Büyük Sıçrama Blog

Fuat Akçayöz Söyleşisi

“Türkiye’nin içe dönük yeteneğinin fark edilmesini sağlayan Aselsan’dır. Ben bu konuda herkesle konuşurum. Türkiye’de bunu önce yapmış olan Aselsan’dır. Bugün dünyanın sayısal tabanlı telsiz ailesi tasarlayabilen 5-6 firmasından bir tanesidir Aselsan. Biz dünyanın 1.ligindeyizdir.”

İsterseniz önce ben kendimden başlayayım. Ben Fuat Akçayöz. Halen Aselsan’ın -Savunma Sistem Grubu Grup Başkanı olarak görev yapıyorum. Aselsan’ın 4 tane bir anlamda bağımsız işletme diyebileceğimiz, Profit Center diyebileceğimiz 4 tane Division’u var, 4 grubu var. Ben onlardan bir tanesinin başındayım. Bugün itibariyle hani Aslesan’ı sokaktaki insana sorduğumuzda çok eskiden beri bir Aselsan imajı var insanlarda. Onlar yine haklı olarak bizim haberleşme tarafını öne çıkarırlar. Yani telsizci Aselsan. Gerçi bu son zamanlarda, son 10 yıllık geliştirmelerde muhtemelen biraz değişmiştir ama bu gruplarımızla esasında Aselsan haberleşme amacıyla kurulmuş. Daha doğrusu şöyle tanımlayalım Aselsan’ın kuruluş amacı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başta haberleşme olmak üzere muhtelif alanlarda, elektronik sanayinde, savunma sanayinde dışa bağımlılığını askeriye çekmek, kuruluş amacı.

1974′te birbirimizi vurmamız meselesi ile mi?

Bu tarihsel olarak. Aselsan’ın kuruluş gerekçesi 1974 yılında Kıbrıs Krizi sırasında, savaş sırasında haberleşme zafiyeti sebebiyle kendi gemimizi batırdık. Zaten o Türk Savunma Sanayi tarihinde Aselsan açısından veya Savunma Sanayi açısından bakıldığında en önemli taşlardan bir tanesi.

Aselsan 1975 yılında kağıt üzerinde kuruldu ama fiilen Aselsan çalışmalarına 1976′da başladı. Zaten benim bu şirkete girişimde halen şirkette görev yapmakta olan diğer 2 arkadaşımla birlikte 1976, 15 Eylül. Ben şu anda aşağı yukarı 36 yıldır bu şirketin personeli olarak çalışıyorum. Genelde ben şahsım adına baktığımızda şirketin Genel Müdür Yardımcısı olmaktan ziyade ilk personeli ya da ilk mühendislerinden biri olmayı daha önemsiyorum.

Şimdi Aselsan’ın bugüne gelmesinde konulan hedef, esasında genel bir hedefti yani Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dışa bağımlılığının düşürülmesi.
Fakat önümüzdeki somut proje o tarihteki yine Türk Silahlı Kuvvetleri’nin benimsemiş olduğu -1976′dan bahsediyorum, kuruluş gerekçesinden bahsediyorum- belirlenmiş bir telsiz ailesinin, biz ona Phillips’in lisansı ile üretilen 4600 VHF askeri telsiz ailesi diyoruz.

Bunun lisans altında Aselsan tarafından üretilmesi, Aselsan’ın ilk büyük projesi olarak yani Aselsan bu gerekçe ile kuruldu. Başlangıç, Start-Up projesi esasen buydu fakat o yılları hatırlayanlar belki onlar da teyit edeceklerdir, ülke öyle bir durumda ki 70 cente muhtaç. Süleyman Demirel’in bir lafı var: “Ülkenin 70 cente muhtaç olduğu yıllar.“ Bunu şunun için söylüyorum şirket 1976′da kuruldu fakat şirketin bu anlamdaki kontratı alması, sözleşmeyi imzalaması ancak 1978 yılında oldu. Hollanda’dan Philips lisansı ile başladık. Şimdi kuruluş öyküsü de enteresan, bir iki cümle ona da değinmek istiyorum.

Şimdi Aselsan‘ın kuruluş aşamasından bugüne kadar geçen 40 yıla yakın bir sürede büyük değişim gösterdiğini hepimiz biliyoruz. Fakat ne mutlu ki hiç bir otorite, iktidar ister kullanıcı makam olsun, ister satın alma makamı olsun hükumet olsun, devlet olsun Aselsan’ın özerkliği konusunda çok titiz davranmışlardır. Yani biz hakikaten burada o açıdan bence her devrin yönetimine müteşekkiriz öyle söyleyelim. Bizi hakikaten bir inançla bu işin başarılması ancak bu modelle olur sanki hepsi bunun altına imza atmış gibi. O günden bugüne Aselsan ne kadrolaşma, ne başka bir tehtit altında kalmamıştır.

Bizim kurucumuz Hacim Kamoy. Bu süreç içerisinde tabi o da profesyonel destek istiyor. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden teknik yardım istiyor. Diyor ki madem biz böyle bir işe koyulduk o zaman üniversite, elektrik mühendisliği bölümü bize yardım etsin. Hakkı Oranç, Aselsan Genel Müdürünü buraya öneren öğretim üyesi ODTÜ’de bizim de master sırasında süpervizörlüğümüzü yapan öğretim üyesidir. O bizi buraya biraz zorla gönderdi tırnak içinde ve bizi Hacim Bey’in o gün bizlere söylediği o arkadaşlarımla birlikte, “Siz istediğiniz yere gidebilirsiniz, istediğiniz üniversiteden kabul alabilirsiniz ama biz burada ulusal teknolojik bağımsızlık mücadelesine girişiyoruz. Bunun ilk neferleri olma fırsatını geri tepemezsiniz.” dedi. Bu nasıl bir virüs ise biz 30-35 yıldır aynı heyecanla gelip gidiyoruz bu işe ve gerçekten de Aselsan’ın kadrosu, şu anki kadrosu bence çok özeldir yani bunu ticari bir şirketin ötesinde ulusal teknolojik bağımsızlık mücadelesi verdiğimizi düşünüp bunu gelecek nesillere bu şekilde aktarmaya çalıştık.

Türkiye’de Telsiz işi daha önce nasıldı peki, Fuat Bey?

