıp konusunda şu. Bizim üniversitelerimizde hocayla başlayıp, hocayla biten ilişkiler var. Yani Ahmet hoca bu konuda iyidir. Nerededir? Hangi Üniversitedir? Ondan bilgi alıyorsun ama üniversitenin kendi içinde, A üniversitesi ayağa kalkıp, ben sadece sensör konusunda, B üniversitesi ben sadece DSP konusunda, C üniversitesi ayağa kalkıp ben sadece  ICT konusunda, Application Software konusunda çalışacağım, demiyor. Öyle olmadığı için de, sanayi de o kadar derine inemiyor. O aradaki link çok iyi kurulmamıştır.

 

Son 10 senede hakikaten hem üniversitelere verilen desteklerle hem sanayiye verilen desteklerle o noktaya doğru gittiğimizi görüyorum.

 

4G projesi ile ilgili çalışmalardan bahsedebilir misiniz?

 

4G. Ben demin bahsetmedim ama 93-94 yıllarında biz terminal konusuna girmiştik. İşte terminal yapalım diye çok istekler olmuştu.

Ben şahsen o konuda çok istekli olmadım Netaş’ta ama pazar ihtiyaçları var, yapalım, denildiği için biz de Netaş Ar-Ge olarak girdik. Terminal çok hassas bir konu. Terminalde 10 milyon üretemiyorsanız terminal işine giremeyeceksiniz. Biz terminali Ar-Ge olarak yaptık bitirdik ama üretimine geçemedik. O yüzden 2G kısmını Netaş Pass etti. 2G’de bize daha Carrier Grade bir teknolojiyle girseydik bence o zamanda, en azından 2G döneminde 3G’ye girseydik o zaman Netaş bir şeyler yapardı. Bugün biz o hataya ikinci defa düşmemek için 3G lisanslarının verildiği gün 4G teknolojisini çalıştırma kararı aldık. 4G ile 3G arasındaki fark nedir derseniz, 3G kaset, Tape ise 4G CD teknolojisi veya 4G bilgisayar müziği teknolojisi. Aralarında çok büyük bir uçurum var. Nasıl CD teknolojisi ile birlikte bir devrim başladıysa, MP3 arkalarından geldiyse 3G’den sonra da 4G önümüzdeki 20 seneyi hatta 20-25 seneyi taşıyacaktır. O yüzden 4G’ye girdik. 2.5 senelik de geliştirdik. Bitirdik.

 

4G’yi geliştirmek için gerekli olan DSP ve CPU teknolojilerindeki Knowledge zaten bizde vardı. Onları üst üste koyunca YAZILIM, DSP ve CPU 3 Knowledge’ı birleştirerek 4G’yi geliştirdik. Bundan sonra hani iddia şu mu? Baz istasyonları mı yapacağız? Bence yapabiliriz ama tutup da bizim, hani ismini vermek istemiyorum ama dünyanın 5 tane büyük 10 milyar dolarını aşmış cirosal olarak, 4G teknolojilerine 1.5 milyar dolar yatırmış adamlarla Consumer Market’te oturup yarışacak halimiz şu anda yok gibi gözüküyor. Eğer Türkiye’den gerçek destek gelir ise oraya doğru da gider Netaş. Çünkü teknoloji olarak hiçbir eksikliğimiz yok. Ama biz bunun, 4G’nin sadece baz istasyonu ve cep telefonu değil, hem terminal alanında hem de genel kullanım alanında inanılmaz kullanım yerleri var. Binlerce diyebileceğim kullanım yerleri var. Oralarda Netaş bir teknolojiyi kullanır ve onlarca milyar dolar da döviz tasarrufu sağlar. 

 

Fatih Projesi ile ilgili neler söyleyeceksiniz?

