Uncategorized

Muvaffak Gözaydın Söyleşisi

muvaffakgöz1

 

 

 

            “Ali Doğramacı benim Standford’dan çok iyi bir arkadaşımdır. İhsan Doğramacı’nın oğlu. Bilkent’in de sahibi şu anda. “Muvaffak, biz burada İngilizce’ye ağırlık veriyoruz, sen Türkçe’ye ağırlık veriyorsun.” dedi. Haklısın, ben de öyle istiyorum ama millet düzgün bir şekilde İngilizce öğrenmiyor birader.” dedim. Hiç olmazsa Türkçe olursa doğru düzgün mühendis yetiştiririz. Çünkü bende bile Orta Doğu’dan mezun çocuklar var, mühendisler var. Doğru düzgün İngilizce bilmiyorlar. Onun için hiç olmazsa İngilizce bilmeyen iyi bir mühendis, mühendislik bilmeyen ama iyi İngilizce bilen birisinden daha iyidir.”

 

Süleyman Demirel ve Turgut Özal ile arkadaşlığımız aslında benim sektöre daha doğrusu elektroniğe olan ilgim 1953′te başlar. Üniversiteye girmeden evvel. Dediler ki, sen elektronikçi ol. Sonra etrafıma baktım. Türkiye’de elektronik mühendislerinin hepsi aç ama inşaata da girmek istemiyorum. Hiç olmazsa aç kalmayayım diye makina mühendisliğine girdim ve 58′de makina mühendisi olarak mezun oldum. Sonra Karayolları’nda çalıştım. Sonra Amerika’ya gittim. Amerika’ya gidince fark ettim ki herkes aynı benim gibi elektronikçi. Orada tekrardan Standford Üniversitesi’ne gittim ki orası dünyanın en iyi üniversitesi. Elektronik üniversitesi diye bir şey yok ama Standford hakikaten bir elektronik üniversitesi. Silikon Vadisi’ni yaratan o. Orada, makina mühendisliğinde evvela master aldım. Sonra meşhur Hewlett Packard var biliyor musunuz? HP’nin sahipleri Mr. Hewlett ve Mr. Packard. Bunlar 1938′de mezun olmuşlar Stanford’dan. Ondan sonra 2. Dünya Harbi sırasında ilk defa komünikasyon cihazları yapmışlar ve zengin olmuşlar. Ondan dolayı bir elektronik fabrikası kurmuşlar. Benim bulunduğum zamanda 300 milyon dolar ciroları vardı. Ben orada çalışmaya başladım. Bir müddet sonra Mr. Packard bana geldi dedi ki: “Sen niye makina mühendisisin? Burası ise elektronik firması.” dedi. “Ne olur, bir de Stanford’a git, elektronikten master al. Parasını dedi ben vereceğim.” dedi. Okul da o zaman 20.000 dolar. “Artı haftada sana 10 saat okula gitmen için müsaade. Maaşını da kesmeyeceğim. Kitap paralarını da ben vereceğim” dedi. Git elektronik masterı yap, dedi. Yaş 32. Ben 32 yaşında tekrar Standford’a gittim. 35 yaşında elektronikten de master aldım. Ondan sonra tabi HP’deki çalışmalarım daha ziyade elektroniğe döndü. Sonra 1969′da Türkiye’ye bir geldim. Çünkü 62′de gitmiştim. O sırada Turgut Özal, Devlet Planlama Müsteşarı’ydı. Amerika’ya da aslında beni gönderen Süleyman Demirel ile Turgut Özal.

 

Amerika’ya gidiş hikayenizi biraz anlatır mısınız?

 

1961′de ben Karayolları’nda çalışıyorum. Askerden sonra. İhtilal olmuş. İhtilal olduktan sonra ihtilalciler Devlet Planlama’yı kurmuşlar. Planlamaya da adam lazım. Süleyman Demirel o zaman asker. Yedek subay. Turgut Özal da asker. Onların ikisi de akıllı adamlar bunlar, diyerek almışlar; daha başkalarını da topluyorlar. Bu arada Karayolları’na da bir mektup yazmışlar. Akıllı bir mühendis gönderin bize, diye. Akıllı mühendis olarak da beni gönderdiler. Ben Planlama’ya gittim. Şöyle bir odaya girdim. 15 m2 kadar bir oda. Orada bir masa var Süleyman Demirel oturuyor. Öteki masada Turgut Özal oturuyor. Geldik. Ondan sonra aradan 6 ay geçti. Süleyman Abi, biz onlara o zaman abi diyoruz çünkü biz teknik üniversitedekiler birbirimize abi deriz. Süleyman Abi dedi ki: “Muvaffak, seninle Amerika’ya gideceğiz. Sen akıllısın, daha fazla tahsil al.” Ben de: “Peki efendim ama benim param yok.” “Tamamdır, bir yerlerden buluruz.” dedi. Tam o sıralarda Milli Eğitim Bakanlığı 1416 sayılı kanununu çıktı. Bu kanunu biliyor musunuz? Yurt dışına talebe gönderen bir kanun bu.

 

Gazetede ilanlarını gördüm,  girdim imtihanlara. İmtihanları da kazandım. Ondan sonra Turgut Özal, biz seni gönderelim Amerika’ya diyordu, Planlama olarak. Sonra ben bir gün geldim. “Süleyman abi ben imtihanı kazandım, Amerika’ya gidiyorum” dedim. Önce trenle Bremen’e oradan gemi ile yukarı 10 günde Amerika’ya gittik.

 

Amerika’ya gittikten sonra da şimdi üniversite arıyorum ama hangi üniversite iyi bilmiyorum. Standford’a yazdım, Caltech’e yazdım. MIT’ye yazdım sonra baktım MIT East Coast’ta. Yok dedim, California daha güzel, dedim. Onun üzerine Caltech’den acceptance geldi. Onun üzerine Caltech’e gittim.

 

New York’ta evvela 6 ay lisan kurslarına gittikten sonra Caltech’e gittim. Advisor’ım dünyanın en şeker adamı çıktı. “Aman Mr. Gözüaydın, benim araştırmada çalış” dedi. “Tabi memnuniyetle çalışırım efendim” dedim. Ondan sonra aradan 1 ay geçti, çalıştık. “Sana saatte 3.5 dolar vereceğiz” dedi. Devlet de o zaman bize 140 dolar veriyor. Devletten 140 dolar alıyorum ama 1 ay sonra iş arttı. “Muvaffak Bey 60 saat çalışacaksın haftada” dedi. Ama 20 saat Over Time olduğu için o %50 zamlıdır. Onun için, “Sana 70 saat üzerinden para vereceğiz.” dedi. Tabi 210 dolar ediyor haftada. 210 dolar derken bu neredeyse aylık 900 dolar, 1000 dolar ediyor. Devlet bana 140 dolar veriyor, 1000 dolar da okuldan alıyorum. Dedik muazzam. Ben orada Caltech’de muazzam rahata erdim. Sonra dersler başladı. Dersler çok zor. Yani neredeyse günde 24 saat çalışıyorum. Caltech’de öyle bir yer ki özellikle mezun talebelere… Her katın bir tarafında hocalar, öteki tarafında mezun talebelerin ofisleri var.

 

Allaha çok şükür. İyi notlar aldım ama bir müddet sonra baktım ki mekanik mekanik tadı yok bu işin. “Hocam, ben nereye gidebilirim?” dedim. “Standford, hem yakın hem de benim orada çok iyi bir arkadaşım var.” dedi. “Ben ona telefon ederim.” dedi ve o adama bir telefon etti. Ertesi gün ben trene bindim. O zaman tren var. Hocayla konuştum. Aman, dedi seni hemen alalım. “Notların nasıl?” dedi, “Fevkalade” dedim. “Zaten Mr. Hudson’da seni tavsiye etti.” dedi. Beni 10 dakika içerisinde Standford’a aldılar. 10 dakika içerisinde. Ondan 1 sene sonra master aldım. Baktım Türkiye’ye dönmeye hala 1 senem var. Bir de dedim, endüstri mühendisliğinden master alayım. 64′te makina mühendisliği, ısı, termal Science’dan master aldım. 65′in sonunda da Operation Research, endüstri mühendisliği masterı aldım.

O sırada Hewlett Packard okula geliyor. Benimle bir görüşme yaptılar. 1 ay sonra da Hewlett Packard’dan cevap geldi. Ne olur bizimle çalışmaya başlayın, diye. 1965′te. Dediğim gibi oraya başlayınca baktık elektronik firması. Mr. Packard’da böyle deyince. “Aman, ne olur efendim.” dedim. 1968′de bir de elektronikten master aldım.

 

Aradan geçmiş 8 sene. Türkiye’ye geleyim, ne oluyor, ne bitiyor? Geldim bir baktım, Turgut Özal, Devlet Planlama Müsteşarı olmuş. Süleyman Demirel, Başbakan olmuş. Turgut abi dedi ki: “Ya Muvaffak bırak Allah aşkına Amerika’yı falan”. “Sen gel benimle çalış” dedi. “Karayolları, mecburi hizmetini Planlama’ya alır.” dedi. “99 Sayılı Kanun var.” dedi. Benim kardeşim Yusuf Özal var. “O da Imperial College’dan mezun” dedi. “O doktor, hem de elektronik mühendisi. Onunla beraber çalışırsın.” dedi. Ben peki, dedim. “Sonra Hewlett Packard’a kusura bakmayın, ben Türkiye’ye dönüyorum.” dedim. Geldim, Turgut abi ile beraber çalışmaya başladım. Doğrudan doğruya çalışıyoruz. Yusuf Özal, ben, Yıldırım Aktürk. Belki onu bilirsiniz bir yerlerden. Çok meşhur bir adamdır. Turgut Özal’ın has adamlarındadır.

 

Koç Holding’e giriş nasıl oldu bahsedebilir misiniz?

 

O sırada gazetede bir ilan çıktı. Koç Holding adam arıyor, diye. Ben de yazdım. Bir baktım 2 gün sonra Sabahattin Tunç isminde, Ankara mübeşşiri olan bir zat geldi ofise. Muvaffak Bey, uçak biletiniz, dedi. “Rahmi Bey sizi yarın İstanbul’da görmek istiyor.” “Pekala.” dedim. Geldik, Rahmi Bey ile konuşmaya başladık. Ben tabi Amerika’dan yeni mezunum. Kendime hakikaten muazzam güvenim var.

 

Rahmi Bey’in karşısına gittim. Rahmi Bey’in karşısında tabi ben böyle oturuyorum. O zaman da sigara içiyorum. Ağzımda sigara var. Böyle karşıladı adam beni. Baktı, baktı bana. “Yahu, senin kendine ne kadar çok güvenin var.” dedi. Ben de: “Var Allaha çok şükür.” dedim. “Peki, Turgut Bey müsaade eder mi? Turgut Bey seni bırakmaz. Valla, sen önce Turgut Bey’e git, sonra bana gel.” dedi. “Peki.” dedim. Geldik Turgut abiye. “Muvaffak, sen deli misin?” dedi. “Daha Amerika’dan yeni geldin. Evvela devleti gör, tanı.” dedi. “2 sene sonra çok daha iyi şartlarla gidersin oraya.” dedi. Biz de peki, dedik. Telefon ettim. “Rahmi Bey, kusura bakmayın.” dedim. Onun üzerine her ay birisi geliyor Koç Holding’ten Ankara’ya. “Muvaffak Bey nasılsınız?” Muazzam bir enformasyon. Koç Holding’te bir yerde de enformasyon alıyor. Ne oluyor? Ne bitiyor? Aradan 2 sene geçti. Turgut abi de ayrıldı 12 Mart’tan sonra. Onun üzerine ben de dedim ki: “Geliyorum Rahmi Bey.”

 

“Peki” dedi, geldim. Koç Holding’te 12 Şubat 1972′de, Vice President for Industry Group’da çalışmaya başladım. 3 sene orada çalıştım. Ondan sonra Beko’da bir pozisyon açıldı.

 

Beko döneminden bahsedebilir misiniz?

 

Beko, 1963′te radyo yapmak üzere kurulmuş. Beko Ticaret zaten vardı. 63′te de Beko Teknik diyerekten bu sanayi işine soyunmuşlar. İlk defa radyo ve küçük küçük pikaplar yapıyorlardı.

 

Radyo ve pikap öyle mi? Peki televizyon üretimine ne zaman geçtiler?

 

Televizyon tam oraya geçtiğim sene; 1971′de başladı. Zaten televizyon başladı, işler büyüdü, diyerekten beni Beko’da Genel Müdür Muavini olarak tayin ettiler. 71′de ben oraya gittim bir baktım, Hewlett-Packard nerede? Beko nerede? Arada dağlar kadar fark var. Hewlett Packard’da ne gördüysem aynı şeyleri orada yapmaya başladım. Her şeyden evvel baktım, dünya kadar parça var. Parçaların stok numarası yok. Bir parçayı nasıl tanırsın, yok. Bir televizyonda hangi parçalar var? Malzeme listesi yok. Yani hangi malzemeleri bir araya getirirsen televizyon olur, böyle bir liste de yok. Her bir parçanın sicili nedir, özellikleri nedir? Bunlarla ilgili kayıt yok. Bütün mühendisleri topladım. Evvela bakın, bunları bunları yapacağız, dedim. Peki dedik, ondan sonra böyle çalışmaya başladık. Ondan sonra model geliştirme. Onun üzerine önce Hitachi ile daha sonra Toshiba ile anlaşmalar yaptık.

 

Lisans anlaşmaları mı?

 

Lisans anlaşması. Çocuklara soruyorum. Ya çocuklar bunun Circuit Design’ını biz yapamaz mıyız? Senelerce çalıştım. Orada 22 sene çalıştım. 22 senede 1 televizyon dizayn etmeye çalıştım, yapamadım ama son 2 senede yaptık.

 

Neydi bunun sebepleri?

 

Çocuklar bilmiyor. Yani elektronik mühendisleri Circuit Design’ı bilmiyorlar. Ondan dolayı da yapamıyorlar. Lisans verenler de öğretmek istemiyor. Netice itibariyle ben çocukları eğitime gönderdim. Kimisini Japonya’ya gönderdim. Amerika’ya çok fazla adam gönderdim. Sonra da 20 sene sonra biz kendi dizaynımızı yaptık. Beko şasi dediğimiz. 1991′de ilk defa Beko Şasi’yi yaptık.

 

Elektronik sanayine Turgut Özal damgası !

 

Turgut Özal’a geldik ya. 82-83′te askerlerle tanıştı. Anap’ı kurdu. Anap’tan sonra da başbakan oldu. Başbakanlığı sırasında ben çok fazla geldim, gittim. Televizyona, elektroniğe çok ehemmiyet verdiği için bazen bana telefon ederdi. Muvaffak kaç tane renkli televizyon yaptık ? Ne kadar ihracat yaptık? Ben rakamları yuvarlayarak söylerim daima. 270.000 ise 300.000 derim. O da işte televizyona çıkar. TV ihracatı 300.000 oldu der.

 

Bu icraatın içinden programı mı?

 

Neler, neler. Sonra planlamadaki arkadaşlar bana telefon eder. “Muvaffak yine ne yaptın? Gitmişsin Turgut Beye 300.000 demişsin. Nerede 300.000, 270.000 halbuki.” Canım boşver yuvarlıyorum ben, derdim. Orada Turgut Bey bana: “Muvaffak, ucuz işçiliğe güvenme. Yatırım yap ve Productivity’i artır”. O daima kulağımda. Artı bir de dünya kadar teşvik vardı. Teşvikler yüzünden bizde bu arada çok güzel kar ediyoruz. Benim yaptığım yatırımlar hepsi yani vergi vermiyorum. Vergi vereceğime yatırım yapıyorum. Devlet teşviği. Yani kar ediyorsun. Kar ettiğin zaman senden vergi almıyor.

 

Turgut Özal’ı başbakanken ziyaret ettik. Bak dedi: “Muvaffak’ı görüyor musun ?” “Hiç bakıyor mu?” dedi Dünya kadar ihracat var.

“Siz de otomobilci olun, siz de ihracat yapın. Siz neden yapmıyorsunuz?” dedi. Rahmi Bey, “Biz %80′ini yerli yapalım. Bırak %80′ini yerli. Onlar %50′sini yerli yapıyor ama sonra %100′ünü ihraç ediyor.” dedi. “Sen de ihraç et.” dedi. “Sen de %80′e çıkma.” dedi. Bir kızdı Rahmi Bey’e. Rahmi Bey böyle süklüm büklüm oldu.

 

Beko 1000 kişiydi. İmalatı artırdım. Modelleri artırdım. İhracatı artırdım. 1000 kişilik fabrika oldu 3000 kişi. Bir görsen fabrikayı. Sene 86-87. Ondan sonra yatırımları yapmaya bir başladık. 500 milyon dolar yatırım yaptık 10 senede. 500 milyon dolar yatırım yapıldı.

 

86-96 arasında, 3000 kişi kaç kişiye indi biliyor musun? 1000 kişiye indi. 7 saatte yapıyorduk bir televizyonu. 7 saatte yapardık, 1 saate indi. Hep otomatik, otomatik, otomatik…

 

Peki ihracatınız nasıl şekillendi Muvaffak Bey, nasıl açıldınız yurt dışına? Başlangıcından itibaren alırsak, bağlantıları nasıl kurdunuz?

 

Orada tabi bize en büyük fayda getiren şuydu: Biz önceden NordMende‘in lisansörüydük Almanya’da. Sonradan kapandı. Bunlar kendileri televizyon yapıyor ama Avrupa’da televizyon giderek pahalılaşıyor. Yahu dediler, siz de bize mal yapsanıza.

Bizi üretim üssü olarak kullanmak istiyorlar. Yani bizden ziyade teklif Almanya’dan geldi. Ondan sonra geldik, onlarla beraber programlar yaptık. Onlar hakikaten kalite konusunda muazzam titizler. Biz ise Osmanlı’dan alışmışız. Şöyle küçük bir leke var kabin üzerinde mesela, “Muvaffak Bey bu geçmez.” Bu ret. Netice itibariyle bizi terbiye etti adamlar.

 

Bu 1980′lerin başında mı?

 

Bu 1986-87. NordMende firması. Daha sonra iflas ettiler. NordMende kapandı. Zaten Avrupa’daki bütün firmalar kapandı. 90′dan sonra Avrupa’da hiçbir televizyon firması kalmadı. Hepsi kapandı. Bizim Türkiye’de o sırada en büyük avantajımız, biz malı 1 hafta içerisinde veriyorduk. Kore’ye, Japonya’ya sipariş verirlerse mal onlara 4 ay sonra gidiyordu. Ondan dolayı Türkiye’yi çok tercih ediyorlardı. Türkiye’nin ihracatının artmasının en önemli sebebi budur. Kaliteleri de kendi kontrolleri altındaydı. Geliyorlardı, daima başımızdalardı.

 

Peki, bu 75-85 arası sadece Japon lisansörünüzün, Hitachi’nin modeliyle mi çalıştınız?

 

Evet. Evvela Alman NordMende ile daha sonra Japonya çalıştık. NordMende 1973′ten itibaren. 75′ten sonra Hitachi ile çalışmaya başladık. 82′den sonrada Toshiba ile çalışmaya başladık. 89-90′larda tekrar Almanya ile Siemens ile çalışmaya başladık.

 

Siemens’in televizyonlarını Türkiye’de mi ürettiniz?

 

Türkiye’de biz ürettik. Siemens ondan sonra ihracatının da çoğunu Türkiye’de yaptı. O arada yalnız Siemens sayesinde dediğim gibi kendi televizyonumuzu da kendimiz yapmaya başladık. 90′larda 91′lerde falan kendi televizyonumuzu yapmaya başladık.

 

Ne zaman başladı ihracatınız?

 

İlk defa 77-78′lerde başladı. Tam tarihini hatırlamıyorum.

 

Hangi ülkeler?

 

Önce Almanya. NordMende markasıyla. Zaten biz satışı NordMende’ye yapıyoruz. Onlar da bunun dağıtımını yapıyor.

 

Peki, Beko markası ile televizyon var mıydı?

 

Beko markası televizyon. O benim hikayemdir. Şimdi biz, senesini hatırlamıyorum. Demek ki 83-85-86′da Toshiba ile televizyon yapmaya başladık. Sonra Toshiba ile aramız bozulmaya başladı. O arada da Toshiba markasını kullanıyoruz. İlk defa. Mesela bakın, Hitachi bize markayı vermedi.

 

85′te henüz Beko markası yok muydu?  Yani marka olarak?

 

Yoktu. Hitachi ile lisans anlaşmamız var. Onlar Beko Hitachi markasını Türkiye’de kullanmamıza müsaade ediyorlar. Daha sonra Toshiba ile lisans anlaşması… Onlarsa Toshiba markasını kullanmamıza müsaade ediyorlar. Ama diyorlar ki, tüpleri bizden alacaksınız. Daha sonra ben daha ucuz tüpler buldum. Toshiba’dan tüp almak istemiyorum.

 

Onun üzerine Toshiba dedi ki, bizim ismimizi o zaman kullanmazsınız. O sırada benim aklıma geldi. Beko’nun da Genel Müdürü o zaman Sencer Kaygısızlar, genç bir arkadaş. Benim gibi heyecanlı. Yahu Muvaffak gel dedi biz buna Beko adını koyalım dedi. Koyalım dedim. Ne idareye gittik. Ne Rahmi Bey. Hiç birisine gitmedik. Bayilere biz Beko markasından televizyon vermeye başladık. Bayilere dedim nasıl? Valla dedi kimse farkında değil. Çatır çatır satılıyor. Biz ondan sonra Beko markası satmaya başladık.

 

Kaç senesi?

 

Demek ki 85′te olmuş. 86-87. Ondan sonra 1987′de Beko UK’i kurduk. İlk defa Beko adında İngiltere’de pazarlama şirketi kurduk. O sırada İngiltere’ye de ihracat başladı. Bush diye firmaya ihracat yapıyoruz ve Bush markasında yapıyoruz. O sırada ben Genel Müdürü ile sıkı fıkı oldum. Adamı beğendim. Biz şirket kuracağız İngiltere’de, seni Genel Müdür yapalım oraya, dedim. Yok, dedi. Koç Holding ile falan konuşturdum adamı. Adamı 6 ay sonra Genel Müdür yaptık Beko UK’de. O bize muazzam yardım etti. Orada hangi isimi kullanalım dedim. Beko. Beko UK’de Beko markası çıktı. O sırada da bana arkadaşlarım geldi: “Muvaffak Bey, Beko değil, Biko oluyor bu. Biko diye de bir eşkıya var Güney Amerika’da. Bu eşkıyayı anımsatır, bunu kullanmayalım.” ben de: “Yahu, o taa Güney Amerika’da. Az kişi bilir onu. Boşver. Beko diye girelim.” Girdik Beko diye, Allaha çok şükür hiçbir şey de olmadı. Sonra bizim arkamızdan aynı firma Arçelik’le buzdolabı ihraç etmeye kalktı. Arçelik ismini kimse telaffuz edemiyor. Yahu dedim Beko, Sony gibi. 4 harfli, gayet kolay telaffuz ediliyor. Arçelik’te Beko adıyla İngiltere’ye ihracata başladık. Şu anda ne kadar biliyor musun pazar payımız?

 

İngiltere’de Beko adı %10. Buzdolabı çamaşır makinası, televizyonda %10 pazar payımız var.

 

Arçelik Ar-Ge ne zaman kurulmuştu? 1983 mü?

 

İşte 84-85′te benim Ar-Ge vardı. Onlar da 85-86 Ar-Ge’lerini kurmaya başladılar.

 

Peki iki Ar-Ge birbiriyle bağlantılı mıydı?

 

Yok, birbirimizle hiç alakamız yok. Bizimki tamamen elektronik, onlarınki makina mühendisliği ama daha sonra ben onlara hep elektroniği tavsiye ettim. Bak bunlar Electronic Controller ile olacak, dedim. Çamaşır makinası falan da. Neden sonra Electronic Controller’lı çamaşır makinalarına geçtiler. Elektronik her yere girdi. Daha da girmeye devam edecek.

 

Avrupalı televizyon firmaları niye battı?

 

İşçilik pahalı. Onlar o zaman 5 dolar ödüyorlar, biz Türkiye’de 5 lira ödüyoruz.

 

Peki Muvaffak Bey, hiç üniversitelerle iş birliği yaptınız mı?

 

Çok yapıyorum. Şu anda bütün yaptığım bu. Bütün Amerikan üniversiteleri ile işbirliği içerisindeyim.

Nerede çalışıyorsunuz?

 

Harvard ile çalışıyorum. MTI ile çalışıyorum. Caltech ile çalışıyorum ve büyük Amerikan üniversiteleri ile çalışıyorum. Google’a gir.

 

Ders mi veriyorsunuz?

 

Hayır. Sistem veriyorum. Management. Sistem, yeni sistemler kuruyoruz. Şimdi nedir en son sistemim biliyor musun? Ben yaptım derken, benim de katkım oldu demek istiyorum. Beko’yu da ben yaptım derim. Beko’yu yalnız başıma ben yapmadım. Koç Holding’te bir ekibim var. Hep beraber yaptık. Amerika’da da mesela şu anda en büyük ilerleme elit üniversiteler, büyük üniversiteler Amerika’nın top üniversiteleri, Online olarak internetten dersler veriyorlar. Hem de ne biliyor musun bedava diyorlar, bedava değil aslında. Çok ucuz fiyatlar. Onu başlatan da kim? Ben.

 

Bizim üniversitelerimize mi?

 

Bütün dünya üniversitelerine. Benim hedefim bütün dünya üniversiteleri. 2001 yılında MIT benim katkım olmadan Open Courseware diye bir şeye başladı. Open Courseware ne demek? İnternetten, MIT’nin bütün derslerinin muhtevasını, herkese açık vermesi. Diyor ki, mesela fizik dersi. Fizikte 30 tane ders var, her biri böyleydi diyor. O, derslerin notlarını veriyor. Artı ev ödevleri veriyor. Ev ödevlerinin çözümlerini veriyor. Midterm’ü veriyor. Final Exam’ı veriyor. Hoca ile seni temas ettirmiyor ama Courseware dediği eğitim malzemesi. Eğitim malzemesi dediğini bütün dünyaya yayıyor.

 

Şu anda Türkiye’den ulaşılabiliyor mu?         

 

Türkiye’de de var ve bedava. Türkiye’de de bir tane grup kuruldu. Onlarla iş birliği yaptılar. Yüksek Bilim Kurulu ile.

 

TÜBİTAK mı?

              

TÜBİTAK değil. Yüksek Bilim Kurulu gibi bir isimde. Başbakan dağıttı. Onlarla beraber yapıyorlar. Ortadoğu da aynı şeylerden istifade ediyor. O malzemeleri alıyor, kullanıyor. Kendi talebelerine daha iyi dersler veriyorlar. Ben o zaman 2002′de MIT’ye uzun uzun yazılar yazdım. Bunu yalnız burada bırakmayın. Sizde dünya kadar videolar var. Text’i veriyorsun. Bunun videosunu da Online olarak ver. Biz bunlara bakalım, burada Online olarak eğitim alalım. Bedava yapma da 10 dolar ver. Adam başı 10 dolar ver. Yok efendim, biz bu konuyu yüksek mecliste konuştuk. Biz bu işten para alma taraftarı değiliz. O yüzden biz bu işi Online olarak yapmayız. Aradan 10 sene geçti. 2011 Aralık’ta başladık. İlk olarak MIT ilan etti. Bütün dünyaya Online olarak bedava dersler vermeye başladılar. Ders bedava ama o ders için imtihana girip de bir sertifika almaya kalkarsan o zaman küçük bir ücret alacağız. Ben diyorum burada katkım var şimdi. Gayet tabi tek başıma ben yapmadım. MIT’ye göre Harvard ne yaptı. Şubat ayında ben de aynı şeyi yapacağım ama sizin elektronik platforma dahil olacağım, dedi.

 

Bir nevi açık öğretim yani?

 

Tamamen açık öğretim ama aynı zamanda hocayla da temasın var. Aynı zamanda Teaching Asistance’larla da temasın var. Öğrenciler kendi aralarında temas edebiliyor ve dünya kadar forumlar var. Bütün dünyaya açık. İlk dersi 5 Mart 2012′de yaptık. Ders de ne? Elektronik dersi. Elektronik devreler dersi.