Türkiye’de Aselsan’dan önce telsiz konusunda kendi markamız olarak benim bildiğim bir tek Teknim firması vardı. Teknim, Ankara’da yerleşik. Hatta o tarihlerde bunlar el telsizi, röle sabit merkez telsizi yani basit telsiz ama özgün tasarımdı bunlar. Biz onun için mesela telsizi ilk ve özgün olarak biz tasarladık demiyoruz çünkü Teknim vardı biz kurulduğumuzda. Daha sonra Teknim’in beyin takımı Aselsan’a katıldı.

Teknim kapandı mı?

O başka faaliyet alanlarında devam etti. Belki şimdi kapandı. Teknim şey olarak, o rolü kaptırdı tabi bir yandan da. Hatta şimdiki Genel Müdürümüz Cengiz Ergeneman Teknim’de bu ilk telsizi tasarlayan ekipten birisi. Şimdiki Genel Müdürümüz de oradan. Dolayısıyla ilk olarak lisans altında askeri telsiz üretimi paralelinde de kendine özgün, bizim tasarladığımız işte polisin, belediyenin, Devlet Su İşleri’nin, kamunun, KİT’in kullanabileceği telsiz çözümlere başladık. Yani esasında, özünde bir haberleşme sektörü olarak başladık. Bu aşağı yukarı neredeyse 1990 yıllara kadar böyle geldi.

Fakat tabi yeni aileler, yeni özellikler, özellikle sentezörlü, yani eskiden kristalli telsizler vardı. Daha sonra sentezörlü dediğimiz yani frekansını istediğin gibi değiştirebildiğin telsizlere geçildi. O arada da bizim açımızdan, Aselsan açısından bazı ilkler yaşandı. İran-Irak Savaşı patlak verdi ve biz İran’a Phillips lisansı altında üretmekte olduğumuz o telsiz ailesini, Türk Silahlı Kuvvetleri‘ne yanılmıyorsam sattığımız sayıya ya eşdeğer ya daha fazla ihraç ettik. O dönemde Aselsan’ın hızlı bir büyüme, ani bir talep karşısında birdenbire, şirket yine bu kampüsteydik, Macun Köy’deydik o tarihlerde, buradaydık. Birdenbire kapasitemizi artırma ihtiyacı oldu. Bunun tabi çok olumlu yanları oldu. Fakat olumsuz yanı da yani sürdürülebilir, devam eden bir talep olmadığı için bir süre sonra zor durumda kaldık. Yeni pazarlar da bulamadık yurt dışında. Dolayısıyla biraz sıkıntılı bir dönem yaşadık.

90’lı yıllar için neler söyleyeceksiniz?

90′a yaklaştığımız yıllarda. 1990′a geldiğimizde şunu fark ettik, dedik ki yahu biz ne için kurulduk, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyacını karşılamak için. Biz cihazcı, telsizci kalamayız. O zaman TSK’nın ihtiyaçlarına daha geniş ölçüde bakıp değerlendirmemiz gerekiyor. Bunu masaya yatırdığımızda ilk önümüze gelen şöyle bir şey oldu: TSK asıl büyük parayı sistem projelerine veriyor. Bu silah sistemleri oluyor, taktik komuta kontrol sistemleri olabilir ne bileyim gemiler için savaş yönetim sistemleri olabilir. Yani şirketin cihaz boyutundan sistem çözümleri üreten bir boyuta getirilmesi gerekiyor. Bunu 1989′da falan fark ettik biz. Yani baktık ki cihazla bir yere gidilemeyecek, sayılar, rakamlar belli.

Şimdi ilk önce özellikle elektronik harp amaçlı yani düşmanın haberleşmesini dinleme, yönünü tespit etme, telsiz haberleşmesi, dinleme ve yönünü tespit etme. Keza radar konusunda da radar sinyallerinin bastırılması ya da düşman radarlarının aldatılması esas itibariyle. Bir de bunların karıştırılması var tabi, sinyallerle. Biz hep nasıl büyüyebilirizi birden bire 89-90′da görmedik. Şunu söyleyeyim. Biz kurulduğumuz gün araştırma geliştirme bölümünü kurduk amacı da şuydu ben teknoloji transferi yapıyorsam, teknoloji transferi yapmak ayıp değildir ama yaptığım teknoloji transferini özümsememek ayıptır, ilkesiyle hareket ettik. Dolayısıyla benim bir mühendislik kargosunu hem özgün ürün geliştirme hem yaptığım teknoloji transferini özümsenmesi birçok amaçla mühendislik gücümün olması gerekiyor. O zaman böyle bir birim açma girişimi olması. Dolayısıyla kurulduğu günden beri hiç tecrübemiz olmamasına rağmen daha birinci gün bizim organizasyonumuzda Ar-Ge vardı. Bence zaten çok konuşulabilir bu konunun üzerinde ama bizi sektörde ileri götüren ya da farklı kılan en önemli vizyoner bakış burada yatıyor.

Teknolojik olarak da güncelleme yapmanın zor olduğu günler. Bu sefer özgün sistem çözümleri üstüne gitmeye başladık. Yani tabi herkes bazı şeyleri kendisi keşfediyor. Aselsan’ın da kendi keşfettiği şöyle bir şey var. En önemli bilgi, ihtiyacın doğru tanımlanmasında yatıyor. İşin %50′si ihtiyacı doğru tanımlamaktan geçiyor.
Geri kalan %50′si de mühendislik becerinizle onun çözümlenmesinden geçiyor.
Dolayısıyla biz müşterinin yani ihtiyaç sahibinin, ihtiyacının iyi dinlenmesinin çok önemli bir Know-How olduğunu veya gerekli olduğunu ve bu birikimin çok önemli olduğunu o yıllardan beri biliyoruz.