 

Fatih Projesi’ni iki anlamda incelemek lazım. Birincisi ben söylüyorum Fatih Projesi’nin beyinsel, yüreksel, vatandaşsal her tarafında varım, yani destekliyorum. Doğru zamandadır. Dünyada nerede var ki bizde olsun. Yok efendim yanlış taraftan girdik. Sağdan girmeyip de soldan girseydik dinleyenleri de karşıyım çünkü yola çıktıktan sonra yol gösteren çok oluyor ama aslında yola çıkanı desteklemek lazım. O yüzden Fatih’i destekliyorum. Fatih Projesi’ne de herkesin sosyal açıdan bakması gerektiğini, siyasi açıdan bakmaması gerektiğini düşünüyorum. Sosyal açıdan baktığımız zaman Türkiye’deki dijital uçurumu ve eğitim uçurumunu önleyecek bir proje olduğunu düşünüyorum. Bu işin sosyal tarafı. Fatih Projesi’nde ince bir laf var benim çok hoşuma gidiyor. İnce bir deyim var. Fırsat eşitliğiydi galiba. F harfi fırsat eşitliğine gönderme yapıyor. Ben o “F” harfinin sadece öğrenciler arasında bir fırsat eşitliğini değil teknoloji de dünya ile Türkiye arasında fırsat eşitliğini de getirmesi gerektirdiğini düşünüyorum. 6 milyar dolar, 10 milyar dolar civarında Türkiye bir yatırım yapacaksa, Türkiye’de de 3-4 tane firma doğmalı diye düşünüyorum. O firmalar doğup doğmayacak mı, bugünden bir şey söylemek çok zor ama burada devlete ve hükümete çok görev düşüyor. O hassasiyette olaya bakmaları lazım. Hangi firmanın kazandığı değil, Türkiye’nin kazanıp kazanmadığı benim için önemli. Eğer doğru uygulanır, doğru bir biçimde fırsat eşitliği sağlanırsa, Türkiye’den bu konuda, hem eğitim konusunda hem ICT konusunda birkaç firma, hem tüketici elektroniği konusunda birkaç firma çıkar. Umarım çıkar.

 

Enerji verimliliği, yenilenebilir enerji kaynakları, bunlarla ilgili neler söyleyeceksiniz?

 

Enerji konusunda Türkiye çok güzel çalışmalar yapıyor. Enerji verimliliği burada çok önemli. Enerji verimliliği ise M2M ile çok bağlantılı. Machine to Machine’de çok bağlantılı. O konuda biz kendi içimizde hem Bluebox adını verdiğimiz sistem, bugün uyguladığımız enerji saatlerinin okunması, sokak lambalarının verimli kullanılmasıyla ilgili birçok çalışmamız var.

 

Şu anda onları maalesef söyleyemiyorum. Çünkü onlar Research’te olan çalışmalar ama o konu da Türkiye’nin sadece yenilenebilir enerji üreteceği, daha çok enerji üreteceği değil. Hem daha çok enerji üreteceğiz hem daha az veya daha verimli enerjiyi kullanacağız. Daha fazla etki yapması lazım.

 

Türkiye bu enerji bağımlılığından kurtulabilecek mi?

 

Enerji bağımlılığından hiçbir ülke kurtulamayacak. Enerji zaten hayatımızın en önemli noktası. Yani biz attan indiğimiz günden itibaren zaten enerjiye bağlandık.

 

İthalat anlamında mı?

 

Onu diyorum işte. O nedenle hiçbir şekilde enerjiden kurtulamayız ama enerjide kaynak çok. Önemli olan kaynakları değerlendirmek. Ben her zaman aracıların ortadan kaldırılması gerektiğini düşünen birisiyim. Burada kömür de, petrol de aracı aslında. Esas enerji nedir? Güneştir. Güneşin yarattığı rüzgar. Güneşin yarattığı ve ayın yarattığı medcezir. Bu enerjiler ne kadar var Türkiye’de? Çok var. Mesela birisi kalktı, Tuz Gölü’nü güneş paneli kaplasak Türkiye’nin elektrik enerjisini karşılar dedi.  Türkiye’nin enerji haritasına baktığımız zaman, hem rüzgar, hem dalga, hem de güneş enerjisi konusunda ben çok iyi olduğunu düşünüyorum.

 

Değerlendirilmemiş çok büyük bir potansiyel var yani?

