Büyük Sıçrama Blog

Erkan Duysal Söyleşisi

 

“Ben Boğaziçi‘nde hep şunu görüyorum: 50 kişi seçiyorsunuz. Onları yetiştiriyorsunuz. Elektronik mühendisi yapıyorsunuz. 20 tanesi bankacı oluyor. 5-6 tanesi muhasebeci oluyor. En iyi adamlarımıza ODTÜ’deki, Boğaziçi’ndeki, İTÜ’deki yani bu kadar insanları sahiden bu sektörde tutabilmemiz lazım. Onun için de dediğiniz gibi belli bir yatırım, belli bir büyüklüğe ulaşmak. O insanları motive edebilecek getirileri yaratabilmemiz lazım.”

 

Siz nasıl başladınız? Arçelik’e giriş hikayeniz nedir?

 

Ben elektronik mühendisiyim, Boğaziçi Üniversitesi bursu alarak Amerika’ya gittim. Yine sayısal sinyal işleme ve sayısal görüntü işleme konusunda master yaptım.  Ondan sonra 15 sene Amerika’da kaldım. 2 sene ya da 3 sene eğitimi sayarsanız, geri kalan 12 sene boyunca Amerika’da mühendis olarak 2 tane şirkette çalıştım. İlki Florida’daydı. Uçak elektroniği konusunda çalıştım. Ondan sonra 1998 senesinde batı kıyısına göç ettim. Yani Silikon Vadisi, California. Orada da 5 sene kaldım ve bu ses ve görüntü konusunda ünlü firmalardan olan Dolby’de çalıştım. Sonra Türkiye’de

ST elektronik firmasında 2 sene çalıştım. Onların Tayvan ofisleri vardı. Türkiye’de televizyon üzerine bir grup kurduk. San Jose’de, Amerika’da şirketler aldık. 2-3 sene de öyle geçti. 2006 yılında da Koç Grubu‘na katıldım.

 

Peki, katıldığınız andan itibaren başlayalım istiyorsanız? Koç’ta durum nasıldı?

 

Tabi. 2006 yılı Türk elektronik sanayisi için oldukça zor bir dönemdir. Özellikle televizyoncular için. Çünkü o sırada çok hızlı bir şekilde tüplü televizyondan LCD televizyona geçiş vardı. Türkiye’de tüplü televizyon zamanında Türkiye’nin 3 büyük şirketi olan Vestel, Beko Elektronik ve Profilo sahiden Avrupa üretiminin % 60′ını yapan; 3′ü kendi arasında 40 milyon televizyon kadar üretebilen bir sektör. Ama hızlı bir şekilde tüpten LCD televizyona geçiş ile birlikte hem tasarım tümüyle değişiyor, hem oyuncular değişiyor. Onun için 2006 dönüşüm senesiydi. Bu büyük dönüşüme ayak uydurmaya çalışıyor ama takdir edersiniz ki ne üretim bantlarınız ne stok alımınız ne Ar-Ge’nizin yetkinliği buna uygun değil. Onları da hızlı bir şekilde değiştirmek gerekiyor. Aynı zamanda pazarlarınız da çok değişiyor, çünkü çok hızlı bir şekilde tüplü televizyondan LCD televizyona geçiş var. Bizim devletle, hükümetle çeşitli konuşmalarımızda şu konu ortaya geliyor. Acaba geç mi kalındı? Yani tüplüden, panele, LCD televizyona geçişte ya da orada bazı yatırımlar yapılabilir miydi?

Ama bugün bile dönüp baktığımızda bu konuda en iyi olan Japon firmalarının bile çok azının büyük yatırımlar yapabildiği; çünkü çok yüksek rakamlar gerektiği görülüyor. Bugün bir LCD üretimi dediğimiz 6-7 milyar dolara varan yatırımlar.

 

Türkiye‘de LCD, LED Panel teknolojileri yatırımı olur mu?

 

Bence Türkiye kısıtlı kaynakları olan bir ülke. Bana, 2018 yılında hala panel teknolojisi, LCD LED üretebilecek miyiz, diye soracak olursanız, size açıklıkla %100 evet diyemem çünkü yeni teknolojiler geliyor ve bu böyle bir yatırım ki 6-7 milyar dolar gerekiyor. Devletin sahiden burada belki şirketleri bir araya getirmesi ve bunu öncelikli bir alan olarak koyması gerekiyordu.

 

Panel yatırımı yapılsaydı da sadece Türkiye için değil, bölgedeki bütün üreticileri kapsayan bir yatırım olması gerekirdi. Çünkü nereden bakarsanız 20-25 milyon bile televizyon üretilse, Türkiye’de bir panel firmasını devam ettirebilecek ya da o ek yatırımları yaptırabilecek kadar büyük bir sayı değildir. Yani bu şöyle: Bir fabrika yapıyoruz. Buna bir sınıf veriyoruz. İşte 6. sınıf, 7.sınıf. Sınıf dediğimiz içeri giren camdan kesilebilecek panel büyüklüklerini gösteriyor. Diyelim ki fabrikanız 32″ televizyon için panel kesiyor. Buna 55″ kesemiyorsunuz. Feasible olmuyor, verimli olmuyor. Onun için ayrı bir tesis yapmanız lazım. O bir 5 milyar dolar daha. Yani nereden bakarsanız çok büyük yatırımlar ve diğer yandan istihdama hükümetin beklediği gibi katkısı yok.

 

Türkiye‘de Core teknoloji çalışmaları için neler söyleyebilirsiniz?

 

Sanayi devrimine bakarsak bizim şu anda yaptığımız güzel şeyler var. Kendi teknolojimizi geliştirdiğimiz beyaz eşya, televizyon, otomotiv sanayinde gelişmeler falan var ama bakarsanız bunların hepsi sonuçta bir montaj ile başlıyor. Yani bizim televizyon sanayimiz de öyle başlamış. Belki şimdi onlardan çok daha iyi bir yere getirmişiz. Kendimiz patentler geliştirmişiz. Kendi teknolojimizi yapmışız. Bunun üzerine bir şeyler yaptık ama dediğiniz yani Core teknolojilerde, tümüyle yaratıcı, şimdi internet üzerinde gördüğümüz olaylarda, yazılım mühendisliğinde yetkinliğimiz daha sınırlı. Bunlar da geliyor. Çok iyi okullarımız var. Teknokentlerde çok başarılı girişimlerde bulunuyoruz.

 

Büyük şirketlerimize bakarsanız genelde model bir yerden lisanslama, bir yerden bir şey üretme montajı ile başlayıp, ondan sonra bunu çok daha verimli hale getirme. Fabrikalarımızı buna uygun hale getirme. Yaptığımız ürünle ilgili yeni patentler alma, yeni teknolojiler geliştirme. Bunda da başarılıyız ama dediğiniz bir Core teknolojimiz maalesef yok. Mesela yarı iletken teknolojisi böyle. Yarı iletkende şu anda dünyanın çok büyük firmaları var biliyorsunuz. Bir kendi fabrikası olan firmalar var. Intel, Texas Instruments, STM gibi ama onun yanında Tayvan’da çok büyük 2 tane büyük fabrika var ve onu kullanan bir sürü Fabless firma var. İşte değeri 110 milyar dolar olan Qualcommlar, Nvidia, Mstar gibi, bunlar cep telefonu, TV, Setupbox için çip dizayn ediyorlar. Çok yetkin iş güçleri var.

 

Sonuçta bunlara da çok büyük bir yatırım gerekmiyor. Yani bir bilgisayar istasyonu üzerinde o çip tasarımını hızlı bir şekilde yapıp simüle edebiliyorlar. Ondan sonra bunları entegre devre, tümleşik devre haline getirmekse Tayvan’da yapılıyor. Türkiye’nin her zaman için bir fırsatı dediğim gibi bu çok az yerde var.

Belki böyle bir tümleşik devre Fab’ını bu bölgede yapmak çok başarılı olabilir. Burada da önemli olan çipi mümkün olduğu kadar ufaltarak, içine daha fazla transistör, daha fazla elektronik devre sokabilmek. Bunun haricinde güç tüketimini minimuma indirmek ki cep telefonunuz hem daha çok şeyler yapsın, televizyonunuz çok daha fazla iş yapsın hem de çok daha az enerji sarf etsin. Pili çok daha fazla dayansın.

 

Bu konuda bence Türkiye’nin geleceği çok parlak olabilir çünkü çok yetkin arkadaşlarımız var. Bunların önünü biraz açmak lazım. İTÜ’de ETA Vakfı. Aselsan’ın girişimleri var. Şimdi Bilkent işin nano teknoloji tarafında,  ama yine biliyorsunuz bir şey yaparsanız sadece Türk ordusuna satarsanız. İşte 1-2 orduya satarsınız ama 4.000-5.000 mühendisin çalıştığı kendi teknolojisini yaratan bir yerde bile 300-400 milyon dolarlık bir birikim yaratabiliyorsunuz. Halbuki Arçelik gibi Vestel gibi işte televizyon, beyaz eşya ya da birazcık daha tüketici elektroniğine dönük bir şey daha yaparsanız çok hızlı olarak 300-500 milyonlara, 7-8 milyar dolarlara gidilebiliyor.

 

Bizim, maalesef şu anda ürettiğimiz teknolojiler Ar-ge’miz, fikri haklarımız daha ziyade askeri, uzay ve havacılık sanayine yönelik olduğu için kullanımı kısıtlı kalıyor. Bu nedenle birazcık daha pragmatik olarak, tüketici elektroniği alanında, Avrupa’ya, Orta Doğu’ya, Afrika’ya yani satabileceğimiz bölgelere uygun ürünler geliştirmemiz lazım.

 

Erkan Bey, ben Duran Leblebici ile, Yavuz Erçil ile görüştüm, bir takım denemeler yapılmış. Arçelik’in de 90′lı yıllarda özellikle bir takım segmentte denemeleri olmuş. Ama çoğunlukla verimli olmadığından vazgeçildiğini söyleyen açıklamalar yapıldı bana. Şu anda o noktaya geliyor muyuz? Bu konuda biraz umutlu konuştunuz.

 

Ben çok umutluyum. Ben her zaman umutluyum ama Duran Hoca bu işin Türkiye’deki en büyük önderi. Hep buna inanmış, bu yaşında bile ETA’nın devam etmesi ve bu konuda destek verilmesi gerektiğini düşünüyor. Çok değerli de öğrenciler yetişti. Ben üniversiteden mezun olurken, siz belki hatırlamazsınız 2 tane büyük şirketimiz vardı. Netaş ve Teletaş. Türkiye sadece iletişim bakımından çok farklı bir yerdeydi yani 1988 yılında. İşte ISDN’i konuşuyorduk. Şu anda iletişim sektörümüzün kalbini oluşturan bir sürü teknoloji vardı ve çok iyi de mühendislerimiz vardı. Bugün Ericsson’un mikro elektronik tasarım takımı dediği 50 kişilik, 60 kişilik grup Teletaş’ta kurulmuş. Teletaş’tan Alcatel’e gelmiş. Alcatel’den sonra ST Electronics adını aldı.

 

Türk mühendisleri çip tasarlıyor, öyle mi?

 

Türk mühendisler yani İTÜ’de 30-40 kişilik çok iyi bir ekip. Çoğu 30-40 yaş arasında çok başarılı 35-40 arkadaşımız vardı mesela böyle. Yenileri ekleniyor. Dediğim gibi iletişim teknolojilerinde çok iyiler ama şu önemli. Bu denenmiş, Boğaziçi Üniversitesi’nde de denendi. Beko Elektronik’te denenmiş. Tek bir tümleşik devre yapıp ondan sonra onu kıyaslayarak bir yere varmamıza imkan yok.

 

Bunun en güzel örneğini biz Tayvan’daki üreticilerde görüyoruz. Mesela bugün, ben bu işe başladığımda yani 2003′lerde, hızlı bir teknoloji vardı. LCD teknolojisi yeni geliyordu. Bütün şirketler Amerika’daydı. Yani televizyonda Philips varken,  Fransa’dan ST varken çok hızlı bir şekilde Amerika’daki Genesis, Pixel Works gibi.

Ondan sonra ne gördük? Yani 2003′ten 2013′e geldik. Dünyadaki bütün bu şirketlerin pek çoğu teker teker battı, yok oldu. Avrupa’daki televizyon üreticileri. Amerika’daki çip yapımcıları. Sadece ama sadece Mstar ve Mediatech diye Çin’de, Tayvan’da iki tane firma kaldı. Bunlara bakarsanız şunu görüyorsunuz: Bu firmalar aslında sıfırdan başlayıp, Amerika’dan 3-4 Designer’ın kurduğu firmalar. Yetkin insanları kendi içlerinde topluyorlar ve çok hızlı bir şekilde, devamlı System-On çip yapmak. Devamlı onun üzerine bir şey eklemek ve tabi lokasyon olarak da doğru yerdeler. Tayvan’da dediğimiz iki Fab olduğu için çok hızlı şekilde yaptıkları tasarımları, tümleşik devreye çevirebiliyorlar. Ondan sonra da özellikle bilgisayar dalında, tablet dalında, televizyon dalında, cep telefonunda bu entegre devreleri çok hızlı ve yüksek derecede satabiliyorlar.

 

Sizin Arçelik olarak üniversite ile yakın ilişkiniz var mı?

 

Var. Tabi şu anda Arçelik büyük bir grup. Elektronik işletmesindesiniz. Biz burada, belki o bilgiyi en önce vermeliydik. Biz genel olarak burada Arçelik, Beko, Grundig markası altında televizyonlar üretiyoruz. Tasarımı, üretimi her şeyi burada yapılıyor. Elektronik yazar kasa üretiyoruz. Set-Top Box üretiyoruz. Bir de 6 milyon kadar beyaz eşyanın içine giren elektronik kartı burada yapıyoruz. Şimdi üniversitelerle beraber projelerimiz var. İşte İTÜ, Yıldız, Boğaziçi ve Koç Üniversitesi ile Sabancı ile ortak projeler yürütüyoruz.

 

Ne gibi projeler?

 

Mesela Boğaziçi Üniversitesi ile beraber,  Image Enhancement konusunda yani normal bir Scaler kullanıyoruz, onun üzerine bir tane FPGA koyuyoruz. Sonra beraber geliştirdiğimiz, buradaki mühendislerle, Boğaziçi‘ndeki araştırmacıların algoritmalarını koyarak görüntü kalitesini çok daha güzel bir yere getiriyoruz. Bunu mesela Almanya’da Bundesliga televizyon olarak çıkardık. Kablosuz iletişim konusunda çalışmalar yapıyoruz. Hangi algoritmaları kullanırsak daha kolay yapabiliriz diye ama esas büyük atılımımızı geçen sene yaptık diye söyleyebilirim. Hatta bir önceki sene başladı. Biz devamlı Remote Side‘larda ne yapabiliriz diye bakıyoruz. Yani sadece Beylikdüzü‘ne sınırlı kalmamak. İşte Tayvan’da bir ekibimiz vardı. Nurnberg’te ekimiz vardı. İzmir’de bir ekibimiz vardı. Onu çok verimli kullanamadık.

 

2011′in sonunda biz de ODTÜ’de, ODTÜ Teknokent’te bir ekip kurduk. Şimdi 22-23 kişi. Tabi bizim gönlümüzde oranın en az 50 kişi olması lazım. Orada da Argun Hoca ile Gözde Hoca ile beraber yani elektronik mühendisliğinden ve bilgisayar mühendisliğinden hocalarla beraber bayağı bir araştırma çalışmalarımız var.

 

ODTÜ Teknokent’in bir misyonu var: Askeri elektronik, iletişim ve tüketici elektroniği. Bunlar birbirini destekleyecekler. Amerika’da da böyledir. Bizim de amacımız tüketici elektroniğini oraya getirerek bu misyonu desteklemek.

 

Mesela Arçelik’in M2M teknolojileri çalışmaları var mı?

 

Bizim şöyle bir yapımız var: 850-900′e yakın Ar-Ge mühendisimiz var. 200-220 tanesi burada. 160 tanesi merkezi Ar-Ge’de, Çayırova’da. Ayrıca 6 tane işletmemiz var. Eskişehir’de buzdolabı, Ankara’da bulaşık, Çayırova’da çamaşır. Her işletmenin de aynen buradaki gibi 50-100 kişi arasında değişen, buzdolabında biraz daha küçük, kendi Ar-Ge ekipleri var. Onun için merkez Ar-Ge ile konuşursanız o size M2M gibi bütün projelerini benim gibi kulaktan dolma değil de ilk ağızdan, o konuda da bilgi verir. Ama ben bizim şu andaki stratejimiz, kısa sorunuza uzun cevap verdim. Esas olarak ODTÜ ki oradaki, Ankara‘daki ODTÜ, Bilkent ekiplerinde hızlı bir şekilde kullanabilelim. Sonuç olarak, fiziksel olarak uzağız. Burada da İTÜ, Yıldız, Koç, Sabancı, Boğaziçi onlarla hızlı bir şekilde çalışmak mümkün.

 

Bu çalışmalarda devlet desteğine ihtiyaç var mı?

 

Mesela televizyondan internete bağlanabiliyoruz, akıllı uygulamalarımız, servislerimiz var. Bunun da üzerinde, Bulut Bilişim üzerinden bir sürü şey yapmak istiyoruz ve bunlarda da devletin destek olmasını istiyoruz. TEYDEB üzerinden olabilir, TTGV üzerinden olabilir.

 

Devletin şöyle bir yaklaşımı var, Arçelik ya da Vestel bir proje yapacaksa onun için, genelde onların ÜRGE’siyle ARGE’si bizde biraz Contradiction yaratıyor, ama siz bir şey yapacaksanız zaten bunu yapabilecek kaynakları bulabilirsiniz. Yani KOÇ Grubu, Zorlu Grubu, işte ASELSAN, NETAŞ bunları karşılayabilecek durumda. Bizim beklediğimiz daha çok KOÇ Grubu‘nun desteklemeyeceği, çok daha uzun dönemli olabilir ama Türkiye’nin sanal stratejisine, politikasına yani Türkiye’nin istihdamını artırabilecek ya da Türkiye’nin şu anki büyük ihracat, ithalat dış açığını azaltabilecek teknolojilere bugünkü ürünlerinize, etkisi olmasa bile onlara yatırım yapabilmek ve onları desteklemek istiyoruz. Nedir diye sorunca tabii burada büyük projeler çıkıyor. İşte panel teknolojisine niye yatırım yapmıyorsunuz, niye tümleşik devre yapmıyorsunuz, bunlar da bizim tabii ki kısa dönemli değil, her zaman için orta ve uzun dönemli planlarımızdır.

 

Şimdi yine hangi büyük holdinge bakarsanız profesyoneller tarafından yönetilen, profesyonellerin hedefleri de yıllıktır, iki yıllıktır, yani kimse 10 sene sonra Arçelik’i ne yapacağım diye düşünmez. Strateji bölümü belki bunu düşünüyor ama, Executive, yani esas işi yürüten grupların şeyleri çok daha pragmatik. Yani bu sene kaç televizyon üreteceğiz, hangi özellikler olacak, kaç milyar dolarlık satış yapacağız. Şimdi böyle bir grubun 5 sene sonra tümleşik devresinin nasıl kullanılacağı çok daha uzun dönemli bir proje oluyor ve bunun Koç Grubu’ndan fonlanması çok daha zor olabilir. Bunun için sahiden büyük bir pazar olması ya da grup içindeki birçok şirketin buna destek olması gerekir.

Yani devletin büyük firmalara arka çıkması, büyük firmaların da Start Up’lara mı arka çıkması gerekir? Doğru olan böyle bir akış mıdır?

Evet, doğru olan, yani siz de aynı yere geldiniz bir sermaye yaratabilmemiz lazım. Çünkü elinizde diyelim ki 1 milyar dolarınız var. Bunu bölseniz, 10.000’er dolar verseniz herkese, ya da 100.000’er dolar verseniz hiçbir şey çıkmıyor maalesef. Çok iyi niyetle bir sürü insanı çalıştırıyorsunuz, ufak ufak bir şeyler de çıkabiliyor.

 

ODTÜ Teknokent’i, İTÜ’yü gezseniz hep aynı şeyi göreceksiniz. Başarılı olmuş, ödül kazanmış bir ürün çıkarmışlar, ama sonrasında bir şey yapamamışlar ve o ürünün altında kalmışlar.

 

Şurasını değiştirmişler, burasını değiştirmişler, bir para Trickle ediyor, ya da Türkiye’de çok iyi Designer’lar onu yapmış, bir uçağı yapmış, bir buzdolabını yapmış, yani iş bulamamış, çok da akıllı insanlar, hayatlarını da devam ettirebiliyorlar, ama bir marka çıkaramıyorsunuz. Yani marka çıkarabilmek için sahiden birazcık daha büyük ölçekli olmak ve mühendislikten çok profesyonel bir yönetim sisteminizin olması lazım, pazarlamacınız olması lazım, markanız olması lazım, yurt dışında ofisleriniz olması lazım, stratejik işbirliği geliştirebilmeniz lazım.

 

Bunlar çok önemli. Ben ODTÜ’de onu bekliyorum, yani biz öyle bir şirket göreceğiz. Bunu aylık Quarterly stratejik toplantılarımızda anlatacağız, bunu Arçelik bünyesinde Ford’a,  grup içindeki şirketlere nasıl uyduğunu göstereceğiz, hızlı bir şekilde, belki o şirketi almamamız lazım, bize uymasın, yani dışarıda kalsın, ama belki bir yüzdesini alacaksınız, belki çoğunluğunu alacaksınız ve onu dediğim gibi Arçelik gibi bir dünya şirketi haline getirebilmek.

 

Amerika’da risk sermayesi şirketleri var. Risk sermayesi ne demek zaten? Böyle bir sürü Connection’ı olan, 5 kişi bile olsa onun Board’una kendi adamlarını koyan, ona gerekli bağlantıları sağlayan, orada gerekli ithalat-ihracat bağlantılarını sağlayan şirketler. Yani George Soros dediğimiz adamların yaptıkları neler ya da Private Equity’nin yaptığı nedir? Ufak bir şirket buluyorsunuz, bunu borçlandırıyorsunuz, buna gerekli bağlantıları sağlıyorsunuz, verimsizlikler varsa bunu yok ediyorsunuz, ondan sonra da o şirketi bir dünya şirketi haline getirdikten sonra IPO yaparak halka açıyorsunuz ve herkesin zengin olmasını sağlıyorsunuz. Sistemi bunun üzerine olması lazım. Diğeri iyi niyetli bir çaba olur ama ne kadar edinilebilir? İki tarafta da sorun var. Yani Start Up’a verseniz, Start Up’ın belli bir büyüklükten yukarı çıkması zor, büyük şirkete de verseniz, büyük şirketin kendi içinde mekanikleri var. Onun içinde 20 proje içinde de o projenin oluşmasını sağlarsınız ama o şirkete çok büyük bir devinim, çok büyük bir atlama kaydedemezsiniz diye düşünüyorum. Onun için biraz dediğiniz gibi olması lazım. Büyük ve küçük şirketleri bir araya getirebilecek, teknokentlerin de kuluçka merkezlerinin de çok etkisi olabilir.

Özyeğin Üniversitesi’nde de böyle bir uygulamaya şahit olduk. İlk önce girişimcilik merkezi, oradan da uygun görülen projeler kuluçka merkezine alınıyormuş, sonra üniversite ortak oluyor gençlerle, melek sermayecilere yönlendiriliyor.  Mesela Koç Grubu’nun böyle melek sermaye girişimleri var mı, bir sisteme oturdu mu?

Var, var. Cem Soysal Inventram diye bir adres verebilirim. Ne kadar başarılı, Cem ile konuşursunuz ama iki üç senedir bizim de böyle bir grubumuz var. İşte ODTÜ’deki “Yeni Fikirler, Yeni İşler“ yarışması, İTÜ’deki çalışmalar, Sabancı ile çok yakın çalışıyorlar, devamlı bize şirketler getiriyorlar, Start Up’lar, üniversiteden çıkmış şirketler, bu Arçelik’in işine yarar mı, buna destek olunabilir mi, diye.

Şu an Arçelik’in genç ortakları var mı? Yani Arçelik’in ortak olduğu?

Inventram ile bir konuşursanız. Cem Soysal, yani size Koç bu konuda ne yapıyor en iyi o anlatır. Ama tabii Koç Grubu da bunu görüyor. Yani dediğiniz gibi Angel Investment, Angel Investor’lar birazcık risk sermayesi, birazcık Seed Capital, Incubator’lar, bunlarda muhakkak olmamız gerekiyor. Bizim tabii bir kuvvetimiz var, yani biz sinerji diyoruz ona ama o sinerjiyi çok başarılı kullanamıyoruz.

Elektronik yapıyorsanız otoyol ihalesi var, o elektroniği orada kullanabilirsiniz. Ford ve Tofaş’ın ortağıyız, oradaki otomotivlerden gelen bilgiyi kendi büyük Data merkezimizde ODTÜ’de işleyebiliriz, yani buradan yapılabilecek, Türkiye’nin, Google’ın Amerika’da topladığı veriyi Türkiye’de toplayabilecek kapasitemiz var. Nereden baksanız 18 milyon beyaz eşya yapıyoruz. Türkiye’nin bütün Ford, Tofaş araçlarını yapıyoruz, Türkiye’de satılan bütün petrol bizim rafinelerimizden gidiyor.

Ford ve Tofaş’ın araba elektroniğini de siz mi yapıyorsunuz?

Bir kısmını bizim ekipler yapıyor, yani Tofaş ve Otosan’daki Ar-Ge ekipleri yapıyor, bir kısmı da Michigan’daki Ford’un, ya da İtalya’daki Fiat’ın kendi ekipleriyle ortak çalışmaları var. Ama kendi elektronik gruplarımız var.

Elektrikli araba mevzusu da bir ara gündeme geldi, Türkiye’nin bu konuda bir geleceği var mı?

Var, var. Hem otomotiv, hem uçak ve uzay. Şimdi Ulaştırma Bakanlığı’nın da çok büyük katkıları var, çalışmaları var. Böyle şeylere bakmamız lazım. Dünyada aslında otomotiv değil ama mesela uçağa bakarsanız iki tane şirket var normalde ve korkunç büyüyen bir pazar var. Brezilya ve Çin şu anda çok büyük şekilde kendi uçaklarını yapmaya çalışıyor, yani bizim buralarda çok iyi yetişmiş iş gücümüz var, elektronik alt yapımız var, çok iyi mekanik mühendislerimiz var, böyle şeyleri geleneksel olarak iyi yapmışız. Bakarsanız otomotivdi, uçaktı gibi böyle mekanik Assembly’lerde, metal işlemelerde çok iyiyiz. Türkiye’nin acayip geleceği olabilir.

 

Orada hükümetimiz şöyle yanaştı yani, “Niye kendi arabamızı yapmıyoruz?“ ya da “Niye kendi uçağımızı yapmıyoruz?“, “Yüzde yüz yapalım.“  bunlar tabii yanlış yaklaşımlar. Çok pragmatik, birazcık daha popülist mi diyeyim.

Mesela BMW’ye bakarsanız, ben 10 kere BMW fabrikası gezdim, BMW’nin her şeyini Almanlar yapmaz, yapmak da mantıklı bir şey değil. BMW’nin belli teknolojileri var, motor teknolojisi, ses geçirmezliği, güvenlik, şu, bu ve bu bir de marka. Yani biz şimdi dünyanın en iyi arabasını yapsak, gene aynı yere geleceğim; markayı yaratamazsak Fiat yapamayız, yani önce bir marka yaratabilmemiz lazım, o marka çok önemli, belki almak lazım.

Grundig işi siz aldıktan sonra nasıl gelişti?

Zor bir iş, ama şu anda düzlüğe çıktık gibi bakıyorum ben. Almanya’da 2012 yılında %12’lere falan geldi, %13’lere geldi ki işte Lowe gibi markaların önüne çıktık, yani onların en lüks markalarının.

Orada, Avrupa’da satılan Uzak Doğu markaları var mı bu kadar?

Var. Samsung pazar lideri, çok kuvvetli gidiyor. Samsung bütün Avrupa pazarlarında çok kuvvetli giden, sahiden bakılması, derslerde okutulması gerekilen bir başarı hikayesi.

Kore örneğini nasıl yorumlarsınız?

Kore ve Tayvan’ı Türkiye’nin çok dikkatli okuması lazım. Çok benzer ülkeler, geçmişleri aynı, yetkinliklerimiz aynı, politik olarak aynı sorunlardan ortaya çıkmışlar ama büyük Sucess Story ve Success Story’nin hepsini devlete atmamak lazım yani şimdi mesela Kore’de Samsung ve LG’nin başarısı, Türkiye’de neden Sabancı ve Koç’un başarısı olmasın, Vestel’in, Koç’un başarısı olmasın? Buna dikkatlice bakmak lazım.

Arçelik’in böyle bir hedefi var mı?

Var. Güney Afrika’da şirket aldık, şimdi Güney Doğu pazarlarına bakıyoruz. Biz çok hızlı bir şekilde global bir şirket olmaya çalışıyoruz. Yani dünyada 14 tane fabrikamız var, 6 ülkede, Romanya’da var, Rusya’da var, Güney Afrika’da var, Çin’de var. Başka yerler de olacak, söyleyemeyeceğim. Ama bu konuda çalışmalarımız var. Dünyada nerelerde fabrikalarımız olabilir, nasıl global bir şirket olabiliriz? Samsung başka şeyler yapmış ama Samsung da bizim gibi otomotiv üretiyormuş. 20 sene önce de televizyon üretiyormuş ama cep telefonu, televizyonu bu kadar başarılı değilmiş. Samsung’u okursanız, ben çok okudum, eminim çok kişi de anlatmıştır.  

Samsung’la bugün toplantıya oturduğunuzda iki tip insan görüyorsunuz, yani Türkiye’nin bunu hemen yapması lazım, hep arkadaşlara söylüyorum. Birincisi global şirket olurken, diyelim ki şimdi Endonezya’da bir şirket kuracağız. Sizi Endonezya’ya gönderiyoruz, bir misyonunuz var, bir sene içerisinde bu kadar buzdolabı satacaksınız, televizyon satacaksınız, satış kanallarını anlayacaksınız. Onların Kwan Lee, kurucularının oğullarının şöyle bir programı olmuş: Waseda Üniversitesi’nden, Japonya’da okumuş insanları yolluyorlar ülkelerinden, Türkiye’de de aynısını yapıyorlar, hala öyle arkadaşlar var. Bir sene adam Türkiye’yi geziyor. Yani Nevşehir’de gidiyor, benim gitmediğim Doğu’daki bir sürü köye gidiyor, Türkçe öğreniyor.  Bir Teknosa’ya girip, bir Mediamarkt’a girip nasıl bir şey aldığına, birbirlerine ne hediyeler aldıklarına, ne tip buzdolabı kullandıklarına, kaç inç televizyon aldıklarına, birbirleriyle nasıl borç alıp verdiklerine, akşam ne içiyorlar,  nasıl konuşuyorlar, bir şey alma kararını nasıl verdiklerini inceliyor bu adam. Arada bir de, 3 ayda bir rapor yazıyor. Ama rapor Samsung televizyon satıyor, Sony böyle, Arçelik şunu yaptı gibi değil yani, Türkiye’yi anlıyor, genç, akıllı adamları ve bunlar ondan sonra ülkelerine dönüyor, belki bir iki ülkeye daha gelip gidiyor. Bu adamlar 40 yaşına geldikleri zaman, belli bir olgunluğa ulaştıkları zaman bir ülkelerden birine yönetici olarak atanıyorlar.

Ne zaman oluyor bu istihbarat?

Bu onların, 25 ile 35 yaş arasında. Türkiye’de böyle arkadaşlar var şu anda. Toplantılara geliyor ama hala ben ne yaptığını bilmiyorum. Her geldiğinde Nevşehir’e gittim, Alanya’ya gittim, burayı gördüm, şura şöyleydi, Kıbrıs’a gittim, ama bu adam 45 yaşında. Şimdi mesela LG’nin Türkiye’deki başındaki kişi Türkçe bilir.

Hiç Türkçe konuşmaz ama Ankara Koleji mezunudur, babası Kore’de diplomattır. Samsung’un başındaki adam Güney Afrika’dan gelmiştir, yine iyi Türkçe bilir, daha önce Türkiye’de kalmıştır. Yani böyle insanlar lazım. Siz şimdi Türk markası yarattınız, araba satacaksınız İsveç’e. Ben sizi İsveç’e yollasam, İsveç’i anlamanız 10 yıl sürer.

Bu bir istihbarat teşkilatı gibi bir şey mi?

Gibi bir şey yani. O ülkeyi bilen, o ülkenin insanlarını anlayan, o ülkenin insanlarının nasıl çalıştığını bilen, böyle bir satış veya şey grupları var yani, o işi götürecek arkadaşlar var. Tabii ki o insanın aldığı adamlar, o ülkenin en iyi üniversitesini biliyor, o ülkede nasıl satılacağını biliyor, o ülkenin satış kanalların biliyor. Bu mükemmel bir şey.  Sadece bununla olmuyor. Samsung bir de başka bir şey daha yapmış. Yarı iletken teknolojisine girmeye karar vermiş 1986, 87 yıllarında. O zaman da zor bir şey, çok büyük yatırım gerektiriyor ve Know How gerektiriyor. Şimdi Samsung’un başında olan Doktor Kwan Lee, bakarsanız, konuşursanız, hepsi Amerika mezunudur, Standford‘a, Berkeley’e gitmişlerdir.  Zor tabii, girmesi zor üniversiteler yani, kendiniz Boğaziçi, ODTÜ’yü bitirseniz bile 1 kişi, 2 kişi gider; bunların hepsi gitmişler. Halbuki nasıl gittiniz, akıllı adamlarsınız. Hepsi Samsung’da işe başladıktan sonra bir iki seneliğine, dört- beş seneliğine buralara yollanıyorlar. Ve hala Samsung çalışanı olarak buradan doktora alıyorlar ve çok iyi konularda, yarı iletken teknolojisi, nano teknolojiler, MEMS konularında doktora yapıyorlar, ondan sonra da hepsi kendi ülkelerine geri dönüyorlar.

 

Bu adamlar tabii ki Texas Instruments’da, Applied Materials’da şurada burada çalışabilecekken hepsi ülkelerine geri dönüyor ve bugün dram konusunda, mikro işlemci konusunda, çipler konusunda, Samsung’un yarı iletken konusundaki bütün teknolojisini 20 sene önce Amerika’ya yollanmış ve geri dönen bu ekipler yapıyor yani.

Türk modeli, tersine beyin göçü olur mu? Yani bizim de böyle birçok mühendisimiz var mı?

Var. Yolluyoruz ama çoğunu Türkiye’ye döndüremiyoruz, ona göre iş fırsatı yaratamıyoruz, yine çok adam yollamışız ama belki böyle anahtar teknolojilerde değil. Herkesi bırakmışız, sen ne okursan oku, kendi kafana göre takıl. Yine Silikon Vadisi‘nde bir sürü şirkette Türk mühendisler var ama bunları toparlayamıyoruz. Yani orada sistematik bir olay var. Adam diyor ki ben tümleşik devre yapacağım Semiconducter konusunda dünyanın en iyilerine ihtiyacım var, bazıları da tabi TI’da çalışmış, Applied Materials’da çalışmış, National Semionducter’ta konusunda İntel’de çalışmış, onları tutup getirmişler. Bazı konularda da Amerika’nın en büyük kuvveti budur, yabancıları getireceksiniz.

 

Şimdi Türk şirketlerine giderseniz kaç tane yabancı görüyorsunuz? Halbuki Amerika’ya bakarsanız, Amerika dünyanın en akıllı öğrencilerini üniversiteleri sayesinde getiriyor. Bu inanılmaz bir devinim çünkü 300 milyonluk bir ülke düşünün, tabii ki bunun bir kısmı Hintli, Çinli, servis sektöründe çalışan, iyi eğitim görmemiş binlerce insan var. Ülkemizde de vardır ailevi nedenlerle, çevresi nedeniyle iyi eğitim görme şansı bulamamış kişiler. Ama düşünün bize çevredeki ülkelerden her sene 80 bin ya da 100 bin tane o ülkelerin en iyi okumuş adamı gelse, Türk üniversitelerinde okusa, burada master, doktora alsa. Ve sonra bunlara Türkiye’de çalışma fırsatı versek bunların ekonomiye sağlayacağı katkıyı düşünün.
Böyle bir şey sağlanabilir mi peki?

Bunu bir Amerika sağlayabilmiş. Yani Almanya, Kanada ve Avustralya uğraşıyor, kültür olarak Kore ve Japonya bunu sağlayamamış.

Yani bugün Kore’ye giderseniz, Amerikalılar falan hem çalışamıyorlar, hem Kore de hiçbir zaman bir sene sonra o adamları Amerika’daki gibi vatandaş yapmadığı için ya da Japonya hiçbir zaman onları vatandaş yapmadığı için hep kendilerini yabancı hissetmişler.

Silikon Vadisi şirketlerinden bir yöneticiyle konuştuğumda Kore’ye bayağı Amerikan sermayesinin girdiğini söylemişti. Doğru mudur?

Giriyordur, doğrudur, bir sürü yatırım vardır.

Şirketlere de ortak oluyormuş, bu doğru mudur?

Ama iş gücü olarak. Benim söylediğim Türkiye’de Google’da çalışan Türkler, Fransızlar, Japonlar, yani Amerika’nın öyle bir çekim gücü var. Ben her zaman için Türkiye’nin insanlarının yaklaşımı, yani bunu yapabileceğini düşünüyorum. Yani Almanya bunu yapamaz, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne kadar medeni bir ülke olursa olsun, her zaman için belki biraz dinden, belki biraz yetişme şekillerinden, belki dillerinden dolayı bunu yapmaları zor.

 

Türkiye‘de ise bizler açık insanlarız. Yani insanlara karşı hiçbir zaman bir ırkçılık, ayrımcılık yapmıyoruz. Dostane insanlarız, yani politikamıza, şuna, buna, dinin çok baskın olmasına bakmayın. Aslında Türk insanının yaklaşımından dolayı bunu çok daha rahat yapabilecek bir ülke konumunda. Çok girişimci bir halk aslına bakarsanız, dünyanın her yerine gitmiş. Yeniçeriler, Osmanlı İmparatorluğu kolay bir şey değil yani sadece istila ile olmuyor. O halkları anlayabilmek, onları belli yerlere getirebilmek, onu çok iyi yapmışız.

Peki ya o zaman politikamız ne olmalı?

Valla eğitim politikamızın biraz buna göre değiştirilmesi lazım. Yani akıllı insanların Türkiye’ye gelmesinin bence muhakkak desteklenmesi lazım. Şirketlere bu insanların girmesinin kolaylaştırılması lazım.  Devletin böyle bir politikası var mı, nasıl dış yatırımı çekmeye çalışıyoruz, bence iş gücünü de çekmemiz lazım. Tabii ki eğitim sistemimizi düzeltelim, çok daha başarılı olsun ama Azerbaycan’da çok iyi yetişmiş biri varsa, Irak’ta, Suriye’de çok iyi yetişmiş bir doktor varsa niye Türkiye’ye gelmesin? Burası bu insanları da çekebilecek bir yer. Şimdi siz Suriye’de olsanız bu ülkeye bir mühendis olarak gelmek istemez misiniz? Tabii ki gelmek istersiniz. Hani belki Amerika’ya gitmek istersiniz ama Suriye ile Türkiye’nin konumunu düşünürseniz çok daha akıllıca bir şey.

Fatih Projesi ile ilgili siz bir faaliyet yürütüyor musunuz? Arçelik veya Koç Grubu projenin ne kadar ve nasıl içerisindedir ?

 

Yürütüyoruz. Valla bizim için çok önemli bir proje. Tabi benim genel düşüncem proje biraz tersten işliyor. Her işimizdeki gibi birazcık daha popülist ilerledi. Biliyorsunuz.

 

Nasıl yani? Biraz açıklar mısınız?

 

Projelerin 3-4 tane Stage’i var. Bir tanesi e-tahta. Bir tanesi tablet ama bence projenin en önemli tarafı tabi ki geniş bant altyapısı. Ben böyle bir proje yapsam okullara önce,  o geniş bant altyapısını nasıl götüreceğimi, o bilgiyi nasıl dağıtacağımı, Bulut Bilişim Sistemi yapacağımı, sunucu vericilerin nasıl çalışacağını, kitapların bir anda nasıl dağıtılacağını, nasıl Cash edileceğini önce bunları hesaplardım. Bunları getirirdim. Ondan sonra e-tahta yapmak ya da tabletleri dağıtmak gelirdi. Bu metro yapmak gibi yani. Senelerce çalışırsınız kimse de metro yapıyor ya da şey yapıyor demez. Biz onun için otobüs alıyoruz hemen onun açılışını yapıyoruz. Bak ben bu otobüsü aldım, gidiyor, geliyor diyoruz. Bunda da aynı şeyi yaptık. Bak tablet veriyorum. Aman 1 Eylül’de hazır olsun. Televizyonlar hazır olsun tableti vereyim. Yani bizim bazı konularda işimize yarayan bir aceleciliğimiz, bir plansızlığımız var. Almanlarda da tam tersidir. Amerikalılarda da öyle. Önce sistemi tasarlarlar ondan sonra onun parçacıklarını tasarlayıp oraya koydururlar. Uçak yapabilmek için de böyle bir şey lazım.

 

Çok iyi niyetle başlatılmış olsa da korkarım beklenen verimi, başarıyı sağlayamayabilir ama bizim için şöyle bir iyiliği var, size bir akım veriyor. Biz şimdi e-tahta geliştirdik. Şimdi onu Microsoft ile Intel ile beraber pazarlıyoruz. Microsft Redmond’a giderseniz bizim e-tahtamız var. Üzerinde Windows 8 çalışıyor. Avrupa’daki eğitim merkezlerinde, Avrupa’daki eğitim fuarlarında bizim e-tahtamız çalışıyor. Umarım buradan Türkiye’nin ihracatını çıkartabilecek bir şey çıkartmaya çalışacağız. Tablet işine de girdik. Normalde Arçelik tablet işine girer miydi? Girmezdi.

 

Çünkü Arçelik Türkiye’de de en fazla patent alan firma bildiğim kadarıyla. Doğru mudur?

 

Arçelik olarak bizim şöyle bir misyonumuz var. Ben bunu anlatırken de çok hoşuma gidiyor. Böyle üniversitelerde anlatıyorum. ODTÜ Teknokent’e girerken amacımız oydu. Şimdi bir firma düşünün kendi teknolojisini geliştiriyor. İşte kurutucuda, buzdolabında, çamaşır makinesinde sahiden çok iyi bir kalitemiz var.  Ayrıca fiyatlarımız da çok rekabetçi. Aslında bir satıcıysanız en mükemmel şey. İşte adam bir ürün yapıyor. Kalitesi çok iyi. Fiyatları tutuyor. Bunu çok fazla satabiliyorsunuz. Ayrıca bizim çok iyi de üretim mühendisliğimiz, üretim planlamamız var. Belli bir sayıya da gelince işte 18 milyon 20 milyon beyaz eşya yapabiliyorsanız çok iyi satın alma yapabiliyorsunuz. İyice masraflarınızı düşürüyorsunuz. Fabrikalarınızı düşürüyorsunuz. Lojistiğinizi, tedariğinizi, her şeyi ona göre ayarlıyorsunuz ama sonuç olarak bir şey tasarlıyorsunuz. Bir şey üretiyorsunuz. Satıyorsunuz ve belli bir para kazanıyorsunuz.

 

Şimdi dünyaya bakarsanız inanılmaz bir değişim var. İşte Google şirketi. Gezerseniz görüyorsunuz zaten. Ne fabrikası var. Ne deposu var. Ne bir şey üretiyor. Ne bir şey tedarik etmesine gerek var. Bilgisayar mühendisleri programları yapıyorlar. Her şeyi onun üzerine yapıyorlar. Büyük veri merkezleri var ama kimseyi çalıştırmaları gerekmiyor. Oradan milyarlarca dolar para kazanıyorlar. Hem de tümleşik devre tasarımı yapmadan. Kafayı kullanarak, Information Work ya da Knowledge Work’u kullanarak çok çok büyük cirolar elde ediyorlar. Bizi düşününce ben hep patronlarımla bunu konuştum. Dedim ki 18 milyon evde televizyonunuz, buzdolabınız, çamaşır makineniz olduğunu düşünün. İnanılmaz bir şey. Nereden bakarsanız. Biz ne biliyoruz? Bunları kime sattığımızı biliyoruz. Kaç kere servis aldığını biliyoruz.

Bir evin içinde kaç tane çamaşır makinemiz, buzdolabımız olduğunu, ne zaman yenileyeceğinizi biliyoruz ama onun haricinde bir şey bilmiyoruz.

 

Şimdiki yaptığımız televizyonumuzda neler bilebiliriz? İnternete bağlanabilirsiniz. Belli aplikasyonlar, uygulamalar, servisler indirebilirsiniz. Bunları kullandığınızda, hangilerini kullandığınızı bilebilirim. Hangi reklamları izlediğinizi bilebilirim. Hangi kanalları değiştirdiğinizi bilebilirim. Çamaşır makinenizi ne zaman kullandığınızı anlayabilirim. Hangi Cycle’da kullandığınızı, haftada kaç kere kullandığınızı, elektrik düşerse gece yarısı kullanmanız için size bir bonus verebilirim. Bunları birbiriyle konuşturabilirim. Daha az enerji harcarsınız. Size uygun yani. Google nasıl para kazanıyor? Sizin nereyi aradığınızı ya da ne baktığınızı için ona göre reklam verebiliyor. Bu tip uygulamalar yapabilirim. Onun haricinde televizyondan satarak belli bir para kazanıyorum ama o televizyonu çeşitli uygulamalarla, servislerle genişleterek çok uzun bir süre sizden para kazanabilirim. Yani ilk sattığımda değil, ondan sonraki 5-6 sene. Yeni diziler indirirsiniz, yeni uygulama indirirsiniz. İstanbul trafiğini oradan görmek için para verirsiniz.

 

İçerikle ilgili bir işe girmekten mi bahsediyorsunuz?

İçerik de olabilir ama esas benim aklımdaki hep altyapı. Yani onu sağlayacak altyapı. İçerik benim işim değil sonuç olarak. İçeriği Doğan Grubu yapabilir, Doğuş Grubu yapabilir. Sizler yapabilirsiniz ama benim öyle bir sistemim olsun ki siz yeni bir film çıkardığınızda, Dolby’de biz hep bunu düşünürdük. Film nasıl çıkıyordu? Bizim Processor’umuz vardı. İşte bir film çıkıyor cuma günü. Amerika‘da her yere dağılıyor. Herkes de onu gösteriyor. Biz de oradaki teknolojiyi, ses ve görüntüyü film sahnesine aktarıyorduk ama aslında biz ne yapabiliyorduk? Singapur’daki makinemizin ısınıp ısınmadığını görebiliyorduk. Şimdi böyle yetkinliğiniz var ama insanlar hala filmleri basıp, dünyanın her bir yerine bunları yollamaya çalışıyorlar.

 

Şimdiki durumumuz da öyle. Bakarsanız siz filminizi yaptınız. CNNTÜRK gösterdi. Ben salı günü saat 8′de boşsam, zamanım da uygunsa, reklamlar da verildiyse sizin programınızı seyredeceğim. Halbuki ben istiyorum ki sizin programınızı herkes seyredebilsin. Arçelik, Beko televizyonunu açan herkes, ilk onların özel bir sayfası oluyor. İşte hava durumu, gittiği trafik nasıl programları indirilmiş. Sizin programınızı da görsün. Türk elektronik sanayi ile ilgili de böyle bir program yapıldı. CNNTÜRK’te oynandı. Bunu göstermek istiyorsan seyretmeye bastığın anda benim ODTÜ’deki sunucuma bağlansın. Oradan benim programıma Multi Cast ediyorum zaten. Alsın, gösterebilsin. Yani benim böyle yetkinliklerim var. Böyle altyapılarım var. Ondan sonra dediğim gibi Koç Grubu olarak da önce Türkiye’de sonra dünyada inanılmaz bir bilgi toplama şansın var.

 

Bilgi ne demek? Televizyonum nasıl kullanılıyor? Çamaşır makinem nasıl kullanılıyor? Bulaşık makinem nasıl kullanılıyor? Opet’ten insanlar günde kaç kez benzin alıyor? Migros’ta alışveriş yaptıklarında ne alıyorlar? Çocuk bezi mi alıyorlar? Kaç lira harcıyorlar? Ford, Fiat arabalar Boğaz Köprüsü‘nden kaç kere geçiyorlar? Duruyorlar mı? Yavaşlıyorlar mı? Yani hiç Mobese kamerası ya da trafik kamerası koymadan Türkiye’deki arabaların nasıl gittiğini, hangi yolların sıkışık olup olmadığını bile anlayabilirim. Ne kadar benzin aldığınızı ölçebilirim.

Migros’taki alışverişten ne kadar sattığınızı öğrenebilirim. Setur mağazalarına bakarak havaalanları dolu mu değil mi onu anlayabilirim. Yani bütün o bilgi bana akmaya başladığı zaman.

 

Ben yazar kasa yapıyorum. Yazar kasalarda Türkiye’de ne kadar satış yapıldığını Gelir İdaresi Başkanlığı‘na söylemem gerekecek her gün. Yani bu inanılmaz bir bilgi. Türkiye’nin bütün bilgisini elinizde tutabilirsiniz. Buna göre inanılmaz kararlar verebilirsiniz. Daha sonra bunu diğer ülkelerde yapabilirsiniz. Avrupa’da yapabilirsiniz. İstanbul’un büyük bir trafik problemi var. Belli yolları pahalı hale getirirsiniz belli yolları ucuz hale getirirsiniz. Çok tıkanıklık oldu mu? Bunları hep belirli bir düzen içerisinde kurabilirsiniz. Türkiye’nin belli bir enerji harcama durumu var. Herkes 8-11 arası harcıyor. Halbuki o enerjiyi daha ucuz yaparsınız gece yarısı. Biz klimalarımızı, buzdolaplarımızı gece yarısı çalıştırabiliriz. Bunları kompanse edebiliriz. Bunları yapabilecek gücümüz var. Bizim Koç Grubu ve Arçelik olarak bunlara birazcık daha yönelmemiz lazım.

 

Bunlar M2M teknolojileri gibi mi diyorsunuz?

 

Tabi. Katma değer sağlayacak ve sahiden bir televizyon satmaktan, bir buzdolabı satmaktan çok daha önemli. O buzdolabının enerji koruduğunu düşünün. Türkiye’ye çok büyük katkısı var. Bizim şu anda enerjimiz yetmiyor, diyoruz. En büyük paramızı neye veriyoruz? Benzine harcıyoruz ama kimse şey düşünmüyor, trafikte 3 saat geçiriyorum acaba benzin nasıl yakarım, diye az yakmayı düşünmüyor. Bir santral daha yapalım, bir baraj daha yapalım. Daha çok su harcayalım. Tamam, bulaşık makinemizi daha az su harcayacak şekilde yapıyoruz ama belki daha da az elektrik harcamamız lazım ya da elektrik kullanılmadığı zamanda elektriği kullanmamız lazım.

 

Güneş enerjisi ile ilgili bir çalışmanız var mı?

 

Var ama o konuları yani güneş, rüzgar gibi enerjileri muhakkak devletin desteklemesi lazım.

 

Arçelik’in 1 numaralı gelecek gündemi o zaman bu anlattığınız teknolojiler, öyle mi?

 

Beyaz eşya tarafında Arçelik’in esas yöneliminin enerji olması lazım.

Enerjiyi iyi korumak, çevreye saygılı olmak, az su harcamak, az elektrik çekmek, Competitive olmak, ülkelerin gerektirdiği ürünleri yapabilmek. Bir Japon, gidip görüyorsunuz. Tek başına yemek yiyor. Bir tabak harcıyor. Türkiye’de 20 kişi yemek yiyoruz. Aynı buzdolabını alıp Japonya’ya satmanız imkansız. Japonya’dakini alıp Türkiye’ye satmanız imkansız. Global oldukça o ülkelere uygun şeyler yapmamız lazım. Elektronik olarak bizim yapmamız gereken de biraz evvel anlattım, Big Data. O Data’yı nasıl çok hızlı işleriz. Oradan nasıl katma değerli uygulamalar çıkarırız gibi. Yani bizim en büyük değerimiz Türkiye halkının ne yaptığını anlayabilecek Modelity’lerimiz var. O bilgiyi toplayıp ona göre karar vermek. Karar vermemiz lazım.

 

Belki işin fantezi boyutu Türkiye için… Apple veya Samsung Galaxy gibi bir ürün çıkarabilmek mümkün mü gelecekte? 

Ya da Arçelik’in bütün bugün gündemi dışında gelecek için ürün hayali, Trendsetter ürün hayal eden grupları var mı? Fantezi ya da istişare grupları diyelim.

 

Var tabi. Stratejik ekiplerimiz var. İki tarafı var. Bir, global olarak şirketi nasıl büyütebiliriz var. Hangi ülkelere gitmemiz lazım? Ne yapmamız lazım? Bir de, bizim düşüncemiz var.

 

Biliyorsunuz, görmüşsünüzdür belki. Bir tane Arçelik Türk kahve makinesi var. Bizim arkadaşların yaptığı. 20-22 patenti olan. İşte şimdi çay makinesi çıkacak. Bunlar çok büyük alanlar aslında bakarsanız. Starbucks’lar şimdi Türk kahvesi isteyecek Arçelik’in makinesini kullanıyor. Halbuki o bizim ev için yaptığımız bir makine. İşte bunlar birbirine bağlanabilir. Bunun endüstriyel formu yaratılabilir. Bütün uçaklara böyle bir şeyler konulabilir.

 

Dediğiniz gibi trenlere, uçaklara televizyon yapabiliriz. Onların yayınını sağlayacak bir altyapı yapabiliriz. Böyle bir sürü planımız var. Yani şu anki işimiz değil de biz 5 sene sonra ne yapmak istiyoruz? Aynen Apple gibi yani. Apple bilgisayar yapıyordu. 2001 yılında iPod yapmaya başladı. Şimdi iPod falan değil, 2007 yılında iPhone yapmaya başladı. Telefon yapmayan bir firma şu anda dünyanın 500 milyar dolarlık şirketi. Korkunç bir rakamı oradan geliyor. Arçelik’in de aynı şeyi yapabilmesi lazım. İnanılmaz bir nüfus. İnanılmaz bilinen bir marka, en azından ülkemizde. Servis ağı, her yerdeyiz.

 

Financial Transactions çok önemli. Yani ileride para falan kullanmayacağız, farkındasınızdır. O paralar nasıl gidecek? Nasıl gelecek? Onların altyapısı nasıl sağlanacak? Güvenliği nasıl sağlanacak?  Yani devletin Türkiye’ye yapabileceği en iyi şey geniş bant ağını sağlamak. Onun üzerine yapabileceğimiz çok şey var. Komünikasyon da kolay olur. Para alıp verme de çok kolay olur. Ulaşıma çok büyük ilgili olur. Belki o kadar ulaşımla gidip gelmemiz gerekmez. Evden çalışabiliriz. Çok iyi bir video konferans sistemi ile dünyanın her yerine bağlanıyoruz.

 

Genelde bu işin kötümserleri hep işin finans, rakam boyutlarını karşılaştırıp, Türkiye bir şey yapamaz, diyor ama siz gördüğüm kadarıyla tasarım kısmıyla ilgili olarak da bayağı umutlusunuz.

 

Ben çok umutluyum. Tabi Silikon Vadisi’nde yaşamanın güzelliği o yani. Oradaki şirketler arkadaşlarımın. Google’da bir sürü arkadaşım var. Biz aynı durumdaydık. Bir yerden para bulduktan sonra. Türkiye’de şu anda para var. Onun için umutluyum.

Biraz daha küçük tarafta konuştuğunuz zaman onu görmüyorsunuz ama sahiden biz harcadığımız paranın çok büyük bir kısmını yatırım olarak geri döndürmeye çalışıyoruz. Hala yeterli midir? Değildir çünkü Intel şirketini örnek vereyim. Intel çok çok iyi. Dünyanın en büyük yarı iletken şirketi. En zor senesini yaşıyor. PC satışları yaşıyor. PC satışları düştü. Ultrabook’lar satmıyor. Tablet olayı başladı. Cep telefonu başladı. İkisinde de çipi yok Intel’in ve bu sene kazandığı paradan daha fazla yani hala 1-2 sene daha bu parayı kazanmaya devam edebilir, Nokia gibi… Ama kazandığı paradan daha fazlasını yatırıyor. 13 milyar dolarlık yatırım yapıyor. Neden? 9 nanometre Fab yapabilmek için, diyor ki: “Ben cep telefonu ya da başka bir şeyde başarılı olduğum anda kimsenin 9 nanometrelik Fab’ı olmayacak. Bu pazarı ben tekrar ele geçirebileceğim.” Bizim de öyle düşünmemiz lazım. Hazır olmasak bile o yatırımları yapabilmemiz lazım. ODTÜ’den, Boğaziçi’nden çıkan mühendisleri kaçırmamamız lazım. Şimdi benim bir mühendisim BMW’ye gitti. Ankara’daki.

Çok büyük acı veriyor bana yani. Keşke bazı projelere önceden başlasaydık da o çocuğu tutabilseydik. Böyle her giden insan bizim için bir acı ve dediğiniz gibi o yatırımları zamanında yapmadığımızı gösteriyor. Onun için de TEYDEB’e, devletin desteklerine kızmıyorum. Sadece onların desteğini Koç Grubu‘na anlatmaya çalışıyorum ki ona uygun projeler yapalım. Birazcık daha uzun dönemli projeler yapalım.

 

Peki, sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

 

Bence çok güzel bir şey yapıyorsunuz. Sizi onun için takdir ediyorum. Umarım diğer kişilerin görüşlerini de görebilirim.

 

Farkındalığı artırmak, aslında bizim belgeselle hedefimiz o.

 

Ben Boğaziçi‘nde hep onu görüyorum. 50 kişi seçiyorsunuz. Onları yetiştiriyorsunuz. Elektronik mühendisi yapıyorsunuz. 20 tanesi bankacı oluyor. 5-6 tanesi muhasebeci oluyor. En iyi adamlarımıza ODTÜ’deki, Boğaziçi’ndeki, İTÜ’deki yani bu kadar insanları sahiden bu sektörde tutabilmemiz lazım. Onun için de dediğiniz gibi belli bir yatırım, belli bir büyüklüğe ulaşmak gerek. O insanları motive edebilecek getirileri yaratabilmemiz lazım.

 

Tabi Türkiye’deki siyasal olayların da sürekli negatif lanse edilmesi de… Yani iş dünyasının bu atılımlarını biraz gölgeliyor. Ben onu görüyorum. Oradan insanlar negatif görüşe kapılıp Türkiye’de bir şey yapılmaz sonucuna varıyorlar.

 

Bizim biraz daha anlatmamız lazım. Televizyonumuz, yazılı basınımız, biliyorsunuz biraz daha kolaya kaçıyor. Bir New York Times, bir Wall Street okusanız, dünyada yapılanlarla ilgili çok haber var. Bizim haberlerimiz biraz daha kolay haberler. Televizyonu açıyorsunuz evlenme programı. En kolay program. Evlenmek isteyen kadınlar erkekler bir arada. Öyle 3-4 saat geçiyor ve bunu seyrediyoruz yani. Dünyanın her yerinde futbol falan var ama dediğiniz gibi birazcık daha belgeseller, Documentary’ler, dünya nereye gidiyor… Biraz heyecan vermemiz lazım. Biz gençken heyecan alırdık.

 

Yani biz öyle bir nesiliz ki devletin sahiden kıt kaynakları bize verilmiş. Mühendis yapmışlar. Biz 5 kuruş ödemedik ne ilkokulda ne ortaokulda ne üniversitemizde. Master’a gittik orada da Amerika bizden para almadı. Üstüne para verdi. Aslında hem yurt dışı hem Türkiye bütün kaynaklarını bize ayırmış. Bizim de bir şeyler geri vermemiz lazım. Onun için de hepimizin motivasyonunu kaybetmemesi lazım, diye düşünüyorum.

 

Çok teşekkürler Erkan Bey.

 

Ben teşekkür ederim.

 

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

Relatived Posts
Prof. Dr. Ahmet Oral Söyleşisi ( 29 Sep,2015 )
Faruk Eczacıbaşı Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Ali Akurgal Söyleşisi ( 11 Jul,2017 )
Hüseyin Geliş Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Ceyhan Saldanlı Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Written by