 

Bu politikanın sebebi nedir? Dünyadaki zeki kişilere daha rahat ulaşmak mı?

 

İnternet. İlk derse kaç kişi kayıt oldu biliyor musun? Dünyada 160.000 kişi. Bedava 160.000 kişi var. Herkes meraktan ediyor tabi. Katılanların %15′i Amerikalı. %12′si Hintli, %9 Çinli, %5-6 Kolombiyalı. Yüzde olarak Türkiye’den hiç kimse yok. Belki 3-5 kişi vardır ama artık yüzde olmadığı için onu yazmamışlar tabi.

 

Şu anda Amerika’da yaptığımız hadise, 10-12 tane Top üniversite dünyaya Online dersler veriyorlar fakat normal kolejler, 4200 tane normal kurumlar kapanma tehlikesinde. Kurumlar şu anda diploma vermiyorlar. Ama aradan 3-4 yıl geçince bunlar diploma da vermeye başlayacaklar. Bu durum pek çok üniversiteyi zora sokacak çünkü ben MIT’ye gidip, MIT’den diploma alabilirsem neden öteki üniversiteye gideyim? Ama orada başka bir açmaz var onu da kendileri anlatsın. Yahu dünyada herkes MIT’ye gidecek kadar akıllı değil ki. Herkes MIT’ye gidebilir mi? Çünkü MIT’nin muayyen bir zorluğu var. Ben de dedim ki, orta sınıf üniversiteleri de bu işe katkılandıralım. Şu anda ona da muvaffak oldum. University of Arizona iyi okullardan bir tanesi. Texas University Systems, New York Buffola University bunlar da aynı MTI, Harvard gibi Online’a başlıyorlar.

Yine bedava diyorlar ama dediğim gibi küçük bir karşılıkla yapacaklar. Bir de onlara tavsiye ediyorum hep. Ücretsiz diye bir şey yok. 10 dolar al yeter. Çünkü sayı fazla. Yahu 1 milyar insan alırsan, 10 dolar olsa 10 milyar dolar eder. 10 milyar dolar bütün eğitime verdiğin paradır senin, daha ne istiyorsun.

 

Türkiye sizce nereye odaklanmalı?

                            

Türkiye her şeyden evvel eğitime odaklanmalı. Amerika’da aynı olarak. Dünya, millet bilinçlenmeli artık. Millet akıllanmalı ama bütün hükümetler, Amerika dahil, milletler koyun olsun istiyor. Koyun olunca millet de… Rus dahil buna. En çok bunun içerisinde yine iyi olanlar Avrupalılar. Avrupalılar daha uyanık, Amerika’ya nazaran.

 

Millet olarak mı?

 

Millet olarak yani Avrupalılar daha uyanık. Daha kültürlü. Geçmişin verdiği bir kültür var.

 

Avrupa da yaşlanıyor diyorlar.

 

Yaşlanacak. Biz şimdi yaşlanmayacağız diye 3 tane çocuk yaparsak yanlış olur. Yani çocuğu eğitebiliyorsan, çocuklara iş bulabiliyorsan, ekonomiye katkıları oluyorsa ben olsam 5 çocuk değil, 10 çocuk yaparım. Ama yapamıyorsan ne yapacaksın o zaman?

 

Teknoloji demek Scale demek. Ölçek demek. Yani büyük ölçekte bir şey yapamazsan teknolojiyi uygulayamazsın. Teknolojinin ne faydası var desen büyük Scale’da, büyük ölçekte uygularsan. Onun için mesela şu anda Online MIT, Harvard yapıyor. Neden? 5-10 dolara ders verecekler. Çünkü milyonlarca kişiye eriştikleri için masraf sıfır. Daha doğrusu 1 dolardan az masraf edip, 10 dolara satacaklar. Yine milyarlarca para kazanacaklar.

 

Ben buna da bir çözüm buldum Amerika’da. Gir bir takım yerlere. Ne diyorum biliyor musun? Bu MIT, Harvard vs. bütün derslerimizi bütün kolejler alsınlar diyor, kendi çocuklarına Online olarak öğretsinler, diyor. Sonra krediyi isterse kendisi versin, diyor. Aptal kolejler bunu hala akıl etmiş değil. Ben şimdi durmadan her yere yazıyorum. Bütün Amerikan kolejlerine yazıyorum. Google’da nereyi bulsam yazıyorum. Yahu diyorum git MIT’den ders al. Bedava, yarın öbür gün 5-10 dolar. Talebeleri kendin takip et. Ondan sonra kredi ver. Ondan sonra da 10 tane dersin 5 tanesini MIT’den, Harvard’dan aldır. O sayede de masrafını %50 azalt. Masrafını %50 azaltır. Dersler de %50 azalınca dünya kadar sınıfın boş kalacak. Öğretmenlerin boş kalacak. Eğer 4.000 tane öğrencin varsa 4.000 tane daha yeni öğrenci al.

 

Hangi şirket üzerinden? Bir şirket üzerinden mi yapılacak bu proje?

 

Daha organizasyonum belli değil. Bu Bilim Kurulu ile konuştum. Onlar ne diyorlar? Türkiye Bilim Kurulu galiba. Oradaki hocalar şu anda MIT’nin derslerini zaten tercüme ediyorlarmış. Benim istediğim de zaten aşağı yukarı aynı dersler. “Tamam, bu işi yaparız.” dediler. Ders başına 50.000 dolara tercüme ederiz, Türkçeye. Filmler dahil. 2.000 tane derse bakıyorum. 2.000 tane dersi 50.000 dolarla çarparsan ne ediyor? 2.000 x 50.000. 100 milyon dolar para mı? Türkçe olarak. Ama bunu şeye yazdım

 

Ali Doğramacı benim Standford’dan çok iyi bir arkadaşımdır. İhsan Doğramacı’nın oğlu. Bilkent’in de sahibi şu anda. “Muvaffak, biz burada İngilizce’ye ağırlık veriyoruz, sen Türkçe’ye ağırlık veriyorsun.” dedi. Haklısın, ben de öyle istiyorum ama millet düzgün bir şekilde İngilizce öğrenmiyor birader.” dedim. Hiç olmazsa Türkçe olursa doğru düzgün mühendis yetiştiririz. Çünkü bende bile Orta Doğu’dan mezun çocuklar var, mühendisler var. Doğru düzgün İngilizce bilmiyorlar. Onun için hiç olmazsa İngilizce bilmeyen iyi bir mühendis, mühendislik bilmeyen ama iyi İngilizce bilen birisinden daha iyidir

 

Peki bunun sonucunda uzun vadede üniversitelerin kapanması durumu var. Nereye yönelecek? Ar-Ge tesisleri gibi bir şey mi olacak üniversiteler?

 

Yalnızca Ar-Ge üniversiteleri. Yani Research yapan üniversiteler ayakta kalacak gayet tabi.

 

Muvaffak Bey, size çok teşekkür ediyoruz. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

 

Hayır, ben de teşekkür ediyorum.

 

 Söyleşi Tarihi : 5 Şubat ‎2014

Read More
Özer Hıncal Söyleşisi

 ozerhıncal2b

“Özellikle biz bu işe başlarken donanımı yurt dışından mı getirelim yoksa kendimiz mi üretelim sorusuna cevap ararken çok da doğru bir karar verdiğimizi düşünüyorum. Bu sistemler yazılımın ve donanımın çok entegre çalıştığı yani bir değişiklik yapacağınız zaman, bir geliştirme yapacağınız zaman 2 tarafta da hem donanım, hem yazılım tarafında da bir şeyler yapmanız gereken sistemler. Bu sebeple o donanıma da çok hakim olmak, özelliklerine çok hakim olmak size çok ciddi avantaj sağlıyor. Bir müşterinizin bir ihtiyacı, bir isteği geldiği zaman onu yazılım tarafında geliştirebiliyorsunuz belki ama bu işin donanım tarafını da ilgilendiren tarafları olduğu zaman orada sizin ya çok iyi bir partneriniz olması gerekiyor ya da sizin o donanımı kendinizin üretiyor olması gerekiyor. 

Ankara Anadolu Lisesi mezunuyum. Liseyi, Anadolu Lisesi’nde okudum. Almanca eğitim aldım orada. Daha sonra İngilizce işletme okudum. Okuldan çıktıktan sonra işte bütün arkadaşlarım gibi benim de bir bankacılık serüvenim başlamak üzereydi. Bankaların sınavlarına girip, çıkıyorduk. Ama üniversite hayatının başından beri bilişime bir meraklılık vardı. O zamanlar internet hayatımıza yeni yeni girmişti. Benim de elimdeki bilgisayarla bütün boş vakitlerimi sürekli bir şeyleri keşfederek geçirdiğim bir hayatım vardı. Bilişim sektörüne o günlerden bir ilgim vardı. Okuldan mezun olduktan sonra daha çok finans, bankacılık bu taraftaki işlerden daha ziyade bu sektördeki, IT sektöründeki işlerle ilgili oldum. Oralara daha fazla önem verdim. İlk teklif Logo Yazılım’dan gelmişti. Ankara’daydı. Orada başladım. Yaklaşık 2 sene Logo Yazılım’da çalıştıktan sonra askerliğim geldi. Askere gittim geldim. Döndükten sonra ise daha çok bilinen adıyla Başarı Elektronik. Başarı Holding bünyesindeki Başarı Telekom firmasında işe başladım. O zamanlar internet servis sağlayıcılığı çok popüler bir konuydu ve biz de bir internet servis paketi çıkartmaya çalışıyorduk. Fakat sonrasında değişik işlerle de ilgilenilmeye başlandı. İlk araç takip sistemleriyle Başarı’da tanıştım.

 

O zamanlar zor bir konuydu araç takip sistemleri. Cihazlar çok pahalıydı, haritalar yoktu. İletişim ücretleri çok pahalıydı. Bu sebepten dolayı bugünkü gibi çok fazla küçük kullanıcılara hitap eden, çok kullanışlı sistemler olamıyordu. O günkü teknolojilerden dolayı ve o günkü bazı durumlardan dolayı firmamızdan ayrılma kararı aldık.

 

Sonra ben kendi şirketimi kurmak istedim. Aslında çok da iyi bir dönem değildi kendi şirketimizi kurmak için. 2002 yılının sonundan bahsediyorum. İşte yeni krizden çıkmış bir Türkiye vardı. Genelde eş, dost herkesin tavsiye ettiği şey, hani bu dönemde böyle serüvenlere girilmez. Yine en iyisi böyle banka gibi kurumsal bir yere girip, geleceği garanti altına almaktı ama belki de o zamanların vermiş olduğu heyecan veya cesaretle, belki de o zamanlar kaybedecek çok fazla şeyiniz olmaması avantajıyla bir yazılım şirketi kurdum. Armakom Bilişim Yazılım Teknolojileri.

 

Eski çalıştığım şirketimden birkaç arkadaşım da benimle beraber gelip orada projeler geliştirmeye başladı ve ilk başta üzerine çalıştığımız projelerde bugün yapmış olduğumuz işten çok farklı konulardı. Sonra bir müşterimizden bize araç takip talebi geldi. Yani başka bir yazılım işi yapmış olduğumuz müşterimiz, “Araçlarımıza araç takip sistemleri takmak istiyoruz. Sizin tavsiye edebileceğiniz bir yer var mı.” dedi. Biz de o gün dedik ki: “Bizim o konuyla ilgili ciddi bir birikimimiz var ama bizim artık bu konuyla ilgilenmeme niyetimiz vardı. Sizin için bir şeyler yapabiliriz.” ve aslında kapatmış olduğumuz bir defteri tekrar açmış olduk.

 

Ama bu sefer farklı bir bakış açısıyla açtık. Eski teknoloji değil yeni teknolojileri kullanalım. Eskiden SMS ile ilgili olan iletişimi GPRS ile yapalım. Haritalarda ne yapabiliriz ona bakalım. Cihaz yerine ne kullanabiliriz? Neler geliştirebiliriz? Bunlara bakalım. Bu motivasyonla başladık ve sonra baktık ki çok daha farklı şeyler ortaya çıkıyor. Geçmişteki tecrübelerimizle kıyasladığımız zaman biraz daha böyle hızlı satılabilir olmuştu, belki sektör ve pazar da değişmişti… Böyle bir avantaj da vardı geçtiğimiz dönemde. Bir şeylerin daha kolay olduğunu ve daha hızlı gittiğini gördük. Cihaz donanım arayışına geçtik ve İdeal Teknoloji isimli şirketle tanıştık. Şu anda bizim şirket ortaklarımızdan olduğu için bunu söylüyorum. Sonra onlar işin donanım kısmını, benim kurmuş olduğum yazılım firması işin yazılım kısmını yaparak yaklaşık 1 sene kadar bir süreç yaşadık. Üretmiş olduğumuz ürünlerin markasını da bugünkü markamız olan Arvento koyduk. Hiçbir açılımı veya bir şeyin oluşumundan olan bir isim olmadı. Tamamen kulağa hoş gelen bir isim olduğu için konulmuş bir isim oldu. Başladıktan çok kısa bir süre sonra da iki şirket olarak güçlerimizi birleştirdik ve markamızın altında yeni bir şirket kurarak, kendi bilgi birikimlerimizi de o şirkete aktararak bugünkü Arvento’yu kurmuş olduk. 2005 yılında gerçekleşti bu. Çok hızlı bir yükseliş başladı ondan sonra. Çok kısa bir zaman içerisinde zaten pazar liderliği konumuna ulaştık. Yaklaşık herhalde 8-9 yıldır pazar liderliğini kimselere kaptırmadık. Her yıl %40’a varan büyümelerle bu süreci sürdürdük.

 

1 kişi ile başlayan maceramız, ortaklarımız daha sonraki yapılanmalarla, güçlenmelerle bugün kendi içimizde 100 kişiye varan, dışarıda iş olanağı sağladığımız, satış ve servis ağımızda bizim bayimiz olan, yetkili servisimiz olan 3. parti kuruluşlarla da yaklaşık 700-800 kişiye varan bir ekibe ulaştı.

 

2000’li yılların başında araç takip sistemleri üretiminde yerli üretim var mıydı? Yoksa yabancıların elinde miydi? Bu sistemlerde yerli üretim ne zaman başladı? Bu işin tarihi nedir?

 

Aslında daha önce çalıştığım firmayla da bu işin yerli üretimi yapılıyordu fakat o dönemler iş biraz zor ve maliyetliydi. Siz de hatırlarsınız, cep telefonları o zamanlar çok yüksek rakamlara satılıyordu. 1000 Dolar’a yakın ücretler ödeniyordu. Araç takip sistemlerinin içerisinde cep telefonu ve GPS yani GSM ve GPS teknolojileri çok ağırlıkta olduğu için o günkü donanım maliyetleri çok yüksekti.

O zamanlar Çinli ürünlerin pazarlarda bugünkü kadar ciddi hakimiyeti yoktu. Evet, üretici firmalar var, diyebilirdik. En azından benim bildiğim bir tane vardı. Tabi yurt dışından gelenler de vardı ama pazar da büyük ve bilinen değildi. Yani baktığınız zaman 2-3 tane oyuncu vardı ama zamanla iş değişmeye başladı.

 

Özellikle biz bu işe başlarken donanımı yurt dışından mı getirelim yoksa kendimiz mi üretelim sorusuna cevap ararken çok da doğru bir karar verdiğimizi düşünüyorum. Bu sistemler yazılımın ve donanımın çok entegre çalıştığı yani bir değişiklik yapacağınız zaman bir geliştirme yapacağınız zaman 2 tarafta da hem donanım, hem yazılım tarafında da bir şeyler yapmanız gereken sistemler. Bu sebeple o donanıma da çok hakim olmak, özelliklerine çok hakim olmak size çok ciddi avantaj sağlıyor. Bir müşterinizin bir ihtiyacı, bir isteği geldiği zaman onu yazılım tarafında geliştirebiliyorsunuz belki ama bu işin donanım tarafını da ilgilendiren tarafları olduğu zaman orada sizin ya çok iyi bir partneriniz olması gerekiyor ya da sizin o donanımı kendinizin üretiyor olması gerekiyor.

 

 

Bugün belki de Çin’den veya yurt dışından getirdiği cihazlarla yaşadıkları en büyük problemler bunlar olabilir çünkü o dönemler size belirli sınırlar veriliyor ve sizin onun üzerinde yapabileceğiniz şeyler kısıtlı. Bunun bir sonraki versiyonunu ya daha iyisini geliştirebilme şansınız yok. Orada yine o firmayı beklemek zorundasınız ya da gelen özel bir talebi orada gerçekleştirebilme şansınız yok çünkü onlardan beklemek zorundasınız.

 

Arvento olarak en büyük avantajlarımızdan bir tanesi bu donanım kısmının da yazılım kısmının da kendi içimizde olması. Bir şey geliştirirken ikisini de bizim kontrolümüz altında yani sistemin tamamını hakim olarak yapabiliyor olmamız.

 

Onun için o zamanlar da yurt dışından gelenler vardı, yerli üretim vardı diyebilirim ama bugün biraz daha arttı. Eskiden belki 2-3 olan oyuncu sayısı bugün belki 30’lara yaklaştı. Belki de daha da fazladır. Bugün bir arama sitesine girip araç takip yazsanız belki 50’ye yakın araç takip firmasıyla karşılaşabilirsiniz Türkiye’de. Dünyada bizim sektörümüzde faaliyet gösteren firmaların sayısı neredeyse 1000’lere ulaştı. Baktığınız zaman bunların belki yarıdan fazlası Çin’den donanım ithal eden, kendi yazılımlarını geliştiren firmalar.

 

Genelde söyledikleri hep adettir, ölçek yakalamaktır ya donanım konusunda biraz daha çekinceli davranıyorlar rekabet avantajı acaba olur mu diye? Sizde böyle bir sıkıntı yaşandı mı?

 

Donanımı tabi kendi içinizde üretirken ciddi bir kalite avantajı sağlıyorsunuz. Belirli standarttaki, belirli kalitedeki component’lerle oluşturduğunuz bir donanım oluşturuyorsunuz ama diğer taraftan da bir maliyet dezavantajınız var. Evet, maliyet açısından dezavantajımız var ama kalite açısında çok ciddi avantajlarımız olduğunu düşünüyorum.

 

Bu anlamda müşteri herhalde pozitif yönde etkileniyor, doğru mudur?

 

Müşterilerin bunu görmesi ve anlaması maalesef zaman alabiliyor. Çünkü her ne kadar biz bugün marka olmaya çalışsak da bizim sektörümüzde çok bilindik markalar yok.

Onun için bir müşterimizi ziyaret eden rakiplerimizle biz aslında belki de masaya aynı koşullarda oturuyoruz. Biz ve rakiplerimiz müşterimizi ziyaret ettiğimiz zaman müşterilerimizin karşısında hepimiz eşit seviyede oluyoruz. Çünkü müşterinin bildiği bir marka, yavaş yavaş markalaşma oluyor, bizim firmamız da bunun önde gelenlerinden ama bildiği bir marka olmadığı için ve her gelen de aynı özellikleri  yapabildiğini iddia ettiği için müşterinin bir tanesini tercih etmesi gerekiyor. Eğer buradaki kriter fiyat olursa maalesef ucuz bir sistemi tercih edebiliyor ama o ucuz sistem bir süre sonra da çalışmayınca bunun telafisi bizim sektörümüzde çok zor oluyor. Çünkü bunu al, kendi cihazlarında kullan, diye bir şey maalesef olmuyor. Maalesef o müşterinin artık o cihazları iade etmesi ya da ondan artık vazgeçmesi ve dönüp tekrar çalışan bir sistem, başka bir sistem alması gerekiyor ve ilk etapta aslında bir avantaj sağladığını düşündüğü maliyetlerde daha maliyetli bir sonuçla karşılaşıyor. İki sistem satın almak zorunda kalıyor ama tabi bunu yaşamadan görmesi pek mümkün olmuyor. Bizim şu anki en büyük tehlikelerimizden bir tanesi rekabet dünyasında çok ucuz ürünlerin ve sistemlerin çıkması ama ürün olmak başka bir şey. Bir sistemi bir araya getirip, bir şeyi çalıştırmak, kendi ürünlerimiz için konuşuyorum, bir şeyler göstermek ayrı bir şey; bunu artık bir iş haline getirmek, teknik servis ve yazılım ekipleriyle uzun süreçli, uzun soluklu bir şirket olabilmek ayrı bir şey. İşte buradaki farkımızı eğer iyi anlatamazsak, evet, kaybeden taraf, fiyat sebebiyle biz oluyoruz.

                                

Aslında bizim şu anda sağlamış olduğumuz araç takip sistemleri müşterilerimize birçok anlamda avantajlar sağlıyor. Yani kimi müşterilerimiz bunu güvenlik amacıyla kullanıyor. Örnek vermek gerekirse:

 

Öğrenci servis araçları diyelim ya da bankalar. Bankalar taşıdıkları paranın güvenliği, zırhlı araç kontrolü için kullanıyorlar. Servis araçlarımız da hepimizin çocuklarımızı emanet ettiğimiz servis araçları. Şehir içinde hızlı gidiyor mu? Trafik kurallarına uyuyor mu? Bunu görmek amacıyla kullanıyoruz. Kimi kuruluşlar ve müşterilerimiz bunu operasyon yönetimi amacıyla kullanıyorlar. Örneğin, bugün Türkiye’de 80 ildeki ambulanslarda bizim sistemimiz var. Onlar için önemli olan işte bir kaza, vaka geldiği zaman ona en kısa zamanda ulaşabilmek. Oradaki asıl konu bu. Diğer tarafa geçtiğimiz zaman yine en önemli konulardan bir tanesi tasarruf amacıyla kullanıyorlar. Yani bugün maalesef bizim ülkemizde de başka ülkelerde de büyük araçlardan yakıt çalındığı, araçların gereksiz kullanıldığı, suistimallerin olduğu bir dünya var. Burada bizim cihazlarımız aslında bir tasarruf sağlıyor. Bir kontrolü sağlıyor. Yani araçların gerçek amaçla kullanılıp kullanılmadığını, araçlarda olabilen olağandışı işleri raporluyor, bildiriyor, uyarıyor. Örneğin 100 tane aracı olan, filosu olan bir şirket patronu olduğunuz zaman gerçekten o 100 araç gün içerisinde nerededir, nerelere gitmiştir, ne yapıyordur, 100 kişinin hepsi gerçekten hiçbir ihlal yapmadan, hız limitlerine uyarak, hiçbir suistimal yapmadan bu araçları mı kullanıyor? Bunu böyle bir sistem olmadan ölçebilmeniz çok zor. Hepsini teker teker telefonla aramanız, aradığınız zaman da söylenenleri doğru kabul etmeniz gerekiyor. Bu da çok zorlu bir süreç. Böyle bir sistem olmadan bu operasyonu yönetmeleri çok kolay olmuyor. Hem operasyon yönetiminde hem de maliyet yani zamandan tasarruf ve yakıttan tasarruf açısından çok ciddi faydalar sağladığımızı düşünüyorum.

 

Peki, bu aşamada ürünlerinizin kaç kısmı oluyor. Mesela bir kontrol odası mı oluyor? Aracın üzerinde bir sistem mi oluyor? Bunlardan bahsedebilir misiniz?

 

Tabi. Şimdi öncelikle araca bir cihaz yerleştiriyoruz. Tabi bunu gizli falan yapmıyoruz.

 

Firmanın kontrolünde, gerekli sözleşmeler imzalandıktan sonra, gerekli işlemler tamamlandıktan sonra aracın göz önünde olmayan herhangi bir bölümünde uygun bir yere teknik servislerimiz bu cihazın montajını yapıyorlar. Standart bir cihaz. Başka herhangi bir yere bir şey bağlamak gerekmiyor ama profesyonel sistemlerde yani ek, ilave sistemlerde aracın içerisinde sıcaklık ölçülmesi gerekiyorsa sıcaklık sensörü, aracın kapılarının nerede açılıp kapandığını görmek istiyorlarsa bir kapı sensörü ya da yakıt deposundaki yakıt seviyesini görmek istiyorlarsa bir yakıt deposu sensörü gibi ilave aksesuarlar olursa onlar da bağlanıyor bizim cihazımıza ve bağlantısı yapılıyor. Yani siz araca bindiğiniz zaman bir şey görmüyorsunuz. Daha sonrasında ise bazı büyük kuruluşlar komuta merkezi kuruyorlar.

 

Yani bankalar gibi ya da büyük kamu kuruluşları gibi 2000-3000-5000 gibi aracı komuta ettikleri ayrı bir departmanın olduğu yerler daha çok bir komuta merkezinde, bu araçları çeşitli kurumlara ayırarak, iş kategorilerine göre vs. takip etmek istiyorlar ama genelde bizim müşterilerimiz, kendi bilgisayarlarından, internete ulaşabildikleri her yer onlar için bir araç takip merkezi aslında. Bu kendi akıllı telefonları da olabilir, tablet bilgisayarları olabilir. İnternete bağlanabildikleri bir PC olabilir çünkü çok kolay. Bir Web üzerinden, internet üzerinden siteye giriyorlar, bizim sitemize giriyorlar. Kullanıcı adı ve şifrelerini yazıyorlar. Araçları ile ilgili anlık veri ve geçmişe dönük veriler orada karşılarına geliyor. Sistemi rahatlıkla kullanabiliyorlar. Hatta hiçbir şey yapmadan da şunlar hakkında bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Örneğin bizim kendi içimizde de var. Arvento’nun bütün araçlarında hız limiti tanımlı. O hız limitini geçtiği zaman arkadaşlarımız benim ve birkaç arkadaşımızın cep telefonlarına SMS geliyor. Şu plakalı, şu arkadaşımız, şu anda şu süratle gidiyor, diye. Biz hemen kendisini arıyoruz, uyarıyoruz. Kendi içerimizde güzel bir cezası var. Şirkete baklava alması gerekiyor o arkadaşımızın. Çok da güzel çalışıyor. Böyle bir kontrolümüz de var. O sırada internete bağlı bir bilgisayarınız olmasa bile size SMS ile herhangi bir ihlal durumunda bilgi gelebiliyor. Ya da siz bir aracınızın nerede olduğunu merak ettiğiniz zaman bizim bir kısa numaramız var. Aracınızın plakasını yazıp oraya SMS gönderiyorsunuz, aracınızın nerede olduğu, kaç km süratle gittiği size anında tekrar SMS olarak geri geliyor.

 

Peki bu kontrol odası ayrı bir şey mi? Onda üretimde siz var mısınız?

 

Yok. Kontrol odası şöyle: Kontrol odasında bizim kendi çözümlerimiz var. Daha çok izleme için gerekli ekranlar, video Screen’ler, bir çağrı merkezi sistemi… Kabaca Mobese sistemleri diyebiliriz. Yani iş çağrı merkezi operatörleri, çağrının geldiği bir santral altyapısı, çağrının izlendiği ekranlar… Bunların hepsini de ayrıca sunabiliyoruz. Bunlar da bizim hizmetlerimizin arasında var. Şu anda Türkiye’de 80 ildeki komuta kontrol merkezlerinde, acillerdeki komuta kontrol merkezlerini biz kurmuş durumdayız. O konuda da anahtar teslim çözümler sunabiliyoruz müşterilerimize.

 

İhracat yapıyor musunuz? Nasıl gelişti? Yurt dışına nasıl açıldınız?

 

İsmimizden de anlaşılacağı gibi Arvento, her dilde, her ülkede aynı şekilde telaffuz edilen bir isim. İlk günden itibaren biz zaten bir dünya firması olma hayaliyle ve isteğiyle kurulduğumuz için ismimizi de ona göre seçtik. Kurulduktan çok kısa bir süre sonra yurt dışı pazarlara bakmaya başladık. İlk girdiğimiz ülke Moldova oldu. Herhalde 6-7 yıl kadar önceydi.

Sonra Gürcistan gibi daha çok CIS ülkeleri, eski Rus Cumhuriyeti ülkelerinde faaliyetlerimiz olmaya başladı. Sonra işi genişletmeye başladık. Sonra Arap Yarımadası, Birleşik Arap Emirlikleri, eski Rus Cumhuriyetleri, Doğu Avrupa, Kuzey Afrika’nın bazı bölgeleri olmak üzere 23 ülkeye ulaştık ve önümüzdeki hedefte de 23 ülkeyi 40-50’ye taşımak var. Bununla ilgili çok yoğun çalışıyoruz.

 

Bugün gelirimizin hatırı sayılır kısmını Türkiye pazarından elde ediyoruz ama çok kısa süre içerisinde bunun yer değiştireceğini artık bizim öncelikli gelirlerimizin yurt dışı pazarlarından geldiğini görmek istiyoruz. Bu konuya çok ağırlık veriyoruz çünkü şunu gördük: Türkiye gelişiyor. Bilişim sektörü de gelişiyor ve biz bilişim konusunda dünyada iyi bir yerdeyiz. Çok iyi yazılım mühendislerimiz var. Bizim çok iyi donanım mühendislerimiz var. Aslında çok iyi ürünler üretiyoruz ama bugüne kadar biraz yurt dışı pazarlara biraz korkarak bakmışız. Bir Çinlinin ya da başka bir ülkenin ürün üretir üretmez tamamen dünyaya baktığı bir pazarda biz hep önce İstanbul’da bir şeyler yapmaya çalışalım. Olursa Ankara, İzmir bakarız. İşte öyle bir 30 yıl geçsin şeklinde bir bakışımız olmuş ama artık öyle değil. Şunu gördük: Uluslararası fuarlara katıldık. Birçok ülkeyi ziyaret ettik. O ülkelerde bizimle ilgili olabilecek GSM operatörleri gibi büyük müşteriler gibi yerlere gittik ve gördük ki biz yurt dışındaki rakiplerimize göre çok fazla şey yapmışız ve çok daha iyisini yapmışız. Peki, niye yapmışız? Belki de bizim ülkemiz çok güzel bir laboratuvar ortamıydı. Her şeyi yaşamışız.

 

Bugün 30.000’den fazla müşterimiz var. Herkes bize bir şeyler yaptırmış. Hemen hemen her sektörde bir şeyler yaşamışız. Ürünler o kadar gelişmiş ki kalkıp buradan Avrupa’ya gittiğimiz zaman, ya bak bizde böyle özellikler var, dediğimiz zaman, zaten ona gerek olmaz, diyen birileri, bizi 2-3 ay sonra arayıp, ben bu özelliğinizi istiyorum çünkü bizde bu oluyormuş, haberimiz yokmuş, diyebiliyor. Yani yurt dışında iyi olduğumuzu gördük. Çok agresif bir politika izliyoruz. Yurt dışına iyi yatırım yapıyoruz. Yurtdışında distribütörlerimiz var ama hem bölge ofislerimiz hem de ülke yöneticilerimizi artık oralara yerleştirmeye başladık. İhracat kısmını az önce de söylediğimiz gibi arttırmak istiyoruz. Önemli bir oyuncu olmak istiyoruz. Zaten hedefimiz de dünyada kendi alanımızda ilk 3’ten olmak.

 

Peki, yurt dışında bizim ürünlerimize karşı bir önyargı var mı? Elektronikçiler böyle şikayet ediyorlar. Yurt içinde de çok ciddi şikayet var. Bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

 

Şimdi özellikle Avrupa’da bizim cihazımızın arkasını çevirdikleri zaman Made in Turkey yazıyor. Türkiye ile teknolojiyi pek bir araya getiremiyorlar. Daha çok bizi lokum, kilim gibi şeylerle tanımışlar. İnşaat firmalarımız oralarda. Bazı Türk inşaat firmalarımızı görmüşler ama teknoloji kısmı maalesef yurt dışında çok Türkiye ile çok bilinen bir şey değil ama dediğim gibi son dönemlerde bilişim firmaları yurt dışında çok güzel işler yapmaya başladı. Bir dezavantajını görmedik ama ciddi bir avantajını da görmedik. Yani bir Türk malı olmanın, evet, bazı ülkelerde bazen siyasette rüzgarlar değişebiliyor.

 

Bir gün, bir ülkede çok sevilen bir ürün olurken, bir süre sonra hiç sevilmeyen bir ürün olabiliyorsunuz. Özellikle Azerbaycan gibi, Arap ülkelerinde başka ülkelere göre daha sempatik durabiliyoruz ama bu kadar. Sonunda müşteriler dönüp dolaşıp sizin sisteminizin sağlayabildikleriyle, kalitesiyle ilgileniyorlar. İlk etapta bir avantaj mıdır derseniz, evet bu saydığım ülkelerde küçük de olsa bir avantaj oluyor ama Avrupa gibi, Amerika gibi, İngiltere gibi pazarlarda belki de bu konuda küçük de olsa bir dezavantajımız oluyor.

 

Müşteri portföyünüzden bahseder misiniz Özer Bey? Daha çok kimlerle iş yapıyorsunuz?

 

Şimdi, 30.000’den fazla müşterimiz var ve her sektörden müşterimiz var. Yani ne kamu kuruluşları diyebiliriz, ne sadece özel sektör diyebiliriz. Ne küçük ne büyük firmalar diyebiliriz. Bugün bizim sistemlerimizi Sağlık Bakanlığı da kullanıyor, Gümrük Müsteşarlığı da kullanıyor, Orman Bakanlığı da kullanıyor ama bunun yanında birçok bildiğimiz bankalar, çok büyük özel şirketler ve köşedeki kuruyemişçi veya köşedeki durakta bekleyen taksici de kullanabiliyor. 1-2 araçlık, hatta kendi özel aracı için kullanan birçok müşterimiz var. Kendi güvenliği için. Kendi aracını bir restorana gelip bir valeye emanet ettiği zaman en azından ben güvende olduğunu bileyim diye kullanan müşterilerimiz de var. Arabasını oğluna verdiği zaman en azından hızlı gitmesin diye bir kontrol edeyim, diyen müşterilerimiz de var ama bunun yanında 5.000 tane filosunu takip eden, bütün operasyonunu bunun üzerine kurmuş olan büyük kamu kuruluşları, büyük organizasyonlar da var. Dediğim gibi, her sektör farklı amaçlarla bizim sistemlerimizi kullanıyor. Lojistik, nakliye taraflarına geçtiğiniz zaman yakıt tasarrufu gibi konular burada ön plana çıkıyor. İşte servis araçları, bankalar gibi yerlere geçtiğiniz zaman orada daha çok güvenlik ön plana geliyor. Belediyeler ya da dağıtım yapan firmalara gittiğiniz zaman onlar için günlük operasyonu yönetmek daha önemli hale geliyor. O yüzden farklı farklı amaçlarla, farklı sektörler, en büyüğünden en küçüğüne kadar bizim sistemlerimizi tercih edebiliyor.

 

Şöyle bir istatistik verebilirim: İlk başladığımız yıllarda müşteri başına araç sayısı ortalamamız 25’ti ama bugün bu sayı 6’ya düştü. Bu da şunu gösteriyor bize yaklaşık 8-10 yıl kadar önce sadece büyük şirketler, büyük kuruluşlar ya da araç filoları olan firmalar bu sistemleri tercih ediyordu fakat bugün çok küçük filolar da, 1-2 araçlık şirketler de araç takip sistemini öğrendiler. Faydasını gördüler. Onlar da tercih etmeye başladılar.

 

Gemicilik sektörüne iş yapıyor musunuz?

 

Farklı bir konuyla ilgili şu anda yine bütün teknelerde bizim cihazlarımız kullanılıyor. Bütün tekneler derken belirli bir kriterin üzerindeki… Projenin biraz özelliği olduğu için çok detaya giremedim. Gemilerde 2 ayrı sistem kullanılıyor. Biri radyo frekansı üzerinden çalışan ve uluslararası standardı olan otomatik tanımlama sistemi. Belirli bir büyüklüğün üzerindeki gemilerde olması mecbur olan bir sistem var. Bir de bizim standart gemileri izlediğimiz, GSM üzerinden çalışan ayrı bir sistem daha var. İkisi de bütün yüzen araçlarda kullanılıyor. Burada da yine birçok faydası var. Bir, kendi kıyınızdaki bütün deniz trafiğini takip edebiliyorsunuz. Yine oradaki ulusal güvenlikler söz konusu. Yani, kıyı şeridinin ihlali, insan kaçakçılığı gibi konuların önüne geçiyorsunuz. Farklı amaçlarla kullanılıyor.

 

Normalde araç takip sistemleri deyince B2B gibi bir şey anlaşılıyor ama sizin ilanlarınız acaba son kullanıcıya yönelik bir sistem mi, diye düşündürttü.

 

Aslında biz araç takip sistemleri diye başladık ama sektör değişti. Biz artık mobil takip sistemleri diyoruz.

 

Biz önceleri araç takip sistemleri diye başladık ama zamanla her şey değişti. Pazar değişti. Sektör değişti. Teknolojiler ilerledi ve biz artık araç takip sistemleri değil, mobil takip sistemleri, GPS takip sistemleri dediğimiz hatta son 3-4 yılda çok popüler olan M2M yani makinalar arası iletişimde sunduğumuz çözümlere geldik. Yani sadece aracı artık takip etmiyoruz. Küçük cihazlarımız var. Kişi takip sistemi olarak ya da nesne takip sistemi olarak kullanılıyor.

 

Örnek vermek gerekirse, kuyumcular çantalarını takip ediyorlar. İçerisinde altın, mücevher gibi değerli şeylerin olduğu çantalarını takip ediyorlar. Ya da veliler, anneler, babalar çocuklarının çantalarının içine bir cihaz koyarak çocuklarını takip ediyorlar. Daha ileri gittiğimiz zaman yine kargo şirketleri göndermiş oldukları kargoları ya da konteynırları takip etmeye başladılar. Takip edilebilir her şeyden ya da takip edilmesi gereken her şeyi takip eden hale gelmeye başladık. Bu sadece araç değil ya da başka bir örnek vereyim, çok büyük müşterilerimizden bir tanesi, Türkiye’nin çok bilindik markalarından bir tanesi dondurma depolarındaki sıcaklık durumunu takip ediyor. Aslında orada hareketli bir şey yok ama dondurmaların saklanmış olduğu depolardaki sıcaklık durumunu takip ediyor çünkü onlar için hayati bir önem arz ediyor. Oradaki depolardaki klimaların bozulması demek, içerideki dondurmaların, elektrik gittiği için erimesi demek. Sonra elektrik tekrar geldiğinde ya da sorun giderildiğinde eğer müdahale edilmezse tekrar çalışan klima da o dondurmaların tekrar donması bakteri üretmesi, insan sağlığını tehdit etmesi gibi birçok sonuçlar doğuruyor. Bunun gibi çok fazla yeni yeni sistemler, yeni yeni çözümler oluşmaya başladı.

 

Peki, bu bayağı açılımlı bir iş galiba. Ulaştırma alanında yatırımlar oluyor. Hızlı tren projeleri vs. O alanlarda bir projeniz var mı?

 

Trenler tabi belirli sabit hatlarda gittikleri için ve çok da iyi bir teknoloji ile geliyor. Tabi ki orada trenlerin takip edildiği bir sistem var ama asıl bizim ürünlerimizin belki bunun ulaştırmada getireceği en büyük fayda akıllı ulaşım sistemleri, akıllı trafik sistemleri. Bu gerçekten hem ülkemizde hem de diğer birçok Avrupa ülkesinde bu aralar en moda konulardan bir tanesi ve üzerinde en çok düşünülen konulardan bir tanesi. Çünkü en gelişmiş ülkelerde dahi trafik sorunu olmayan büyük şehir yok diyebilirim. Bu konuyu maalesef kolay kolay çözemiyoruz ama akıllı ulaşım sistemleriyle yani araçların kırmızı ışıklarda daha az bekleyeceği, daha az yakıt harcayacağı, taksilerin, toplu ulaşımların daha iyi organize edildiği, daha homojen dağıtıldığı, ihtiyacın olduğu yerlere göre daha iyi planlandığı, programlandığı akıllı ulaşım sistemleri üzerine çalışılıyor ve bizim sistemlerimiz burada hayati önem sağlıyor. Yine bir örnek vermek gerekirse, bugün hepimizin kullandığı trafik yoğunluk bilgisi var. Yani boş olan yoldan gidin, diyorsunuz fakat bu trafik yoğunluk bilgi sistemleri de aslında yine bizim sistemlerimiz sayesinde oluşturulan bilgiler. Yani araçlardan gelen verilerle biz şehirdeki trafiği ölçebiliyoruz. Nereler sıkışık? Ya da size şöyle istatistikler verebiliyoruz, bu yolda sabah 7 ile 8 arası, şu noktadan şu noktaya gidiş süresi tahmini 12 dakikadır ama akşam saat 5’te bu 35 dakika olur gibi bilgileri, istatistikleri size sunabiliyoruz. Başka bir örnek de, bir ambulans bir vakayı aldı, uzaktaki bir hastaneye götürmesi gerekiyor ve trafik var. Biz bu ambulansın izleyeceği yoldaki trafik ışıklarını, o ambulans gelmeden yeşile çevirerek, ambulansın yolunu hiçbir trafik memurunun ekstra bir çabasına gerek kalmadan açabilecek alternatifler sunabiliyoruz.

 

Aslında M2M dediniz, makinalar arası haberleşme ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?

 

Evet. Artık bizim yerimize makinalar konuşup bizim adımıza karar verip, ihtiyaçlarımızı yerine getirmeye başlayacak.

 

Ben geleceğin köylerini şöyle görüyorum: Arkadaşlarımız arasında bu konuyla ilgili bir sohbetimiz olmuştu. Herhalde dedik, gelecekte bizim köylülerimiz ellerinde birer akıllı telefonla sulamayı açayım, tarlayı sürsün diye traktörü göndereyim, ilaçlamayı başlatayım gibi dokunarak yönettikleri ya da işledikleri tarlaları olacak. Çünkü her şey artık otomatik sistemlerle yapılır olmaya başladı ya da elinizdeki buzdolabı belirli yerlerdeki ürünler azaldığı zaman otomatik sipariş verecek. İşte sizin aracınızda bir araç takip sistemi olacak. Siz evinize yaklaşırken belirli bir mesafeye geldiğiniz zaman evinizdeki klima ya da ısıtıcı devreye girecek. Böylece siz evinize geldiğiniz zaman evinizi sıcak ya da soğuk buluyor olacaksınız. İşte yazın klimayı açacak. Kışın kombiyi çalıştıracak, siz evinize gelmeden 15 dakika önce siz cep telefonunuzdan tek bir tuşla mikrodalga fırınınızı devreye sokup, gitmeden önce yemeği hazır edebileceksiniz gibi birçok şey makinalar arası iletişim ile otomatik olmaya başlayacak.

 

Örneğin akıllı telefonlar tarafından raporlanması, görülmesi gerekiyor ya da yönetilmesi gerekiyor. O sebeple aslında bizim için çok iyi mecralar oldu. Özellikle bizim sistemlerimiz, örnek vermek gerekirse araç takip sistemleri daha çok patron oyuncağı olarak geçer. Çünkü daha çok patronlar filolarının nerede olduğunu görmek isterler ve patronlar hep hareket halindedir. Seyahat halindedir. Onun için son dönemlerde müşterilerimizin daha çok bilgisayar başında, internetten bakayım yerine ellerindeki akıllı telefondan ya da tabletlerden bunu yönettiğini görüyoruz. Hatta Arvento’nun şöyle bir özelliği vardır: Apple Store’a ilk araç takip uygulamasını koyan Arvento’dur. Biz ilk uygulamayı geliştirdiğimizde, Search ettiğimizde araç takibi ile ilgili bir uygulama yoktu ama dedik ki, patron seyahat halinde bunu buradan görmesi gerekiyor. Bu uygulamayı koyduk ve bir süre sonra baktık ki herkes kullanmaya başladı. Şimdi bugün girseniz belki yüzlerce, belki binlerce sayıda rakiplerin de uygulamalarını görüyor olacaksınız. Herkes artık mobil olduğu için, eskisi gibi ofisler bizi bağlayan yerler olmadığı için bu sektör geliştikçe aslında bizim sistemlerin kullanımı da kolaylığı da onunla paralel olarak gelişiyor.

 

Çamaşır makinaları dediniz, evin içerisindeki bir takım sistemler dediniz… Orada tüketici elektronik firmalarının da yapmayı düşündüğü bir takım şeyler var. Acaba bunlar Out Source mu edecek, yoksa kendi içerisinde mi çözecek? Böyle bir işbirliğiniz var mı?

 

Çok büyük bir pazardan mı bahsediyoruz? Birçok araştırma kurumunun raporlarını alıyoruz. Her ne kadar herkesin öngörüsü biraz farklı olsa da, şöyle geneline baktığınız zaman herkes %300-500, %1000 bu pazarda büyümeler bekliyor. Bu pazardan kastım M2M, makinalar arası iletişim pazarı. Onlarca konu var. Az önce söylediğim ev elektroniği ayrı bir konu. Dışarıda seralar, tarlalar, barajlar, bunların hepsi ayrı konular. Burada herkese çok ciddi bir pazar, alan olduğunu düşünüyorum. Bir sulama sistemi bile yakında şunlarla çalışıyor olacak. Yani hava durumunu bir yerlerden alıp, görüp, nemi ölçüp ona göre sulamayı belirli bir miktarda çalıştırıp bitiren, kendi kendisine halleden sistemler haline gelecek. O yüzden tüketici elektroniği konusundaki dünya devlerinin ürettikleri tabi ki bir şeyler olacaktır ama bize de mutlaka yerler kalacaktır, diye düşünüyorum.

 

Aslında tarım meselesinde son yıllarda Hollanda bayağı bir örnek gösteriliyor. Hatta bununla ilgili bir belgeseller yapıldı. Bizde de bu konuda bir işbirliği var mı? Bakanlıklar olsun, diğer firmalar olsun? Yoksa bu işler doğaçlama mı gidiyor?

 

Biz de Tarım Bakanlığı’na birçok proje götürüyoruz. Onlar da çalışmalar yapıyorlar. Yurt dışına gidip, Hollanda’daki bazı uygulamaları ben de dinledim. Öyle bir noktaya geliyorsunuz ki aynı iklim koşullarında, aynı tarladan, x ülke yılda 3 defa ürün alırken biz sadece 1 kere alabiliyoruz. Ya da hayvan üretiminde, büyük baş hayvan üretiminde büyük baş hayvanların belirli bir dönemde çiftleşme dönemini kaçırdığı zaman oradan üretim avantajını kaybediyorsunuz. Yani sizin bir büyükbaş hayvanınız var ve 2 yavrusu daha olabilirdi ama o dönemi kaçırdığınız için bir sonraki seneye kalıyor. Ama Hollanda’ya gittiğiniz zaman bunların hepsi belirli sistemlerle ölçüldüğü için onlar atlanmıyor, kaçırılmıyor. 100 büyükbaş hayvanla başlayan bir Hollandalı örneğinde, belki o 5 senede 300’e ulaşıyor ama Türkiye’de ki örnekte o 100 sayısı 150’de kalabiliyor. Bunun sebebi ise bizim bu tarz sistemleri, teknolojileri daha henüz kullanamıyor oluşumuzdan kaynaklı. Belki de bu konuda yeteri kadar bilgilendirilmiyor olmamızdan kaynaklanıyor.

 

Ama ben özellikle Türk insanın bu konuda çok iyi olduğunu düşünüyorum. Baktığınız zaman bugün dışarı çıkın cep telefonu olmayan bir kişi ile karşılaşmıyorsunuz. Avrupa’ya gittiğiniz zaman bu oran belki daha düşük. Daha çabuk adapte oluyoruz. Köylere gittiğiniz zaman evlerin üstünde daha çok çanak anten görüyoruz. Onun için biz yeter ki sistemleri geliştirelim. Tabi ki basit kullanıcı ara yüzleri ile geliştirelim. Ben çok kısa süre içerisinde, bizim köylerimizde o sistemlerin kullanılacağını düşünüyorum.

 

Biz de tüketimden üretime bir geçiş umuyoruz. Şirketinizin Ar-Ge bölümünden biraz bahsedebilir miyiz?

 

Arvento hem yazılımı hem donanımı kendisi geliştirdiği için öncelikli olan konusu aslında kendi Ar-Ge bölümü. Zaten bizim en önemli konumuz insan kaynağımız. Bizim böyle bir hammadde yatırımı işte tarlalar, arsalar, büyük fabrikalar gibi ihtiyacımız olmadığı için daha çok beyin gücü var. Onun için bizdeki insan kaynağı çok önemli. Onun için en önem verdiğimiz yer de kendi içimizdeki kendi ekibimiz; ürünleri geliştirdiğimiz, bu ürünleri pazara sunduğumuz, ekibin tamamından bahsediyorum. Ar-Ge tarafının tabi ki çok önemli bir yanı var. Türkiye’de de olmanın şöyle bir avantajı var: Hiç yurt dışına gitmeden kendi ülkemizde bu kaynağı sağlayabiliyoruz. Bugün yurt dışındaki büyüklere baktığınız zaman mutlaka Hindistan’dan vs. kişileri getirmeleri gerekiyor. Kendi bünyelerinde, kendi ülkelerinde yeterli kaynağı bulamadıkları için ama bizde öyle değil. Çok iyi üniversitelerimiz var. Çok iyi yazılım ve donanım mühendisleri yetiştiriyoruz. En önemli konumuz bu olmakla beraber yine kendi ülkemizde bu ihtiyacı giderebiliyoruz. Çok kolay değil ama yine de kendi kendimize, kendi ülkemize bu insan kaynağını sağlayabiliyoruz.

 

Üniversite ile işbirliğiniz var mı?

 

Şu anda bulunduğumuz yer de zaten Bilkent Üniversitesi Cyper-Park. Teknoloji geliştirme bölgesi. Üniversitelere fiziksel olarak da yakın bir yerdeyiz. Ankara’daki diğer üniversitelerle; Hacettepe Üniversitesi, ODTÜ gibi üniversitelerde çeşitli projelerde, çeşitli öğretim görevlileriyle, uzmanlarla beraber çalışıyoruz. Beraber projeler yapıyoruz. Onun için üniversitelerde bu anlamda bir işbirliğimiz var. Üniversitelerin kendi imkanlarını, olanaklarını çok kullanmıyoruz; laboratuvar ortamları gibi ortamlara çok ihtiyacımız olmuyor ama insan kaynakları açısından üniversitelerdeki hocalarla işbirliği yapıyoruz.

 

Biraz yine geriye döneceğim Özer Bey. Bu Arvento’yu kurarken herhangi bir destek aldınız mı? Devlet desteği ya da bir fon? Bunu aslında biraz da genç girişimciler için soruyorum. O dönem de kriz dönemiydi. Bahsetmiştiniz. Aileler de genelde çocuklarını büyük firmalara çalışmaya yönlendiriyorlar. Biraz girişimcilik bağlamında bakarsak olaya, bu konuda biraz daha detay verebilir misiniz?

 

Bizim hikayemiz tam bir sıfır hikayesi. Herhangi bir devlet desteği ya da bir sermayedar gibi bir avantajımız olmadı. Kendi sermayemizle sıfır noktasından başlayıp getirdiğimiz bir serüven oldu. Açıkçası yıllar önce ben de şuna inanıyordum: Sermaye olmadan, arkanızda birileri olmadan, bir şeyleri devir almadan, bir şeyler yapmak çok zor. Aslında öyle olmadığını, aslında önemli olanın sermayeye, paraya ulaşmaktan daha çok iyi bir fikrinizin olmasını, iyi bir iş yaratmanız olduğunu gördüm. Para bulmak kolay. Bugün gerçekten iyi bir işe yatırım yapmak isteyen onlarca yatırımcı var. Onların hepsi şu anda yatırım yapabilecekleri iyi işler arıyorlar. İyi iş bulmak zor. Güzel oluşmuş iş planları bulmak daha zor. Eğer onu yaratabiliyorsunuz arka tarafta parayı bulmak çok çok daha kolay oluyor. Biz bugüne kadar hiç sermaye almadık. Hiç destek almadık. Kendi sermayemizle geldik.

 

İşin girişimcilik kısmına bakarsanız evet bizim maalesef, Türk kültüründen gelen sağlamcılık, geleceğimizi garantiye alma düşüncesi var. Belki de bu kendi tarihimizden gelen bir şey. Anne, babaların tavsiyesi, aman oğlum, kızım büyük bir kuruma girsin, geleceği garanti olsun. Halbuki başka ülkelerde daha çok oğlum sen ne zaman kendi işini yapacaksın, şeklinde bir motivasyon var. Bunu vermeye çalışıyorlar. Son 3-5 yıldır girişimcilik konusu çok fazla işlenen, konuşulan bir konu olmaya başladı. Ben çevremdeki genç arkadaşlarda daha girişimci bir ruh görmeye başladım belki de dediğim gibi bu konu çok fazla işlenmeye başlayınca. Hatta şöyle atasözlerimiz var: “Eski köye yeni adet getirme.” ,“Akşam akşam başımıza icat çıkarma” gibi. Halbuki bütün dünya nasıl inovasyon yaparım, yeni neler geliştiririm diye bir şeyler arayışı içerisinde.

 

Girişimcilikte en çok gördüğüm, bizim kendi içimizdeki engellerden ya da bahanelerden bir tanesi, onların arkasında mutlaka birisi vardır, bu işler parasız olmaz vs. Hiç denedin mi? Yok. Daha çok, hep böyle niye olmayacağı konusunda bir takım şeyler görüp, hiç çaba sarf etmeyecek arkadaşların hemen baştan bu işlerden vazgeçtiğini gördüm. Oysaki ben şöyle düşünüyorum: Eğer iyi bir fikriniz varsa, eğer çalışmaya niyetiniz varsa, çok çalışacaksanız sonunda bir şey olacaktır. Birincide başarılı olmayabilirsiniz, ikincide başarılı olmayabilirsiniz ama üçüncüde başarılı olursunuz. Bir yerde başarıyı yakalayacaksınızdır. Çok çalışıyorsanız, dediğim gibi, dürüst çalışıyorsanız ve iyi de bir şeyler yapıyorsanız mutlaka bir yerde o başarıyı yakalayacaksınız, diye düşünüyorum.

 

Bu iş planında mı işler sarpa sarıyor, diye düşünüyorum açıkçası. Yani genel bir fikir sürekli ortaya atılıyor fakat o fikir dallanıp, budaklanmaya başladığında tıkanmalar başlıyor.

 

Mesela şu da çok yaşadığımız şeylerden bir tanesidir: Birisinin aklına bir fikir gelir. Sonra onu yapmaya kalkarlar.

Sonra derler ki, onu başkaları yapmış. Orada da ben çok karşı çıkıyorum buna çünkü bugün ilk arabayı bulan firmanın arabalarını kullanmıyoruz. Hepimiz belki farklı farklı arabalar kullanıyoruz. Ya da ilk arama motoru Google değildi. Yıllar önce başka başka arama motorları kullanıyorduk. Aynı mantıkla çalışıyordu ama birisi çıktı o işi farklı yaptı. Değişik bir zeminde yaptı. Aslında çok da farklı yapmadı ama iş modelini iyi oluşturdu. Belki reklam kısmını iyi oluşturdu. Dünya devi bir firma oldu. Onu yapanlar vardı hatta onlarca vardı. Bizim sektörümüz de öyle. Birçok araç takip yapan var ama bunların aralarından bazıları bir yerlere kadar geldi. İyi bir şeyler oldu. Bazılarıysa maalesef başarılı olamadı hatta o yüzden o işten vazgeçtiler. Demek ki bir işteki o iş planı, birçok şeyi değiştirebiliyor. Tabi sizin ne kadar çok çalıştığınız, ne kadar efor sarf ettiğiniz de çok önemli. Zaten birinin yaptığı ve başarılı olamadığı bir işi bir başkasının aynı konuyu birazcık değişiklik yaparak ya da farklı iş modeliyle bambaşka yerlere taşıdığını görebiliyoruz.

 

Gelecek planlarından bahsedebilir miyiz?

 

Bizim bundan sonraki hedefimiz, dünyada kendi alanımızda ilk 3’ten biri olmak. Tüm hedefimiz, vizyonumuz, tüm konsantrasyonumuz bununla ilgili ve buna çalışıyoruz. Önce Türkiye’de pazar lideri konumuna geldik. Daha sonra civar ülkelere açıldık ve bugün civar ülkelerdeki pazarın tamamına baktığınız zaman orada da bir pazar lideri konumuna gelmiş durumdayız. Bundan sonraki hedef ise dünya çapında bir oyuncu olabilmek. Türkiye’den çıkmış bir bilişim firması olarak dünyada bilinen, araç takip ya da GPS takip, mobil takip dendiği zaman, M2M dendiği zaman, akla gelen ilk 3 firmadan bir tanesi olmak istiyoruz.

 

Büyük bir hedef olduğunu biliyoruz. Çok uzağında olmadığımızı da biliyoruz. Kendi alanımızda, kendi sektörümüzdeki bir takım markalar var. Onlarla da şu anda kendimizi konumlandırdığımız, kıyasladığımız zaman aslında çok uzak yerlerde olmadığımızı görüyoruz. Onun için bununla ilgili çalışacağız. Bizim ülkemizde birçok sektördeki kuruluşların da belki yapması gereken şeylerden bir tanesi, benim yine kendi içimde kalan konulardan bir tanesi, Türkiye’den çıkmış bir dünya markasının maalesef olamayışı. Bizim belki oynadığımız alan, hedeflediğimiz alan bunun için çok iyi olmayabilir ama bugün bir Alman markası sayın dediğiniz zaman siz belki bana 5-10-15 marka sayabiliyorsunuz. Bir Fransız, bir İtalyan dediğiniz zaman… Ama Türkiye dediğiniz zaman maalesef bizim bildiklerimiz dışında belki 2-3 tane, belki 5 tane marka sayıyorsunuz. Onu da maalesef yurt dışındakiler bilmiyorlar. Yani dünyanın bildiği çok büyük, çok kurumsal, büyük markalar çıkartmamız gerekiyor. Biz kendi alanımızda, gücümüzün yettiği kadar, kendi sektörümüzde, kendi üzerimize düşen görevi yapmaya çalışıyoruz. Onun için ilk hedefimiz de, nihai hedefimiz de dünyada bu konuda, kendi alanımızda ilk 3’ten bir tanesi olmak.

 

Son 1 senede 7 tane uluslararası ödül aldık. 20’ye yakın ödül almışız. En önemlisi de geçen haftalarda aldığımız Uluslararası Avrupa iş Ödülleri. Kendi kategorimizde Avrupa’nın en başarılı şirketi seçildik. Bu bizim için çok önemli çünkü çok ciddi süreçlerden geçen 17.000 firmanın başvurduğu, yaklaşık 6 aylık değerlendirme aşamasından sonra bizim seçilmiş olmamış, bize hem moral açısından, hem yapmış olduğumuz işlerin tescillenmesi açısından çok büyük bir motivasyon verdi. Bizim için de önemli, ülkemiz için de önemli.

 

Avrupa İş Ödülleri’nde 6 ay içerisinde, bütün firmanızın karlılıkları, cirosu, katma değerli ürünleri hepsi genel olarak her şeyiyle değerlendiriliyor. Siz daha sonra bir kategoriye seçiliyorsunuz. Sonra orada video Presantation’ları hazırlanıyor. Oylanıyor. Jüriler tarafından izleniyor ve daha sonra 10 firma belirleniyor. O firmalar olarak siz jüriye sunuma gidiyorsunuz. Kendi firmanızı anlatıyorsunuz. Bu jürinin içinde eski cumhurbaşkanları, başkanları gibi çok önemli kişiler bulunuyor. O sürecin sonunda da yapılan değerlendirmede bir birinci seçiliyor.

 

Biz bu sene Türkiye’den tek Türk firması olarak, Avrupa İş Ödülleri’ni kendi kategorisinde alan firma olduk. Onun için bu anlamda çok mutluyuz.

 

Peki Özer Bey, sizleri tebrik ediyorum. Eklemek istediğiniz herhangi bir şey mevcut mudur?

 

Hayır. Arvento olarak çok teşekkür ediyoruz.

 

Söyleşi Tarihi :  20 Haziran 2014

Read More
Fuat Akçayöz Söyleşisi

“Türkiye’nin içe dönük yeteneğinin fark edilmesini sağlayan Aselsan’dır. Ben bu konuda herkesle konuşurum. Türkiye’de bunu önce yapmış olan Aselsan’dır. Bugün dünyanın sayısal tabanlı telsiz ailesi tasarlayabilen 5-6 firmasından bir tanesidir Aselsan. Biz dünyanın 1.ligindeyizdir.”

İsterseniz önce ben kendimden başlayayım. Ben Fuat Akçayöz. Halen Aselsan’ın -Savunma Sistem Grubu Grup Başkanı olarak görev yapıyorum. Aselsan’ın 4 tane bir anlamda bağımsız işletme diyebileceğimiz, Profit Center diyebileceğimiz 4 tane Division’u var, 4 grubu var. Ben onlardan bir tanesinin başındayım. Bugün itibariyle hani Aslesan’ı sokaktaki insana sorduğumuzda çok eskiden beri bir Aselsan imajı var insanlarda. Onlar yine haklı olarak bizim haberleşme tarafını öne çıkarırlar. Yani telsizci Aselsan. Gerçi bu son zamanlarda, son 10 yıllık geliştirmelerde muhtemelen biraz değişmiştir ama bu gruplarımızla esasında Aselsan haberleşme amacıyla kurulmuş. Daha doğrusu şöyle tanımlayalım Aselsan’ın kuruluş amacı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başta haberleşme olmak üzere muhtelif alanlarda, elektronik sanayinde, savunma sanayinde dışa bağımlılığını askeriye çekmek, kuruluş amacı.

1974′te birbirimizi vurmamız meselesi ile mi?

Bu tarihsel olarak. Aselsan’ın kuruluş gerekçesi 1974 yılında Kıbrıs Krizi sırasında, savaş sırasında haberleşme zafiyeti sebebiyle kendi gemimizi batırdık. Zaten o Türk Savunma Sanayi tarihinde Aselsan açısından veya Savunma Sanayi açısından bakıldığında en önemli taşlardan bir tanesi.

Aselsan 1975 yılında kağıt üzerinde kuruldu ama fiilen Aselsan çalışmalarına 1976′da başladı. Zaten benim bu şirkete girişimde halen şirkette görev yapmakta olan diğer 2 arkadaşımla birlikte 1976, 15 Eylül. Ben şu anda aşağı yukarı 36 yıldır bu şirketin personeli olarak çalışıyorum. Genelde ben şahsım adına baktığımızda şirketin Genel Müdür Yardımcısı olmaktan ziyade ilk personeli ya da ilk mühendislerinden biri olmayı daha önemsiyorum.

Şimdi Aselsan’ın bugüne gelmesinde konulan hedef, esasında genel bir hedefti yani Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dışa bağımlılığının düşürülmesi.
Fakat önümüzdeki somut proje o tarihteki yine Türk Silahlı Kuvvetleri’nin benimsemiş olduğu -1976′dan bahsediyorum, kuruluş gerekçesinden bahsediyorum- belirlenmiş bir telsiz ailesinin, biz ona Phillips’in lisansı ile üretilen 4600 VHF askeri telsiz ailesi diyoruz.

Bunun lisans altında Aselsan tarafından üretilmesi, Aselsan’ın ilk büyük projesi olarak yani Aselsan bu gerekçe ile kuruldu. Başlangıç, Start-Up projesi esasen buydu fakat o yılları hatırlayanlar belki onlar da teyit edeceklerdir, ülke öyle bir durumda ki 70 cente muhtaç. Süleyman Demirel’in bir lafı var: “Ülkenin 70 cente muhtaç olduğu yıllar.“ Bunu şunun için söylüyorum şirket 1976′da kuruldu fakat şirketin bu anlamdaki kontratı alması, sözleşmeyi imzalaması ancak 1978 yılında oldu. Hollanda’dan Philips lisansı ile başladık. Şimdi kuruluş öyküsü de enteresan, bir iki cümle ona da değinmek istiyorum.

Şimdi Aselsan‘ın kuruluş aşamasından bugüne kadar geçen 40 yıla yakın bir sürede büyük değişim gösterdiğini hepimiz biliyoruz. Fakat ne mutlu ki hiç bir otorite, iktidar ister kullanıcı makam olsun, ister satın alma makamı olsun hükumet olsun, devlet olsun Aselsan’ın özerkliği konusunda çok titiz davranmışlardır. Yani biz hakikaten burada o açıdan bence her devrin yönetimine müteşekkiriz öyle söyleyelim. Bizi hakikaten bir inançla bu işin başarılması ancak bu modelle olur sanki hepsi bunun altına imza atmış gibi. O günden bugüne Aselsan ne kadrolaşma, ne başka bir tehtit altında kalmamıştır.

Bizim kurucumuz Hacim Kamoy. Bu süreç içerisinde tabi o da profesyonel destek istiyor. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden teknik yardım istiyor. Diyor ki madem biz böyle bir işe koyulduk o zaman üniversite, elektrik mühendisliği bölümü bize yardım etsin. Hakkı Oranç, Aselsan Genel Müdürünü buraya öneren öğretim üyesi ODTÜ’de bizim de master sırasında süpervizörlüğümüzü yapan öğretim üyesidir. O bizi buraya biraz zorla gönderdi tırnak içinde ve bizi Hacim Bey’in o gün bizlere söylediği o arkadaşlarımla birlikte, “Siz istediğiniz yere gidebilirsiniz, istediğiniz üniversiteden kabul alabilirsiniz ama biz burada ulusal teknolojik bağımsızlık mücadelesine girişiyoruz. Bunun ilk neferleri olma fırsatını geri tepemezsiniz.” dedi. Bu nasıl bir virüs ise biz 30-35 yıldır aynı heyecanla gelip gidiyoruz bu işe ve gerçekten de Aselsan’ın kadrosu, şu anki kadrosu bence çok özeldir yani bunu ticari bir şirketin ötesinde ulusal teknolojik bağımsızlık mücadelesi verdiğimizi düşünüp bunu gelecek nesillere bu şekilde aktarmaya çalıştık.

Türkiye’de Telsiz işi daha önce nasıldı peki, Fuat Bey?

Türkiye’de Aselsan’dan önce telsiz konusunda kendi markamız olarak benim bildiğim bir tek Teknim firması vardı. Teknim, Ankara’da yerleşik. Hatta o tarihlerde bunlar el telsizi, röle sabit merkez telsizi yani basit telsiz ama özgün tasarımdı bunlar. Biz onun için mesela telsizi ilk ve özgün olarak biz tasarladık demiyoruz çünkü Teknim vardı biz kurulduğumuzda. Daha sonra Teknim’in beyin takımı Aselsan’a katıldı.

Teknim kapandı mı?

O başka faaliyet alanlarında devam etti. Belki şimdi kapandı. Teknim şey olarak, o rolü kaptırdı tabi bir yandan da. Hatta şimdiki Genel Müdürümüz Cengiz Ergeneman Teknim’de bu ilk telsizi tasarlayan ekipten birisi. Şimdiki Genel Müdürümüz de oradan. Dolayısıyla ilk olarak lisans altında askeri telsiz üretimi paralelinde de kendine özgün, bizim tasarladığımız işte polisin, belediyenin, Devlet Su İşleri’nin, kamunun, KİT’in kullanabileceği telsiz çözümlere başladık. Yani esasında, özünde bir haberleşme sektörü olarak başladık. Bu aşağı yukarı neredeyse 1990 yıllara kadar böyle geldi.

Fakat tabi yeni aileler, yeni özellikler, özellikle sentezörlü, yani eskiden kristalli telsizler vardı. Daha sonra sentezörlü dediğimiz yani frekansını istediğin gibi değiştirebildiğin telsizlere geçildi. O arada da bizim açımızdan, Aselsan açısından bazı ilkler yaşandı. İran-Irak Savaşı patlak verdi ve biz İran’a Phillips lisansı altında üretmekte olduğumuz o telsiz ailesini, Türk Silahlı Kuvvetleri‘ne yanılmıyorsam sattığımız sayıya ya eşdeğer ya daha fazla ihraç ettik. O dönemde Aselsan’ın hızlı bir büyüme, ani bir talep karşısında birdenbire, şirket yine bu kampüsteydik, Macun Köy’deydik o tarihlerde, buradaydık. Birdenbire kapasitemizi artırma ihtiyacı oldu. Bunun tabi çok olumlu yanları oldu. Fakat olumsuz yanı da yani sürdürülebilir, devam eden bir talep olmadığı için bir süre sonra zor durumda kaldık. Yeni pazarlar da bulamadık yurt dışında. Dolayısıyla biraz sıkıntılı bir dönem yaşadık.

90’lı yıllar için neler söyleyeceksiniz?

90′a yaklaştığımız yıllarda. 1990′a geldiğimizde şunu fark ettik, dedik ki yahu biz ne için kurulduk, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyacını karşılamak için. Biz cihazcı, telsizci kalamayız. O zaman TSK’nın ihtiyaçlarına daha geniş ölçüde bakıp değerlendirmemiz gerekiyor. Bunu masaya yatırdığımızda ilk önümüze gelen şöyle bir şey oldu: TSK asıl büyük parayı sistem projelerine veriyor. Bu silah sistemleri oluyor, taktik komuta kontrol sistemleri olabilir ne bileyim gemiler için savaş yönetim sistemleri olabilir. Yani şirketin cihaz boyutundan sistem çözümleri üreten bir boyuta getirilmesi gerekiyor. Bunu 1989′da falan fark ettik biz. Yani baktık ki cihazla bir yere gidilemeyecek, sayılar, rakamlar belli.

Şimdi ilk önce özellikle elektronik harp amaçlı yani düşmanın haberleşmesini dinleme, yönünü tespit etme, telsiz haberleşmesi, dinleme ve yönünü tespit etme. Keza radar konusunda da radar sinyallerinin bastırılması ya da düşman radarlarının aldatılması esas itibariyle. Bir de bunların karıştırılması var tabi, sinyallerle. Biz hep nasıl büyüyebilirizi birden bire 89-90′da görmedik. Şunu söyleyeyim. Biz kurulduğumuz gün araştırma geliştirme bölümünü kurduk amacı da şuydu ben teknoloji transferi yapıyorsam, teknoloji transferi yapmak ayıp değildir ama yaptığım teknoloji transferini özümsememek ayıptır, ilkesiyle hareket ettik. Dolayısıyla benim bir mühendislik kargosunu hem özgün ürün geliştirme hem yaptığım teknoloji transferini özümsenmesi birçok amaçla mühendislik gücümün olması gerekiyor. O zaman böyle bir birim açma girişimi olması. Dolayısıyla kurulduğu günden beri hiç tecrübemiz olmamasına rağmen daha birinci gün bizim organizasyonumuzda Ar-Ge vardı. Bence zaten çok konuşulabilir bu konunun üzerinde ama bizi sektörde ileri götüren ya da farklı kılan en önemli vizyoner bakış burada yatıyor.

Teknolojik olarak da güncelleme yapmanın zor olduğu günler. Bu sefer özgün sistem çözümleri üstüne gitmeye başladık. Yani tabi herkes bazı şeyleri kendisi keşfediyor. Aselsan’ın da kendi keşfettiği şöyle bir şey var. En önemli bilgi, ihtiyacın doğru tanımlanmasında yatıyor. İşin %50′si ihtiyacı doğru tanımlamaktan geçiyor.
Geri kalan %50′si de mühendislik becerinizle onun çözümlenmesinden geçiyor.
Dolayısıyla biz müşterinin yani ihtiyaç sahibinin, ihtiyacının iyi dinlenmesinin çok önemli bir Know-How olduğunu veya gerekli olduğunu ve bu birikimin çok önemli olduğunu o yıllardan beri biliyoruz.

Şimdi oraya baktığınızda, 1980-90 arasına baktığınızda biz başka alanlarda, askeri olmayan alanlarda da çok özel sistem çözümleri gerçekleştirdik. Mesela çok kimse bilmez. İstanbul’da o zamanlar sayısı 1200 civarındaydı. Bütün bankaların tek bir merkezi banka alarm sistemi ile denetlenmesi işini biz yaptık. 1978. Yaptığımız iş ne söyleyeyim. İstanbul Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü’nde bir merkez birimi var. Buraya işte bugün Star ya da Multidrop dediğimiz telefon hatları üzerinden, PTT santrallerine dolaşan bir hat var veya hatlar var. Her PTT santralinde de 64 tane bankaya hizmet verebilen Data Consantrator’ler var. Bunlar da Lease Line’lar üzerinden çalışıyor. Sonuçta bir bankada bir alarm butonuna basıldığında bunun neredeyse, Real Time olarak polis merkezinden görülmesi, izlenmesi, kaydının tutulması vs. işini yapacak bir sistem. Şimdi bunun arkasından, bu bence bizim genç ve ilk mühendislik yıllarımızda, maksimum düzeyde var olan sorumluluk ve cesaret vardı. Başımızda tecrübeli adamda yok çünkü en tecrübelisi biziz işte. Okuldan iki sene önce mezun olmuş insanlar. Şimdi bu anlamda bakıldığında yaptığımız iş, daha bilgisayar falan da yok sonuçta bugünkü bilgisayarı Hardware olarak yapma yani aslında yazılımı Hardware ile yapmak anlamına geliyordu o tarihte yaptığımız şeyler.

Türkiye’de böyle merkezi Network sistemlerinin kurulması işlemlerini mi başlattınız?

Evet, evet onu söylüyorum. Banka alarm sistemi, Harran sulama sistemi, İçişleri Bakanlığı‘na merkezi bilgisayar denetimli siren sistemi. Ya şu siren motorları var ya ses çıkarıyorlar falan. Şimdi orada en önemli şey tamam düğmesine bastığınızda dönüyor ama dönüp dönmeyeceğini bilmiyorsunuz. Çünkü o alarm ihtiyacı olana kadar o sirenler duruyorlar. Öyle olunca bastığınızda çalışıp çalışmayacağını bilmiyorsunuz. Bunların tek bir merkezden kriptolu olarak işte denetlenmesi işi mesela. Bunların hepsinin mimarisi aslında aynı. Merkezi, bilgisayar denetimli uzaktan veri toplama, izleme, işleme ve kontrol sistemi.

Şimdi mesela kripto. Bizim ilk projelerimizden bir tanesi 1976-77′den bahsediyorum bakın. Telefon altı şifreleme cihazıydı mesela. O zamanlar çok modaydı bu. Şimdi telefon ile konuşuyoruz. Diyelim Başbakan ile Cumhurbaşkanı konuşacak veya Genel Kurmay Başkanı konuşacak. Adamların konuşmasının kriptolu gitmesi gerekiyor. Telefon altı şifreleme cihazları. Envai çeşit şifreleme cihazları yaptık. Kriptolar yaptık.

Dinleme meselesi mi?

Dinlenememesi için. Biz o tarihlerde değişik alanlarda faaliyet göstermeye başlayınca tam o sırada da 1986-87 Türkiye uluslararası büyük bir projeye adım attı. O da Stinger füzesinin ortak üretim projesiydi. Türk sanayi tarihinde önemli yeri olan işlerden bir tanesidir.

Hangi ülke ortaklıkları vardı?

Şöyle bir modele dayanıyor: Stinger füzesi Amerikan tasarımı bir füze fakat Avrupa’lı bir takım ülkeler Hollanda, Türkiye, Almanya ve Yunanistan bunlar bir araya geliyorlar. Diyorlar ki her biri bizim, mesela benim 100 tane, senin 200 tane toplam uyduruyorum 5000 tane füzeye ihtiyacımız var. Biz bunu gidip Amerika’dan satın alacağımıza bu teknolojide, hiç değilse kritik ürünler açısından, ihtiyacımızı birleştirelim ortak üretim yapalım. Böylece daha fazla teknolojik hakimiyet sağlayalım üründe. Buna Avrupa Stringer Konsorsiyum’u deniyor. Dolayısıyla bu 4 ülke bir araya gelip her biri bir kısmını yani herkes ihtiyacı oranında iş payına sahip oldu. Diyelim ki füzelerin %40′ı Türklerin mesela. O zaman Türk endüstrisinin payı projenin %40′ı oldu. Yunanistan’ın %10′ysa %10′u oldu. Hollanda’nın %15′i oldu. Geri kalanı da Almanya’nın oldu. Bu proje Türkiye’ye uluslararası proje yönetimi açısından çok büyük bir tecrübe kazandırdı. Roket-San böyle doğdu.

Siz Roket-San’ın içerisinde misiniz aynı zamanda? Aselsan olarak?

Biz Aselsan olarak Roket-San’ın %15′ine sahibiz ama Roket-San roket motoru sorumluluğu olduğu o tarihlerde Aselsan’da Stinger füzesinin aklı denilen E-Section ya da Electronic Section kontrol modülü var. Onun üretimini de Aselsan üstlendi.

Şimdi biz 1990′a gelince etrafımızda değişik şeyler oluyor falan. Aselsan’ı yeniden re-organize edelim dedik. Aselsan organizasyonunu şu temayla değiştirdik. Eskiden organizasyonumuz çok basitti, klasik bir şirket organizasyonu yani ne var? Genel Müdürlüğe bağlı mali işler işte üretimimiz var, işte Ar-Ge departmanımız var, satış pazarlama departmanımız var. Böyle klasik bir organizasyon.

1990′a gelince dedik ki bir kere biz faaliyet sahalarına göre bağımsız, hem de performansı ölçülebilir olması bakımından şirketi operasyonlara bölelim. 3 ana operasyona böldük şirketi. Bu operasyonlardan bir tanesi haberleşme cihazları grubu. Yani herkesin bildiği Aselsan. Bir grup başkanlığı oldu o tarihlerde. Akyurt’ta o zamanlar işte Stinger füzesinin üretimi falan diye başlayan gruba da, kardeşim sen de şu faaliyet sahasına odaklan işte navigasyon yani nereye gidiyor, neredesin, seyrü sefer cihazları ve sistemleri diyelim, gece görüş cihazları ve sistemleri bir de füze güdüm elektroniği. Bu konuları da oraya verdik. Orası da bir grup başkanın oldu. Burada 3. grup başkanlığı kurduk. 3.’de sistem entegrasyonu ve sistem çözümlerinden sorumlu bir grup başkanlığı. İşte o grup başkanlığı bizim aşağı yukarı 1990′dan 2006 yılları sonlarına kadar sektörde çok bilinen adıyla MST(mikrodalga sistemleri teknoloji grubu) bunu herkes tanırdı. İşte Mahmut Karadeniz’in başında olduğu bizim de yanında olduğumuz gruptu. Mahmut Bey ayrılınca biz o grubu yakın zamanda 2008 yılında ikiye böldük. Şu anda 4 grubu var Aselsan’ın. Yine benim başımda olduğum savunma sistemleri grubu ki esasında hava savunma sistem çözümleri, silah sistemleri, komuta kontrol sistemleri, deniz sistemleri, bugün Türkiye’nin yürüttüğü milli Corvette su üstü, su altı özellikle su üstü platformlarının savaş sistem entegrasyonu Aselsan tarafından ve kardeş kuruluşumuz Havelsan tarafından birlikte.

Havelsan şu anda vakfın bir şirketi ve ağırlıklı olarak yazılım sistem entegrasyonu yapan, savunma ve e-devlet konusunda da yeteneği olan veya ürünleri olan bir şirket.

Aselsan‘da sistemciliğe geçişten bahsedebilir misiniz?

Şimdi biz 1990′a gelince cihazcılıktan sistemciliğe geçelim dedik.
Sistem yani artık herkesin kafasında sistem. Biz dedik ki, biz sistemciysek Türkiye’nin ihtiyaçlarının özgün tasarımla karşılanabileceği tezini ispat etmemiz gerekiyor. Onun için de biz öncelikle dedik ki hangi alanda Türkiye çok para harcıyor? Silah sistemleri alanında. O zaman silah sistemleri entegrasyonu alanında bizim yatırım yapmamız gerekiyor şirket olarak ve o zamanki Savunma Sanayi Müsteşarlığı‘nı yanımıza alarak veya çoğu zaman alamadan birçok silah sistemi temel alt teknolojisini bir projeyi somutlaştırarak fikir olarak yapalım dedik ki biz onun adına kaideye monteli sinyal sistemi diyoruz.

Silah sistemi derken, tankların, gemilerin silah sistemleri mi?

İşte silah sistemi şu mesela size şunu göstereyim. Bu bir M-113 aracı. Bu aracın üzerinde hareket halinde füze atma yeteneğine sahip olan döner ve hedef takip yeteneği olan bir elektronik sistem var. Füzesi benim değil. Füzesini işte daha önce Türkiye üretti Stinger Konsorsiyumu ambarına koydu. Bu füze normalde omuzdan atılıyor. Ben bu füzeyi otomatik atacak bir konsept ile füzenin kullanım etkinliğini ve vuruş etkinliğini arttırıyorum. Üzerinde makinalı tüfek de var ayrıca kendini korumak için. Bu hareket halinde gece gündüz füze atabilen, stabilize silah sistemi. Bu külliyen bakıldığında aracıyla, paletiyle, elektroniği ile komple bir silah sistemi. Türkiye bu tarihe kadar yani bu sisteme kadar böyle bir entegrasyon Know-How’ına sahip değil. Böyle bir şey yapmamışlar.

Hangi seneye kadar?

Bu işe 1992′de başladık. Bunun kontrata dönüşmesi 2001 yılında oldu. Yani 9 sene biz bu işe para harcadık ama 9 sene sonunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin buna ihtiyacı olduğunu, bunun dünyadaki en iyi sistem olduğunu ve bunun dünyadaki en ucuz sistem olduğunu kabul ederek alımını yaptılar. Dışarıdan şöyle anlaşılıyor, zannediliyor ki TSK geliyor Aselsan’a al kardeşim sana bu para istediğin gibi harca, bana şunu yap. Öyle bir şey yok.

Şimdi bugün Türkiye’nin savunma bütçesine baktığınızda bu yıldan yıla değişiklik gösterse bile global bütçe 16-17 milyar dolar civarındadır. Bunun teçhizata yani bizim ilgi sahamız olan alana izdüşümüne bakarsanız bu aşağı yukarı artı eksi bir 6 milyar dolar civarında oynar. Yani 6 milyar dolar, 5.5 milyar dolar o civarda oynar. Şu anda Aselsan’ın kurulduğu yıllarda bu para yine aşağı yukarı, dolar bazında belki bir miktar değişiklik göstermiş olabilir ama büyüklük olarak böyle bir büyüklüktü ve o yıllarda bu harcamanın bu bütçenin teçhizat ile olan yani 5-6 milyar dolarlık kısmını kastederek konuşuyorum. Bunun aşağı yukarı %10′luk kısmı yurt içinden karşılanabiliyordu.

Şu anda savunma sanayinin kurulmuş olması, ülkede savunma sanayi alanında özgün çözümler üretecek firmaların var olması yani bu elektroniğinden tutun da zırhlı aracına veya ne bileyim bot, askeri teçhizat, mutfak, askeri hastahane çok değişik yani savunma sektörünün, sanayinin ihtiyaç duyduğu her alanda yurt içi imkan veya yetenek geliştikçe bu oran arttı.

Bugün itibariyle yani 2013 senesinin sonuçlarına bakıldığında yurt içinden karşılanma oranı diyelim sanıyorum %50′nin üzerinde, %55-60 civarına yaklaştı.
Savunma Sanayi Müsteşarlığı‘nın yayınlamış olduğu yeni bir strateji dokumanı var bilmiyorum ona hiç göz atma fırsatınız oldu mu? O dokuman çok büyük hedefler öngörüyor. İşte önümüzdeki 5 yıl sonunda şu anda savunma sanayinin cirosu 3 milyar dolara yakın, Türkiye’nin. Aşağı yukarı bunun 3.5′te 1′i Aselsan’ın ama o cironun yaklaşık olarak yanılmıyorsam 8 milyar dolara çıkmasını hedefliyor Türk Sanayi Bakanlığı Müsteşarlığı…

Peki Fuat Bey bunun ne kadarı elektroniktir?

Valla bu sorunun cevabını vermek kolay değil. Siz şimdi bir silah sistemini düşündüğünüz zaman yani diyelim ki 200 milyon dolarlık bir sistemden bahsediyorsunuz. Buna benzer şey mesela Bilgem gemisini düşünün, geminin yarısı neredeyse elektronik. Bugün aşağı yukarı bu tür silah sistemi, savaş sistemi, komuta kontrol… Haberleşmede daha çoktur. Silah sisteminde namlu var, hareketli mekanizmalar var. Yani mekanik yapılar da var.

İşlerinizi kapmaya çalışan yurt dışı firmaları oluyor mu Fuat Bey?

Tabi ki oluyor. Yani ama bir şey var. O bizim kabiliyetimizin ötesinde. Bence savunma sanayinde Türkiye çok özel bir şeyi başarmış durumda. Türkiye’nin savunma sanayi modeli bence çok incelenmeye değer bir model çünkü bunun altını tekrar çiziyorum. Aselsan bu konuda cesareti artırmıştır. Bizim çok olumlu katkılarımız olmuştur ama bunun başarısını tek başına hiç kimse sahiplenemez. Burada en önemli şey irade yani devletin bu konudaki kararlılığı ve özellikle Savunma Sanayi Müsteşarlığı üzerinden bu iradenin nasıl söyleyeyim yürütülmesi. Yani bugün Kara Kuvvetleri olsun, Hava Kuvvetleri olsun, Deniz Kuvvetleri olsun onların görevleri başka. Onlar ülkeyi korumakla görevliler. Onlar savunma sanayinin gelişimini düşünmek gibi bir görevleri yok onların. Onlar haklı olarak kardeşim benim topum, tüfeğim sistemim olsun ben işimi yapayım, diye düşünürler ama Kıbrıs Savaşı’ndan sonra özellikle bunun ulusal bağımsızlığı, teknolojik bağımsızlık olmadan sağlanamayacağı görüşüyle hareket etmiştir. Yani hoşgörülü davranmışlardır, öyle söyleyeyim.

1990′da fakat o tarihlerde şöyle bir süreç yaşadık. Savunma Sanayi Müsteşarlığı kuruldu 1988′in sonuna kadar. Savunma Sanayi Müsteşarlığı bence kızmasınlar duyarlarsa, ilk başlarda sadece bir tedarik makamı gibi çalıştı. Margaret Thatcher rahmetli Özal ile birlikte helikopterle buraya indiler, 1987 midir 88′de olabilir. Buraya geldiler yani çünkü o tarihte maalesef ben bunu üzülerek söylüyorum, İngiltere Marconi firmasının HF-SSB telsiz ailesi Türkiye’de HF-SSB ihalesini kazandı ve Türkiye’de maalesef bizim itirazımıza rağmen bir firma kurularak üretildi. Bence Türk Savunma Sanayi geçmişinde bence başarısız bir örnektir. Biz de o tarihlerde diyorduk ki ya bunu biz yapalım. Biz Türkiye’nin tescilli firmasıyız.
Neyse şimdi işin çok siyasi boyutuna girmek istemiyorum ama yani söylemek istediğim o tarihte henüz İngiltere ordusunda bile kullanılmayan bir telsizi ortak üretim metoduyla veya teknoloji transferi yoluyla denenmemiş bir telsizi bu ülkeye sattılar.

Aslında bir yandan bağımsızlaşmaya çalışıyoruz, müttefikler falan var, onlar da silah satmak istiyorlar. Böyle politikayla zorlanmadınız mı hiç şirket olarak? Politikacılarla ya da dış lobilerle?

Bir tane örneğini vereyim. 88′de buraya Margaret Thatcher geldi.
2 gün sonra bu şirkete, ben de tesadüfen buradaydım. Tarihi bir gündü. Bizim Genel Müdürün odasına Marconi’nin patronu geldi. Geldi dedi ki, Mr. Özal beni gönderdi, dedi sizi satın almaya geldim. Aselsan’ı satın alacak sene 1988. Evet, çok teşebbüs edildi fakat o günü anlatayım ben. O gün adam geldi biraz da küstahçaydı, açık söyleyeyim. Genel Müdürümüzün önünde tam sizin oturduğunuz yerde oturuyor diyelim, şu binada. Adamcağıza bunu söyleyince, bizim Genel Müdürümüz çok duygusal bir insandı. Bugün zaten Türk Savunma Sanayi’nin duayenlerinden sayılır. Hacim Beyi herkes öyle bilir. Türkiye’nin bu alandaki duayeni. Adam dedi ki, bu şirketi dedi bu millet simit paralarından artırdığı bağışlarla kurmuştur. Hiç kimsenin gücü bu şirketi almaya yetmez, dedi ama biz o laftan sonra 4-5 yıl 1 kuruşluk iş alamadık. 1 kuruşluk iş alamadık.

Silahlı Kuvvetler’den mi?

Evet. 1 kuruşluk iş alamadık. Bizim için gerçekten zordu o dönemler. Tam o dönemde 600 kişiyi işten çıkarttık. Sonra yeniden yapılandırmayı şey ettik. Sonra 2000 yılına geldiğimizde bir başka krizle karşı karşıya kaldık, çünkü alt alta koyduğunuzda kendimizin firma olarak finanse ettiğimiz araştırmaların toplamı yaklaşık 100 milyon dolara gelmişti. Şirketin 100 milyon dolar parasını yemiştik. O sıradaki banka kredi borcumuz 100 milyon dolardı. Şirketin nakiti yok, 100 milyon dolar bankaya kredi borcu var. Yani şey durumdayız, yani tam uçurumun kenarındayız. Bizim tezimiz şuydu yani biz o zamanki MST dediğimiz yöneticileri olarak biz şunu söylüyorduk, ey Aselsan yönetimi endişe etmeyiniz. Bu projelerin kısa sürede gerçekleşmesini bekliyoruz. Şu anda uğraştığımız işlerin boyutu 3 milyar dolar ve kısa sürede 1-2 yıl içinde kontrata bağlayacağımız işlerin boyutu da 1.5 milyar dolar olacak. Şimdi bu rakamlar bugün çok alıştık da, o tarihlerde hayal bile edilemeyecek rakamlar. Şirketin cirosu 100 milyon dolar sen 1.5 milyar dolardan bahsediyorsun. Yani şirketin cirosunun 10-15 katı işler başlayacağından bahsediyorsun. Kimsenin inanası gelmiyordu yani. Çok yakından bilenler tamam ama uzaktan, yani yoldan geçen birine anlattığınızda inandırıcı bir şey değildi. Yani ben uzatmayayım şimdi o dönemde biz gerçekten bunu başardık. Hakikaten biz o dönemde arka arkaya bu 10 yıldır üzerinde çalıştığımız projelerin gerçekleşmesi sonucunda…

Tam 2000-2001-02. Bizim Backlog’umuz bağlanmış, siparişlerimiz birden bire söylediğimiz yere çıktı. Aselsan o zaman bence ayaklarının üzerine kalktı. Şimdi bu da ve bunun başarılı örneklerini biz aşağı yukarı 2002′den sonra vermeye başladık. Yani artık sektörde o zaman Savunma Sanayi Müsteşarlığı da şunu fark etti ya bizim Aselsan. O zaman şöyle bir öz güven geldi.
Aselsan kendini ispat etti o dönemde bence o hemen şuna tercüme edildi. Türk Savunma Sanayi rüştünü ispat etti gibi algılandı. Bence bugün şeye gidin, şimdi alt alta yazınca kaç para çıkıyor bilmiyorum ama bağlanmış projelerin Türk Savunma Sanayi’nde geleceğe dönük toplum boyutu 25 milyar dolar civarında deniyor. Bir sürü proje var bizim dışımızda da. Platform projeleri var filan ama henüz bunlara yönelik yani ürün vermiş… Yani biz şimdi şey dönemini tamamladık Türk Savunma Sanayi’ne baktığınızda artık dünyadaki diğer şirketler, başta ABD şirketleri olmak üzere biliyorlar ki Türkiye eski Türkiye değil. Öyle dışarıdan hazır bir çözümü almaz. Mutlaka ve mutlaka yurt dışı katma değeri azami ölçüde ve teknolojik bağımsızlığını riske sokacak hususlardan taviz vermez. Bunlar bence de öğrenildi. Şu anda Türkiye hiçbir ürünü hemen dışarıdan satın almıyor.

Bu güven kazanıldı mı?

Evet, işte ben bunu söylüyorum. Türkiye’nin içe dönük yeteneğinin fark edilmesini sağlayan ilk kuruluş Aselsan’dır. Ben bu konuda herkesle konuşurum. Türkiye’de bunu önce yapmış olan Aselsan’dır. Bugün dünyanın sayısal tabanlı telsiz ailesi tasarlayabilen 5-6 firmasından bir tanesidir Aselsan. Biz dünyanın 1.ligindeyizdir.

Ya bundan 10 sene önce ben size şöyle bir örnek vereceğim bu projeyi yaptığımız zaman KMS Kaideye monteli. Stinger Projesi’ni yaptığımızda Savunma Sanayi Müsteşarlığı’na gittik dedik ki bunu yapmak için 15 milyon dolara ihtiyaç var. Onlar Savunma Sanayi İcra Komitesi’nden kara çıkardılar, Aselsan’ın böyle bir ürün geliştirmesi için 15 milyon dolar tahsis edilmesine diye karar çıktı. O parayı vermediler. Sadece 3 milyon dolar alabildik, o tarihte ölçeğe bakın. Şimdi geldik 2010 yılında biz başka bir sözleşme imzaladık. Aradan kaç sene geçmiş? 90 deseniz 18 sene geçmiş yani. 18 sene sonra şimdi imzaladığımız, şu alçak ve orta irtifa hava savunma sistem çözümü, milli. Bakın füzesi de milli, füzesinin gerisinde kalan her şey, haberleşmesi, radarı, komuta kontrolü, aracı, mekaniği hepsi yani bütün sistem çözümü, sistem mimarisi Aselsan sorumluluğunda ve bir geliştirme projesi. Bizim şu an Türkiye Cumhuriyeti Devleti Savunma Sanayi Müsteşarlığı üzerinden 15 yıl önce 15 milyon dolar vermeyen, veremeyen devlet o günün koşullarında bugün 700-800 milyon doları verebiliyor, veriyor. Şimdi bence bu cesaretin bu şekilde artmış olmasında Aselsan’ın payı çok büyük. Diğer firmalarımız da bence şu anda yararlandılar, hakları tabi ki. Roketsan’da birçok proje aldı. TAI de birçok şey aldı.

Savunma Sanayi Müsteşarlığı başında bence Murat Bayar gibi gayet vizyoner bir lider, bir döneme damgasını vurdu. TSK bu konuda son derece kararlı.

Şimdi benim dışarıdan duyduğum bir helikopter projesi mi var? Bir de Altay diye bir tank projesi var, onların içerisinde misiniz?

Şöyle söyleyeyim Altay tankı Türkiye’nin… Tank işine şöyle gireyim ben 96 -98 dönemi ile başlıyayım. O tarihlerde ortaya konulan resim şuydu: Acil 250 tanka ihtiyaç var. 1000 tane uzun vadede tanka ihtiyaç var TSK’nın o tarihlerde. Dünyada en ileri gelen 4 tank vardı. İngilizlerin Challanger, Fransızların Leclerc, Almanların Leopar bir de İsraillilerin. Bir de Amerikalıların Abraham. Şimdi bizimkiler ihtiyacı tanımladıkça dünyada mevcut bu tankların yurt içinde ortak üretim yoluyla yapılması neticesinde fiyatlar, acayip paralar çıktı.
Bir tank o günün verileri ile konfigrasyonuna bağlı olarak 15-20 milyon dolara geliyor. 1000 tane tank 20 milyar dolar eder. Biz hemen şunu gördük, Türkiye’nin 20 milyar doları yok. Dolayısıyla bizim modernizasyon işine yönelmemiz gerekiyor. Yani envanterde mevcut tankların yeteneklerinin arttırılması. Bu bizim fikrimiz, Aselsan’ın fikri kimsenin değildir.

Bizim daha önce tank üretimimiz yok değil mi?

Yok. Tank üretimimizde yok.

Yani sektör olarak askeri fabrikalar dışında askeri fabrikalar biliyorsunuz envanterdeki mevcut tanklara idame ettirmek üzere belli yetenekler kazanmışlar eskiden ama bunlar bakım idame yeteneği.
Yani yeni bir tasarım, özgün bir tasarım falan değil ama önemli yetenekleri vardı askeri fabrikaların da. Biz onu bir fırsat olarak gördük dedik ki bize bir tane tank verin, 6 ay bizden tankı sormayın. Tabi bu önemli bir avantaj. Her isteyene tank vermezler. Biz o tankı ikna ettik aldık ve 6 ay sonra biz bu tanka şöyle bir yetenek kazandırırız, diye bir çözümle çıktık. Biraz uğraştık 1-2 sene ve bir aşağı yukarı tabi 2001 yılına kadar falan sürdü bu. Yani 96 yılında başladığımız bir iş 2002′nin Nisan ayında seri üretim kontratına çevirebildik. Şunu söyledik ya bize verdiğiniz tanka bakın, biz bir atış kontrol sistemi, elektronik atış kontrol sistemi yaptık. Gece görüş kabiliyeti kazandırdık. Bir atış kontrol bilgisayarı koyduk. İşte bir komuta kontrol haberleşme sistemi ekledik. Böylelikle tankın ilk atışta vuruş ihtimalini yükselttik. Şimdi bu aslında beklenmedik bir şeydi. Böyle bir ürünün prototipini yapmamızda bence karşı tarafta çok etkili oldu. Bunu seri üretim kontratına bağladık ve Türkiye’nin envanterindeki 164 tane tankı bu şekilde, ilk defada modernize ettik. Söylenen odur ki o tanklar envantere girdiği tarihte yani 2003-04′ten sonra girmeye başladılar, Türkiye’nin envanterinde bulunan en yüksek atış hassasiyetine sahip tank haline getirdik tankları. Şimdi neyse bunları ne için anlatıyorum. Bu tür yetenekler olunca Savunma Sanayi Müsteşarlığı ya biz niye tank alıyoruz? İşte motoru için bilmem ne, silahı için. Makine Kimya’nın aldığı lisanslar var. Yani Türkiye’nin araç yapan kuruluşları var. Yani bir model. Şimdi ben orayı tartışmıyorum.

İşte Otokar liderliğinde Altay tankını yapmaya soyundu Türkiye ve aynen bize 10-15 yıl önce 3-4 milyon dolar anca verebilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, böyle bir takın prototipinin yapılabilmesi için o projeye şimdilik kesin rakamını bilmiyorum ama 500-600 milyon dolarlık bir kaynak tahsis etti ve şu anda o proje yürüyor. O projenin bütün elektronik atış kontrol sistemi, hareket stabilizasyon sistemi, haberleşme sistemi, hafif silah sistemi kontrol, kendine koruma sistemleri, tamamı bizim sorumluluğumuzda ama biz alt yükleniciyiz. Ana yüklenici Otokar. O bütün tanktan sorumlu ama onun bütün elektroniğini biz geliştiriyoruz. İşte mesela zırhından Roketsan sorumlu.

Helikopter de var mıydı Fuat Bey?

Şimdi ben şöyle söyleyeyim. TSK’nın envanterinde bulunan helikopterleri biz 2000 yılından beri aşağı yukarı değişik amaçlarla modernize ettik. Bir elektronik harp kendini koruma sistemleri taktık. Yani işte bunlara Infrared güdümlü füze atıldığında kendini koruyabilmesi için muhtelif sistemler geliştirdik, taktık. Bunlar kısmi lisans altındaydı. Bunların bir kısmı lisans altında, bir kısmı kendi ürünlerimizdi.

Yine aynı helikopterlere aviyonik modernizasyon programı çerçevesinde işte uçuş sistemlerine yönelik, aviyonik sistemlere yönelik modernizasyon projeleri uyguladık. Yaklaşık olarak TSK envanterindeki her helikopter bizim tesislerimize minimum 3 kere girip çıktı. İlla helikopterin kendisi buraya gelmiyor her zaman. Bazen biz oraya gidiyoruz. Bütün bu helikopterleri elden geçirdik. Şimdi Türkiye’nin, şu anda benim bildiğim kadarıyla Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın da kafasında öyle bir model var ama bu TAI ile Aselsan.

Türkiye gemisini yaptı mı?

Gemi yaptı, şimdi özellikle çıkartma gemileri yapmaya soyunmuş durumda.
İşte yeni tip karakol botları, sahil güvenlik botları gibi daha günlük şeyde kullandığı gemileri de yapıyor.

Bunları ana kontraktörü kim şu anda?

Tersaneler. Yani platform sorumlusu olanlar tersaneler ama bunların bütün elektronik görev sistemleri vs. motor dışındaki şeyleri bizim. Bizim derken bir kısmı rekabet altında. Bir kısmı hakikaten doğrudan bize verilmiş işler. Türkiye deniz platformu ile ilgili yol haritasını belirlemiş durumda. Kara Platformu da öyle. Türkiye’nin FNNS’si var. Türkiye’nin Otokar’ı var. Türkiye’nin her ne kadar krizde olsa da BMC’si var. Türkiye’nin şunu söylüyorum, özetle kara platformunda zırhlı, tekerlekli, paletli araç üretme yeteneği var. Şimdi Türkiye tankı yapıyor. Şimdi yavaş yavaş helikopter şeyi konuşuyor savaş uçağı konuşuyor Türkiye. TAI işte artık en azından konsept olarak gelecekte kendi uçağımız fizibilitesi ile uğraşıyor. Uzaya uydu fırlatmaya çalışıyor.

Peki askeri elektronikte, o bağımsız sistem entegrasyonu olayında artık tam bağımsız olduğumuz söylenebilir mi?

Valla ben şunu söyleyeyim, biz son yıllarda Körfez ülkelerine, Ortadoğu ülkelerine stabilize silah platformları satıyoruz. Bunlar 12.7 mm makinalı tüfek. Denizden özellikle asimetrik savaş için çok talep olan unsurlar. Mesela teröristlere karşı bilmem neye karşı. Hızlı petrol ne deniyor ona devriye, sahil güvenlik botlarının üzerine hareket halinde atış yeteneği olan, gece gündüz atış yapabilen, otomatik hedef izleme yeteneği olan, yüksek hassasiyete sahip silah sistemleri satıyoruz. Sattığımız şey 12.7mm makinalı tüfek. Sonuçta silah bu. Biz inanır mısınız pek çok ülkeye bu sistemleri satarken Export Lisans yüzünden satış yapamaz hale geldik. Yani sanki nükleer başlıklı füze satıyorsun. Şimdi makinalı tüfek dünyanın en önemli şeyi mi? Fakat buradan şuna gelmeye çalışıyorum. Biz savunma sanayinde herhangi bir projeye başlarken özellikle yurt dışı satışı veya yurt içinde kullanımı eğer hükümet izinlerine tabi bir ürün varsa, tek kaynağa bağımlı ürünler varsa bunların önüne geçmeyi hedefliyoruz her zaman.

Mesela bu projede öğrendiklerimizi 1992′de öğrendik. Normal bilgisayar 10.000 dolar, askeri bilgisayar almaya kalkıyorsun 50.000 dolar. Parasını veriyorsunuz, 100.000 dolar verseniz de alamıyorsunuz çünkü İngiltere biliyor o bilgisayarı silah sisteminde kullanacağını ve vermiyor. Dolayısıyla o tarihten itibaren, bizim kendi askeri bilgisayar çözümlerimiz vardır. Yani Boardlarını bizim tasarladığımız, VME tabanlı yani bilmiyorum teknik olarak bilginiz var mı.

Yani şöyle dışarıdan da kart alabiliyorsunuz, standart ara yüzler var ama ana beynini, askeri bilgisayarın beynini siz geliştiriyorsunuz. Sizin kartınız.

ODTÜ ile işbirliği hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Bence bizi İstanbul’dan çok kalın çizgilerle ayıran Ankara’da da bu konuda hatırı sayılır ölçüde liderliğini yaptığımız bir konu var o da üniversite sanayi işbirliğidir. Biz mesela gerçekten İstanbul’a çok yabancıyız. Bir Ar-Ge, bir savunma sanayi daha doğrusu Bilim Teknoloji ve Sanayi Bakanlığı biliyorsunuz yapısı içinde Ar-Ge merkezleri teşvik ediyor. Aselsan’ın da 4 tane Ar-Ge merkezi var. Biz Ar-Ge teşviklerinden en çok yararlanan kurumların başında geliyoruz. Orada geçenlerde Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı çıktı dedi ki “Ben İstanbul’daki öğretim üyelerimizin, sanayicimizin Ankara’ya dönüp bakmalarını istiyorum. Bu savunma sanayinde bu adamlar neyi başarmışlar. Siz niye bu konuda duyarsızsınız?” Şeye de giydirdi yani. Hem sanayiciye giydirdi, hem üniversitelere. Araştırma yapmıyorsunuz diye.

Bizim şimdi vaktimiz yok, olsa ben size o kadar çok şey anlatırım ki. Bizim öyle özgün modellerimiz var ki. Türkiye’nin en çok stajeri benim kurumumda çalışıyor. Niye? Ben devlet kurumu olduğum için torpilli olarak herkesi burada staja aldığım için mi? Hayır kardeşim. Ben 1980 yılından beri en iyi mühendisi seçmek için adamları buraya getiriyorum, staj yaptırıyorum, adamları içinden seçiyorum, onları da aday mühendis yapıyorum. Onlara gizli burs veriyorum ben burada. Bunu 1980 yılından beri yapıyorum. Sistematik yani. Ben burada senede 800 tane mühendise staj yaptırıyorum. Benden başka kimse yoktur bakın ben İstanbul’da hiç bir kurumun bizim kadar staj yaptırdığını duymadım ama bizim kafamız şey değil. Ben çıkarım için yapıyorum bunu. Ben o adamların içinden en iyilerini burada kalmak için ikna etmek için staj yaptırıyorum ve hepsinin peşine de adam takmaya çalışıyorum ki burada çalışırken, 4 ay burada staj yaparken bir plan koyuyorum önüne yani adamı takip etmeye çalışıyorum. 800 olunca biraz zorlanıyorum açıkçası. Yani çok sayıda olunca zorlanıyorum açıkçası. Buranın normal kapasitesi 200 tane stajerdir bilemedin 300 tanedir. 800 değildir yani ama biz nitelikten hiç ödün vermedik. Adam niteliğinde hiç ödün vermedik.

Yani bizim Türkiye’de üniversite sanayi işbirliği açısından hakikaten özgün bir takım modellerimiz var. Mesela bizim en çok kullandığımız şey, Video Tracker. Video Tracker dediğiniz görüntü izleyici. Yani biz şimdi silah sistemi yapıyoruz, uçak resmi var. Uçak bulutun içine giriyor, çıkıyor fakat siz öyle akıllı algoritmalar kullanıyorsunuz ki orada uçağı tanıyorsunuz. Onun oradan çıkacağını hesaplıyorsunuz. Yani uçağın vektörünü, hızını, yönünü, bilmem neyini hesaplıyorsunuz. Hiç bitmek tükenmek bilmeyen algoritmalar var bunların arkalarında. Yani yer hedefine başka türlü yaklaşıyorsunuz. Hızlı hedefe başka türlü yaklaşıyorsunuz. Büyük hedefe başka türlü yaklaşıyorsunuz. Yani hepsi derin konular.

Bunun ilk prototipini yaptığımızda şöyle hareket ettik biz. Hiç silah sistemi entegrasyonu tecrübemiz yok. Alt sistemlerde tuğla yok, briket yok, hiçbir şey yok. Bunun mimari tasarımını biz aşağı yukarı yaptık yani nelerden oluşur bu. Gittim bunları dünyada yapan kaç tane firma varsa hepsi ile görüştüm. İsrailliler dahil. Mesela termal kamera ihtiyacım var. Mesela lazer bulucu ihtiyacım var.
Mesela servo motor ihtiyacım var. Bu firmaların karşısına gittim oturdum, kardeşim, dedim bak biz böyle bir proje şey yapacağız. Sen bunları bilabedel verirsen bana yani hem kendi geliştirme projemin bütçesini küçültmeye çalışıyorum hem de teknolojik bir riskten kurtulmaya çalışıyorum. Sen bunu verirsen, bunun seri üretiminde senin ürününü kullanma hakkı olur diye. Kimisinden bedava aldım, kimisinden yarı parasıyla aldım. Kimisi burnundan kıl aldırmadı vermedi. Kimisine parasını ödeyip verdik .

Bunlar 94 yılında oluyor. Biz 96′ta bunun prototipini bitirdik. Satışımız 2001′di. Arada 5 sene daha var. O arada bunu bir hale getirdikten sonra yani bunu model olarak kullandığım için benzer yaklaşıyoruz. Savunma Sanayi Müsteşarlığı’yla, seri üretim prototipi geliştirme sözleşmesi imzaladık. Bu 1996′da oluyor. İşte 3 milyon doları orada aldık. İşte o aşamada daha önce yaptığımız bir prototipi bu sefer en yüksek yurt içi değerle nasıl yaparıza çevirdik ve bütün dışarıdan aldığımız alt sistemlerin hemen hemen tamamanı burada kendimiz geliştirdik.

O bittiğinde, 2001 yılına geldiğimizde, daha doğrusu 98-99′a geldiğimizde benim ne İngilizlerle ne İsraillilerle herhangi bir göbek bağım kalmadı. Tek şeyim var o da Stringer Füzesi. Onu da zaten benim devletim üretti, ambarına koydu, onu kullanıyor.

Yani şunu söylüyorum hedefi belirleyip, hedef odaklı hareket ediyoruz. Yani geliştirdiğimiz bir üründe beni gelecekte sıkıntıya sokacak neler olabiliri masanın üzerine yatırıyoruz. Ona çözüm bulmaya çalışıyoruz. Yani bence hiçbir şeyi %100 bağımsız yapmak mümkün değil. Çünkü herkesin aklına o geliyor. Ya bunun her şeyi bizim değil, bunu kritik olanı, stratejik olanı benim tamam mı ama ekonomik benim yapmamın ekonomik olmadığı 10 tane değişik kaynaktan bulduğum ürüne odaklanmamın bir alemi yok. Gidip onu satın alıyorsun ama katma değerin çok yüksek. Sonuçta sen bunun malzemesine mesela 200 lira veriyorsun ama ürünü 1000 liraya satıyorsun. Başkasından da 3000 liraya alıyorsun. Bakın o da çok önemli. Biz bunu TSK’ya o tarihte niye satabildik çünkü Türkiye’ye bunun eşdeğeri diye söylenilen sistemin bedeli 3.9 milyon dolardı. Sadece direkt satışı. Biz kendi ürünümüzü üretmekten bahsediyorduk yani. Biz 1.7 civarında 1.6 civarında bir paraya verdik. Bence bunlar çok önemli şeyler. Ben olmasam 3.9 değil 13.9′a satar. Ben varım diye o paraya satıyor.

Savunma Sanayi modeli örnek bir model olarak diğer sektörlere de uygulanabilir mi? Son olarak neler ekleyebilirsiniz?

Aselsan bir kenara. Aselsan kendini anlatırda ben tekrar altını çizerek Savunma Sanayi’nde ki modelin bence Türkiye’nin diğer ihtiyaçlarına da taşınması gerekir diye düşünüyorum. En önemli şeylerden bir tanesi. Ulaştırma yatırımları yapılıyor. Her belediye metro alıyor, hızlı tren alıyor. Şimdi benim yeni hedeflerimden bir tanesi o Türkiye’nin nasıl ki silah sistemlerini kendi yapıyor. Çok büyük potansiyel. Bizim ülkemizin pazarı çok büyük yani.

Biz hiç pazarımızı elaleme peşkeş çekme lüksüne sahip değiliz yani. Bizim pazarımız çok büyük. Bu ülkenin parası yurt içinde kalmalı. Bunu Müsteşar Bey de, Savunma Müsteşarı da bu modeli çok şey yapıyor. Türkiye’de Savunma Sanayi Modeli’nin, enerji sektörüne, ne bileyim sağlık sektörüne, eğitim sektörüne, işte ulaştırma sektörüne adapte edilerek taşınması gerekiyor. Model neyse ne oldu.
Bir kuruma güvendiler burada en başta. Bir şekilde bunu kurdular. Çok badireler atlattık, onları anlatmaya gerek yok, normal yani. Yaşam mücadelesi veriyorsunuz. Bence öbür şeyler öbürlerinde de… Biz daha mı akıllıyız yani, hepimiz aynıyız. Yani ben insanların çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Önemli olan irade göstermek. Birisi kalksın desin ki ben bundan sonra yabancı metro sokmayacağım. Ben yemin ediyorum size Türkiye bunu yapar.

Hamasete gerek yok yani. Araba konusunda da çok hamaset yapılıyor. Türk otomobili, otomotivi falan. O başka bir hikaye, bence başarısız bir hikaye. Başarılı olan bir modeli öteki sivil sektörlere taşıyabiliriz. Örneğin Metro savaş sistemi değil ama ekonomik bağımsızlık açısından son derece önemli. Ben Savunma Sanayi Modeli’nin başarılı olduğunu ve başka sektörlere örnek olabileceğini düşünüyorum…

Peki Fuat Bey çok teşekkürler görüşleriniz için.

Rica ederim. Ben teşekkür ederim.

5 ‎Şubat ‎2014

Read More
Levent Ilgın Söyleşisi

leventılgın

 

 

“Tabi o dönemdeki en büyük sıkıntılar şunlardı: Güç elektroniği, teknoloji gerektiren bir dal ve Türkiye teknoloji konusunda çok ileri bilinen bir ülke değildi. O yüzden de ilk başlayan yıllarda vaktimizi Türkiye’de gerçekten teknolojinin olduğunu anlatmakla geçirdik. Oldukça zaman aldı. Sıkıntılı süreçler geçti. Fakat bugüne geldiğiniz zaman, örneğin bu sene yine bizim sektör için Almanya’daki CEBIT Fuarı önemli bir fuardır. Fuara gittiğiniz zaman, güç elektroniği, kesintisiz güç kaynağıyla ilgili fuarda yer alan firmalara baktığınızda on tane firma varsa bunun beş tanesi Türk’tür. Üç tanesi İtalyan’dır. Gerisi de uluslararası şirketlerdir. Türkiye bu konuda gerçekten önemli bir yol kat etti.”

 

 

Saint-Benoit Fransız Lisesi’ni bitirdim. Ondan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi, Elektrik-Elektronik Bölümü’ne girmeye karar verdim. İkinci sınıfın sonlarında dedim ki, bir şeyler yapmam lazım. Bu sırf okumakla olmayacak. O dönemde yine bizim sektörde olan diğer bir firma vardı. Eka Elektronik. Orada çalışmaya başladım. Ağırlıklı olarak otomasyon ve güç elektroniği üzerineydi. Böylelikle iş hayatına, elektronik sektörüne girmiş oldum. Orada uluslararası ilişkileri yürüttüm. Projelerle uğraştım. Daha sonra okul bittikten sonra birkaç sene daha orada uğraştım. İhracat bölümünü kurdum. Türkiye’de ihracat bildiğiniz gibi 80’lerde başlayan önemli bir hamleydi. Fakat arzu edilen noktalara daha tam gelmemişti. Orada iyi bir çalışma yaptık. İyi bir çalışmanın neticesinde güzel neticeler aldık. Daha sonra İnform oldukça hızlı büyüyen bir firmaydı. İnform’dan bir teklif geldi. Burada ben de işletme konusunda master yapmaya başlamıştım. Masterımı da bitirdim. İnform’a geldim. İnform’da da aynı şekilde sıfırdan başladık. O zaman ufak bir atölye kıvamında bir şirkettik.

 

İnform’a kaç yılında girmiştiniz?

 

2000 yılında girdim. Yaklaşık 70-80 kişinin çalıştığı ufak bir atölyeydi. Hedeflerimizi belirledik. Geçmişte iyi bir yurt dışı tecrübem olduğu için ürün portföyümü oluşturdum. Pazarlama konusunda derin çalışmalarımız oldu. O dönemde şirketimizde ihracat hamlesini başlattık ve doğru hamleleri yaptığımız için bugün geldiğimiz nokta 15. senenin ardından dünyada 5 kıtada varız. 85 ülkede varız. Dünyanın en büyük 9 markasından biri haline geldik.

 

Tabi o dönemdeki en büyük sıkıntılar şunlardı: Güç elektroniği, teknoloji gerektiren bir dal ve Türkiye teknoloji konusunda çok ileri bilinen bir ülke değildi.  O yüzden de ilk başlayan yıllarda vaktimizi Türkiye’de gerçekten teknolojinin olduğunu anlatmakla geçirdik. Oldukça zaman aldı.

Sıkıntılı süreçler geçti. Fakat bugüne geldiğiniz zaman, örneğin bu sene yine bizim sektör için Almanya’daki CEBIT Fuarı önemli bir fuardır. Fuara gittiğiniz zaman, güç elektroniği, kesintisiz güç kaynağıyla ilgili fuarda yer alan firmalara baktığınızda on tane firma varsa bunun beş tanesi Türk’tür. Üç tanesi İtalyan’dır. Gerisi de uluslararası şirketlerdir. Türkiye bu konuda gerçekten önemli bir yol kat etti.

 

Bunun öncülüğünü de ben gururla söylüyorum şirketimiz, İnform Elektronik yapmıştır. İhracat gerçekten çok emek istiyor. Adınızı duyurmanız gerekiyor. Bunun için yatırım yapmanız gerekiyor. Tabi bunlar yeterli mi? Yeterli değil. Her şeyin bir kriteri var. Her şeyden önce ürüne yatırım yapmanız gerekiyor. Teknolojiye yatırım yapmanız gerekiyor. İlk başladığımız dönemlerde durum şuydu: Türkiye olarak teknolojide küçük Çin gibiydik. Uluslararası oyuncuların ürünlerini alıyorduk. Onlar ne yapmış, ne etmiş algılamaya çalışıyorduk. Bizler de üstüne bir şey katabilir miyiz, diye bunların çalışmalarını yapıyorduk.

 

İhracat var mıydı?

 

Yok. İhracatımız yoktu. Hiç yoktu o dönemlerde. Şirketimizde bir hamle başlatmak istediği için beni buraya davet ettiler. Biz de o hamleye 2000 yılının Ocak ayı itibariyle başladık. Dediğim gibi olay sırf pazarlama ile uluslararası ilişkilerle bitmiyor. Arkanızda da gerçekten bunu destekleyecek bir takımın olması gerekiyor. Uzun yıllar hep aynı şeyleri söyledim Ar-Ge. Türkiye, araştırma ve geliştirme konusunda gerçekten yatırım yapmak zorunda.

 

Bugün, şirketimize baktığımız zaman ciromuzun yaklaşık %10’unu Ar-Ge’ye yatırıyoruz. Türkiye ortalamasına baktığınız zaman %2’ler mertebesindedir. Biz bunun çok üstünde bir yatırım yapıyoruz çünkü güç elektroniği her 3-4 senede bir kendini yenileyen bir sektör. Her sene yeni Component’ler, yeni malzemeler çıkıyor. Bunu takip etmeniz lazım. İleride dünyaya baktığınız zaman aslında benim üniversitede ki bölümümü seçmemde de en büyük sebep buydu; Türkiye’de her zaman bir enerji ihtiyacı vardı. Bugüne bakıyorsunuz. Bugün de hala bir enerji ihtiyacı var. Dünyaya bakıyorsunuz, dünyada her yerde enerji ihtiyacı var.

 

Enerji sonu olmayan, bitmek tükenmek bilmeyen bir alan. O yüzden de bu alanda yatırım yapmanız gerekiyor ve işin en güzel tarafı şu evet ben bu enerjiyi sağladım ile de bitmiyor. Ne oldu? Bugün geldiğimiz nokta şu: Daha fazla verimli enerjiyi nasıl sağlarım. Daha az kaybı nasıl ortaya koyarım? Daha verimli bir sistemi nasıl ortaya çıkarırım? Televizyon reklamlarına bakın, beyaz eşya olsun, klimalar olsun buna benzer tüm ürünlerde reklamlarda vurgulanan hep daha az enerji, daha çok gücü nasıl elde edebildiğiniz, daha fazla verimi nasıl elde edebildiğiniz. Temelde dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz, dünyanın enerji ihtiyacına. Şimdi Türkiye’ye bakıyorsunuz, Türkiye’de bizim enerji elde ettiğimiz alanlar kısıtlı. Son dönemde devlet teşvikinin de başlamasıyla alternatif enerjiye yönelmeler oldu. Nedir bu? Rüzgardır, güneştir buna benzer yatırımlar artmaya başladı. Fakat bunlar da yetmiyor. Yani Avrupa’daki gelişmiş ülkelere, Amerika’ya baktığınız zaman enerjisinin önemli bir kısmını alternatif enerjiden sağlarken, Türkiye’de daha o kadar yolun başındayız ki… Bunların hepsini üst üste koyduğunuz zaman aslında demek istediğim, enerji verimliliği, teknoloji. Türkiye’de aslına bakarsanız bu Ar-Ge merkezleriyle son 3-4 yılda ciddi adımlar atıldı. Konuyu biz de yakından takip ediyoruz. Bizim de Ar-Ge merkezimiz var.

 

Ar-Ge merkeziniz ne zaman kuruldu?

 

Ar-Ge merkezimizi, Ar-Ge bölümü olarak 97-98’lerde kurduk.

 

Ar-Ge merkezi konsepti biraz daha farklı. Hükümetin oluşturduğu, 50 kişinin üstünde, gerçekten Dedicate olarak Ar-Ge ile uğraşan;  bunu ortaya koyduğunuz, Ar-Ge ile de teknoloji yarattığınız, katma değer yarattığınız anlamına geliyor. Türkiye’de yanlış hatırlamıyorsam en son bu firmaların sayısı 200’e yaklaştı. Ciddi anlamda da yabancı yatırımcı çekti. Yani burada bu teşvikler sayesinde çok büyük firmalar diyebileceğim firmalar, oldukça yüksek sayıda insanla Türkiye’ye Ar-Ge merkezlerini açtılar. Üzüntümüz şuydu: Türkiye’den ciddi bir beyin göç vardı yurt dışına. Beyi göçü ne oluyordu? Türkiye’de gerçekten yetişmiş insanları kaybediyorduk. Şimdi Ar-Ge merkezleri sayesinde, bu teşvikler sayesinde o beyin göçü yavaş yavaş tersine dönüyor. Türkiye gerçekten teknoloji anlamında ortaya bir şeyler koyan bir ülke durumuna geliyor.

 

Bunun sonu yok. İşçilikle, ucuz işçilikle gidebileceğiniz yol sınırlı. Neden sınırlı? Türkiye aslında bir dönem Çin ile yarıştı. Hatırlarsanız 90’lı yıllarda Tekstil, lokomotif sektörlerdendi. Ne oldu? Daha sonra Çin olayın içine dahil olduğu zaman bizim Çin’deki iş gücüyle, ucuz iş gücüyle rekabet etme şansımız yok. Bizim üreticilerimiz şunu öğrendiler. Tamam, ben de üretiyorum ama üzerine bir şeyler daha koymam lazım. Bir fark yaratmam lazım. İşte burada Ar-Ge devreye girdi. Ar-Ge’nin önemini biz 90’lı yıllarda anladık. 2000’li yıllarda üstüne gitmeye başladık. 2010’lu diyeceğimiz bundan 4-5 sene öncesinde de devletin Ar-Ge merkezleri teşvikiyle gerçekten önemli adımlar atmaya başladık çünkü gelişmiş ülkelere baktığınız zaman Avrupa’da, Amerika’da neredeyse fabrika kalmadı. En son çok yaygın, herkesin elinde bir tane iPhone görürsünüz. Hepimizin elinde artık bir iPhone var. iPhone’a baktığınız zaman üstünde Amerika’da tasarlanmıştır, Çin’de üretilmiştir yazıyor. Birçok markada böyle. Artık Avrupalı ve Amerikalı, gelişmiş ülkeler şunu yapıyorlar: Ar-Ge merkezlerini, işte Silikon Vadisi hepimizin bildiği bir örnek, Ar-Ge merkezlerini kendi bünyelerinde tutuyorlar ama üretimi Çin’de yapıyorlar. Ama Çin’de artık yavaş yavaş işin sonuna geliyor. Çin’deki önemli şehirlerine gittiğiniz zaman beklentilerinizin çok dışında şehirler görürsünüz. New York’tan farkı olmayan şehirler.

 

Çin’de artık ucuz iş gücü tarafında zorlanmaya başlıyor. Ne oldu? Üretim artık Vietnam’a kaymaya başladı. Üretim artık Sri Lanka’ya kaymaya başladı. O zaman işte Türkiye’nin bundan gereken dersi alması gerekiyordu ve yavaş yavaş da alıyor. Ben de o konuda açıkçası memnunum.

 

Türkiye artık Ar-Ge tarafında olması, teknoloji tarafında olması gerektiğini çok iyi anladı. Şirketimiz de buna çok güzel bir örnek. Biz ilk başladığımızda Avrupalı, Amerikalı rakiplerimiz acaba neler yaptı diye merak ederken 2002 yılında ilk DSP‘li cihazı ortaya çıkardık. İlk dijital işlemcili cihazı ortaya çıkardık. Kendi dalında bir ilkti ve Avrupa’daki üç firmayla tüm dünyada aynı anda piyasaya sürdük.

 

O dönemde gerçekten ses getirdi. 2005 yılında keza öyle. Firma olarak şunu anladık: Bizim taklit eden, arkadan giden değil teknolojide lider olan firma olmamız lazım.

 

Benim gördüğüm, Türkiye’deki diğer meslektaşlarımda da gördüğüm, Türkiye gerçekten işin Ar-Ge yönüne eğiliyor çünkü işin katma değeri artık Ar-Ge’de. Başka yer değil. Cihazı ya da herhangi bir ürünü her yerde ürettirebilirsiniz. Tabi ki üretim kalitesi önemli. Belli Process’leriniz olması lazım.

İstediğiniz standartlara uygun çıkarmanız lazım ama işin temelinde olması gereken teknoloji. Teknolojiye sahip olmak durumundasınız. O yüzden de ben ülkece gittiğimiz yolun doğru yol olduğunu düşünüyorum fakat bu oyuna orta ve küçük işletmeleri de davet etmek gerekiyor. Çünkü şu anda Ar-Ge yatırımına baktığınız zaman şirketlerde gerçekten kısa vadede geri dönüşü olmayan yatırımlar ve orta vadede işletmelerimiz, ne yazık ki bunları finanse edemeyebiliyorlar. Aman ben bugünü kurtarma derdinde oldukları için o firmaları da oyunun içine çekmek gerekiyor. Belki birleştirerek. Belki temel gruplar etrafında ortak hedefler koyarak. O zaman Türkiye’nin geleceğinin çok daha iyi yerlerde olacağına şüphem yok. Çünkü insan gücü olarak, beyin gücü olarak oldukça güçlü bir ülkeyiz. 77 milyon insanımız var. Hepsi birbirinden değerli.

 

Üniversitelerimiz birbirinden değerli. Bir şeyler söyleyeceğim bir konuda. Üniversitelerle sanayi iş birliğinin artması gerekiyor. Bu ne demek? Şimdi, üniversitelerimizde çok ciddi akademik bilgiler var. Firmalarımıza baktığınız zaman da firmalarda çok ciddi pratik bilgiler var. Her iki tarafta teknolojiyi paralel takip ediyor. Üniversitelerimiz tabi ki bir tık önde. Neden? İşin teorik tarafını, uluslararası yayınları, gelecek teknolojiyi bizden daha iyi öngörüyor olabilirler. O yüzden bizim de şirketimizde yaptığımız üniversitelerle iş birliği, bilhassa küçük ve orta işletmelere tavsiyemdir; kendi başlarına belki büyük bir Ar-Ge koyamayabilirler fakat üniversitelerle bu iş birliklerini yaparlarsa hem maliyetleri daha düşük olacaktır. Hem de şunu göz ardı etmemek lazım, ileride üniversitelerimizde yetişen bu arkadaşlarımız sanayide bizlerle birlikte omuz omuza çalışacaklar. O yüzden de şimdiden bu projelerin içlerinde yer alırlarsa o arkadaşlarımız için de bir tecrübe olacaktır. Biz mesela şirket olarak ne yapıyoruz? Bir meslek lisemiz var bulunduğumuz bölgede. Meslek lisemize kendi sektörümüzle ilgili bir ders koyduk. Biz de bunun destekleyicisi oluyoruz. Oradaki arkadaşlarımız bizim işimizi öğreniyorlar. Biz de ileride omuz omuza çalışacağımız arkadaşlarımızı orada yetiştirme fırsatını buluyoruz. Bir şekilde özetle şunu söylemek gerekirse, Ar-Ge işin beyni ve kalbi, üniversiteler, burada okuldaki öğrenci arkadaşlarımız yarınımızın garantisi. O yüzden de her iki ilişkinin çok sağlam olmasıyla hem yetişmiş kalifiye iş gücü hem de yarına yönelik çok değerli insanları kazanma fırsatımız var.

 

Biraz daha geçmişe döneceğim Levent Bey. Ar-Ge’yi 97 yılında kurduk dediniz. Peki, 2001’de bir kriz oldu. İnform bu krizden etkilendi mi?

 

Aslında biz firma olarak krizleri seviyoruz ve ben de krizleri seven bir insanım. Çünkü bu tip dönemlerde hani nasıl derler, usta kaptanlar dalgalı denizde belli olur. Bu tip dönemler aslında bakarsanız sizlere fırsatları da yaratan dönemler. Sizin de bahsettiğiniz gibi Ar-Ge’mizi kurduktan tam kriz döneminin hafif öncesine gelir bu ileri teknolojik ürünleri piyasaya sürmemiz. Bu bizler için gerçekten büyük bir avantaj oldu. Çünkü piyasa kriz dönemlerinde daralırken, diğer taraftan da insanlar verdikleri paranın karşılığını almak isterler. Hatta karşılığından fazlasını almak isterler.  Burada Ar-Ge, sizin de bahsettiği gibi kendi ürününüzün olması, kendi teknolojinizin olması sizlere büyük avantajlar sunarlar. Hele bir de yerleşikseniz, geçmişiniz var, tanınmış, köklü bir firmaysanız, bir alo kadar yakınsanız, 7/24 her anlamda o hizmetleri veriyorsanız o zaman zaten uluslararası rakiplerinizden birkaç tık öne çıkıyorsunuz.

 

Biz kriz dönemlerinde diğer firmalardan farklı olarak büyüdük. Normal büyümemizin çok üstünde büyüdük. O yüzden de kriz dönemlerini her ne kadar ülkem için istemesem de firmam için yeri geldiği zaman hoşuma da gitmiyor değil. Bu yeni bir meydan okuma, yeni bir mücadelenin sonucunda ortaya bakalım daha ne kadar bir büyüme koyabiliriz. Daha ne kadar farklılıklar ortaya koyabiliriz. Firmamız açısından da iyi oluyor çünkü birincisi krizleri zaten önceden öngörebiliyorsunuz.

Pozisyonlarınızı doğru alırsanız, nerede, ne yapacağınızı önceden bilirseniz sükunetle o dönemi yönetirseniz,  bu firmalar açısından avantajlı da olabiliyor. Dediğim gibi bizim firmamız açısından bu dönem oldukça artı getirdi bize. Oldukça yükseliş yaptığımız bir dönemdi.

 

Ardından biliyorsunuz 2008’deki global bir krizdi. 2008’de başlayan, 2009’da devam eden, derinleşen. Oldukça uzun süreli bir krizdi. Avrupa’nın daha yeni yeni çıktığı bir dönemdeyiz. Bu dönemi de iyi yönettik. Tam tersi yatırım yaptık. Tam tersi Ar-Ge’mizi büyüttük. Tam tersi üretim tesisimizi büyüttük. Ama hep aynı yöne geri geleceğim. Teknolojinin sizde olması lazım. Ne yaptığınızı biliyor olmanız lazım ve ürününüzün odağındaki müşteri kitlesinin sizden bugün ve yarın ne beklediğini bilmeniz lazım. Aslında bu ne oluyor? Sizin pazarlama biriminizle, Ar-Ge biriminizin arasında çok iyi bir ilişki olması lazım. Pazarı çok iyi hissetmeniz lazım. Doğru ürünü doğru zamanda ortaya çıkarmanız lazım. Bunların hepsinin üst üste geldiği zaman şunu söyleyeyim, 2008-2009’da başlayan krizden sonra o büyümeyi ortaya çıkardık. Son 4 sene de şirketimizin ortalama büyümesi yaklaşık %40’larda. Günümüz piyasasında, günümüzde büyük ölçekli şirketlerin bu oranlarda büyümeleri normal değil. Şunun da altını çizmek istiyorum, bu tabi kendi ekibimizin olduğu nokta. Diğer tarafta aynı şekilde hepimiz de birer müşteriyiz. Birer müşteri olduğumuz için bunu unutmamak lazım. Bizim halkımız zekidir. Sizin ona ne verdiğinizi çok iyi anlar. O yüzden de en iyisini vermeniz gerekiyor. En iyisini verdiğiniz zaman, en iyisi ile taklidi yapan arasındaki farkı çok iyi anlar. Siz işinizi iyi yaparsanız halkımız bunu anlıyor. Ondan sonra da size vermesi gereken o değeri veriyor.

 

Yıl vererek, bize köşe taşı olan ürünlerinizden bahsedebilir misiniz? 2000’li yılların başından itibaren günümüze kadar diyelim.

 

İlk önce teknoloji ile ilgili şunu söylemek istiyorum. 80’ler, 90’ların başları kesintisiz güç kaynağı dediğiniz zaman bir tane PC’yi besleyen elektrik kesildiği zaman devreye giren cihazlar. O dönem bu cihazlara baktığınız zaman 500 volt amper, 500 Watt diyebileceğim. Oturduğum şu koltuk büyüklüğünde cihazlardı. Hele biraz daha büyük güçleri beslemek istediğiniz zaman bu alanın tamamını kapsayacak kocaman makinalar görüyordunuz. Şimdi günümüze geliyorsunuz, bir tane PC’yi beslemek istediğiniz zaman ayakkabı kutusu büyüklüğünde bir kutu karşınıza çıkıyor. Bizim ilk 80’lerde, 90’ların başında UPS cihazlarımız vardı. Dışarıdan baktığınız zaman, sobalar vardı eskiden hatırlar mısınız? Soba kıvamında kocaman kara bir kutuydu. O koca kara kutunun o dönemde zaten Türkiye UPS üreticisi bir veya iki firma var. Bu koca kara kutular bugünkü cihaz verimlerinden çok uzakta gerçekten çok aşırı enerji tüketen o günün teknolojisiyle çok ciddi verimsizlikler yaratan cihazlardı.

 

Regülatör?

 

Regülatörler de benim çocukluğumun da bir parçası. Ben bayılıyordum. O kara kutular vardı hepimizin evinde, televizyonun altında. Gerilimi düzenlemek için. En güzel tarafı şu bizim aynı zamanda kesintisiz güç kaynağının yanında regülatör de önemli bir iştigal konumuz. Şimdi regülatörlere bakıyorsunuz artık olay o dönemki kara kutulardan, statik regülatörlere, içinde güç elektroniği ekipmanları, ciddi Embeded yazılımların olduğu, gömülü yazılımların olduğu dönemden çok farklı yerlere geldi. Onu bir kenara bırakın. Televizyonlarda artık regülatör diye bir şey söz konusu değil. Her şey entegre olduğu için. Artık bugün televizyonla internete de bağlanıyorsunuz. Televizyonla yapamadığınız şey yok. Tabi en önemlisi bizim alanımızda, kesintisiz güç kaynakları, regülatörler, DC güç kaynakları, Telekom ekipmanları gibi alanlardaki en önemli gelişmelerden biri ölçü. Yani artık her şey çok büyük kutulardan çok ufak kutulara sığmış durumda. Bunun yanı sıra diğer en önemli konu verimlilik. Cihazların verimliliği. Artık gücü minimumda harcayıp, gücü zayi etmemeniz gerekiyor. Diğer önemli bir konu, o bahsettiğim kutu soba şeklindeki cihazlar için büyük büyük kablolar kullanırken şimdi artık çok ufak, çok daha cüzi altyapı yatırımlarıyla bu cihazları rahatlıkla devreye alıp, kullanabiliyorsunuz.

 

Diğer tarafı da şu: Yine teknolojinin bize verdiği eskiden büyük alanlar vs. ne oldu derken, şimdi oturduğumuz yerden, servis merkezinden sahadaki, bundan 100’lerce kilometre ötedeki cihazları, evet burada ne olmuş? Çok önceden merkezinizden gözlemleyip, kullanıcının haberi olmadan, burada bir sorun var, ben geldim. Hemen de çözeceğim, deyip, çözüp geri dönebiliyorsunuz. Bunlar teknolojinin sizi nereye götürdüğünün göstergesi. Şirketimizde zaten hep bu aşamaları yaşadık. Büyük kutulardan ufak kutulara geldik. Çok malzemeler yerine artık yazılım ağırlıklı cihazlar ortaya çıkmaya başladı. Verim ağırlıklı cihazlar ortaya çıkmaya başladı. Eskiden çok basit bir örnekle 10 tane bilgisayarı besleyen bu oda kadar ürünler varken, şu anda baktığınız zaman çok ufak kompakt boyutlarda, verimliliği çok daha yüksek, enerji tasarruflu cihazlar ortaya çıkmaya başladı. Teknolojiyi takip etmek muhteşem ve yarının ne getireceğini hissetmek de ayrı bir heyecan konusu. Çünkü artık her şey her ne kadar ürünlerimiz, sanayi gibi daha teknik alanlarda kullanılıyor gibi gözükse de aslında her şey kullanıcı dostu haline gelmeye başladı. Koskoca bir ürün artık cep telefonunuzdaki bir ufak uygulamayla, açıp kapatıp, ne kadar besleme yapıyorsunuz, cihazınızı gözlemleyip rahatlıkla evinize de gidebiliyorsunuz. Çok hassas uygulamalar gönül rahatlığıyla her şeyi takip edebiliyorsunuz. Artık devir hız devri. Devir mobilite devri. Devir iletişim devri ve ürünlerinizin de bunlara uygun olması gerekiyor.

 

Bu güç elektroniği cihazları, yani bu iş sadece B2B midir? Yoksa tüketiciye kadar varan açılımları olmuş mudur?

 

Şimdi aslına bakarsanız başlangıcı tabi bilgisayarların ortaya çıkmasıyla oldu. Çünkü bilgisayar en basit örneğiyle bankada bir işlem yaptığınızı farz edin ve elektrik gitti. O an parayı transfer ettiniz mi? Etmediniz mi? Para nerede kaldı? Tabi bunlar çok endişe yaratan konular veya ben bir hastane örneği vereyim size. Ameliyat masasındasınız, bir anda elektrikler gitti. Düşünebiliyor musunuz sonuçlarını? Tabi ilk başta kritik uygulamalarda başladı kesintisiz güç kaynağı. Çünkü az önce örneğini verdiğim hastaneler, bankalar gibi alanlarda veya bir üretim tesisi düşünün, çok sıcak bir ham madde akıyor ve bant durduğu anda ham maddeyi çöpe atacaksınız. Kesintisiz güç kaynağının uygulaması önce bu tip alanlarda, çok kritik alanlarda başladı. Zaman geçtikçe herkes eline birer bilgisayar aldı. Ya benim bilgisayarımda da ben işlem yaparken elektriğim kesilmesin. Ondan sonra ne oldu? B2B ile başlayan daha sonra B2C’ye döndü. B2C’de ciddi gelişmeler oldu. Fakat teknoloji bıraktığınız yerde durmuyor. Ne oldu? Daha sonra Laptop’lar çıktı. iPad’ler çıktı. O zaman da artık orada ihtiyaç kalmadı fakat ne oldu? Buna paralel olarak şimdi Data Center’lar, veri merkezleri, bu Cloud Server’lar ortaya çıktı. O zaman talep çok farklı yöne gitti. Eskiden bir tane, ufak, son kullanıcının kullandığı bir tane kesintisiz güç kaynağı varken, talep tamamen döndü. Veri bankalarında hiçbir aksama olmaması için oradaki daha büyük kesintisiz güç kaynaklarına döndü.

 

Şimdi üniversiteyi seçerken de hep aynı mantıkta gittim. Hayatta hep bunu gösteriyor. Enerji hiçbir zaman yok olmuyor. Enerji ihtiyacı hiçbir zaman ortadan kalkmıyor. Talep şekil değiştiriyor. Bir gün B2B başlarken B2C ile devam ederken sektöre yine B2B’de çok farklı alanlarda talepler devam ediyor. Yeri gelmişken şunu da söyleyeyim. Son 2-3 senedir gördüğümüz, Türkiye’de ciddi veri bankası yatırımı var. Çok ciddi bir patlama yaşanıyor. Eskiden hepimizin şirketinde ufak bir I&T odası varken şimdi artık başta büyük kurumsal firmalarla başlayan, büyük bankalarla, büyük şirketlerle, holdinglerle devam eden herkes artık kendi veri bankalarını, Data Center’larını oluşturmaya başladı. Çünkü veri en önemli konu. Eskiden raflar dolusu kağıtlarımız varken, klasörler, klasör odaları; şimdi o klasörler bilgisayarların içine girdi. Verilerin de bir yerlerde saklanması gerekiyor. Veriler şirketlerin bugünü ve yarını için en kritik konular haline geldi. O yüzden de ya bireysel olarak şirketler kendi veri merkezlerini oluşturuyor ya da Avrupa’daki, Amerika’daki Trend o; büyük veri merkezleri, ticari Data Center’lar var ve şirketler artık ticari Data Center’lardan bu hizmetleri alıyor.

 

Türkiye’de Data Center’ların yatırımları inanılmaz. Sadece Türkiye’deki sanayi, finans sektörü için değil. Bizim gözlemlerimiz artık Orta Doğu’daki birçok ülkenin de veri merkezlerinin Türkiye’de yatırımları yapılıyor. Bu ülkemiz için çok gurur verici bir konu. Çünkü burada ciddi hassasiyetler gerekiyor. Oradaki en ufak bir veri kaybına tahammülünüz yok. Nedir? Orada gerçekten ileri teknolojide ürünleri kullanmanız lazım. Gerçekten hiçbir kesintiye mahal vermemeniz lazım. Bu demek oluyor ki Türkiye bir merkez olarak Ortadoğu’nun da merkezi haline geliyor. İkincisi de demek ki Türkiye’de üretilen ürünler, Türkiye’deki mühendislik bunların hepsinin üstesinden gelecek seviyeye gelmiş, Türkiye artık bu konularda da bir üs haline geliyor ve burada da ciddi bir istihdam yaratılıyor. Türkiye ekonomisine de ciddi katkısı var. Data Center’lar, veri merkezleri önümüzdeki 3-5 senede de Türkiye’nin Driver’larından, yönetici güçlerinden biri olacaktır.

 

Peki Cloud Computing hakkında neler söyleyeceksiniz?

 

Cloud Computing aslında bunun bir parçası. Dediğim gibi mobilitenin getirdiği, aslında dönem dönem çok konuşuldu. Küreselleşme vs. aslında bu bir gerçek. Küreselleşme dediğiniz zaman tüm dünya artık tek bir ülke gibi ve veriler ile hız o kadar önemli ki. Zaten dikkat ederseniz teknoloji belirli alanlarda, diğer alanlardan daha hızlı ilerliyor. Bu nedir? İlk başta bir şey söyleyeceğim herkes de kabul edecek. Eğlence sektöründe. Her geçen gün yeni bir televizyon, yok HD kalitesi, çözünürlüğü yüksek. Yeni bir cep telefonu, buna benzer yeni bir bilgisayar görüyorsunuz. Bunların yanı sıra teknolojinin ilerlediği en önemli yer de nedir? Mobilite gerektiren uygulamalar. Bunun başında evet, Data Center’lar geliyor. Ne oluyor? Ben bugün Türkiye’den x,y,z ülkesine gittiğim zaman verilerime anında ulaşmak istiyorum. Şirketteki olup biten her şeyi anında görüntüleyebilmek istiyorum. Herhangi bir durumda şirketimle gerekli iletişimi kurup, iş hayatımın hızlı akmasını sağlamak istiyorum.

 

Geçmişi hatırlayın; ben çok iyi hatırlıyorum. Kariyerime ilk başladığım zaman faks makinesinin başında saatler geçirirdim. Sağa sola faks gönderebilmek için. Şimdi öyle mi? Geçen hafta Ekvator’daydım. Ekvator’dan cep telefonunuzu alıyorsunuz. Artık büyük bilgisayarlara da gerek yok. Cep telefonunuzdan gerekli E-mail’ları gönderip, gerekli raporları alıp, anında istediğiniz yer ile iletişim kurup, mevcut sorunlara çözüm üretip işinizin akışını sağlıyorsunuz. İşte bu bulut merkezleri, Cloud Server’lar, Data Center’lar hepsi bunun bir parçası. Mobilite, bireyselleşme daha da ilerlediği zaman artık şunu göreceksiniz.

Hayatınızın her alanında, her yerden, her saniye veriye hızlı erişim. Çünkü en az sahip olduğumuz şey zaman. Zamanımız yok. Hepimiz bir zaman sıkıntısından bahsediyoruz. Bu aslında verimliliğin üzerimizdeki baskısı. Başka bir şey değil. Daha verimli, daha iyi neticeleri ortaya nasıl koyabiliriz? Performansımızı daha nasıl artırabiliriz? Zaman hep yetersiz. O yüzden de bir şekilde veriye en hızlı şekilde erişmeniz gerekiyor. O yüzden de teknoloji, bu konularda talep fazla olduğu için daha hızlı ilerliyor.

 

İnform’un imalat sanayisindeki müşteri portföyü ve buradaki durumu nasıl?

 

Yurt dışından geldiğinizi varsayın. Havalimanına indiğiniz anda, Atatürk Havalimanı’na, şirketimizin ürünleri ile karşılaşıyorsunuz. Çünkü Atatürk Havalimanı’nın tüm işleyişi o valizlerin döndüğü hatlar, bilgisayarlar… Aklınıza gelebilecek her türlü enerjinin kullanıldığı alan şirketimizin ürünleriyle besleniyor.

 

Türkiye’ye geldiniz, şirketimizin ürünleri ile bir kere karşılaştınız. Taksiye bindiniz. Bir maça gitmek istersiniz belki, Türkiye’de futbol, basketbol çok popüler sporlar. Herhangi bir stada gittiniz. Oradaki kesintisiz enerji, aydınlatma vs. buna benzer ürünlerde yine firmamızın ürünleriyle karşılanıyor. Otelinize gittiniz, tamam. Otelden çıktınız, bir mağazaya alışverişe gittiniz. X,y,z bir mağaza. Mağazanın içinde aydınlatma var. Onların kendi kasaları var. Çok önemli ve yine büyük firmaların bütün bu mağazalarındaki ürünlerin enerji ihtiyacı da yine firmamızın ürünleri ile karşılanıyor. Daha devam edin. Büyük süpermarketlere gidin. Onların dondurucu reyonları var. Kasaları var. Aydınlatmaları var. Yine şirketimizin ürünleri. ATM’ye gideceksiniz. Para çekeceksiniz. Paranız bitti. Bunun içinde de şirketimizin ürünleri. Hayatın her alanında Türkiye’de gittiğiniz uğradığınız her yerde yine şirketimizin ürünleri ile karşılaşıyorsunuz. Hayatın bir noktada da kesintisiz devamını sağlamak için orada köşe başında biz varız. Gözümüze çarpmıyor belki ama hemen orada kenarda, duvarın kenarında, belki kasanın arka tarafında, belki arkada ki bir odanın içinde şirketimizin ürünü hayatın kesintisiz devam etmesini sağlıyor.

 

Havalimanına baktığınız zaman çok kompleks bir yapı. Birincisi oraya ilk gittiğinizde Check-In kontuarlarında Check-In yaptırıyorsunuz. Merkeze bağlı bir bilgisayar sistemi var. Burada bir enerji sistemi var. Siz şunu hayal edin. Siz kontuara gittiniz. Kusura bakmayın elektrik kesildi diyemezsiniz. Öyle bir şey mümkün değil günümüzde. Devam ettiniz. Polis kontrolünden geçeceksiniz. Yine aynı şekilde bilgisayarlar karşınızda. Orada da elektrik kesintisini hayal edebiliyor musunuz? Edemezsiniz. Çıktınız. Bir de Duty Free’den alışveriş yapayım dediniz. Hayal eder misiniz karanlık bir Duty Free. Elektrik yok, yazar kasalar çalışmıyor. Mümkün değil. Bunu da geçtik. Valizinizi bekliyorsunuz. Elektrik yok. Valiz de yok. Böyle bir şey de yok. Şimdi aslında verdiğim örnekler daha hayatımıza yönelik. Daha bizlerin yaşayacağı örnekler. Hayatın her alanında, enerjinin gerektiği her yerde kesintisiz güç kaynakları gerekiyor. Diğer bir arkadaşa örnek vermiştim. Allah geçinden versin, düşünün ameliyata girdiniz. Ciddi bir ameliyat olacak. Doktorlar ameliyata başladılar, elektrik kesildi. Hayal edebiliyor musunuz? Sırf bu kesintisiz güç kaynağı değil. Kesintisiz güç kaynağınız var varsayalım. Elektrik kesintisinden etkilenmiyorsunuz ama çok kötü bir hava var. Yıldırımlar, şimşekler vs. Yan odada bir ekipmanlar bağlanmış. Sisteminizi izole etmediğinizi düşünün ve orada ki bir ekipmana, ameliyat yapan doktor elini değdiği anda çarpılıyor. Hayal edebiliyor musunuz? Bunların hiç biri olmaması gereken şeyler. Sisteminizi de izole etmeniz gerekiyor. Her şey insan için. Her şey hayatın akıcılığının devam etmesi için.

Her şey hayattaki o az zamanımızın mümkün olduğunca verimli kullanıp zaman kazandırmak için.

Alternatif enerji için neler diyeceksiniz?

 

Türkiye’deki alternatif enerji tarafının geçmişi çok kısa. Avrupa veya Amerika ile mukayese ettiğinizde oradaki teşvik bizden yıllar önce başladı ve teşvik miktarları oldukça yüksekti. O yüzden bu konuda oldukça ciddi yatırımlar oldu. Fakat 2008 kriziyle birlikte, Avrupa ülkelerindeki ekonomilerin düşmesiyle birlikte hükümetlerin kemer sıkma politikalarında ilk zarar görenlerin başında bu alternatif enerji teşvikleri oldu. Türkiye bu konularda belki başlarda biraz daha tereddütlü ve yavaş hareket etti. Son iki senedir, hatta biz bu senenin başında, bilhassa güneş tarafında ciddi yatırımlar görüyoruz. Tabi işin bir tane de üzücü tarafı var. Bu konuda yerli oyuncu çok sınırlı. Yani pazara baktığınız zaman en üzücü tarafı, Türkiye’de ofis açmış yabancı firmaların çokluğu. Bu konuda bizim ülkemizde fazla bir Know-How yok. Bilgi birikimi yok.

 

Güneş enerjisinde mi?

 

Güneş enerjisi tarafında. Bilhassa malzeme tarafında. Ürün tarafında. Cell’lerinden düşünün, Inventor’lerinden düşünün… Birçok tarafta ama bizler de Türkiye olarak bu işi öğreniyoruz. Yakın zamanda yanılmıyorsam Antep’te bir üretim başladı. Güneş panelleri konusunda yerli bir firmanın üretimleri başladı. Bu konuda yatırım devam ediyor. Yerli üretici sayısı gittikçe artıyor. Şunu söylemek istiyorum. Bu bir Trend. Bu Trend önümüzdeki 3 veya 5 sene daha devam eder. O yüzden de sanayicimizin, yatırımcımızın elini çabuk tutması gerekiyor.  Ondan sonra belirli bir doyuma ulaşacaktır. Sonra bu kadar yoğun yatırımlar olmayacaktır.

 

Siz mesela firma olarak rüzgar ve güneş santralleri üretimiyle ilgili bir parça ya da bir kısımda var mısınız?

 

Rüzgar değil ama güneşte varız. Türkiye’de bu sene devreye aldığımız yaklaşık 10-12 Megawatt’lık güneş enerji santrali var. Bu konuda bizim en büyük şansımız şuydu: Biz pazarın gidişatını önceden gördük. Önceden gördüğümüz için hazırlıklarını önceden yaptık. Elemanlarımızı, çalışanlarımızı önceden yetiştirdik ve bu tırmanma başladığı zaman biz zaten hazırdık ve oradaydık. Tabi bunun arkasında şu da var. Ciddi bir finansman kaynağınızın da olması gerekiyor. Güçlü bir firma olmanız gerekiyor. Bütün bu özelliklere sahip olduğumuz için ve 34 yıllık bir şirket olduğumuz için de piyasa içinde bu konuda ciddi bir güven var. Bu sene, geçen sene de dahil olmak üzere ciddi bir şekilde güneş tarafında aktiftik. Rüzgar tarafı çok ilgi alanımızda değil. Vakti zamanında rüzgar tribünü Ar-Ge’si yaptık, geliştirdik ama ondan biraz daha fazla güneş tarafıyla ilgileniyoruz. Kendi teknolojimizin olduğu Invertor’ler vs. olduğu alana yöneliyoruz. Çünkü kesintisiz güç kaynağının yapısında da Invertor’ler bulunur. Burada şunun altını çizmek istiyorum. Ülke olarak rüzgar ve güneşe çok elverişli bir ülkeyiz. Tabi bu yeni bir söylem değil. Bunu herkes söyleyecek. Bunu da değerlendirmeye başladık. Hem güneş yatırımı, hem rüzgar yatırımı. Hakikaten yatırımcılarımız, sanayicilerimiz bu konuya eğildi. Bu konuda tek bir sıkıntı var. Bürokrasi tarafı çok uzun sürüyor. Bunu da belki biraz daha sadeleştirebilirsek bu yatırımlar çığ gibi artacaktır. En azından biraz bürokrasiyi azaltalım.

Bizim yatırımcımız yine o yatırımını yapacaktır. Her türlü elinden gelen çabayı gösterecektir. Burada söylemek istediğim tek şey bürokrasinin biraz azaltılmasının gerektiği. Bu da aslında yeni bir süreç. Hem Türkiye için, hem Türkiye Cumhuriyeti Devleti için yeni bir süreç ama bürokrasi azaldığı zaman yatırımlar çığ gibi artıyor. Türkiye doğru yol üstünde gidiyor bu konuda da.

 

Güneş santrali ile ilgili çalışmalarınız hangi alan üzerinde. Panel üzerinde mi çalışıyorsunuz yoksa Invertor mu?

 

Bizim çalışmalarımız anahtar teslim. Her şeyden önce şirketimizin bünyesinde ciddi bir mühendislik kadrosu var. Ciddi bir bilgi birikimimiz var. O yüzden de kendi ürettiğimiz ürünlerde ki bunlar nedir? Inventor tarafıdır veya mekanik aksamdır. Onun dışında panelleri şu anda yurt dışından tedarik ediyoruz ama işin mühendislik kısmı çok önemli. Mühendislik kısmı da bünyemizde. Şirketimizin ciddi bir servis merkezi var. 7/24 hizmet veren. Bu konuda ciddi yetişmiş çalışan kadromuz var. O yüzden de biz anahtar teslim; projenin oluşturulmasına ve devreye alınıp elektrik üretilmesine kadar anahtar teslim çözümler üretiyoruz.

 

Bugün firmanızda, Ar-Ge bölümünüzde, üretim bölümünüzde kaç kişi çalışıyor? Biraz bunlardan bahsedebilir misiniz?

 

Tabi. Firmamızda 500’e yakın çalışanımız var. Ar-Ge’mizde 60’a yakın çalışanımız var. Bunun yanı sıra üretimimizde 200’e yakın çalışanımız var. Tabi üretim dönem dönem kapasite durumunuza göre daha da artıp, daha da azalabiliyor. Onun dışında da çok ciddi bir mühendis kadromuz var. Türkiye’de Ankara’da ve Kayseri’de kendi şubelerimiz var. Diğer bölgelerimizde yetkili bayi kanallarımız var. 2000’e yakın satış noktasından son kullanıcı veya iş yerlerine erişebiliyoruz. Onun dışında servis tarafı tabi çok önemli. Servis tarafında mevcut merkezimizde 70’e yakın servis mühendisi veya teknisyeni arkadaşımız var. Bölge ve bayiliklerimizle de birlikte 200’e yakın çalışanımız oluyor. Ben hep şunu söylüyorum: Çok tanınmış, bilinmiş markaları da alsanız her zaman başınıza bir sıkıntı gelebilir. Ürünler de sonuçta insan yapımı. Buradaki sıkıntı ne olursa olsun, iyi bir servis hizmeti alırsanız, anında, hiç beklemeden, o sıkıntılar her zaman bertaraf edilecektir. Biz de o yüzden servis tarafına çok ciddi yatırım yaptık. Ciddi önem verdik. Gerektiği yerde ana firmamızdan, Le Grande firmasından destek aldık, danışmanlar getirdik. Şu anda 7/24 her türlü aksaklığı giderebilecek bir altyapımız var.

 

Le Grande tarafından satın alınma süreci oldu. Nasıl gerçekleşti? Öncesi, sonrası biraz bahseder misiniz?

 

Tabi. Her aşamasında sürecin içerisindeydim. Bu Fransız devi her şeyden önce bir araştırma yapmış. Kendi ürün gamına bakmış ve demiş ki, bizim hangi ürün gamına ihtiyacımız var tamamlayıcı olarak? Listenin en tepesinde kesintisiz güç kaynakları çıkmış. Firma genel prensip olarak sektöründe ve ülkesinde lider olan firmaların satın almasını yapıyor. Aksi taktirde hani ikinci veya üçüncü sıradaki firmaların satın almasıyla ilgilenmiyor. Böyle bir stratejileri var. Geleceğe dönük bir yatırım olarak da bakıyor. Firma tüm dünyadaki oyuncuları taradığı zaman buradaki en büyük potansiyelli, gelişmeye en açık firma olarak listenin başında şirketimizi görmüşler. Süreç bu şekilde başladı. Tabi bu bir dönem, 2008-2009 yıllarının başında krizin patlak vermesiyle birkaç ay askıya alındı. Daha sonra krizin de yavaş yavaş nereye gideceğinin görünmesiyle birlikte bu süreç tamamlandı ve bu büyük Fransız grubuna katıldık.

 

Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ediyoruz. Sizin de eklemek istediğiniz bir şey var mı?

 

Hayır, ben de teşekkür ediyorum.

 Söyleşi Tarihi : 27 Mayıs 2014

Read More
Tanju Argun Söyleşisi

tanju argn

“Northern Telekom, DMS denilen büyük şehir santralleri, dijital santralleri koymaya başladı. Alcatel kendi santrallerini koymaya başladı. Bu arada bir rakip daha geldi. Siemens girdi devreye. Siemens’ten daha sonraki yıllarda, Tansu Çiller’in başbakanlığı zamanında Ericsson geldi. Dolayısıyla rekabet gittikçe kızışmaya başladı. Türkiye’de 4 tane firma. Tabi ki böyle olunca pazar payları düşüyor. PTT ihalelerde bütün firmaları öldürmemek için en düşük fiyat verene işin %40-50′sini verirdi. Ondan sonra gelen fiyata %20′sini verirdi. Öbürüne %10′unu verirdi. Böyle böyle bölerdi ki diğer firmalar sıfır işle durmasın diye. O da akıllıca bir ihale yöntemiydi. Dolayısıyla kaybeden firma bile en azından bir pay alıyordu. Böyle bir şeyle işte gelişti, gelişti ve en sonunda dijital santraller oluşmaya başladı. Biz yine durmadık. Kendi özel santralimizi bu sefer dijitale çevirdik ve bu sefer dijital köy santralleri, dijital özel santraller yaptık. Onları geliştirdik.  Onları satmaya başladık.  Yani özet olarak baktığımızda Netaş teknolojiye ayak uydurmuş ve 80 ile 90’lı yıllar arası yani 10 senede Türkiye’nin yüzünü değiştirmiş kuruluşlardan birisiydi. İşte telekomünikasyon devrimini yaratan. Tabi ki hükümetle birlikte, destek alarak yapılan bir işti bu.”

Ben 1973 Ocak’ta Netaş’ta işe başladım. Beni önce kalite kontrole alacaklardı, Kalite Kontrol Müdürü ile mülakat yaparlarken birden bire odasında misafir olan Mühendislik Departmanının Müdürü, mühendisliğe alacağım seni, dedi. Mühendisliğe girdim. Ondan sonra Netaş’ta uzun yıllar mühendis olarak çalıştım. Ar-Ge’nin kurucularından bir tanesiyim. Özellikle araştırma geliştirme konusunda Türkiye’de çok iyi şeyler yaptığım bir şirket ve onun çekirdeğini biz yarattık.

 

Netaş’ın kuruluşu hakkında neler söyleyeceksiniz?

Ben girdiğimde Netaş 4-5 senelik bir kuruluştu. Nasıl kurulduğuna gelince o zamanlar tek firmaydı. PTT bir ihale açıyor ve bu ihalede elektronik santraller, elektronik değil de o zaman elektronik yok daha telefon santralleri diyelim. Türkiye’de telefonun durumunu özetliyeyim o sırada. 03′ü arıyorsun, şehirlerarası arama için. Ertesi gün sana bağlıyorlar. Böyle bir şey.

 

75′lere, 76′lara kadar böyle. Evine telefon almak için müracaat ediyorsun, adresi Zincirlikuyu Mezarlığı diye gösteriyorsun. Böyle espriler yapılırdı. Yani telefonu almak mümkün değil, telefonla konuşmak mümkün değil, otomatik arama diye bir şey söz konusu değil. Ülkenin durumu bu. Biz Netaş olarak burada çok önemli bir rol aldık. Türkiye’nin yaşadığı gerçekten bir telekomünikasyon devrimidir. Çok hızlı gelişmiş bir devrim. Tabi bunun bir başlangıcı var. Başlangıçta Crossbar santraller, elektromekanik santraller ve o zaman bu ihaleyi Northern Telekom kazanıyor ve Türkiye’ye Crossbar santralleri kurmaya başlıyor. PTT ile anlaşmalı. Yalnız PTT bir şart öne sürüyor. Mutlaka yerli üretim istiyorum, diyor ve yerli üretim şartını da yerine getiriyor. Netaş’ı kuruyorlar ortak olarak. %49, %51 ortaklıkla bir yabancı şirket olarak. PTT’nin kontrolünde bir şirket kuruluyor. Bu şirkette üretime başlıyor. Biz de o sırada devreye giriyoruz. Crossbar tip santraller tabi ki.

Ondan önce ne vardı?

Ondan önce Rotary Santal var. Fransızların, Step By Step dedikleri ama 2.Dünya Savaş’ından kalma, 1.Dünya savaşından kalma santraller bunlar. İşte Tahtakale Santrali’nde vardı. Dönen şeyler var. Step By Step. Pas A Pas diyorlar.  Motorlar çalışıyor ve kontakları bağlıyor. Böyle ilkel.

Telefonu ertesi gün bağlayan santral galiba doğru mu?

Evet. Adım adım, Step By Step dedikleri bir sistem.

Corssbar ile başlayan tasarımda ilk adımlar…

Crossbar sistem çok daha modern bir sistem ama o da elektromekanik bir sistem. Elektronik yok çünkü. Bu sürede Netaş bayağı bir aşama kaydediyor ve Türkiye’nin birçok büyük şehrini donatıyor. Sıra geliyor tam otomatik aramaya, şehirlerarası aramanın otomatik hale gelmesine. İşte orada biz devreye girdik. STD dedikleri  Subscriber Tone Dialing, abonenin şehirlerarası araması, otomatik olarak.

Santral memuru olmadan mı?

Olmadan. Direkt 9’u çevirip çıkıyorsun ya şimdi dışarıya. O özelliğin getirilmesi… Bu tabi Türkiye için o devirde çok büyük bir olay. Bunun için de ücretlendirme jeneratörleri falan gerekiyor. Yani abone şehirlerarası aradığı zaman ona periyodik Pulse göndereceksiniz. Öyle şehir içindeki gibi bir tane ücretlendirmeden olmuyor bu. Şehirlerarası aramada ne kadar süre konuşursa o kadar ücretlendirmeniz gerekiyor.  Meter Pulse Generator tasarımı ile başladık işe. Bu ücretlendirme cihazı Kanada’dan çok pahalı geliyordu. Bunları yerli yaptık. Lambalı devreler vardı, eski radyo lambaları. Bu lambalı devrelerin hepsini elektronik hale getirdik. KİT’ler halinde uyguladık. Bu tip modernizasyonlar yaptık. Tabi bunun hikayesi, macerası da uzun.

Northern Telekom kontrolü uzun bir süre bize vermedi ama biz neticede onları ikna ettik. Dedik ki bizim burada mühendislik Kanada’dan çok daha ucuz.

Eskiden biz Kanada’ya soruyorduk her şeyi. Query gönderiyorduk, onlar bize cevap veriyordu. Yani bir problemin çözülmesi 1 ay sürüyordu. Cevap geldi, gitti. Ben el koydum bu işe. Bu bizim kurduğumuz çekirdek Ar-Ge departmanında problemleri çözmeye başladık. Tabi yabancı şirket işkillendi. Ne oluyor? Bizim dizayn hakkımızla nasıl oynarsınız siz? Resimleri nasıl değiştirirsiniz? Buraya tatbikat için adam gönderdiler. O gelen adamda Netaş’ın daha sonraki Genel Müdürü oldu.

Hangi sene bu?

75′ten bahsediyorum.

Crossbar santralleri kurulurken mi?

Tabi, tabi. Kuruluyor. Devam ediyor ama bir sürü problem çıkıyor. Sinyal problemleri çıkıyor, uyuşma problemleri çıkıyor, imalat problemleri çıkıyor. Bunların hepsini çözmeniz gerekiyor ve neticede tatbikat için gelen adamla -daha sonra Netaş’ın Genel Müdürü olan bir kişi- çok iyi anlaştık. Adamı ben ikna ettim. Dedim, sizde mühendislik pahalı, biz bunu daha ucuza hallederiz. Hiç boşuna endişe etmeyin. Biz bazı ufak şeyleri size göndermeyelim. Biz kendimiz halledelim. Ufak ufak derken işi büyüttük. Bütün Crossbar’ı neredeyse redizayn ettik ve daha hızlı bir şekilde üretim yaptık. Bu yıllar böyle geçti.

Crossbar santralleri şehir şehir mi yoksa her şehre ayrı mı kuruluyordu?

Her yere tabi. Her yere ayrı kuruluyor. Bir tane merkez var Tahtakale’de. Bütün Türkiye’yi bağlayan merkez. Herkes oraya bağlanıyor. Oradan dünyaya açılıyor.

Her şehri gezdiniz yani?

Tabi tabi.

Köyleri?

Daha sonra köyleri de gezdik. Maceramız daha başlamadı, gelmedik oraya.

Elektronik ve dijital santral devrine geçiş hakkında neler diyeceksiniz?

Bu Crossbar’lar devam ederken biz de tasarımlarımızı geliştirdik ve baktık ki bu Crossbar artık demode olmuş. Bu arada PTT bir ihaleye daha çıktı. PTT diyorum çünkü o zaman Telekom değildi. Bir ihaleye daha çıktılar. Artık devir modernleşiyor. Teknoloji gelişiyor. Elektronik santraller çıkmaya başladı yavaş yavaş ama öyle bir aşama oldu ki elektronik santral çıktı, 2 sene sonra dünyada dijital santraller boy göstermeye başladı.

Elektronik ile Crossbar aynı şey mi?

Hayır, değil.

Yani Crossbar’dan sonra elektronik geliyor, öyle mi?

Tabi. Crossbar, elektronik, ondan sonra dijital geliyor. Elektronik santral de analog fakat her şeyi elektronik olarak yapıyorsun. Yani yazılımla yapıyorsun. Software ile yapıyorsun fakat analog, dijital değil. PTT bu ihaleyi açtı. Northern Telekom buna elektronik santral teklifi verdi fakat o zamanın PTT Genel Müdürlerinden zannedersem Emin Bey, Emin Başer, çok akıllı bir karar verdi ve elektronik santral istemiyoruz, direkt dijitale atlamak istiyoruz, diye bir görüş öne sürdü. Northern Telekom’u zorlayarak dijitale girildi ve tabi bu arada rakipler de çıktı. İşte Teletaş. PTT Arla’yı, Teletaş haline dönüştürdüler. O da bir fabrika oldu. Onlar da Fransızlarla anlaştılar. Eski ismiyle Alcatel.

Köy tipi santraller ve Özal damgası!

Bu şekilde bir gelişme oldu fakat bizim tabi bu arada kendi Ar-Ge’miz olduğu için kendimiz telefon santrali geliştirmeye başladık. Özel kişiler için, özel şirketler için telefon santrali geliştirmeye başladık ve elektronik santral geliştirdik. Bu çok başarılı oldu.

Santrale Space Net ismini koyduk ve bir satış patlaması yaşadık. Bütün Türkiye pazarının %60′ını ele geçirdik. Tabi burada da yabancı ortakla aramızla çatışmalar vardı. Devamlı mücadele halindeydik.

Sonra biz de bunu kendimizde yaşadık. Azerbaycan’a teknoloji götürdük. Aynı şeyi biz de yaptık. Bu normaldir. Burada yabancı ortağı kınamıyorum çünkü her şeyinizi veriyorsunuz. Bir ülkeye yatırım yapmışsınız. O ülkede birileri çıkıyor, sizin tasarımlarınızı bırakıyor, başka tasarımlar yapıyor. Bunlar hassas konular ama Türkiye için gerekli olan şeylerdi ve zamanında yaptık.

Türkiye telekomünikasyonuna Özal’ın hakikaten çok büyük katkısı var. Özal’ın Başbakanlığı dönemi. Cumhurbaşkanlığı daha değil. Bu özel santrali biz köy santraline çevirdik. Küçük, Very Small Office dediğimiz, çok küçük ofis dediğimiz köylerde denemeye başladık ve o da çok başarılı oldu. Türkiye’nin bütün köylerine acayip siparişler aldık. Bütün köyleri donattık. Her köyde 300-500 abonelik santraller bunlar. Hatta daha da küçük olabiliyordu, 200 aboneli.

Elif, köy santrali analog. Bir de onun dijital versiyonunu çıkardık sonra. Zaten 40.000 köye Elif verdik. Özel şirket santralini köy santraline dönüştürdük. İşte onu da kendimiz tasarlamıştık. Dijinet çıktı. Elif’ten sonra. Dijital versiyonunun da ismi DRX4. Tabi bu arada rekabet yönetimi de çok önemli. Ciddi rekabet vardı. Ericsson var, Siemes var, Alcatel var… 3-4 tane firma var yani. Türkiye’de pazar doydu.

Peki onlar da mı santral yapıp satıyorlardı?                         

Tabi. Bir de aynı şeyi. Biz ne yapıyorsak aynısını yapıyorlar, ancak onların tasarımı bizimki kadar gelişmiş değildi. Onlar sadece yabancı şirketlerin, ortaklarının tasarımlarını satıyorlardı. Özellikle Siemens ve Ericsson tamamen yabancı ortağın şeyini satıyordu burada. Dolayısıyla pazar doydu. Türkiye’de her insanda telefon var. Her evde telefon var. Herkes otomatik arama yapabiliyor. Ancak işte olmayan, bütün köyler telefon sahibi oldu.

Peki bir santralin köye kurulması ne kadar sürüyor Tanju Bey?

1 gün.

1 gün. Dolayısıyla sürekli dolaşıyorsunuz, doğru mu?

Tabi sürekli. Bütün Anadolu’yu donattık. Herkes telefonla tanıştı. Hayatında ilk defa telefon gördü. Tabi bu büyük bir ivme kazandırdı. Daha sonra uluslararası aramalar başladı. Uluslararası aramalar için bir takım sinyalizasyon geliştirmeniz gerekiyor. Onları yaptık. Onları ilave ettik ve bu arada dijital santraller de çıkmaya başladı.

Northern Telekom, DMS denilen büyük şehir santralleri, dijital santralleri koymaya başladı. Alcatel kendi santrallerini koymaya başladı. Bu arada bir rakip daha geldi. Siemens girdi devreye. Siemens’ten daha sonraki yıllarda, Tansu Çiller’in başbakanlığı zamanında Ericsson geldi. Dolayısıyla rekabet gittikçe kızışmaya başladı. Türkiye’de 4 tane firma. Tabi ki böyle olunca pazar payları düşüyor. PTT ihalelerde bütün firmaları öldürmemek için en düşük fiyat verene işin %40-50′sini verirdi. Ondan sonra gelen fiyata %20′sini verirdi. Öbürüne %10′unu verirdi. Böyle böyle bölerdi ki diğer firmalar sıfır işle durmasın diye. O da akıllıca bir ihale yöntemiydi. Dolayısıyla kaybeden firma bile en azından bir pay alıyordu. Böyle bir şeyle işte gelişti, gelişti ve en sonunda dijital santraller oluşmaya başladı. Biz yine durmadık. Kendi özel santralimizi bu sefer dijitale çevirdik ve bu sefer dijital köy santralleri, dijital özel santraller yaptık. Onları geliştirdik.  Onları satmaya başladık.  Yani özet olarak baktığımızda Netaş teknolojiye ayak uydurmuş ve 80 ile 90’lı yıllar arası yani 10 senede Türkiye’nin yüzünü değiştirmiş kuruluşlardan birisiydi. İşte telekomünikasyon devrimini yaratan. Tabi ki hükümetle birlikte, destek alarak yapılan bir işti bu

Ondan sonra işte dış ülkelere açıldık. Azerbaycan, Kazakistan… Yine o Özal’ın döneminde.

Oraya altyapılar mı kurdunuz?

Altyapılar, Joint Venture’lar kurduk. Üretim yapmak için fabrikalar kurduk. Kazakistan, Azerbaycan ve Rusya’da. Rusya o zaman çok enteresan bir pazar tabi. Köylere gittin mi, diye sordun. Daha çok Rusya’ya gittim ben. Moskova’ya en az 100 kere gitmişimdir. Rusya’daki telekomünikasyon durumu bizden daha da feciydi çünkü komünist rejim vardı, Gorbaçov’a kadar. Bu komünist rejim özellikle insanların birbirleriyle konuşmasını istemediği için teknolojiyi geri bırakmış. Yoksa Rusya’nın yapamayacağı iş değil. Ay’a giden adam, uzaya giden adam telefon problemini çözemez mi? Çözer ama özellikle çözülmemiş çünkü insanların birbiriyle serbestçe konuşması istenmiyor. Böyle bir rejim var. Dolayısıyla orada çok büyük işler aldık, yaptık. Keza oradan ayrılan Türki Cumhuriyetlere çok şey yaptık. Nijerya’da işler yaptık. Fas, Morocco, Arap ülkelerinde işler yaptık. İran’da yaptık, Irak’ta yaptık. Bir sürü yerde iş yaptık. Bu arada tabi Türkiye de bugünkü duruma adım adım geldi.

Bir zamanlar telefon da üretmişsiniz, doğru mudur?

Telefon da ürettik. Santral üretince telefon da üretiyorsun tabi. Northern Telekom’un lisanslı telefonu üretiliyordu. Bildiğin kadranlı, büyük telefonlar.

Çevirmeli mi?

Çevirmeli. Onlar üretiliyordu Netaş’ta. Ondan sonra biz kendi tasarımlarımızı getirmeye başladık. Yine elektronik telefonlar, tuş basımlı telefonlar getirdik, yaptık, geliştirdik. Çok güzel çeşitli tasarımlar yaptık. Cep telefonu konusuna girdik. Cep telefonu için Fransız Matra ile bir lisans anlaşmamız vardı. Türkiye’ye ilk cep telefonunu biz getirdik. Yani cihaz olarak.

Ne zamandı bu?

93-94 gibi. O seneler işte. Aslında Turkcell’le ihaleye de girdik biz. İşletme ihalesine girdik ve biz kazandık. Motorola ile ortak olarak.

Hangi ihaleyi?

Turkcell’in kazandığı ihaleyi işletmeci olarak. O zamanlar ben Northern Telekom’ı ikna edemedim maalesef. Biz üreticiyiz, işletim sisteminden anlamayız, dediler bana. Halbuki bugün Turkcell’in yerinde Netaş olacaktı. Yani öyle ihaleyi de kazanmıştık. Motorola ile beraber girdik. O zaman Genel Müdürdüm tabi.

İlk Turkcell ihalesinde biz projeksiyonlar götürdük. Yok efendim ev telefonu varken, mobil telefonu kim kullanacakmış. Adam telefon mu taşır? O zamanın vizyonu. Yabancıları ikna edemedik. Bir de 500 milyon dolar lisans parası ödemek zorundaydınız. Ondan kaçındılar. Halbuki biz hepsini ödemeyecektik. Motorola ve Profilo ile ortaktık. Biz %40′ını ödüyorduk. Diğer firmalar diğer kısımları ödüyordu. Yani neticede olmadı.

Türkiye’de cep telefonu üretimi niye yaygınlaşmadı? Zorlu da bu işin içine girmek istemiş ama danışmanlarından bir tanesi sürekli dizayn yenilemek gerektiğinden bu alana girilmemesini tavsiye etmiş

Evet. Onlardan biriside benim. Ben çünkü Vestel’de çalıştım. Netaş’tan sonra Vestel’de çalıştım. Ahmet Bey devamlı cep telefonu işine girmek istiyordu. Ben de kendisini sokmadım yani açık söyleyeyim çünkü üretim Feasible değil. Volume elde edemezseniz, hacim elde edemezseniz. Rekabet edebilmeniz mümkün değil ve devamlı teknoloji değişiyor. 6 ayda bir yeni model çıkarmak zorundasınız.

Yani bizim dizayn hızımızın o anlamda düşük oluşuyla mı ilgili?

Dizayn hızı ile alakası yok bunun. Üretim fizibilitesi ile ilgili.

Üretim ölçeği ile mi alakası var?

Tabi, tabi. Dizayna ayak uydurabilirsin sorun o değil. Çünkü aynı anda takip ediyorsun teknolojiyi ama üretim Feasible olmuyor yani maliyetler açısından.

Vazgeçti sonra, girmedi. Girseydi çok para kaybederdi. Televizyon işine benzemiyor bu.

Tabi teknoloji gelişti ondan sonra IP Swtiching başladı. Şu anda bizim bütün santraller kalktı. Hepsi IP haline dönüştü. Internet Switching dedikleri. Telefon santrali diye bir kavram kalmadı artık şu dönemde ve bizim Telekom da buna gayet iyi ayak uydurdu. Türkiye’yi yeniden IP santrali şekline dönüştürdü. Çok küçük, az yer kaplayan sadece bir Server kutusu yani. Bir şeylere hizmet ediyor. Telefon santrali diye bir kavram kalmadı. Bizim yaptığımız her şey boşa gitti.

 

Türkiye batıyordu. 94 krizinden bahsediyorum. Ben tatile gittim İsviçre’ye kayak yapıyorum. Telefon geldi, Genel Müdürüm o zaman. Rakamları da tam hatırlamıyorum şimdi. Dolar 4000 liradan 14000 liraya fırladı. Hatta ben Kanadalılara söylediğim zaman 14.000′den 40.000′e fırladı TL olarak ve bana inanmadılar. Fourty mi, Fourteen mi, diye tekrar ettirdiler bana yani. Öyle bir durumda 80 milyon dolar alacağımız vardı PTT’den. Bu alacak tabi Türk Lirası olarak. PTT ödüyor parayı ama geç ödüyor ve 80 milyon dolar karşılığı alacağımız var. Buna karşılık bankalara 80 milyon dolar, dolar olarak borcumuz var. Düşünebiliyor musun faciayı. Alacağın TL, alacağın şeyi karşılıyor yani gayet güzel ama dolar 14000 liradan 40000 liraya çıkınca bütün denge altüst oluyor ve nitekim konkordato ilan etti Teletaş ve bütün bankacılar gittiler Teletaş’a. Oradan çıkan herkes benim odama geldi. Tabi ben palas pandıras geri döndüm. Benim odama geldiler. Teletaş batıyor, siz de batıyorsunuz. Yok yahu biz batmıyoruz, diyordum ben. Batıyoruz denir mi? Bir şirketin Genel Müdürü, bankacılara batıyoruz derse bittin yani. Yok, bizim böyle bir şeyimiz yok, dedim. Ondan sonra biz dedim, alacağımız şu, vereceğimiz şu, hesapları gösterdim. Borçlusun çünkü hesap vermek zorundasın. Ondan sonra anlattım bir güzel.

Bu arada biz toplam kalite yönetimi felsefesini uyguluyorduk. Toplam kalite yönetimini uyguladık o krizde de. Kriz yönetimi uyguladık. Önce çalışanlara gittik. Türkiye’nin durumu budur sizden fedakârlık bekliyoruz. Ne istiyorsunuz, dediler bana. Tabi bunun evveliyatı var. Oraya gelebilmek için, insanlara onu söyletebilmek için şirkette uyguladığın yönetim çok önemli. O fedakârlıkta bulunuruz, dediler. Ücretsiz bile çalışırız, dediler yani böyle bir sadakat vardı şirkette. Toplam kalite yönetiminde sosyal paydaşlar var. Bir tanesi çalışanlar. Bir tanesi ortaklar. Bir tanesi müşteriler. Bir tanesi de sana iş yapan, sana malzeme veren, servis veren insanlar. Bunların hepsiyle konuşman gerekiyor bu sorunu çözmen için. Ortaklara gittik. Dedim bana 20milyon dolar kredi vereceksiniz. Bu sorunu başka türlü çözemeyiz. Uzun münakaşalar tabi kolay olmadı ama  20 milyon doları verdiler. Ondan sonra müşteriye gittik. Veli Bey, Genel Müdürdü o zaman. Dedim ki, Veli Bey, vermezsiniz batacağız. Alacaklarımızı tahsil edelim. Bizde sorun yok, biz ödeme yapıyoruz, dedi. Biraz hızlandıralım, dedik. Onlar hızlandırdılar.

Bu arada global şirket yönetiminde rekabet açısından enteresan bir gelişme oldu. Kitabımda da yazdım ama daha yayınlamadım.

Örnek olacak bir olay. Teletaş en büyük rakibimiz, ortağı ise Alcatel. Teletaş Belçika’dan yönetiliyor. Belçika firmasıydı. Bu krizde şirket konkordato ilan ettiği için kendi şirketi PTT’ye bir teklif yaptı. Bu teklifi yaparken de özel elçiler vasıtasıyla yaptı. Tansu Çiller’in eşini kullanarak yaptı. PTT’yi zorladılar. Size kredi verelim, dediler. 100 milyon dolar. Belçikalı firma PTT’ye 100 milyon dolar kredi veriyor ama bu parayı bizim şirketimizden mal alarak, bizim şirketimizi kurtarmak için kullanacaksın diyor. Hükümetten PTT’ye böyle bir politik baskı var.  PTT buna direnç gösterdi. İstemiyorum, benim paraya ihtiyacım yok, dedi. PTT ödüyor hakikaten ödüyor ama ihtiyacı karşılamıyor. Bu doların birdenbire fırlamasından dolayı problem var. 100 milyon krediyi zorla PTT’ye verdiler. Yani PTT Genel Müdürü istememesine rağmen 100 milyon dolar kredi verildi. Tabi PTT de, rahmetli Veli Bey de buna karşılık, bana bunu zorla verdirttiler, tamam, para benim kasamda. Ben bu parayla bütün şirketlere eşit olarak borçlarımı ödeyeceğim, dedi ve birden bire kulaklarımızdan para fışkırmaya başladı çünkü rakibin parasını bize ödedi. Onlara da ödedi. Onların borcunu da ödedi ama bize de ödedi.

94-95 Netaş’ın en karlı yılları oldu çünkü birden bire nakit arttı. Repo olayı vardı.  Faizler %1000′lere çıktı yani inanılır gibi değil. Banka faizleri, repo faizleri. Bizim en çok kar ettiğimiz yıl oldu. Rakibin sayesinde. Bu Belçikalıların açısından bir yüz karasıdır ama bizi kurtaran faktörlerden bir tanesidir.

Ondan sonra biz tabi kurtardık durumu. Genişlememiz devam etti.

Siz ondan sonra nelere yöneldiniz?

Biz daha çok ihracat ile ilgileniyorduk o sıralarda çünkü artık Türkiye’de ilgilenecek bir şey kalmamıştı.

Elektronik santral mi ihraç ediyordunuz?

Evet, evet. Oralarda Joint Venture, ortak yatırımlar kurmaya başladık. Afrika ülkeleri, Ortadoğu ülkeleri… Oralara yöneldik. Türkiye’de üretimimiz tabi devam ediyordu.

Peki GSM altyapısıyla ilgili herhangi bir işe girişmek gibi bir düşünceniz oldu mu?

Hayır hiçbir şey yapmadık fakat biz alternatif olarak Silahlı Kuvvetlere yöneldik. Özellikle bu TAFİCS ve TASMUS projelerinde, bir de uçaklarda, gemilerde IFF yani dost düşman tanımlama sistemi var, biliyorsun. Gelen uçağın düşman uçağı mı, dost uçağı mı olduğunun bilinmesi. Özellikle Kıbrıs’ta o Kocatepe muhribinin batırılmasından, kendimiz tarafından batırılmasından sonra…

Evet, bunu Aselsan’ın kuruluş sebebi olarak aktarıyorlar.

Tabi, tabi. Odur ama Aselsan yapmadı bu işi, biz yaptık. IFF’i Türkiye’ye getiren biziz. Amerika’da bir firmayla ortak tasarladık. Her şeyi de kendimiz yapmadık yani onu söyleyeyim. Bazı şeyleri, teknolojiyi getirmek zorundasın. Aşama kaydedebilmek için. Her şeyi kendin yapmaya kalkarsan en baştan, alfabenin a’sından başlaman lazım. Halbuki millet almış başını gitmiş. Bir vagondan binmen lazım. Onun için bir Amerikan firmasıyla anlaştık ve TSK’ya NATO’nun onaylı cihazlarını getirdik.

Ne zaman oldu bu?

Aselsan’dan sonra bunlar. 90′larda yani. IFF’i getirdik. Ondan sonra TAFİCS ihalesi, TASMUS projesi. Bunların hepsinde çalıştık. TASMUS hala devam ediyor hatta. Netaş hala TASMUS üretimi yapıyor. Silahlı Kuvvetleri bir pazar olarak gördük. Stratejik bir pazar olarak oraya girdik.  Yani tabi işi büyütmek için devamlı arayış içerisindesin. Yeni şeyler geliştiriyorsun. Mesela Sahra Santrali geliştirdik asker için.

Paraşütle atıyorsun. Çok vahim testleri var onun. Öyle normal şehre kurduğun santrale benzemiyor. Küçük santral, 30 aboneli. Hemen savaş alanına kurulacak ama sağlam olması lazım. Paraşütten atıyorsun, kırılmayacak, dökülmeyecek. Ne bileyim suya sokacaksın, su geçirmeyecek. Yangına dayanıklı olacak. Böyle özellikleri olan santraller geliştirdik. Onları da yaptık. Onu hala alıyorlar. Onun dışında telekomünikasyon anlamını yitirdi.

İnternet, web çıktıktan sonra komünikasyon diye bir kavram kalmadı. Artık bilişim var. Bu söylediğim çok önemli. Yani telekomünikasyon yok, yani bilişim var. Bilgi ve iletişim.

Telekomünikasyon artık bir bilişime mi dönüştü?

Evet. Yani bilişim, bilgi ve iletişimin birleşmesidir. Dolayısıyla bilgi yönetmekle, bilgiyi işlemekle, onu iletişim haline getirmektir bilişim. Bunun ismi bilişim artık. Telekomünikasyon değil, iletişim değil. İletişimi PR’cılar kullanıyor. Halka ilişkiler. İnsanlarla iletişim. O ayrı bir kavram. Bu iletişim yani telekomünikasyon dediğimiz iletişim artık yok. Bundan sonra bilişim yani bilgisayar, internet…

Peki, Tahtakale santrali 80′lerde bir kere arıza yapmış galiba?

Çöktü. Onun hikayesi çok uzundur.

Biraz özetler misiniz?

Özetleyeyim. Northern Telekom Türkiye’ye dijital santralleri getiriyor fakat işaretleşme sistemi yanlış yani Kuzey Amerika’da çalışan işaretleşme sistemini olduğu gibi buraya koydular. Tahtakale Santrali. DMS200 ismi. Santral kuruldu, çalışmaya başladı fakat bir anda çöktü. Yazılım çöktü. İşaretleşme sistemini adapte etmeye çalışıyorlar. Santral bir anda çöktü. Tahtakale’nin çökmesi demek, bütün Türkiye’nin çökmesi demek. Yani inanılır gibi bir olay değil. PTT Genel Müdür Yardımcısı Osman Gözüm, ben Netaş’ın Ar-Ge departmanının başındayım. Direktörüm ve bu olay oldu.

Tabi biz gece santralde sabahladık.

Bu olay tam geçiş zamanında mı oldu?

Evet. Geçiş esasında. Servet Paşa. 12 Eylül’den sonra, PTT Genel Müdürü askerdi, emekli generaldi. Servet Bilgi Paşa. Bizi topladı, bir fırça yedik. Sabaha kadar problemi çözmek için görevlendirildik. Çözeceksiniz, dedi Genel Müdür seviyesinde yani düşün. O olay tabi enteresan. Benim aşağıda, Tahtakale’de arabam çalındı. Orada karakola gittim gece yarısı. Hikayesi uzun ama sabaha kadar sorun. Tabi o gün çözülmedi o sorun yani bayağı 1-2 gün sürdü ve sonra çözüldü.

Kurulalı ne kadar olmuştu?

Valla bir 10-15 gün. Çalışmaya başladıktan sonra hemen çıktı problem zaten ama sonunda çözüldü. Bir gece sabahladık. Çünkü o bizim tasarımımız değil. O Northern Telekom’un tasarımıydı.

Peki, toplam kalite dediğiniz şey tam olarak nedir?

Biz Netaş olarak Avrupa Kalite Ödülü’nü kazandık. Türkiye’de Avrupa Kalite Ödülü kazanan Brisa ile beraber. Sabancı’nın Brisa lastik şirketiyle beraber.

Neler yapıldı bu anlayışla?

Toplam kalite üretiminin tek cümleyle tarifi var. Bunu ben yapıyorum başka kimse yapmaz, kimseden bulamazsın. Tüm sosyal paydaşların dengeli, sosyal mutluluğunu sağlayacaksın. Sosyal paydaşlar kimdir? Biraz evvel söyledim. Çalışanlar, ortaklar, tedarikçiler, müşteriler. Bu kadar ve toplum son eleman.

Türkiye’den ilk kazanan şirket biziz. Ben İsveç’te, İsveç Kraliçesinden ödül aldım, bunlar Türkiye’de önemli şeyler.

Rekabet ortamı ve özelleştirmeler için neler söyleyeceksiniz?

Özelleştirilecek şirketler vardır, özelleştirilemeyecek şirketler vardır. Teletaş ve Netaş Türkiye’de özelleştirilen ilk iki şirkettir. Bu da örnektir yani. Önce Teletaş özelleştirildi. Özal zamanında, Başbakanken. Ondan sonra Netaş özelleştirildi. Telekomünikasyonda özelleştirme ile ivme daha da arttı. Gerçi tamam, siz zaten özeldiniz, diyebilirsin. Yabancı ortaklı bir şirkettik ama %51′i PTT’nindi. Anlatabiliyor muyum? İşte orada dengeler değişti. 49 – 51 oldu. Tersine döndü. O zaman tabi daha fazla ivme kazanıyorsun, daha verimli çalışır hale getiriyorsun.

Rekabet Teletaş ile 80′lerle mi başladı? 70′lerde iyi rekabet var mıydı?

Teletaş’ın kuruluşu tarihi ne zaman?

PTT-Arla’nın 64 diye biliyorum.

Arla’yı bırak. Arla üretim yapmıyor. Arla bizim rakibimiz değil.

Farkı neydi Netaş ile Arla’nın?

Arla, laboratuvar. Arla bitti zaten ondan sonra Teletaş oldu.

Teletaş’a dönüştü.

Arla, PTT’nin bir laboratuvarı yani, araştırma laboratuvarı.

Peki Tanju Bey, internete girmeyi düşünmediniz mi?

İnternette vardık zaten. İnternette de bir takım projelerimiz vardı.

Neler yaptı Netaş?

Fakat onlar hep 98′den sonra. Ben 98′de ayrıldım Genel Müdürlükten. Onlar benden sonra olan olaylar. Fakat ana firma geri kaldı.

Yazılım ihracatı hikayesini anlatabilir misiniz?

Onun da hikayesini anlatayım. Benim zamanımda yine o da. Bu DNS teknolojisi Türkiye’ye gelince Kanadalılara dedik ki, biz bunun Software’ini çok daha ucuza mal ederiz. Her ülkeye değişik yazılımlar yapıyorlar çünkü. Onlar da global olarak açılmışlar. Northern Telekom’un altın yılları. Bütün dünyaya satış yapıyor adam. Çin’e yapıyor oraya yapıyor, buraya yapıyor. Onların hepsinin sinyalizasyonu ayrı. İşaretleşme sistemleri ayrı olduğu için adaptasyon yapman lazım. Olduğu gibi getirip ürünü satamıyorsun. Yani Consumer ürünü değil. Cep telefonu değil bu. Telefon santralini o ülkeye uydurmak zorundasın. Bunun için korkunç paralar harcıyorlar. Ar-Ge yapıyorlar. Dedik ki, biz size yardım edelim. Bizim Ar-Ge’miz var. Biz size tasarım yapalım. Çünkü biz de rekabet artınca iş arıyoruz. Bunun üzerine tamam dediler, bir denediler bizi, baktılar bunlar bayağı iş yapıyor, dediler. Ondan sonra bütün işleri bize vermeye başladılar. Birdenbire bizim Ar-Ge laboratuvarı oldu sana ihracat. Şimdi yazılım nasıl ihraç edilir? Türkiye’de bilen yok. Yazılım ihracatı, hava gazı ihracatı. Ortada bir şey yok çünkü ürün yok. Bizim gümrüğe gidiyorsun ihracat yapacağım, vergi iadesi alacağım. Yok, görünürde bir şey yok. Dedim ki Tape’lere kaydedelim bu Software’i, bunları gümrükten geçirelim, ihracatı yapalım.

10 milyon dolardan bahsediyoruz yani başlangıç rakamımız bu. 10 milyon dolarlık ihracat yapacağız. Tape’lere yazıyorduk. Aslında datalar üzerinden Online gönderiyorsun. Yani o Tape’i göndermene gerek yok ama Türk hükümetine ihracatı gösterebilmek için mecbursun çünkü adapte olamıyorlar. Teknolojiye geç adapte oluyorlar.

Kaç senesi?

91′den sonra. 92-93. Tape’leri biz gümrükten geçiriyoruz, gönderiyoruz. Ölçüyorlar gümrükte. Kaç kilometre boyu, bantları. İşte şu kadar kilometre yazılım ihraç etti diye. Yani böyle komik dönemlerden geçti Türkiye. Şimdi artık öyle değil tabi. Şimdi yazılım… Bu işi başlatan biziz ve o zamanlar böyle garip bir şekilde ihracat yapmış sayılmıyordun. Sen Datalink’ten düğmeye basıyordun, kod gidiyordu karşıya. Karşılığında 10 milyon dolar para alıyorsun ama devlete nasıl anlatacaksın bunu? Ben ihracat yaptım diyorsun, hani nerede, diyor. Benden gümrükten bir şey geçmedi, diyor. Yani böyle şeyler yaşadık biz. Türkiye buralardan geçti.

 

Peki, çok teşekkürler Tanju Bey.

 

Rica ederim.

 

Söyleşi Tarihi : 5 Şubat 2014

Read More
Hello world!

Welcome to WordPress. This is your first post. Edit or delete it, then start blogging!

Read More