 

Değerlendirilmemiş büyük bir potansiyel var. Enerji tüketimine girdiğimiz zaman, o tükettiğimiz enerji karşılığında ne aldığımıza da iyi bakmamız lazım. Ben 2004 yılından beri yazılım bayrağını dalgalandırmaya çalışıyorum. Yazılım konusunda Türkiye’nin ilerlemesini gerektiğini düşünüyorum. Ağır sanayiden ziyade beyin gücüyle oluşumlar yaratmamız gerektiğine inanıyorum ve enerjinin tüketimine baktığımız zaman ağır sanayi var. O ağır sanayinin ne kadar bize geri döndüğüne iyi bakmak lazım. Türkiye tüketimini daha stratejik olarak değerlendirirse büyük bir olasılıkla 10 sene sonra güneşten, rüzgardan elde ettiğimiz ve barajlarımızdan elde ettiğimiz… Hepsi az aracılıdır bunlar. Yani ne kadar az aracı olursa Türkiye o kadar refaha gider.

 

Çok teşekkürler Müjdat Bey, eklemek istediğiniz bir şey var mıdır?

 

Yok, ben de teşekkür ederim.

 

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

Read More
Muharrem Dörtkaşlı Söyleşisi

 

“Daha ortada hiçbir şey yokken ben bunun tasarımını yaparım, merdiven altında bunun üretimini yaparım, çıkartırım bizim sektörümüzde yok. Böyle bir şey yok. Dolayısıyla basamaklarda üretim yapabilmemiz lazım. Üretime yönelik tedariği yapabilmeniz lazım. Yavaş yavaş o topluluğun içerisine girmeniz lazım. İmalat mühendisliği yeteneklerinizi geliştirmeniz lazım. Kalite mühendisliğini geliştirmeniz lazım. Sonra bunu montaj mühendisliği, montaj planlaması, montaj işçiliği, montajı yapılanın yer testi, uçuş testi gibi işleri bir defa yapabiliyor olmanız lazım. Sonra da buradan açıkçası biraz bakarak öğrendiğiniz, biraz ilave yatırım yaparak öğrendiğiniz, hadi o zaman şunu tasarlayalım, dediğiniz belki insansız sistemler, hedef uçaklar, daha az iddialı insanlı sistemler gibi bu süreci bu şekilde yürütmek lazım. Aslında TAI’nin de başına gelen odur.”

 

 

Airbus ve Avrupa ile ortak proje geliştirmeniz hakkında neler söyleyeceksiniz?

 

Bizim burada, %5.6 oranında ürüne, yönetim kuruluna, genel kurula katıldığımız entelektüel haklarının üretilmesinde ve sahipliğinde söz sahibi olduğumuz tasarım ve üretim projesidir. Bu fena bir model değil. Aslında tek başınıza ülkenizin ihtiyacı konuyu cazip kılmıyor. Yani bu aslında Fransa’nın, Almanya’nın bunu Yapmaya güçlerinin yetmediğinden değil fakat onlarda pazarı da büyütmek için insanları davet edip el birliğiyle projeler geliştiriliyor.

 

Bu projenin, Avrupa havacılık sektörüyle yapılmış bu çalışmanın getirdiği ortak çalışma kültürü bizi daha sonra Avrupa’da yürütülen diğer projelerde ve Airbus’ın sivil projelerinde de ortak olma, mühendislik dahil, başlangıçtan itibaren ürün geliştirme projelerine katılma şansı yarattı. Bu iyi bir fırsattı çünkü bizim mühendislerimiz Bremen’deki, Hamburg’taki, Toulouse’taki, Filton’daki, Sevilla’daki, Madrid’teki mühendislerle kendi ofislerinde, aynı ofisteymiş gibi birbirleri ile bağlantı halinde çalışabiliyorlar. İşte elektronik ortamda uçağın bir tarafını o tasarlıyor, diğer tarafını öbürü tasarlıyor. Interface’leri değiştiriyorlar, birbirleri ile alışverişlerini yapıyorlar. Dolayısıyla böyle bir ortak Avrupa havacılık camiasının içerisine girmiş oluyorsunuz. Orada tanıdıklar, tanışıklıklar oluşturuyorsunuz. O tanışıklıklar siz büyüdükçe büyüyorlar. Dolayısıyla daha etkili yerlere gidiyorlar. Burada bu işi yapan çocuklarımız daha etkili yerlere geliyorlar. İlgili yerlerde ofisler açılıyor, gelmeler, gitmeler… Dolayısıyla bu manada bizim için faydalı bir proje olmuştur ve burada da Airbus’ın onayından geçmiş bir tasarım organizasyonu onayımız ve üretim organizasyonu onayımız vardır.

TAI’nin %100‘ü ne zaman Türkiye’nin oldu?

 

2004 sonu, 2005 başı, ortası biz bu şirketin hisselerini almaya karar verdikten sonra şirketle iş konulmaya başlandı. 2005 sonu, 2006 ortası hızlı hızlı geliştirme projeleri ve burada da ana yüklenici olarak, Türk sanayici olarak pek çok proje çıkmıştır. Yani Hürkuş işte bizim eğitim uçağımız, Anka bizim operatif sınıf insansız hava aracımız, bilahare Göktürk fırlatıldı. Göktürk 2 istihbarat uydular sınıfının en hassası değildir. 2.5 metrelik çözünürlük askeri uydular için, istihbarat uyduları için olabilecek en kaba ölçüdür. Ama bu başlangıç için iyi bir rakamdır ve nitekim bu sınıfta bu kabiliyeti yapan da çok fazla ülke yoktur. Tahmin ediyorum 23-24 ülke olsa gerek. Fırlatan sayısı daha da az, 10-11 ülke civarında olduğunu tahmin ediyorum. Ama Göktürk 2′nin arkasından Göktürk 3, Göktürk 4 ile, bu geliştirmiş olduğumuz kadrolarla hem istihbarat uyduları hem de komünikasyon uyduları, Turksat’ın ihtiyaçlarını giderecek çalışmalarımız devam ediyor. Anka 1.5 yıldır uçuyor. Prototip geliştirme sürecinin testlerini yapıyoruz, test aşamasındayız. Bir uçuşumuz ya da iki uçuşumuz kaldı. Ondan sonra kabul testleri tamamlanacak. Uzunca bir süredir devam eden faaliyetti. Hürkuş’u geçtiğimiz haziran ayının sonunda hangardan çıkardık. İlk uçuşu nisan sonu gibi planlıyoruz. Ondan sonrada tabi test kampanyası olacak. O da Avrupa Havacılık Otoritesi’nin izlemesi ve sertifikasyonu altında devam eden bir projedir. Yaklaşık 600-700 Sorti test uçuşu yapacağımızı düşünüyoruz. Atak diye bir projemiz var. Silahlı taarruz ve taktik keşif helikopteri. 

 

Daha ortada hiçbir şey yokken ben bunun tasarımını yaparım, merdiven altında bunun üretimini yaparım, çıkartırım bizim sektörümüzde yok. Böyle bir şey yok. Dolayısıyla basamaklarda üretim yapabilmemiz lazım. Üretime yönelik tedariği yapabilmeniz lazım. Yavaş yavaş o topluluğun içerisine girmeniz lazım. İmalat mühendisliği yeteneklerinizi geliştirmeniz lazım. Kalite mühendisliğini geliştirmeniz lazım. Sonra bunu montaj mühendisliği, montaj planlaması, montaj işçiliği, montajı yapılanın yer testi, uçuş testi gibi işleri bir defa yapabiliyor olmanız lazım. Sonra da buradan açıkçası biraz bakarak öğrendiğiniz, biraz ilave yatırım yaparak öğrendiğiniz, hadi o zaman şunu tasarlayalım, dediğiniz belki insansız sistemler, hedef uçaklar, daha az iddialı insanlı sistemler gibi bu süreci bu şekilde yürütmek lazım. Aslında TAI’nin de başına gelen odur.

 

Yapacağınız yatırımdan öte kullanıcı tarafının, tedarik tarafının yani devlet tarafında Savunma Bakanlığı, Savunma Sanayi Müsteşarlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri‘nin bunların hepsinin belli bir paralel noktaya gelmesi lazım. Bu bir süreç. Yani bu olgunluğa gelmek bir süreç. Onların, biz artık Nato üyesi çok kuvvetli bir orduyuz, çok kuvvetli bir hava kuvvetleriyiz, kara kuvvetleriyiz, içerideki sanayicimiz bizim standartlarımızı sağlayabilir, diye onların o kanaate gelmeleri lazım. Onların da size güvenmesi lazım.

2023 ihracat hedefi için neler yapmak gerekiyor?

 

Türkiye’nin 2023 yılı için 500 milyar dolarlık bir ihracat hedefi varsa ve geçen yıl 135 milyar, bu yıl diyelim 150 milyar dolar yapıyorsak bu şu demek: Biz yaptığımız ihracatı 10-11 yılda aşağı yukarı 3’e, 4′e katlayacağız. Bunu yaptığımız işten dört tane yaparak, gönderdiğimiz demiri, çimentoyu, alüminyumu, tekstili, mermeri dört kat daha fazla göndermeliyiz. Niye insan dört kat daha fazla alsın, bir miktar daha gelişir belki ama. Bizim bu ihracatımızı Kg değerinde artırmamız lazım. Bunu artırabilmemiz için de bizim işin içerisinde aklın olduğu, mühendisliğin olduğu sektörlere önem vermemiz lazım.

Dolayısıyla hedeflediğimiz noktalara varabilmek, dünyanın en önemli 10 ekonomisinden biri olabilmek, 500 milyar dolar ihracat yapabilmek için ve bunu da ithalatla aynı oranda, belki de büyütmeden yapabilmemiz için yapmamız gereken mühendisliğe yatırımdır.

 

Rakamları şöyle göstereyim: 2011 sonu itibariyle Türkiye’nin ihracatının kilogramı 1 dolar 41 cent ya da 45 cent civarında. Hadi marka olanların oluşturduğu bir Turquality grubu var. Onlarınki 2 dolar 10-15 cent. Halbuki bakıyoruz Almanya’nın 4.1 dolar, Japonya’nın 3.5 dolar. Dolayısıyla biz 1 dolar 40′lardan yukarıya çıkmamız için katma değeri yüksek işlere yatırım yapmamız, onun ihracatını yapmamız lazım.

 

Küçük bölgesel yolcu uçakları için burada yapmakta olduğumuz biz fizibilite çalışması var. Burada Ulaştırma Bakanlığı’mızın da devrede olduğu, resimde olduğu bir çalışma var. Burada acaba ciddi bir oyuncu olabilir miyiz, düşüncesi var. Dünyada 4-5 tane firma var bu konuda. Hepsinin bir pazarı var, satış rakamları var, sektörde konumlandığı yer var, biz buraya kuvvetli bir şekilde girebilir miyiz? Bunun analizini yaparken sadece iç müşteriyi esas almamak lazım, bütün dünya için bunu yapabilir miyiz, diye bakmak lazım. Bunun çalışmasını yapıyoruz. Teknik olarak bir sıkıntımız yok. Bölgesel uçağı yapma, sertifikalandırma konusunda gözümüz bunu kesiyor.  Bunun fizibilitesine bakmamız lazım.

 

Şimdi burada Airbus’ın yaptığı çift koridorlu, uzun menzilli A380‘in aynısını biz de yapacağız, demek çok gerçekçi olmaz bugün. Feasible olmayabilir. Burada dolayısıyla bizim yapmamız gereken kendimizi geliştirdiğimizi söylüyorsak bu ülkelerin ya da bu firmaların geliştirme projelerine baştan ortak olmamız lazım. Yani uçağın %5′ine, %10′una bizim kendi mühendisliğimizi, işçiliğimizi belki aynı sermaye olarak koyarak, belki bir miktar da nakit koyarak bu geliştirme projelerine baştan ortak olmamız lazım. Dolayısıyla o uçak dünyanın her tarafına sattıkça bizim de oranın ortakçısı olmamız lazım. Yani büyük uçaklar için vizyonumuzun böyle olması gerektiğine inanıyorum. Bunda bizim bir fizibilite görmemiz lazım. Bunu yaparken de iç müşteri, devlet, bizim hissedarlarımız ve uluslararası camiayla istişare edip konuşmamız gereken politikalar olması; danışmanlardan almamız gereken fikirler olması gerekiyor. Bu çalışma devam ediyor ama bölgesel yolcu uçağı konusunda bilinmesini isterim ki bunu yapabilmek bizim kabiliyetimizin içerisindedir. Yapmalı mıyız sorusunu cevaplandırıyoruz.

 

Eğer Türkiye bu son 8-10 yıldır koyduğu ivmeyi, politikaları bir 10-15 yıl daha devam ettirirse, mühendisliğe yatırım yapmayı ve sabırlı olmayı öğrenebilirse marka sahibi olacağı ürünler çıkartabilir ve bunları da dünyanın her yerine satabilir.

 

Peki Muharrem Bey, teşekkür ediyorum. Eklemek istediğiniz son bir şey var mıdır?

 

Çok teşekkürler.

 

 

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

Read More
1 2 3 6