Şimdi oraya baktığınızda, 1980-90 arasına baktığınızda biz başka alanlarda, askeri olmayan alanlarda da çok özel sistem çözümleri gerçekleştirdik. Mesela çok kimse bilmez. İstanbul’da o zamanlar sayısı 1200 civarındaydı. Bütün bankaların tek bir merkezi banka alarm sistemi ile denetlenmesi işini biz yaptık. 1978. Yaptığımız iş ne söyleyeyim. İstanbul Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü’nde bir merkez birimi var. Buraya işte bugün Star ya da Multidrop dediğimiz telefon hatları üzerinden, PTT santrallerine dolaşan bir hat var veya hatlar var. Her PTT santralinde de 64 tane bankaya hizmet verebilen Data Consantrator’ler var. Bunlar da Lease Line’lar üzerinden çalışıyor. Sonuçta bir bankada bir alarm butonuna basıldığında bunun neredeyse, Real Time olarak polis merkezinden görülmesi, izlenmesi, kaydının tutulması vs. işini yapacak bir sistem. Şimdi bunun arkasından, bu bence bizim genç ve ilk mühendislik yıllarımızda, maksimum düzeyde var olan sorumluluk ve cesaret vardı. Başımızda tecrübeli adamda yok çünkü en tecrübelisi biziz işte. Okuldan iki sene önce mezun olmuş insanlar. Şimdi bu anlamda bakıldığında yaptığımız iş, daha bilgisayar falan da yok sonuçta bugünkü bilgisayarı Hardware olarak yapma yani aslında yazılımı Hardware ile yapmak anlamına geliyordu o tarihte yaptığımız şeyler.

Türkiye’de böyle merkezi Network sistemlerinin kurulması işlemlerini mi başlattınız?

Evet, evet onu söylüyorum. Banka alarm sistemi, Harran sulama sistemi, İçişleri Bakanlığı‘na merkezi bilgisayar denetimli siren sistemi. Ya şu siren motorları var ya ses çıkarıyorlar falan. Şimdi orada en önemli şey tamam düğmesine bastığınızda dönüyor ama dönüp dönmeyeceğini bilmiyorsunuz. Çünkü o alarm ihtiyacı olana kadar o sirenler duruyorlar. Öyle olunca bastığınızda çalışıp çalışmayacağını bilmiyorsunuz. Bunların tek bir merkezden kriptolu olarak işte denetlenmesi işi mesela. Bunların hepsinin mimarisi aslında aynı. Merkezi, bilgisayar denetimli uzaktan veri toplama, izleme, işleme ve kontrol sistemi.

Şimdi mesela kripto. Bizim ilk projelerimizden bir tanesi 1976-77′den bahsediyorum bakın. Telefon altı şifreleme cihazıydı mesela. O zamanlar çok modaydı bu. Şimdi telefon ile konuşuyoruz. Diyelim Başbakan ile Cumhurbaşkanı konuşacak veya Genel Kurmay Başkanı konuşacak. Adamların konuşmasının kriptolu gitmesi gerekiyor. Telefon altı şifreleme cihazları. Envai çeşit şifreleme cihazları yaptık. Kriptolar yaptık.

Dinleme meselesi mi?

Dinlenememesi için. Biz o tarihlerde değişik alanlarda faaliyet göstermeye başlayınca tam o sırada da 1986-87 Türkiye uluslararası büyük bir projeye adım attı. O da Stinger füzesinin ortak üretim projesiydi. Türk sanayi tarihinde önemli yeri olan işlerden bir tanesidir.

Hangi ülke ortaklıkları vardı?

Şöyle bir modele dayanıyor: Stinger füzesi Amerikan tasarımı bir füze fakat Avrupa’lı bir takım ülkeler Hollanda, Türkiye, Almanya ve Yunanistan bunlar bir araya geliyorlar. Diyorlar ki her biri bizim, mesela benim 100 tane, senin 200 tane toplam uyduruyorum 5000 tane füzeye ihtiyacımız var. Biz bunu gidip Amerika’dan satın alacağımıza bu teknolojide, hiç değilse kritik ürünler açısından, ihtiyacımızı birleştirelim ortak üretim yapalım. Böylece daha fazla teknolojik hakimiyet sağlayalım üründe. Buna Avrupa Stringer Konsorsiyum’u deniyor. Dolayısıyla bu 4 ülke bir araya gelip her biri bir kısmını yani herkes ihtiyacı oranında iş payına sahip oldu. Diyelim ki füzelerin %40′ı Türklerin mesela. O zaman Türk endüstrisinin payı projenin %40′ı oldu. Yunanistan’ın %10′ysa %10′u oldu. Hollanda’nın %15′i oldu. Geri kalanı da Almanya’nın oldu. Bu proje Türkiye’ye uluslararası proje yönetimi açısından çok büyük bir tecrübe kazandırdı. Roket-San böyle doğdu.

Siz Roket-San’ın içerisinde misiniz aynı zamanda? Aselsan olarak?

Biz Aselsan olarak Roket-San’ın %15′ine sahibiz ama Roket-San roket motoru sorumluluğu olduğu o tarihlerde Aselsan’da Stinger füzesinin aklı denilen E-Section ya da Electronic Section kontrol modülü var. Onun üretimini de Aselsan üstlendi.

Şimdi biz 1990′a gelince etrafımızda değişik şeyler oluyor falan. Aselsan’ı yeniden re-organize edelim dedik. Aselsan organizasyonunu şu temayla değiştirdik. Eskiden organizasyonumuz çok basitti, klasik bir şirket organizasyonu yani ne var? Genel Müdürlüğe bağlı mali işler işte üretimimiz var, işte Ar-Ge departmanımız var, satış pazarlama departmanımız var. Böyle klasik bir organizasyon.

1990′a gelince dedik ki bir kere biz faaliyet sahalarına göre bağımsız, hem de performansı ölçülebilir olması bakımından şirketi operasyonlara bölelim. 3 ana operasyona böldük şirketi. Bu operasyonlardan bir tanesi haberleşme cihazları grubu. Yani herkesin bildiği Aselsan. Bir grup başkanlığı oldu o tarihlerde. Akyurt’ta o zamanlar işte Stinger füzesinin üretimi falan diye başlayan gruba da, kardeşim sen de şu faaliyet sahasına odaklan işte navigasyon yani nereye gidiyor, neredesin, seyrü sefer cihazları ve sistemleri diyelim, gece görüş cihazları ve sistemleri bir de füze güdüm elektroniği. Bu konuları da oraya verdik. Orası da bir grup başkanın oldu. Burada 3. grup başkanlığı kurduk. 3.’de sistem entegrasyonu ve sistem çözümlerinden sorumlu bir grup başkanlığı. İşte o grup başkanlığı bizim aşağı yukarı 1990′dan 2006 yılları sonlarına kadar sektörde çok bilinen adıyla MST(mikrodalga sistemleri teknoloji grubu) bunu herkes tanırdı. İşte Mahmut Karadeniz’in başında olduğu bizim de yanında olduğumuz gruptu. Mahmut Bey ayrılınca biz o grubu yakın zamanda 2008 yılında ikiye böldük. Şu anda 4 grubu var Aselsan’ın. Yine benim başımda olduğum savunma sistemleri grubu ki esasında hava savunma sistem çözümleri, silah sistemleri, komuta kontrol sistemleri, deniz sistemleri, bugün Türkiye’nin yürüttüğü milli Corvette su üstü, su altı özellikle su üstü platformlarının savaş sistem entegrasyonu Aselsan tarafından ve kardeş kuruluşumuz Havelsan tarafından birlikte.

Havelsan şu anda vakfın bir şirketi ve ağırlıklı olarak yazılım sistem entegrasyonu yapan, savunma ve e-devlet konusunda da yeteneği olan veya ürünleri olan bir şirket.

Aselsan‘da sistemciliğe geçişten bahsedebilir misiniz?

Şimdi biz 1990′a gelince cihazcılıktan sistemciliğe geçelim dedik.
Sistem yani artık herkesin kafasında sistem. Biz dedik ki, biz sistemciysek Türkiye’nin ihtiyaçlarının özgün tasarımla karşılanabileceği tezini ispat etmemiz gerekiyor. Onun için de biz öncelikle dedik ki hangi alanda Türkiye çok para harcıyor? Silah sistemleri alanında. O zaman silah sistemleri entegrasyonu alanında bizim yatırım yapmamız gerekiyor şirket olarak ve o zamanki Savunma Sanayi Müsteşarlığı‘nı yanımıza alarak veya çoğu zaman alamadan birçok silah sistemi temel alt teknolojisini bir projeyi somutlaştırarak fikir olarak yapalım dedik ki biz onun adına kaideye monteli sinyal sistemi diyoruz.

Silah sistemi derken, tankların, gemilerin silah sistemleri mi?

İşte silah sistemi şu mesela size şunu göstereyim. Bu bir M-113 aracı. Bu aracın üzerinde hareket halinde füze atma yeteneğine sahip olan döner ve hedef takip yeteneği olan bir elektronik sistem var. Füzesi benim değil. Füzesini işte daha önce Türkiye üretti Stinger Konsorsiyumu ambarına koydu. Bu füze normalde omuzdan atılıyor. Ben bu füzeyi otomatik atacak bir konsept ile füzenin kullanım etkinliğini ve vuruş etkinliğini arttırıyorum. Üzerinde makinalı tüfek de var ayrıca kendini korumak için. Bu hareket halinde gece gündüz füze atabilen, stabilize silah sistemi. Bu külliyen bakıldığında aracıyla, paletiyle, elektroniği ile komple bir silah sistemi. Türkiye bu tarihe kadar yani bu sisteme kadar böyle bir entegrasyon Know-How’ına sahip değil. Böyle bir şey yapmamışlar.

Hangi seneye kadar?

Bu işe 1992′de başladık. Bunun kontrata dönüşmesi 2001 yılında oldu. Yani 9 sene biz bu işe para harcadık ama 9 sene sonunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin buna ihtiyacı olduğunu, bunun dünyadaki en iyi sistem olduğunu ve bunun dünyadaki en ucuz sistem olduğunu kabul ederek alımını yaptılar. Dışarıdan şöyle anlaşılıyor, zannediliyor ki TSK geliyor Aselsan’a al kardeşim sana bu para istediğin gibi harca, bana şunu yap. Öyle bir şey yok.

Şimdi bugün Türkiye’nin savunma bütçesine baktığınızda bu yıldan yıla değişiklik gösterse bile global bütçe 16-17 milyar dolar civarındadır. Bunun teçhizata yani bizim ilgi sahamız olan alana izdüşümüne bakarsanız bu aşağı yukarı artı eksi bir 6 milyar dolar civarında oynar. Yani 6 milyar dolar, 5.5 milyar dolar o civarda oynar. Şu anda Aselsan’ın kurulduğu yıllarda bu para yine aşağı yukarı, dolar bazında belki bir miktar değişiklik göstermiş olabilir ama büyüklük olarak böyle bir büyüklüktü ve o yıllarda bu harcamanın bu bütçenin teçhizat ile olan yani 5-6 milyar dolarlık kısmını kastederek konuşuyorum. Bunun aşağı yukarı %10′luk kısmı yurt içinden karşılanabiliyordu.

Şu anda savunma sanayinin kurulmuş olması, ülkede savunma sanayi alanında özgün çözümler üretecek firmaların var olması yani bu elektroniğinden tutun da zırhlı aracına veya ne bileyim bot, askeri teçhizat, mutfak, askeri hastahane çok değişik yani savunma sektörünün, sanayinin ihtiyaç duyduğu her alanda yurt içi imkan veya yetenek geliştikçe bu oran arttı.

Bugün itibariyle yani 2013 senesinin sonuçlarına bakıldığında yurt içinden karşılanma oranı diyelim sanıyorum %50′nin üzerinde, %55-60 civarına yaklaştı.
Savunma Sanayi Müsteşarlığı‘nın yayınlamış olduğu yeni bir strateji dokumanı var bilmiyorum ona hiç göz atma fırsatınız oldu mu? O dokuman çok büyük hedefler öngörüyor. İşte önümüzdeki 5 yıl sonunda şu anda savunma sanayinin cirosu 3 milyar dolara yakın, Türkiye’nin. Aşağı yukarı bunun 3.5′te 1′i Aselsan’ın ama o cironun yaklaşık olarak yanılmıyorsam 8 milyar dolara çıkmasını hedefliyor Türk Sanayi Bakanlığı Müsteşarlığı…

Peki Fuat Bey bunun ne kadarı elektroniktir?

Valla bu sorunun cevabını vermek kolay değil. Siz şimdi bir silah sistemini düşündüğünüz zaman yani diyelim ki 200 milyon dolarlık bir sistemden bahsediyorsunuz. Buna benzer şey mesela Bilgem gemisini düşünün, geminin yarısı neredeyse elektronik. Bugün aşağı yukarı bu tür silah sistemi, savaş sistemi, komuta kontrol… Haberleşmede daha çoktur. Silah sisteminde namlu var, hareketli mekanizmalar var. Yani mekanik yapılar da var.

İşlerinizi kapmaya çalışan yurt dışı firmaları oluyor mu Fuat Bey?

Tabi ki oluyor. Yani ama bir şey var. O bizim kabiliyetimizin ötesinde. Bence savunma sanayinde Türkiye çok özel bir şeyi başarmış durumda. Türkiye’nin savunma sanayi modeli bence çok incelenmeye değer bir model çünkü bunun altını tekrar çiziyorum. Aselsan bu konuda cesareti artırmıştır. Bizim çok olumlu katkılarımız olmuştur ama bunun başarısını tek başına hiç kimse sahiplenemez. Burada en önemli şey irade yani devletin bu konudaki kararlılığı ve özellikle Savunma Sanayi Müsteşarlığı üzerinden bu iradenin nasıl söyleyeyim yürütülmesi. Yani bugün Kara Kuvvetleri olsun, Hava Kuvvetleri olsun, Deniz Kuvvetleri olsun onların görevleri başka. Onlar ülkeyi korumakla görevliler. Onlar savunma sanayinin gelişimini düşünmek gibi bir görevleri yok onların. Onlar haklı olarak kardeşim benim topum, tüfeğim sistemim olsun ben işimi yapayım, diye düşünürler ama Kıbrıs Savaşı’ndan sonra özellikle bunun ulusal bağımsızlığı, teknolojik bağımsızlık olmadan sağlanamayacağı görüşüyle hareket etmiştir. Yani hoşgörülü davranmışlardır, öyle söyleyeyim.

1990′da fakat o tarihlerde şöyle bir süreç yaşadık. Savunma Sanayi Müsteşarlığı kuruldu 1988′in sonuna kadar. Savunma Sanayi Müsteşarlığı bence kızmasınlar duyarlarsa, ilk başlarda sadece bir tedarik makamı gibi çalıştı. Margaret Thatcher rahmetli Özal ile birlikte helikopterle buraya indiler, 1987 midir 88′de olabilir. Buraya geldiler yani çünkü o tarihte maalesef ben bunu üzülerek söylüyorum, İngiltere Marconi firmasının HF-SSB telsiz ailesi Türkiye’de HF-SSB ihalesini kazandı ve Türkiye’de maalesef bizim itirazımıza rağmen bir firma kurularak üretildi. Bence Türk Savunma Sanayi geçmişinde bence başarısız bir örnektir. Biz de o tarihlerde diyorduk ki ya bunu biz yapalım. Biz Türkiye’nin tescilli firmasıyız.
Neyse şimdi işin çok siyasi boyutuna girmek istemiyorum ama yani söylemek istediğim o tarihte henüz İngiltere ordusunda bile kullanılmayan bir telsizi ortak üretim metoduyla veya teknoloji transferi yoluyla denenmemiş bir telsizi bu ülkeye sattılar.

Aslında bir yandan bağımsızlaşmaya çalışıyoruz, müttefikler falan var, onlar da silah satmak istiyorlar. Böyle politikayla zorlanmadınız mı hiç şirket olarak? Politikacılarla ya da dış lobilerle?

Bir tane örneğini vereyim. 88′de buraya Margaret Thatcher geldi.
2 gün sonra bu şirkete, ben de tesadüfen buradaydım. Tarihi bir gündü. Bizim Genel Müdürün odasına Marconi’nin patronu geldi. Geldi dedi ki, Mr. Özal beni gönderdi, dedi sizi satın almaya geldim. Aselsan’ı satın alacak sene 1988. Evet, çok teşebbüs edildi fakat o günü anlatayım ben. O gün adam geldi biraz da küstahçaydı, açık söyleyeyim. Genel Müdürümüzün önünde tam sizin oturduğunuz yerde oturuyor diyelim, şu binada. Adamcağıza bunu söyleyince, bizim Genel Müdürümüz çok duygusal bir insandı. Bugün zaten Türk Savunma Sanayi’nin duayenlerinden sayılır. Hacim Beyi herkes öyle bilir. Türkiye’nin bu alandaki duayeni. Adam dedi ki, bu şirketi dedi bu millet simit paralarından artırdığı bağışlarla kurmuştur. Hiç kimsenin gücü bu şirketi almaya yetmez, dedi ama biz o laftan sonra 4-5 yıl 1 kuruşluk iş alamadık. 1 kuruşluk iş alamadık.

Silahlı Kuvvetler’den mi?

Evet. 1 kuruşluk iş alamadık. Bizim için gerçekten zordu o dönemler. Tam o dönemde 600 kişiyi işten çıkarttık. Sonra yeniden yapılandırmayı şey ettik. Sonra 2000 yılına geldiğimizde bir başka krizle karşı karşıya kaldık, çünkü alt alta koyduğunuzda kendimizin firma olarak finanse ettiğimiz araştırmaların toplamı yaklaşık 100 milyon dolara gelmişti. Şirketin 100 milyon dolar parasını yemiştik. O sıradaki banka kredi borcumuz 100 milyon dolardı. Şirketin nakiti yok, 100 milyon dolar bankaya kredi borcu var. Yani şey durumdayız, yani tam uçurumun kenarındayız. Bizim tezimiz şuydu yani biz o zamanki MST dediğimiz yöneticileri olarak biz şunu söylüyorduk, ey Aselsan yönetimi endişe etmeyiniz. Bu projelerin kısa sürede gerçekleşmesini bekliyoruz. Şu anda uğraştığımız işlerin boyutu 3 milyar dolar ve kısa sürede 1-2 yıl içinde kontrata bağlayacağımız işlerin boyutu da 1.5 milyar dolar olacak. Şimdi bu rakamlar bugün çok alıştık da, o tarihlerde hayal bile edilemeyecek rakamlar. Şirketin cirosu 100 milyon dolar sen 1.5 milyar dolardan bahsediyorsun. Yani şirketin cirosunun 10-15 katı işler başlayacağından bahsediyorsun. Kimsenin inanası gelmiyordu yani. Çok yakından bilenler tamam ama uzaktan, yani yoldan geçen birine anlattığınızda inandırıcı bir şey değildi. Yani ben uzatmayayım şimdi o dönemde biz gerçekten bunu başardık. Hakikaten biz o dönemde arka arkaya bu 10 yıldır üzerinde çalıştığımız projelerin gerçekleşmesi sonucunda…

Tam 2000-2001-02. Bizim Backlog’umuz bağlanmış, siparişlerimiz birden bire söylediğimiz yere çıktı. Aselsan o zaman bence ayaklarının üzerine kalktı. Şimdi bu da ve bunun başarılı örneklerini biz aşağı yukarı 2002′den sonra vermeye başladık. Yani artık sektörde o zaman Savunma Sanayi Müsteşarlığı da şunu fark etti ya bizim Aselsan. O zaman şöyle bir öz güven geldi.
Aselsan kendini ispat etti o dönemde bence o hemen şuna tercüme edildi. Türk Savunma Sanayi rüştünü ispat etti gibi algılandı. Bence bugün şeye gidin, şimdi alt alta yazınca kaç para çıkıyor bilmiyorum ama bağlanmış projelerin Türk Savunma Sanayi’nde geleceğe dönük toplum boyutu 25 milyar dolar civarında deniyor. Bir sürü proje var bizim dışımızda da. Platform projeleri var filan ama henüz bunlara yönelik yani ürün vermiş… Yani biz şimdi şey dönemini tamamladık Türk Savunma Sanayi’ne baktığınızda artık dünyadaki diğer şirketler, başta ABD şirketleri olmak üzere biliyorlar ki Türkiye eski Türkiye değil. Öyle dışarıdan hazır bir çözümü almaz. Mutlaka ve mutlaka yurt dışı katma değeri azami ölçüde ve teknolojik bağımsızlığını riske sokacak hususlardan taviz vermez. Bunlar bence de öğrenildi. Şu anda Türkiye hiçbir ürünü hemen dışarıdan satın almıyor.

Bu güven kazanıldı mı?

Evet, işte ben bunu söylüyorum. Türkiye’nin içe dönük yeteneğinin fark edilmesini sağlayan ilk kuruluş Aselsan’dır. Ben bu konuda herkesle konuşurum. Türkiye’de bunu önce yapmış olan Aselsan’dır. Bugün dünyanın sayısal tabanlı telsiz ailesi tasarlayabilen 5-6 firmasından bir tanesidir Aselsan. Biz dünyanın 1.ligindeyizdir.

Ya bundan 10 sene önce ben size şöyle bir örnek vereceğim bu projeyi yaptığımız zaman KMS Kaideye monteli. Stinger Projesi’ni yaptığımızda Savunma Sanayi Müsteşarlığı’na gittik dedik ki bunu yapmak için 15 milyon dolara ihtiyaç var. Onlar Savunma Sanayi İcra Komitesi’nden kara çıkardılar, Aselsan’ın böyle bir ürün geliştirmesi için 15 milyon dolar tahsis edilmesine diye karar çıktı. O parayı vermediler. Sadece 3 milyon dolar alabildik, o tarihte ölçeğe bakın. Şimdi geldik 2010 yılında biz başka bir sözleşme imzaladık. Aradan kaç sene geçmiş? 90 deseniz 18 sene geçmiş yani. 18 sene sonra şimdi imzaladığımız, şu alçak ve orta irtifa hava savunma sistem çözümü, milli. Bakın füzesi de milli, füzesinin gerisinde kalan her şey, haberleşmesi, radarı, komuta kontrolü, aracı, mekaniği hepsi yani bütün sistem çözümü, sistem mimarisi Aselsan sorumluluğunda ve bir geliştirme projesi. Bizim şu an Türkiye Cumhuriyeti Devleti Savunma Sanayi Müsteşarlığı üzerinden 15 yıl önce 15 milyon dolar vermeyen, veremeyen devlet o günün koşullarında bugün 700-800 milyon doları verebiliyor, veriyor. Şimdi bence bu cesaretin bu şekilde artmış olmasında Aselsan’ın payı çok büyük. Diğer firmalarımız da bence şu anda yararlandılar, hakları tabi ki. Roketsan’da birçok proje aldı. TAI de birçok şey aldı.

Savunma Sanayi Müsteşarlığı başında bence Murat Bayar gibi gayet vizyoner bir lider, bir döneme damgasını vurdu. TSK bu konuda son derece kararlı.

Şimdi benim dışarıdan duyduğum bir helikopter projesi mi var? Bir de Altay diye bir tank projesi var, onların içerisinde misiniz?

Şöyle söyleyeyim Altay tankı Türkiye’nin… Tank işine şöyle gireyim ben 96 -98 dönemi ile başlıyayım. O tarihlerde ortaya konulan resim şuydu: Acil 250 tanka ihtiyaç var. 1000 tane uzun vadede tanka ihtiyaç var TSK’nın o tarihlerde. Dünyada en ileri gelen 4 tank vardı. İngilizlerin Challanger, Fransızların Leclerc, Almanların Leopar bir de İsraillilerin. Bir de Amerikalıların Abraham. Şimdi bizimkiler ihtiyacı tanımladıkça dünyada mevcut bu tankların yurt içinde ortak üretim yoluyla yapılması neticesinde fiyatlar, acayip paralar çıktı.
Bir tank o günün verileri ile konfigrasyonuna bağlı olarak 15-20 milyon dolara geliyor. 1000 tane tank 20 milyar dolar eder. Biz hemen şunu gördük, Türkiye’nin 20 milyar doları yok. Dolayısıyla bizim modernizasyon işine yönelmemiz gerekiyor. Yani envanterde mevcut tankların yeteneklerinin arttırılması. Bu bizim fikrimiz, Aselsan’ın fikri kimsenin değildir.

Bizim daha önce tank üretimimiz yok değil mi?

Yok. Tank üretimimizde yok.

Yani sektör olarak askeri fabrikalar dışında askeri fabrikalar biliyorsunuz envanterdeki mevcut tanklara idame ettirmek üzere belli yetenekler kazanmışlar eskiden ama bunlar bakım idame yeteneği.
Yani yeni bir tasarım, özgün bir tasarım falan değil ama önemli yetenekleri vardı askeri fabrikaların da. Biz onu bir fırsat olarak gördük dedik ki bize bir tane tank verin, 6 ay bizden tankı sormayın. Tabi bu önemli bir avantaj. Her isteyene tank vermezler. Biz o tankı ikna ettik aldık ve 6 ay sonra biz bu tanka şöyle bir yetenek kazandırırız, diye bir çözümle çıktık. Biraz uğraştık 1-2 sene ve bir aşağı yukarı tabi 2001 yılına kadar falan sürdü bu. Yani 96 yılında başladığımız bir iş 2002′nin Nisan ayında seri üretim kontratına çevirebildik. Şunu söyledik ya bize verdiğiniz tanka bakın, biz bir atış kontrol sistemi, elektronik atış kontrol sistemi yaptık. Gece görüş kabiliyeti kazandırdık. Bir atış kontrol bilgisayarı koyduk. İşte bir komuta kontrol haberleşme sistemi ekledik. Böylelikle tankın ilk atışta vuruş ihtimalini yükselttik. Şimdi bu aslında beklenmedik bir şeydi. Böyle bir ürünün prototipini yapmamızda bence karşı tarafta çok etkili oldu. Bunu seri üretim kontratına bağladık ve Türkiye’nin envanterindeki 164 tane tankı bu şekilde, ilk defada modernize ettik. Söylenen odur ki o tanklar envantere girdiği tarihte yani 2003-04′ten sonra girmeye başladılar, Türkiye’nin envanterinde bulunan en yüksek atış hassasiyetine sahip tank haline getirdik tankları. Şimdi neyse bunları ne için anlatıyorum. Bu tür yetenekler olunca Savunma Sanayi Müsteşarlığı ya biz niye tank alıyoruz? İşte motoru için bilmem ne, silahı için. Makine Kimya’nın aldığı lisanslar var. Yani Türkiye’nin araç yapan kuruluşları var. Yani bir model. Şimdi ben orayı tartışmıyorum.

İşte Otokar liderliğinde Altay tankını yapmaya soyundu Türkiye ve aynen bize 10-15 yıl önce 3-4 milyon dolar anca verebilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, böyle bir takın prototipinin yapılabilmesi için o projeye şimdilik kesin rakamını bilmiyorum ama 500-600 milyon dolarlık bir kaynak tahsis etti ve şu anda o proje yürüyor. O projenin bütün elektronik atış kontrol sistemi, hareket stabilizasyon sistemi, haberleşme sistemi, hafif silah sistemi kontrol, kendine koruma sistemleri, tamamı bizim sorumluluğumuzda ama biz alt yükleniciyiz. Ana yüklenici Otokar. O bütün tanktan sorumlu ama onun bütün elektroniğini biz geliştiriyoruz. İşte mesela zırhından Roketsan sorumlu.

Helikopter de var mıydı Fuat Bey?

Şimdi ben şöyle söyleyeyim. TSK’nın envanterinde bulunan helikopterleri biz 2000 yılından beri aşağı yukarı değişik amaçlarla modernize ettik. Bir elektronik harp kendini koruma sistemleri taktık. Yani işte bunlara Infrared güdümlü füze atıldığında kendini koruyabilmesi için muhtelif sistemler geliştirdik, taktık. Bunlar kısmi lisans altındaydı. Bunların bir kısmı lisans altında, bir kısmı kendi ürünlerimizdi.

Yine aynı helikopterlere aviyonik modernizasyon programı çerçevesinde işte uçuş sistemlerine yönelik, aviyonik sistemlere yönelik modernizasyon projeleri uyguladık. Yaklaşık olarak TSK envanterindeki her helikopter bizim tesislerimize minimum 3 kere girip çıktı. İlla helikopterin kendisi buraya gelmiyor her zaman. Bazen biz oraya gidiyoruz. Bütün bu helikopterleri elden geçirdik. Şimdi Türkiye’nin, şu anda benim bildiğim kadarıyla Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın da kafasında öyle bir model var ama bu TAI ile Aselsan.

Türkiye gemisini yaptı mı?

Gemi yaptı, şimdi özellikle çıkartma gemileri yapmaya soyunmuş durumda.
İşte yeni tip karakol botları, sahil güvenlik botları gibi daha günlük şeyde kullandığı gemileri de yapıyor.

Bunları ana kontraktörü kim şu anda?

Tersaneler. Yani platform sorumlusu olanlar tersaneler ama bunların bütün elektronik görev sistemleri vs. motor dışındaki şeyleri bizim. Bizim derken bir kısmı rekabet altında. Bir kısmı hakikaten doğrudan bize verilmiş işler. Türkiye deniz platformu ile ilgili yol haritasını belirlemiş durumda. Kara Platformu da öyle. Türkiye’nin FNNS’si var. Türkiye’nin Otokar’ı var. Türkiye’nin her ne kadar krizde olsa da BMC’si var. Türkiye’nin şunu söylüyorum, özetle kara platformunda zırhlı, tekerlekli, paletli araç üretme yeteneği var. Şimdi Türkiye tankı yapıyor. Şimdi yavaş yavaş helikopter şeyi konuşuyor savaş uçağı konuşuyor Türkiye. TAI işte artık en azından konsept olarak gelecekte kendi uçağımız fizibilitesi ile uğraşıyor. Uzaya uydu fırlatmaya çalışıyor.

Peki askeri elektronikte, o bağımsız sistem entegrasyonu olayında artık tam bağımsız olduğumuz söylenebilir mi?

Valla ben şunu söyleyeyim, biz son yıllarda Körfez ülkelerine, Ortadoğu ülkelerine stabilize silah platformları satıyoruz. Bunlar 12.7 mm makinalı tüfek. Denizden özellikle asimetrik savaş için çok talep olan unsurlar. Mesela teröristlere karşı bilmem neye karşı. Hızlı petrol ne deniyor ona devriye, sahil güvenlik botlarının üzerine hareket halinde atış yeteneği olan, gece gündüz atış yapabilen, otomatik hedef izleme yeteneği olan, yüksek hassasiyete sahip silah sistemleri satıyoruz. Sattığımız şey 12.7mm makinalı tüfek. Sonuçta silah bu. Biz inanır mısınız pek çok ülkeye bu sistemleri satarken Export Lisans yüzünden satış yapamaz hale geldik. Yani sanki nükleer başlıklı füze satıyorsun. Şimdi makinalı tüfek dünyanın en önemli şeyi mi? Fakat buradan şuna gelmeye çalışıyorum. Biz savunma sanayinde herhangi bir projeye başlarken özellikle yurt dışı satışı veya yurt içinde kullanımı eğer hükümet izinlerine tabi bir ürün varsa, tek kaynağa bağımlı ürünler varsa bunların önüne geçmeyi hedefliyoruz her zaman.

Mesela bu projede öğrendiklerimizi 1992′de öğrendik. Normal bilgisayar 10.000 dolar, askeri bilgisayar almaya kalkıyorsun 50.000 dolar. Parasını veriyorsunuz, 100.000 dolar verseniz de alamıyorsunuz çünkü İngiltere biliyor o bilgisayarı silah sisteminde kullanacağını ve vermiyor. Dolayısıyla o tarihten itibaren, bizim kendi askeri bilgisayar çözümlerimiz vardır. Yani Boardlarını bizim tasarladığımız, VME tabanlı yani bilmiyorum teknik olarak bilginiz var mı.

Yani şöyle dışarıdan da kart alabiliyorsunuz, standart ara yüzler var ama ana beynini, askeri bilgisayarın beynini siz geliştiriyorsunuz. Sizin kartınız.

ODTÜ ile işbirliği hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Bence bizi İstanbul’dan çok kalın çizgilerle ayıran Ankara’da da bu konuda hatırı sayılır ölçüde liderliğini yaptığımız bir konu var o da üniversite sanayi işbirliğidir. Biz mesela gerçekten İstanbul’a çok yabancıyız. Bir Ar-Ge, bir savunma sanayi daha doğrusu Bilim Teknoloji ve Sanayi Bakanlığı biliyorsunuz yapısı içinde Ar-Ge merkezleri teşvik ediyor. Aselsan’ın da 4 tane Ar-Ge merkezi var. Biz Ar-Ge teşviklerinden en çok yararlanan kurumların başında geliyoruz. Orada geçenlerde Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı çıktı dedi ki “Ben İstanbul’daki öğretim üyelerimizin, sanayicimizin Ankara’ya dönüp bakmalarını istiyorum. Bu savunma sanayinde bu adamlar neyi başarmışlar. Siz niye bu konuda duyarsızsınız?” Şeye de giydirdi yani. Hem sanayiciye giydirdi, hem üniversitelere. Araştırma yapmıyorsunuz diye.

Bizim şimdi vaktimiz yok, olsa ben size o kadar çok şey anlatırım ki. Bizim öyle özgün modellerimiz var ki. Türkiye’nin en çok stajeri benim kurumumda çalışıyor. Niye? Ben devlet kurumu olduğum için torpilli olarak herkesi burada staja aldığım için mi? Hayır kardeşim. Ben 1980 yılından beri en iyi mühendisi seçmek için adamları buraya getiriyorum, staj yaptırıyorum, adamları içinden seçiyorum, onları da aday mühendis yapıyorum. Onlara gizli burs veriyorum ben burada. Bunu 1980 yılından beri yapıyorum. Sistematik yani. Ben burada senede 800 tane mühendise staj yaptırıyorum. Benden başka kimse yoktur bakın ben İstanbul’da hiç bir kurumun bizim kadar staj yaptırdığını duymadım ama bizim kafamız şey değil. Ben çıkarım için yapıyorum bunu. Ben o adamların içinden en iyilerini burada kalmak için ikna etmek için staj yaptırıyorum ve hepsinin peşine de adam takmaya çalışıyorum ki burada çalışırken, 4 ay burada staj yaparken bir plan koyuyorum önüne yani adamı takip etmeye çalışıyorum. 800 olunca biraz zorlanıyorum açıkçası. Yani çok sayıda olunca zorlanıyorum açıkçası. Buranın normal kapasitesi 200 tane stajerdir bilemedin 300 tanedir. 800 değildir yani ama biz nitelikten hiç ödün vermedik. Adam niteliğinde hiç ödün vermedik.

Yani bizim Türkiye’de üniversite sanayi işbirliği açısından hakikaten özgün bir takım modellerimiz var. Mesela bizim en çok kullandığımız şey, Video Tracker. Video Tracker dediğiniz görüntü izleyici. Yani biz şimdi silah sistemi yapıyoruz, uçak resmi var. Uçak bulutun içine giriyor, çıkıyor fakat siz öyle akıllı algoritmalar kullanıyorsunuz ki orada uçağı tanıyorsunuz. Onun oradan çıkacağını hesaplıyorsunuz. Yani uçağın vektörünü, hızını, yönünü, bilmem neyini hesaplıyorsunuz. Hiç bitmek tükenmek bilmeyen algoritmalar var bunların arkalarında. Yani yer hedefine başka türlü yaklaşıyorsunuz. Hızlı hedefe başka türlü yaklaşıyorsunuz. Büyük hedefe başka türlü yaklaşıyorsunuz. Yani hepsi derin konular.

Bunun ilk prototipini yaptığımızda şöyle hareket ettik biz. Hiç silah sistemi entegrasyonu tecrübemiz yok. Alt sistemlerde tuğla yok, briket yok, hiçbir şey yok. Bunun mimari tasarımını biz aşağı yukarı yaptık yani nelerden oluşur bu. Gittim bunları dünyada yapan kaç tane firma varsa hepsi ile görüştüm. İsrailliler dahil. Mesela termal kamera ihtiyacım var. Mesela lazer bulucu ihtiyacım var.
Mesela servo motor ihtiyacım var. Bu firmaların karşısına gittim oturdum, kardeşim, dedim bak biz böyle bir proje şey yapacağız. Sen bunları bilabedel verirsen bana yani hem kendi geliştirme projemin bütçesini küçültmeye çalışıyorum hem de teknolojik bir riskten kurtulmaya çalışıyorum. Sen bunu verirsen, bunun seri üretiminde senin ürününü kullanma hakkı olur diye. Kimisinden bedava aldım, kimisinden yarı parasıyla aldım. Kimisi burnundan kıl aldırmadı vermedi. Kimisine parasını ödeyip verdik .

Bunlar 94 yılında oluyor. Biz 96′ta bunun prototipini bitirdik. