Büyük Sıçrama Blog

Bülent Gönç Söyleşisi

   

“Esas bizim sektörümüzde, Türkiye’nin bilişim sektörünün patlamasının en önemli dönemi 90’lı yıllardan itibaren başlar. Açık sistemlerin çıkması, kişisel bilgisayarların yaygınlaşması, internetin dünyamıza girmesi 90’la 2000 yılları arasındadır. Dolayısıyla Türkiye orada çok ciddi boyutta bir gelişim gösterdi. Sektör gelişimini gösterdi.”

 

Ben mesleğe 1970’de başladım. Dolayısıyla sizle yalnızca bilgisayar sektörüyle ilgili 70’den sonra nasıl bir gelişme olduğunu paylaşabilirim. Önemli bir nokta, ben mesleğe başladığımda bilgisayar kelimesi yoktu. “Elektronik beyin” ile başladık. İlk işim, makina lisanıyla program yazıyorduk. Yani Machine Language dediğimiz şekilde program yazıyorduk. Tabi Türkiye’de 1970’den bu yana çok önemli değişilikler oldu. Buna şöyle bakarsak, on yıllar seviyesinde bölersek, 70 ve 80 arasında bu konuda Türkiye’de çok yavaş bir ilerleme vardı. Büyük sistem, özel işletim sistemi olan sistemler daha çok revaçtaydı. Bunları daha çok bankalar, çok büyük şirketler alabiliyorlardı.  Ve ana olarak yapılan iş de stok kontrol, maaş bordrosu ve muhasebe… Başka hiçbir konuda iş yapılmıyordu. Terminal diye bir kavram yoktu. Bütün bilgiler önce kartlara deliniyor ya da manyetik ortama tek tek işleniyordu. Yani bizim şu an Online, Real Time dediğimiz işlem gündemde dahi yoktu.

 

80’den sonra biliyorsunuz, büyük bir hareket oldu. Türkiye ekonomisinde de, gümrük duvarları da değişti.  Çünkü 70 ve 80 arasında bir bilgisayarı Türkiye’ye ithal ettiğiniz zaman %40 gümrük vergisi verirdiniz.  Dolayısıyla burada bu işin sahiplenmesi de ekonomik olarak çok büyük bir problemdi. 80’den sonra, Özal zamanında bu konuda ciddi kanuni değişiklikler yapıldı. En azından gümrük yüzde 40’dan yüzde 20’ye düşürüldü. Bu çok önemli bir şeydi. 80 ile 90 arası yavaş yavaş kişisel bilgisayarların gündeme geldiği, dağıtık sistem dediğimiz sistemlerin oluştuğu, daha küçük sistemlerle çalışıldığı bir dönemi yaşadık. O tarihte işte bankacılık sistemleri ağırlık kazanmaya başladı. Bir sürü bankamız veri iletişim hatları üzerinden Online iş yapmaya başladı. Bunun güzel tarafı şu, bankacılık sisteminde ilk defa şube sistemleri hayata geçti. Şöyle bir örnek vereyim. 80’li yıllarda bir banka şubesiyle merkez arasındaki iletişim 4.6 kb üzerinden yapılıyordu. Bugün Megabitlerden bahsediyoruz. Ama yine o bankalar şube olarak işlerini yapabiliyorlardı, beceriyorlardı.
Esas bizim sektörümüzde, Türkiye’nin bilişim sektörünün patlamasının en önemli dönemi 90’lı yıllardan itibaren başlar. Açık sistemlerin çıkması, kişisel bilgisayarların yaygınlaşması, internetin dünyamıza girmesi 90’la 2000 yılları arasındadır. Dolayısıyla Türkiye orada çok ciddi boyutta bir gelişim gösterdi. Sektör gelişimini gösterdi.

 

O dönemde en büyük sıkıntımız neydi biliyor musunuz? Yeterli eleman bulamazdık. Çünkü iş o kadar büyüdü ve talepler o kadar fazlalaştı ki bu konuda yetişmiş uzman çok azdı. Şöyle söylemekte fayda var: Bilgisayar şirketlerinin de en karda olduğu dönemden bahsediyorsunuz, 2000 yılları. Bir de herkesin bildiği gibi 2000 yılında bir 2000 sendromu oldu. Herkes çok korktu programların 2000 yılına uyumlu olmadığı şeklinde. Dünya duracak diye bir sürü dedikodular çıktı ama fazla bir şey olmadı hepimiz de biliyoruz. Ama bu bizim sektörümüzde Türkiye’de bile yenileşme adına çok büyük adımlar yapıldı. Tabi bu arada 90’la 2000 Türkiye açısı bakımından da bankacılık sistemlerinin çok yaygınlaştığı, ATM’lerin, para verme makinelerinin, şubelerin çok yaygın çalıştığı bir dönemden bahsediyoruz sonuç olarak.

 

Aslında 80’li yıllarla ilgili benim bir iki sorum olacak. İlk bilgisayar yapı montaj çalışmaları da sanırım 80’li yıllarda başlıyor. Bu Boncuk ve Uslu ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Valla çok güzel girişimlerdi. Çok önemliydi. Çünkü bir yerden başlamak durumundasınız montajda. Size şöyle bir örnek vereyim, bir vidanın bile ithal edildiği bir dönemden, bir üretim konseptini 80’li yıllarda düşünüp yapmak bence çok önemli bir girişimdi. Ha, ticari bir başarısı oldu mu? Olmadı baktığınız zaman. Ama zaten bence önemli olan bizim de bir şeyi imal edebileceğimizin ortaya konduğu bir deneydi. Yazılım konusunda da aynı şekilde. Yine 80’li yıllarda çok önemli yazılım projeleri gerçekleştirildi Türkiye’de. Ve şöyle söyleyeyim, o tarihlerde, 80’li yıllarda siz eğer IBM kullanıyorsanız IBM’in cihazları birbirine bağlanırdı. Ama Türkiye’deki yazılımcılar değişik donanımları birbirine bağlama kabiliyetini gösterdiler. Bu çok önemli bir gelişimdi sonuç olarak. 80’li yıllarda özellikle bilgisayar üretimi açısından bakarsanız ki ben o açıdan bakıyorum televizyon açısından bakmıyorum. Size o zaman televizyonla ilgili bir şey söyleyeyim.

 

67 yılında Philps’in 1.Levent’te montaj fabrikası vardı. Orada  elektronik mühendisliği için iki ay staj yaptım  ve o dönemde Philips’de günde 6 tane siyah beyaz televizyon montajı yapılıyordu. 300 tane de transistörlü radyo montajı yapılıyordu.  Burası bir fabrikaydı.  Ve bu televizyonları yaparken de bir tek televizyon yayını vardı o da İstanbul Teknik Üniversitesi’nin siyah beyaz,  günde iki saatlik yaptığı televizyon yayınıydı. Şimdi baktığınız zaman, 6 taneden ve her şeye montaj olan, vidasına kadar yurt dışından gelen bir ortamdan, bugün nereye geldik. Bunu iyi bir ölçmek lazım.

Montajdan tasarıma kadar uzanan yolda montajın da aslında bayağı kalifikasyonu yüksek seviyeleri var. Mühendislik gerektiren. Sırf montajla bitmediğini öğrendik.

Tabi, ODTÜ zamanında da baktığınız zaman gençliğimde ben de ‘montaja hayır’diyen gruptan bir kişiydim. “Montaja Hayır” illa ki biz üretelim. Ama montaj tecrübesinin sonunda gördük ki, montaj yapmayı öğrenmeden direkt olarak üretime geçemezsiniz. Bu iş kolay değil. Montaj yapmak da kolay bir iş değildir. Yani ben size bir örnek vereyim mesela, televizyon montajı… O tarihte Philips’te yapılırken, montajı yapılırdı, televizyon çalışmazdı sonunda. Sonra ara kontrol noktaları koydular. Çünkü o tarihte, mesela, transistörlerin gücü istenilen seviyeye erişemiyordu.

Lehim otomasyonu yoktu, dolayısı ile elle lehim yapılıyordu. Elle lehim yapıldığı zamanda, soğuk lehim diye bir kavram vardı. Sizler duymamışsınızdır bunu. Önemlidir o soğuk lehim.  Çünkü lehimi yaparken ilk defa havayı tutacaksınız, sonra lehim aletini üzerine koyacaksınız. Bunun adı sıcak lehimdir. Eğer havayı dışarda tutup, ilk defa lehimi koyup, havyayı üzerine koyduğunuz zaman, soğuk lehim olur. Soğuk lehimin anlamı şu, belirli bir zaman sonra o atar. O Connection zayıflar. Şimdi, bugün hiç böyle bir sorununuz yok.

 

Soğuk lehim ciddi bir sorundu. Mesela küçük bir anımı anlatayım, madem biraz geçmişten bahsediyoruz. 69 yılında biz mezun olduk ODTÜ’den. Rahmetli bir hocamız, Hakkı Oranç diye çok kıymetli bir rektörlük hocamız vardı. Bize mezun olduğumuz gün, bir tavsiyede bulundu: “Arkadaşlar, artık mühendis oldunuz. Bir elektronik alet çalışmadığı zaman ne yapacaksınız? Bir, elektrik gücüne bağlı mı değil mi önce ona bakın. Direkt içeriye girip de makine çalışmıyor demeyin. İki, On/Off düğmesine bakın. Eğer On durumda ise, hala makine çalışmıyorsa, etrafınıza bakın, kimse yoksa makineye bir tokat atın. Yüzde doksan çalışır.” Şimdi bunun esprisi de soğuk lehim. O zaman yapılan makinelerde, o soğuk lehim yukarıya doğru attığı için bu kontakta bir problem çıkartıyor. Yani bu da 70’li yıllar.

 

Benim gözlemlediğim kadarıyla ilk olarak Boncuk ile sonra bu IST, Best Bilgisayar gibi markalar girmiş. Sonra Casper, Exper… Bunlar daha çok böyle yaşama şansı bulabildi. 80’lerden 90’lara giden bu bilgisayar montajı sürecinde, ne gibi değişimler oldu da bir takım firmalar yaşadı?

 

Sebebi çok basit. Bir kere birim maliyetler düştü. Alınabilir hale geldi. Ben ilk bilgisayarımı Türkiye’de, yurt dışından ithal edip, 5500 dolara satmıştım. Şimdi, 5500 dolara bir PC satmak başka, 2000 dolarlara inmesi başka. Dolayısıyla, öbür ürünlerin Türkiye’de ki imal edilenlerin tutmasının asıl nedenlerinden bir tanesi de, kişisel bilgisayarın yaygınlaşması oldu. İlk üretim safhalarında, maliyetler çok pahalı olduğu için satış da çok azdı. Onun için de ayakta durmanız mümkün değildi. Tabii bir de adetsel üretimin fazlalaşması da esastı, sonuç olarak baktığınız zaman. 90’lı yılların başında bu üretimler belirli bir noktaya oturdu. Escort da vardı biliyorsunuz. Escort şimdi yok ama Escort da 90’lı yıllarda ciddi bir yerli üretim resmi çizdi, sonuç olarak Türkiye’de. Bunların kesinlikle faydası oldu Türkiye’ye. Aynı şey televizyonlar için de geçerli. Bugün Türkiye’de HP adına üretim yapan fabrika var. Türk işçisi, Türk yazılımcısı, Türk mühendisi eş değer değildir dışardakilerle. Daha iyidir. Ben buna inanıyorum. Özellikle yazılımcıları için söylüyorum. Montajda çalışan kişiler için söylüyorum. Bunu çok samimiyetle söylüyorum. Çünkü hakikaten, eğer süreçler iyi açıklanmışsa, iş disiplini ve imalat süreci iyi açıklandıysa Türk işçisinin performansı çok iyi oluyor. Bizim burada eleştirdiğimiz konu, o süreçlerin ve düzenin doğru dürüst kurulmadığı ortamlar. Türk yazılımcılarının üretim kapasitesi bence dışarıdaki yazılımcıların çoğundan çok daha iyidir.

 

Ben size şunu söyleyeyim ki bunu keyifle söylüyorum: Koç Sistem’le çalıştığım 34 sene boyunca, iş ortağı olduğumuz ana firmalar zaman zaman bizden yazılımcı talebinde bulunmuştur. Bu bir ihtiyaçtan çıkan bir taleptir. 90’lı yılların başından bahsediyorum, bu onların kalitesini gösterir. Ve bugün çok daha iyiler. Şunu da eklemek istiyorum, çok mesafe alındı. Örnek mesela Türkiye’deki bankacılık yazılım sistemleri, dünyadaki benzerlerinden çok daha iyidir.

 

Bugün mesela, dünya çapında bankacılık sistemlerimiz olduğu söyleniyor. Birçok uygulamaya erken geçtiğimiz söyleniyor. Bunun hikayesi neredendir?

Bu daha çok 80’li yıllardan başlayan bir hadisedir. Şimdi biliyorsunuz, bankacılık sistemi 80’li yıllardan. Bilgisayarlar esasında bankacılık sisteminde, 60’lı yılların sonunda başlamış Türkiye’de. 60 ile 70 arasında daha çok, bankacılık sistemlerinde evraklar, genel merkeze gönderilip, şube bazında nizam ve müşteri hesaplarının arkadan takibi şeklinde kağıt üzerinde bir sistem kurulmuş. Sonra 80’li yılların başından itibaren şube sistemleri, şubelerle merkezin bağlanması başlamış, Türkiye’deki Network yavaş yavaş hayata geçerken.

 

Tabi 80’li yıllar diye bahsettiğimizde bir enflasyondan bahsediyorsunuz. Aşırı bir enflasyon döneminde yaşıyor Türkiye. Ayrıca bu sistemin içerisinde yepyeni uygulamalar var, dünya sisteminde olmayan. Çünkü enflasyonun getirdiği zorunluluklardan bahsediyorsunuz. Dikkat ederseniz, bugünün bankacılığa bakın, bankalar size para satmaya çalışıyorlar değil mi? Bugün kredi vermeye çalışıyorlar. 80’li yıllarda tam tersi, bankadan kredi almak için çok ricacı olurdunuz. Bankalar sizin paranızı tasarruf yapıp, paranızı toplamaya çalışırlardı. Dolayısıyla sistem çok farklıydı. Bugün, para satmak için uğraşıyor bankalar.

 

Şimdi, bankalar böyle çalışırken, bizim Türk toplumumuzdaki bütün sistemlerimizin olduğu gibi şöyle bir sorunumuz var:  Avrupa bankacılığında bir müşteri şubenin içerisine geldiği zaman aksini ispatlamadığı takdirde, dürüst namuslu bir müşteridir. Avrupa bankacılığında tüm yazılımlar bu baz üzerinde kurulur. Türk bankacılığında bu iş tamamen farklıdır. Aksini ispatlamadığı takdirde, gelen her müşteri, yapılan her işlemde adam şaibelidir. Dolayısıyla ben her türlü güvenlik tedbirini almak zorundayım. Bu nedenle bizim bankacılık sistemlerimiz çok komplikedir. Onun için de çok detaylı çalışılmıştır. Bu tamamen, toplumun algılama sistemi. Bizim bankacılık sistemlerindeki karşılıklı kontroller bu konudaki denetimler çok yüksektir. Bunu da itiraf etmek lazım, son yıllarda, özellikle mobil bankacılığa geçilirken, internetin çok yaygın kullanıldığı bankacılıkta ki bizim uygulama zenginliğimiz Batı’daki bankalarda yok. Hakikaten bugün bizde çok ciddi bir uygulama zenginliği var.

 

Örnek verebilir misiniz?

 

Mesela ilk mobil bankacılığa baktığınız zaman, şu anda siz cep telefonunuzdan istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Ve güvenle yapabilirsiniz.

 

Avrupa’dan önce girdik biz buna mobil uygulamalarda. Artı, mesela bizim burada baktığımız 3 kademeli güvenlik dediğimiz sisteme, biz yine Avrupa’dan önce girdik. Biliyorsunuz internete girerken, sizin bir kullanıcı adınız var. Bir şifreniz var. Bir de ikinci teyit, cep telefonu şifreniz var. Yani 3 kademeyle yapıyoruz. Eskiden 2 kademeydi. 3 kademeye de biz erken girdik.  Dahası, kredi kartları eskiden imzalanırdı, onun fişi arkasında tutulurdu. Dünyadaki uygulama, Visa olsun Master olsun bunu şifreleme üzerine geçtiler. Ve bunda, en hızlı şifreleme uygulamasına geçen ülkelerden bir tanesi de Türkiye. Ben o tarihlerde, burada artık iki imza atmadığım dönemlerde, İngiltere’ye gittiğim zaman Fransa’ya gittiğim zaman çoğu yerde hala imza atıyordum. Şifre girmiyordum. Şimdi şimdi onlar yakaladılar. Dolayısıyla bizim bankacılık sistemlerimiz benim gördüğüm kadarıyla, çok ileridir.

 

Bazı aşırılıklarını yapmadık mı yaptık. Örnek; 90’lı yıllarda, Türkiye de ki bütün ATM’ ler renkli ekrandı. Avrupa’ya gittiğiniz zaman ekranlar siyah beyazdı. Biz çok fazla para harcadık bu konuya. Biraz da lüksüne kaçmadık değil.

 

ATM ile ilgili çok büyük bir katkımız var mı?

 

Hayır, hiçbir katkımız yok. Çoğunlukla ithalatçısıyız. Çok ciddi boyutta, bu ATM konusunda müsrifiz. 90’lı yılların başında çok ciddi bir bu konuda bazı sektörlerin şirketleri tekliflerde bulundu. Bankalarla konuşuldu. Aman kardeşim, dedik herkes kendi ATM’sini yapmasın. Merkezi bir ATM şirketi kuralım. Herkes bu ATM şirketinden hizmet alsın. Maalesef gerçekleşmedi. Ve bu Türkiye’nin bence müsrifliğinin bir kanıtıdır. Bugün bakıyorsunuz, ben bir alışveriş merkezine gidiyorum, 12 tane ATM yanyana sıralanmış; A bank, B bank, C bank, D bank. Şimdi tanesi 20 bin dolardan 12 tane, 850 bin dolarlık bir döviz çıktısından bahsediyorsunuz. Halbuki orada 3 veya 4 tane ATM ile her türlü hizmeti yapabilirsiniz. Bu mesela bizim ayıbımızdır.

 

Aynı şekilde, şimdi bir parça düzelme oldu: kredi kartı posları. Ancak şimdi zar zor 3-4 tane bankanın kredi kartını tek postan yapabilme imkanı sağlandı. Hala bir sürü mağazada 8-10 tane pos cihazı yan yana. İşte bunlar da bizim finansal sistemimizin negatifleri. Bir araya gelip verimli çalışmanın gereği olanı yapmama. Ama uygulama çeşitliliğine baktığımız zaman, yeni teknolojileri uygulama konularına baktığınız zaman, güvenlik konularına baktığınız zaman Türkiye’deki finansal sistemin bence batının finansal sistemlerinin üzerinde bir artısı var. Özellikle güvenlik sistemlerimiz, çok ağır basar. Bunda da BDDK’nın getirdiği kurallar ve bankaların buna uyma zorunlulukları bu gelişmeyi sağlamış durumda. Bilmiyorum siz uğradınız mı? Ben son 10 senedir şubeye uğramıyorum.

 

Çok bir mecburi imza durumu olmadığı zaman uğramıyorsunuz. Sonuçta her işinizi internetten yapıyorsunuz. Hatta her işimi ben şimdi Iphone’umdan ya da Ipad’imden de yapabiliyorum. Yani artık bilgisayara da ihtiyacım yok.  Bu çok önemli bir gelişme. Çok rahat bir gelişme.

 

Bu bankacılık yazılımlarıyla ilgili patent aldık mı ya da sattık mı?

 

Hayır. Şimdi maalesef şöyle bir şey var Türkiye’de, her banka kendi yazılımını yazdı. Bankacılık sektöründeki otomasyonun gelişmeye başladığı dönemde Türkiye’de ciddi bir enflasyon vardı. Ve bankacılık sistemi de yurt dışından bir bankacılık paketinin getirilip uygulanmasına uygun değildi. Onun üzerine her banka kendi yazılımını yazdı. Ama bunu ticari mantığa getiren bir tek Deniz Bank oldu biliyorsunuz.  İntertek’te bir firmamız oldu. O bence bugün bir başarı hikayesidir. 18-19 tane bankamız aynı yazılımı kullanıyor. Bunun patent hakkı da İntertek’e aittir. Türkiye’de üretilen bir yazılımdır. Mal sahibinin yabancı ortak olması önemli değil ama o şirket Türkiye’de yaratılmış bir yazılımın Türkiye’deki bankada yaygınlaşmasıdır. Şimdi bankacılarımız özellikle büyük bankalarımız kendi yazılımını üretmek istediler. Sebebi de daha hızlı hareket edeceklerdi. Bir de teknolojik avantaj getirerek rekabette bir adım önde olmayı düşünüyorlardı. Ve bu zaman zaman da gerçekleşti. Özellikle kendilerinin üretmelerinin nedeni yeni uygulamaları devreye sokarak rekabette avantajlı olmak istemeleriydi. Bu çok önemli bir adımdı. Özellikle 80’li 90’lı yıllara baktınız zaman. Bu rekabet devam ediyor. Devamlı yeni ürün çıkartıyorlar farkındaysanız. Değişik kredi sistemi, değişik ödeme yöntemleri gibi.

 

Ve bu harekete baktığınız zaman, batı ile mukayese ettiğiniz zaman, batıdaki bankalar daha statiktir. Ürünler de daha statiktir. Türkiye’de devamlı bir hareket var rekabet var. O rekabetin getirdiği yenilikler var.

 

Bir esnekliğe mi sahibiz?

 

Evet, bir esnekliğe sahibiz. Pazarlama birimi, “Ben şu şekilde bir kredi ürünü çıkartacağım.” dediği zaman eğer teknoloji kısmı bunun altını dolduramazsa ve bu uygulamayı gerçekleştiremezse, piyasaya o hizmeti sunamazlar. Dolayısıyla bunun Time To Market dediğimiz, yani pazara sunma zamanı önemli. Buna benzer bir fikri daha önce birisi uygulamaya sokarsa, sizin arkasından gelip bunu uygulamaya soktuğunuz zaman hiçbir müşteri toparlayamayabilirsiniz. Onun için pazarlamanın, rekabetin getirdiği koşullar çerçevesinde hızlı reaksiyon verip onun alt yapısını yapan bir bankacılık alt yapı sistemine sahibiz. Yazılım kadroları olarak baktığınız zaman.

 

Burada krizlerle ilgili bir şey sormak istiyorum. Mesela 2008 krizi geldi, teğet geçtik.  Bizim bu krizlerde, bankacılarımızın elinde, geleceği gösteren simülasyonlar var mı plan yapmalarını sağlayan? Bunlardan bahsedebilir miyiz?

 

Ben size bunu biraz geriye giderek anlatıyım. Şimdi bilgisayarın kullanım alanına baktığınız zaman ilk başta basit uygulamaları kullandınız. Toplama, çıkartma, sıralama kurallarıyla başladınız. Daha sonra uygulamaları yapmaya başladınız. Ve bizim 90’lı 2000’li yıllardaki en büyük artımız bu uygulamaların kesintisiz olarak finans dünyasında, bankalarda devreye girmesi. Yani, ATM’ye gittiğiniz zaman parayı anında çekebileceksiniz. Bir şubeye gittiğiniz zaman EFT’nizi, havalenizi zamanında yapmanız 2000’li yılların başındaydı. 2005’ten sonraki konular, ileriye dönük simülasyonlar, senaryolarla geleceği planlamak için bu teknolojiyi kullanmak gerekiyordu. Şimdi artık bu konuda ilerliyoruz. Dünya da bu konuda ilerliyor. Yani 5 sene içerisinde bu teknolojinin getirdiği avantajla 5 sene sonrasında finans dünyasında ne gibi varyasyonlar olacak? Kriz senaryoları… A krizi, B krizi, C krizi senaryosu. Burada nasıl bir hareket tarzı yapılacak? Bütün bunları şu anki evdeki yazılımlar ve dışarıdan alınan bir takım ara yazılımlarla birlikte simülasyonlarını yapmak mümkün. Zaten yapanlar ayakta duracak. Bu yalnız bankalar için geçerli değil. Bu büyük şirketler için de geçerli bir şey. Muhakkak önünüzdeki 3 veya 5 yılı görmeniz lazım. En kötü senaryoyu yazıp, giderlerinizi nasıl kontrol edeceğinizi planlamanız lazım. Ve bunda da en önemli kullanacağınız araç bilgisayar yazılımları. Çok değişik yazılımlar var bu konuda. Ama bankacılık çok önemli. Ve bugünlerde neyin en kötü senaryosunu yazacaksınız onu bilmiyorum ama kolay değil, çok değişken var. Ama yine en kötüye, en iyiye göre değişik senaryolar yapmak mümkün. Artık biz yalnız bankalarda değil bütün kurumlarda, bütün şirketlerde, bilgisayar ve bilişimi bambaşka bir amaç, günlük hayatımızın kolaylaştırılmasının üzerine, daha ileriyi planlamak üzere kullanmak zorundayız. Eskiden en büyük avantajımız o günkü durumu görmek için bu teknolojiyi kullanırdık. Şimdi ise, bugünü görmek problem olmaktan çıktı. Geleceği planlamak için kullanıyoruz.

 

Sizce bu krizin atlatılmasında bir yardımı olmuş mudur?

 

 

Olmuştur. Ama bence orada bizim bankacılık sistemlerimizin çok disiplin olması ve bunun bilgisayar ortamında, teknolojik ortamında takip edilmesinin faydası olmuştur. Yani siz sonunda olan hadiseleri görüp, planlayıp bu disiplin içerisinde hareket edebilme kabiliyetine sahip oldunuz. O çok önemli. Aynı şey devlet idaresi için de önemlidir. Merkez bankası için de önemlidir. Binlerce parametreyi bir araya toparlayıp, bir senaryo yazmak durumundasınız. Ve bunu da şu anda değişik yazılımlarla gerçekleştirebiliyorsunuz. Yani 3 boyutlu görebiliyorsunuz hadiseyi. Eskiden biz çift boyutlu görüyorduk.

 

Aslında biraz da yazılım konusunda mobil yazılımlara gelirsek, bu konuda Türkiye nerelere vardı? Bankacılık konusunda tabi ki ilerliyoruz, akıllı telefonlar var. Onların uygulama yazılımları var. Bu iPhone’un iTunes’a Türk yazılımları girdi mi?  Mobil yazılım alanınızla ve bu alanda faaliyet gösteren şirketlerle ilgili ne söyleyebilirsiniz?

 

Mobil uygulamalar konusunda son 10 yılda biz çok önemli aşama sağladık. Artı burada hakikaten Turkcell teknoloji şirketinin büyük avantajı var. Etrafına da bir Network ile mobil uygulamalar yazılımı konusunda aşamalar sağlandı. Mobil uygulamalar konusuna baktığınız zaman Türk yazılımcıya da çok uygun bir yazılım türü. Çünkü daha spesifik, daha küçük uygulamaları gerçekleştiriyor.

 

Bizim yazılımcılar bireysel çalışmayı severler. Dolayısıyla da kendi yarattıkları şeylerden çok övünürler. Bugün iTunes’a falan baktığınız zaman, yüzlerce Türkiye’den yazılmış mobil uygulama yazılım var. Oyundan tutun şeye kadar. Bankacılığa bakın. Mobil uygulaması olmayan bir bankamız var mı? E-pazar dediğimiz yani e-ticaret yapan şirketlerin hepsinin mobil ortamda uygulamaları var. Daha da önemlisi hayatınızı kolaylaştıracak bir sürü yazılım da var. Ve Türk yazılımı olarak, bakıyorsunuz. Benim hep üzüldüğüm nokta, Türkiye de yazılım konusunu stratejik bir hedef olarak görüp bununla gerekli bir desteği sağlayamadık.  Bu 90’lı yıllardan beri konuşuluyor, her dönem konuşuluyor. Ama bakıyorsunuz bu konuda stratejik karar alan devletler alıp başını gidiyor. Yani ben size bir örnek söyleyeyim:

 

80’li yıllarda biz o zaman Burroughs’un temsilcisiydik. Ben de o şirketin genel müdürüydüm. Adı da Koç Burroughs’tu. O tarihte, Hindistan’da Tata Burroughs vardı, bizimle aynı işi yaparlardı. Ve biz Koç Burroughs olarak Tata Burroughs’tan daha büyük bir şirkettik. Daha yüksek iş hacmimiz vardı. Bahsettiğim 85-86 yılları. Bugün Tata’nın bilişim dünyasındaki geldiği yeri görüyor musunuz? Ama bu Tata’nın kişisel başarısı değil. Bu Hindistan hükümetinin, stratejik olarak bilişime yapmış olduğu yönlendirme ve desteğin sonunda çıkan şirketlerin sonucu. Beni de üzen işte bu. Bakın 85’ te bilgisayar şirketi olarak Tata Burroughs’la Koç Burroughs aynı boyutta bir şirketti. Hatta Koç Burroughs daha büyüktü baktığınız zaman. Şimdi Tata 2 milyar 3 milyar dolarlık hacmi olan bir bilişim şirketi. Tata’nın başarısı da muhakkak vardır burada. Saygı değer bir başarıdır. Ama altında Hindistan hükümetinin devlet olarak aldığı stratejik hedefler ve yaklaşım önemli. Biz maalesef o kısmı gerektiği gibi yapamadık. Yapsaydık yazılımlarda bugün çok daha değişik pozisyonlarda olabilirdik. Kötü müyüz? Hayır değiliz. Bunu kabul ediyorum. Çok geliştik. 2000’li yılların başıyla bugün geldiğimiz nokta arasında büyük farklar var. Bunu da saygıyla karşılıyorum.

 

Yazılım bir sanayi olarak kabul edilmeli mi?

 

Yazılım bir sanayi olarak kabul ediliyor artık. Teşvikler veriliyor.

Ama yazılımı yalnız teşvik verme olarak görmemek lazım. Bence yazılım konusunu toptan bir stratejiyle oluşturmak lazım. Yazılımda yetişecek elemanların planlamasını yapmak lazım. Bugün bilgisayar yazılımcısı olarak kaç kişi üretiyoruz Türkiye’de? Kaç bin kişi çıkıyor?

 

Yeterli mi sizce?

                 

Hayır. Rakamları bilmiyorum yanıltıcı olmayayım. Ama bizim senede 50 ila 60 bin bilgisayar programcısını piyasaya sunmamız gerekir ki biz yazılım kısmında dünyada söz sahibi olalım. Hindistan 500 bin koyuyor. Önemli değil. Ama ben tahmin ediyorum ki biz 5 bin 6 bindeyiz şu anda. Bugün Türkiye’de 149 tane üniversitemiz var. Bu 149 tane üniversiteden ortalama 50 deseniz, hepsinde bilgisayar mühendisliği olduğunu kabul etseniz 6 bin 7 bin bilgisayar mühendisi ve bunun da bir kısmı ancak yazılımcı tercihi yapıyor. Bu çok az bir adet. Yani stratejik planlamada ben bundan bahsediyorum. Maalesef orada zayıfız.

 

Yazılım mühendisleri elektronik alana gömülü yazılıma rahatça adapte olabilirler mi? Geçişler var mı arada yoksa ikisi ayrı konu mudur?

 

Temelinde gömülü yazılımla, gömülü olmayan yazılım arasında bana göre üretim tekniği açısından fark olmakla beraber ana çerçevesi aynı. Çünkü sonunda bir yazılım. Ha bunu siz bir çipin içerisine gömülü olarak koyuyorsunuz, Interface’leri belli öbürü gömülü değil. Bence çokta önemli bir fark yok. Adapte olunur, bir problem değil. Elektronik mühendisi yazılımcı değildir. Yazılımcı da elektronik mühendisi değildir. Hele bugün hiç değildir. Bir şey daha söyleyeyim, ben bilgisayar sektörüne 1970 yılında başladığım zaman donanımdan da anlardım, program da yazardım, uygulama da yazardım, operasyonunu da yapardım. Yani her işten anlardım. O devir çoktan geçti. Bugün bilgisayar sektöründe veya bilişim sektöründe 14-15 tane dikey ihtisas alanı var. Çünkü her konuda çok derinlemesine ihtisaslaşacaksınız ki başarılı olabilesiniz. Bilişim sektörü de öyle. Eskiden bir tane bilgisayar var gerekli karta bilgileri koyarsınız, programı yazarsınız, yazıcıdan da Outlook’unu alırsınız, işte uygulama bu.  Bilgisayar mühendisinin de yapacağı iş bu. Bugün öyle mi? Bugün Network apayrı bir şey. Güvenlik apayrı bir ihtisas dalı. Saymakla bitmiyor hadise olarak.

 

iPhone’a uygulama var mı?

 

Çok var. Bir sürü Türk’ün yazdığı uygulama var. Bugün iStore’a gidin, satın alın. Oyunlar var. Adetleri ne kadar bilemiyorum. Biliyorsunuz, orada milyonlarca uygulamadan bahsedilebiliyor. Ama bazı bahseden arkadaşlar var, yüz bin yüz yirmi bin oyun satan Türk yazılımcılar var.  Bu güzel bir şey. Daha fazla mı olması lazım? Kesin. Game dediğimiz yani oyun yazılımı çok önemli bir sektör dünyada. Ve oyun yazılımı savunma sanayi için olmazsa olmazlardan birisidir. Savunma sanayisindeki simülasyon, bütün harf simülasyonları, kullandığınız her silahın simülasyonu, bilgisayar kontrolü. Onun için alt yapı olarak oyun yazılımı esastır. Bu bakımdan da oyun yazılımında gelişmek demek savunma sanayisinde de gelişim demektir. İkisi birbirine paraleldir.

 

 

Nasıl buluyorsunuz Türk oyun yazılımlarını, tasarımlarını?

 

Kalite olarak iyi, sayı olarak az. Zaten bizim sorunumuz o. Adeti yükseltmemiz lazım. Yaygınlaştırmamız lazım. Türk yazılımcılarının kalitesine ben hiç laf ettirtmem. Ettirmek de istemem çünkü hakikaten çok iyi ürün çıkartıyorlar.  Örnek vermeyeyim ama başka memleketlerin yazılımcılarıyla bizim aramızdaki fark, bizim yazılımcılarımız 3 boyutlu görüp üretim yapabiliyorlar.

 

Şimdi bu anlamda bizim maalesef bir uluslararası markamız yok. Spesifik uygulamalarımız var ama uluslararası, yurt dışına çıkıp satış yapmış markamız yok. Türkiye’de yine bu genel yönetim sistemleri paketi olarak baktığımızda Logo ve Link gibi bir takım yazılım şirketlerimiz güzel, yapılıyor. Bir itirazım yok ama onların uluslararası bir marka haline gelmesi lazım. Bu şu anda gelmedi. Sorunumuz bu. Genellikle yurt dışındaki yatırımlar hep Türkiye’de uygulanıyorlar.

 

Türkiye’de Logo ve Link daha ziyade şirketler için ticari programlar mı üretti?

 

Evet. Onların ERP dediğimiz uygulamaları da var. Genel üretim planları için.

Sanayi için de var. Orta boy sanayi bugün bir Türk yazılımında planlanmasını  yapabilirsiniz. İlla ki yurt dışından… Çok spesifik yazılımlar var. Mesela nedir? Otomatik torna tezgahlarının programlayan yazılımlar var. Üretimi direkt olarak yani üretimde Embeded dediğimiz, gömülü yazılımın bir diğer versiyonu olan yani üretim hattında çalışan otomatik makinaların programlanması kısmı var. Bu konuda da Türk yazılımcıların bazı gelişmeleri var ama standart olarak bakılırsa maalesef hala bu teknolojileri ithal ediyoruz.

 

Bunu yapabilir durumda mıyız?

 

Yaparız. Yazılımda yapamayacağımız hiçbir şey yok. Tamamen kaynak, planlama. Bu kadar çünkü yazılım öyle bir şey ki kullandığınız teknolojiye burada biz hakimiz. Her yeni teknolojiyi de biliyoruz. Mühim olan bu değerli kafaları bir araya getirip, belirli bir hedefe Focus’layıp ilerlemek.

 

Sistem entegrasyonu konusunda ne durumundayız?

 

Şöyle söyleyeyim. Baktığınız zaman çok kötü durumdayız. Niye? Türkiye’de bir bakın, Türk firması olarak sistem entegratörü firma sayısı çoğalmıyor, azalıyor. Çok az kaldı. Genelde yabancılar geliyor. Yani bir nevi kuvvetli, büyük sistem entegratörü firmaları varlığını sürdüremiyor Türkiye’de. Bu bizim problemimiz. Şöyle bir geçmişe baktığınız zaman kaç tane 20-30 yıllık var diye bakarsanız, çok az. Bir sürü firma da ortalıktan kayboldu. İflas etti ya da ortadan kayboldu.

 

Kaç tane firma var? Benim eski şirketim Koç Sistem. Hala ayakta. Netaş Probil hala ayakta ama sayın başka, koyun yerine birkaç tane dediğiniz zaman çok fazla adet artamıyor. Bilakis sayı azalıyor. Bir Meteksan gitti baktığınız zaman. Bir Yıldız Grubu’nun şirketi vardı satıldı mesela. Baktığınız zaman bütün bunlarda, sistem entegratörleri şirketler büyük global sistem entegratörleri haline gelirken Türkiye’de bu gerçekleşmedi.

 

 

Neden?

 

Çok acımasızca bir eleştiri. Satın alıcılar bizim maalesef eğer İngilizce konuşuyorsanız sizi daha iyi dinliyorlar. Yani yabancı firmaya prim veriyor, patronlar ve şirket sahipleri. Zaman zaman kamu da. Dolayısıyla 1-0 eksi başlıyorsunuz. Bu birincisi. İkincisi, bizde maalesef satın alma süreçleri ve satın alma konuları çok dejenere oldu. IT konusunda. Size bir örnek vereyim; 70’li ve 80’li yıllarda siz ister kamu olsun, ister özel olsun bir ihaleye katıldığınız zaman 100 lira fiyat verdikten sonra 80 liraya ya da en fazla 85 liraya inerdiniz. Pazarlık %10-15 üzerinde oynardı. Bugün bakalım; 100 liradan açılan bir fiyat 25-30 liraya geliyor. Dejenere oldu hadise.

 

Hizmet, sistem entegrasyonu işi en ucuz Türkiye’de oluyor Avrupa’ya nazaran. Çünkü çok ciddi fiyat indirimleri yapılıyor ama en iyi kalitesi mi sağlanıyor? Hayır. O yüzden astarı yüzünden pahalıya geliyor satıcıya. Zamanında bir proje bitmiyor. İstenilen kalite gerçekleşmiyor. O bakımdan sistem entegrasyonu konusunda bence devletin de pozitif ayrımcılık yapması lazım. Özel sektörün de pozitif ayrımcılık yapması lazım. Bakın pozitif ayrımcılık diyorum. Yani rekabet kurallarına uyarak. Açın şeylere bir bakın, bir Fransa’ya, Almanya’ya, Avrupa Topluluğu şirketlerine… Kamunun verdiği sistem entegrasyonu projelerinin çoğunluğu lokal şirketlerdedir. Liberal ekonomi mantığında çalışırlar. Bütün fiyatlar alınır ama yaklaşım, prensip olarak önceliklerini verirler. Yapamayacak adama avanta sağlayayım demiyorum ama pozitif ayrımcılık yapalım.

Konuşulan bir başka kavram “Big Data” kavramı. Meşhur “Büyük veri” Bu konuda ne yapılabilir? Hardware mı? Software mı? Nasıl bir şey çıkarabilir Türkiye?

 

Bir kere “Big Data” ne? Bir bakalım. Şimdi “Big Data” son 5 yılda baktığımız zaman milyarlarca Terabyte, bilgi akıyor ve bunlar saklanıyor. Hiç olmadık kadar bu üst üste konuyor. Dolayısıyla değişik konularda milyarlarca bilgi var. “Big Data” dedikleri şey bu bilgiyi nasıl analiz yapabilirim? Bu bilgiden ne avantaj sağlarım? Bu bilgiye de en hızlı nasıl analiz yapıp rapor çıkartırım. “Big Data”nın temelindeki hikaye bu. Neresinde olacaksınız? Bunun donanım kısmında olamazsınız. Çünkü bu tip veri saklama, depolama dediğiniz şeylere baktığınızda dünyada zaten 2-3 firmanın kontrolünde. Bu kadar basit.

 

Bence olması gereken kısım o bilginin analizini yapacak Tool’ları yaratmakta olabiliriz. Yani yazılım kısmında olabiliriz. Onda dahi olmasak bence Big Data’yı analiz eden, analiz etmesini bilen uzmanlar yetiştirerek bu piyasada var olmamız lazım. Bunun önemi şu; bununla ne yapıyorsunuz siz? Geçmişle ilgili verileri inceleyerek geleceğe göre simülasyon yapıyorsunuz. “Big Data”nın avantajı bu. İnsanların satın alma alışkanlıklarını takip ediyorsunuz. İnsanların yemek yeme alışkanlıklarını takip ediyorsunuz. Buradan bir sonuç çıkartıyorsunuz ve bu sonuca göre de bir yeni hizmet veya ürün piyasaya sunuyorsunuz. “Big Data”nın avantajı bu. Böyle bakmak lazım. Hep ileriye tahmini nasıl yapacaksınız? Tahmin yaparken de geçmişin analizini çok iyi yapmak gerekiyor. Bu analizi yapmanın değişik yazılım “Tool”ları var. Bu güzel. Bu Tool’ları yazabiliriz. Ciddi bir çaba gösterir ama daha da önemlisi bence, bu Tool’ları kullanacak, bu araçları kullanacak uzmanları yetiştirmemiz lazım ki bu araçları kullanarak gerekli simülasyonları ve gelecek planlamasını yapalım.

 

 

Büyük veri ambarı, “Big Data”yı Türkçeleştireyim. Büyük veri ambarı dediğimiz hadisede bunu analiz etmek için bir takım araçlar var. Bu Tool’ları kullanacak gerekli analizi yapacak uzmanlara ihtiyacımız var. Yani bilgisayarcılara demiyorum.

Bunlar pazar araştırması olur, teknik konuysa teknik konuda bir analiz olabilir. Gerçek analizlere ihtiyacımız var. O zaman bu Big Data dediğimiz konuda biz gerekli faydayı sağlarız. Bir de şunu unutmayın bilişim sektörünün bir özelliği vardır. Hep eskileri toparlar toparlar yeni bir ürün gibi piyasaya sokar. Big Data da bunun bir parçasıdır. Eskiden Big Data yok muydu? Vardı. Dolayısıyla kendimizi iyi kullanmamız lazım. Bir de unutmayın ki Big Data yeni bir teknoloji değil. Eskiden de vardı. Yeni bir takım araçlar yazıldı. Big Data adını verdiler ve şimdi de bunu pazarlıyoruz. Biraz da buna bakmak lazım. Mühim olan sizin neye ihtiyacınız var. Onu kullanmanız lazım. Şu var; çok fazla veri geliyor. Eskiden bu kadar fazla veri toplanmıyordu. Şimdi çok fazla veri toplanıyor. Çok fazla veri topladığınız zaman verinin içerisinde kaybolmamanız lazım. Onun içinde bunun analizini çok iyi yapmanız lazım. Tool’lar var tekrar söylüyorum. Tool’ları kullanacak uzmanlara ihtiyacımız var. Bence en önemlisi o uzmanlara ihtiyacımız var.

 

Fatih Projesi ile ilgili düşüncelerinizi alabilir miyiz? Türkiye teknoloji geliştirebilir mi? Bu yeni bir sanayi doğurabilir mi?

 

Doğurabilir, hatta doğurdu. Fatih Projesi ile ilgili açıkçası çok açık bir eleştirim var. Akıllı tahta, tablet bilgisayarlar bunlara hiç itirazım yok ama benim için önemli olan eğitim yazılımı. Eğitim yazılımları hazır olmadan eğitmenler iyice eğitilip nasıl kullanacaklarını bilmeden bu ihalelerin yapılıp tabletlerin dağıtılması benim açımdan pozitif gözükmüyor.

 

Ben geçmişten size bir anımı söyleyeyim. 90’li yıllarda bilgisayarların okullara girme dönemi başladı. Milli Eğitim Bakanlığı çok büyük ihaleler yaptı. Benim genel müdür olduğum şirkette 2.000 okula bilgisayar laboratuvarı kurduk ama onlar ne kadar kullanıldı? Nasıl kullanıldı sorusunun çok pozitif değil cevabı. Çünkü yazılımı hazırlamadan, donanımla hadise çözmeye çalışırsanız sonuç hayal kırıklığı oluyor.

 

Bugünün bilgisayar mühendisi ile alakalı yazılım mühendisi diyebilir miyiz? Yoksa donanım da işin içine giriyor mu? Uzmanlık alanları mı farklı? Nasıl yorumluyorsunuz?

 

Bugün bilgisayar mühendislerine baktığımız zaman yazılım mühendisliği ayrı bir konu. Başka bir mühendislik. Bilgisayar mühendisliği biraz daha genel. Donanım mühendisliği dediğim konuda biraz daha değişik bir konu. Bunu üçe ayırmak lazım. Bazı fakültelerimizde yazılım mühendisliğimiz de var. O çok artı değer. O tam yazılım üretme. Yazılım yapma. Donanım olarak işte daha çok elektronik ağırlıklı, bilgisayar teknolojine hakim olması gerekiyor. Bilgisayar mühendislerine baktığımız zaman hem yazılım, hem donanım beraber öğreniyorlar ama gerçek hayata geçtikleri zaman ya donanım kısmında ya da saf yazılım kısmında çalışıyorlar.

 

Bugün ülkemizde üniversite sanayi arasındaki işbirliği size göre ne durumda?

 

Maalesef Türkiye’deki üniversitelerimiz geçmişe göre çok iyi olmakla beraber sanayi ve üniversite işbirliği, Batı’da ki işbirliği modeli kadar iyi değil.

Şimdi şöyle bir şey var bakın, üniversite ne yapıyor? İnsan yetiştiriyor. Üniversitenin ürünü ne? İnsan. Değil mi? Peki, bunun müşterisi kim? Sanayi ve teknoloji yani dışarıdaki firmalar.

 

Dolayısıyla her iki taraf birbirleriyle iyi iletişim kurup çalışırlarsa sanayinin aradığı adam profiline uygun eleman yetişir. Anlatabiliyor muyum? Verimlilik sağlanır. Bizim bu iletişimimiz sağlıklı değil. Çünkü üniversite diyor ki, ben üniversite olmam için fen ve edebiyat bilimleri fakültesini açmak zorundayım. Şimdi böyle bir kural var. Hala var mı bilmiyorum. Eskiden vardı. Fen Bilimleri Türkiye’de fizikçi yetiştirir. Fizikçi fazlalığı var ama üniversite olmak için Fen Bilimlerini açmak zorundasınız. Anlatabiliyor muyum problemi? Sonuç olarak baktığınız zaman bunun toplam bir stratejinin parçası olması lazım. Benim kaç tane Designer’a ihtiyacım var? Mesela otomotiv endüstrimiz çok gelişiyor. Doğru değil mi? Benim acaba kaç üniversitemde otomotiv Design’ı konusunda eğitim veriliyor. Benim ihtiyacım var. Burada araba Design’ı yapan kadrolar var artık.

 

Burada aslında hemen küçük bir soru.  Elektrikli araba tamam gelişiyor ama bir yandan normal arabada elektroniğinin payı hızla yükseliyor.

 

O harika gelişiyor.

 

Biz burada fırsatı kaçırdık mı? Yoksa girdik mi yavaş yavaş içine Bülent Bey? Ne düşünüyorsunuz?

 

Esasında orası daha bakir bir alan. Bilgisayar ile otomobilin içerisindeki bilgisayarın görevi çok büyük bir şekilde her geçen sene yaygınlaşıyor. Biz burada bir katma değer yaratıyor muyuz? Sanmıyorum bugün için. Şöyle sanmıyorum, bir takım yazılım uzmanlarımızın yurt dışında çalıştığını biliyorum bu konuda. Yani Türk yazılımcıların ama maalesef Türk firmalarının değil. Yazılımcıların biliyorum. Bizim bu konuda böyle bir stratejik yaklaşımımız var mı? Yok. Yani sırf bu konuda yazılım üreten şirketlerimiz var mı? Benim bildiğim kadarıyla yok.

 

Yine aynı yaklaşımın sebebi mi? Az önce eleştirmiştiniz.

 

Aynen. Bu konuda insan yetiştirmek önemli. Bu konuda bir strateji oluşturmak önemli sonuç olarak. Niye yazmayalım? Otomotivde olan bu yazılım teknolojisi varya, yazılımla çalışan şey var ya inanın ki önemli bir şey değil. Çok rahat üretebiliriz. Çok büyük bir inovasyon da gerekmiyor. Sensörden aldığınız bilgileri değerlendirip arabayı yönlendirmeniz. Çok basit.

 

Burada yine mesela az önce de bahsetmiştiniz yerli sanayicinin, Türk yazılım entegrasyonlarına önyargılı bir bakışı mıdır?

 

Yerli sanayici demeyeyim. Yerli sahiplerin, patronların diyorum. İkisi farklı dikkat ederseniz. Bir de tabi Türkiye’de otomotiv sanayi ağırlıklı olarak yabancı yatırımcılardan oluşuyor. Mühim olan eğer biz burada yeterli kadroları oluşturabilirsek mesela bir TOFAŞ, bir OTOSAN, bir RENAULT kalkıp bunu ben yapayım, diyebilmeli. Anlatabiliyor muyum? Bugün mesela Transit’in belirli Design’ını OTOSAN yapıyor. Şimdi bunu yaparken, altındaki yazılımı da ben yapayım demesi lazım. Bunu demesi için de burada uygun kadrolama olması lazım. Yetişmiş kadroların… Biz bilişim sektörü olarak baktığımız zaman, her zaman kadro açığı ile hareket ediyoruz. Yeterli bilişimci piyasaya sunulmuyor.

 

Siz peki Koç Grubu’nda böyle bir eğilim görmüş müydünüz?

 

Çok çalıştık. O zamanlar 2000’li yıllarda bu konuda hakikaten ciddi bir emek harcadığımızı biliyorum. Hatta o tarihlerde Koç Bilgi Grubu’nun bünyesinde olan yazılım şirketimiz vardı. Speech To Text – Text To Speech. Yani konuşmadan anlayan bilgisayar yazılımı. Onun mesela bir Ford otomobiline uyarlamasını yapmıştık o zaman ama daha sanayileştirme imkanı benim zamanımda olmamıştı. Seri üretimin bir parçası haline getirilmemişti ama bunun gibi pilot çalışmalar o tarihte yapıldı. Onu gayet iyi hatırlıyorum. Ford otomobillerdeki tüm bilgisayarlı konuşma sistemlerinin Türkiye’deki bir yazılım firması tarafından yapıldığını duymak istiyorum. Bugün bunu duymuyorum. Anlatabiliyor muyum? Belki bir parçası satılmıştır. Detayını bilmiyorum şu anda ama ben bunu diyorum. Nasıl bugün reklamları görüyorsunuz? Bosch’un reklamın görüyorsunuz. Arabadaki aktarma sistemleri dünyada Bosch tarafından yapılır. Öyle değil mi? Bizim de o yazılımın Türkiye’deki “A” firması tarafından yapıldığını söylememiz lazım.

 

TÜBİTAK Başkanı söylüyordu, Almanya’nın bile 60 milyar dolarlık bir yazılım ihtiyacı varmış otomotiv konusunda.

 

Herkesin büyük ihtiyacı var. Almanya yazılım mühendislerindeki açığını kapatmak için belirli bilgisayar mühendislerine son 5 yıl içerisinde yerleşme müsadesi verdi. 10.000 kişi aldılar. Yerleşme müsadesi verdiler. Bu hep geleceğe uygun oldu.

 

Koç Sistem’deki döneminizden biraz bahsedermisiniz?

 

Ben 34 sene Koç Sistem’de çalıştım. Bugünkü ortama baktığınız zaman gerçek anlamda bir sisteme denk geliyor.  “Data Center” hizmeti veriyor. Sistem entegre yapıyor ve büyük bir firma. Bu firma boyutunda Türkiye’de en azından 8-10  tane firma olması lazım. Hatta bu firmaların da uluslararası boyuta gitmesi lazım. Maalesef biz bunu bulamadık Türkiye’de ama iyi bir örnek firma olarak baktığımız zaman, 1945’te kurulan ve bugüne kadar da devam eden bir firmadan bahsediyoruz. 1945’te mekanik muhasebe makinalarını yurt dışından getirip, daktilo şeridini yurt dışından getirip satmak üzere kurulan bir firmadan bahsediyorsunuz. 60’lı yılların başında Türkiye’de bilgisayar desteği vermeye başlamış. 70’li yıllardan itibaren de çok yoğun olarak bilgisayar ve sistem entegratörü olarak görev yapmış bir firmadan bahsediyorsunuz. Bende 34 senemi bu firmada geçirdim. 18 senesinde Genel Müdürlüğünü yaptım. Önemli bir firma.

 

O zaman da siz bir makineyi sattığınız zaman programını da kendiniz yazıyordunuz. O zaman öyle hazır programlar yok. Örnek, o tarihte Türkiye’deki en büyük bilgisayarlardan bir tanesi Ziraat Bankası’na satılmış. Satışın koşullarından bir tanesi de bazı uygulamaların programlarını yazmak şeklinde. Ben de bu şirkete katıldığım zaman 2,5 sene bu programları yazdım. 100.000 satır program yazdım.

Bugün bir satır ile yaptığınız bir işlemi o tarihte belki 20 satırla yapıyordunuz.

Programlama lisanları geniş değildi. Ondan sonra da Network oluştu ve internet konuları oldu. Bütün bunları bir entegre olarak hizmet sunabilen hale gelmesi 85’li yıllardan sonra oluşan bir stratejinin sonucudur. Bu stratejinin parçası olarak bugün 1000 kişilik şirketten bahsediyorsunuz. Daha büyük olmasını tercih ederdik.

 

Önce bankacılık sektörüne mi hizmet verdi?

 

Valla ilk müşterilerine baktığınız zaman bilgisayar sektöründe banka, Hacettepe Üniversitesi ve Arçelik. Arçelik’te bir tane bilgisayar koyduk oraya. Bahsettiğim tarih 1971. O tarihte stok kontrol yapılıyordu. O tarihte maaş bordroları, muhasebe kayıtları yapılıyordu. Bir de çok basit bir şekilde üretim emirleri çıkıyordu. Yani planlama yapılıyordu. Diyelim ki ben bu ay 1000 tane çamaşır makinası yapacağım. O 1000 tane çamaşır makinası için ne kadar yedek parçaya ihtiyacım var? Kaç tane ürün ağacından parçaya gidip listeler alıyorduk ama bunlar çok basit şekildi. Bugünkü gibi düşünmeyin ama büyük hadiseydi.

 

80’li yıllarda muhasebe yazılımları yazdı mı Koç Sistem? Logo ve Link rakip miydi?

 

Hayır. Hayır. 80’li yıllarda biz muhasebe programı, stok programı, senet programı; biliyorsunuz senet çok popüler bir uygulamaydı o zamanlar, onları yazdık. Bunu bir PC üzerine yazmadık. O tarihte UNICIS’ın, Baros sonra UNICIS oldu. Onun için isimler karışmasın diye… UNICIS’ın ürettiği B20 dediğimiz makinalar vardı. Bunlar bugünkü PC Network’lerinden biraz daha büyük makinalardı. Bunlara çalışan hazır paket programlar yazdık. Yani o tarihte, 80’li yılların başında hadise şöyleydi: siz donanımı satardınız, yazılımı bedavaya verirdiniz. Donanımın içinde yazılımı verirdiniz. Dolayısıyla o tarihte mesela B20’deki uygulamayı ancak biz yazardık çünkü özel bir işletim sistemi vardı. Bu yüzden de hem bankacılık hem de sanayi konusunda çok yazılım yazdık ama Ziraat Bankası’nın tüm bankacılık otomasyon yazılımını 1985’ten itibaren Koç Sistem yazdı.

 

90’lı yılları nasıl değerlendirebilirsiniz?

 

Çok iyi. 90 ile 2000 yılı arası bizim sektörün patladığı yıllar. Çok hızlı gelişti. Her sene %30-40 dolar bazında büyüdüğümüz seneler. Türkiye’deki bilinçlenmenin arttığı seneler. İnternetin gelişmesi, tanışılması, internetin yarattığı yeni işler. Bütün bunlar 90’lı yılların çok keyifli geçtiği şeylerdir bizim için. Kriz oldu, 94 krizini yaşadık ama sektörün büyümesi, yeni sahalara girilmesi bakımından çabalar yapıldı.

Bu dönemde Koç-Sistem çok hızlı büyüdü. 3-4 senede bir Double etti. Hem insan kaynağı, hem kapasite kaynağı olarak çift rakamlara erişti büyümesi. Çok önemli ilklere imza attı. Mesela yanlış hatırlamıyorsam ya 99 ya da 2000, Türkiye’de ilk e-ticaret web sitesini yazdık ve hayata geçirdik. Sanal Market. Migros’un Sanal Market’i. Türkiye’deki ilk e-ticaret sitesidir ve ilk o Koç Sistem tarafından yazıldı.

 

Peki, 2000’li yılları nasıl tanımlayabiliriz bu anlamda?

 

Ben tabi 2004’te emekli oldum, ayrıldım. 2000’li yıllar biraz zor geçti büyüme trendi olarak baktığımızda.

Çünkü 2001 yılı Türkiye’deki bilişim sektörüne çok önemli bir negatif oldu. Türkiye’deki bilişim sektörü 2001 krizi ile birlikte çok geriye gitti. Özellikle finans sektöründe çok büyük olan, Koç Sistem gibi şirketlere baktığımız zaman 79 tane banka varken 49 bankaya düştük. Bir sürü müşteri ortadan kalktı. Bir sürü bilgisayar çalışanı ortada kaldı, biliyorsunuz.

Dolayısıyla 2001’den 2005’e kadar, piyasa toparlanıncaya kadar bilişim sektöründeki şirketler, doğal olarak Koç Sistem de belirli bir duraklama yaşamak zorunda kaldı. Ondan sonra tekrar büyüme Trend’ine girdiler.

 

Anadolu Bilişim ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?

 

Ben 2004’te ayrıldıktan sonra bir sürü şirkette yönetim kurulu üyeliği aldım. Sektörde hala faal olarak çalışmalarımı sürdürüyorum. Küçük bir danışmanlık şirketim var. Eski arkadaşlarımla orada çalışıyorum. 2006’dan beri de Anadolu Bilişim’in yönetim kurulu üyeliğini yapıyorum. Anadolu Bilişim’in enteresan bir geçmişi var. 30 senelik bir geçmişi var. Anadolu Grubu’nun bir bilişim, bilgisayar merkezi olarak oluşmuş. Daha sonra 2004 yılında ayrı bir şirket haline getirilip hem grup içine, hem grup dışına hizmet veren bir şirket haline getirmiş. Ben de 2006’da yönetim kurullarına katıldım. Son 1,5 senedir de uygulamadan sorumlu yönetim kurulu üyeliğini yapıyorum. Nedir Anadolu Bilişim? Anadolu Bilişim bir hizmet şirketidir. Bir sistem entegratörü değildir. Bugün burada bulunduğunuz binada Türkiye’deki en iyi teknolojik altyapıya sahip Data Center’larından birine sahip. T3 dediğimiz standartta en gelişmiş teknolojiyi kullanan bir Data Center’a sahip. Burada müşterilerimizin bilgisayarlarını ve sistemlerini misafir ediyoruz. Onların çalışmasını yapıyoruz. İcabında onları işletiyoruz. Bir de Anadolu Bilişim’in önemli hizmetlerinden bir tanesi de ERP sistemlerinin kurulmasını, gerçekleştirmesini ve desteğini vermesi. Yani ASP dünyadaki bir numaraları ERP yazılımı. Biliyorsunuz bunların bir firmaya kurulması bir proje gerektiriyor. Bu projeler de genelde 8-10 ay sürüyor. Bu projeleri gerçekleştiriyor ama proje bittikten sonra da o sistemler3in çalışması için gerekli desteği veriyor. Çok dikey konularda ihtisaslaşmış, uzmanlaşmış, 170 kişilik kadrosu olan bir şirket.

 

Son olarak, bulut konusunda neler söyleyeceksiniz?

 

Bulut hizmetlerimiz de var. Bir sürü şirketin uygulamaları, bulut ortamında aşağıda çalışıyor. Birkaç örnek vermek gerekirse mesela Pegasus’un bütün sistemleri bulut ortamında değil ama kendi sistemleri aşağıda duruyor. Pegasus’un bütün uçakları, iş emirleri buradaki sistemden çıkıyor ama biz o sistemi burada misafir ediyoruz. Buradaki sistemlerin ve buradaki bilgisayar merkezinin 365gün 24 saat çalışır halde tutulması çok kritik bir iş. Sanayide ve ekonomide kayıt dışı ne kadar az olursa “bulut” o kadar yükselecek.

Çok teşekkürler.

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

Relatived Posts
Prof. Dr. Ahmet Dervişoğlu Söyleşisi ( 28 Sep,2015 )
Yavuz Erçil Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Bülent Gönç Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Cumhur Menteş Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
İhsaner Alkım Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Written by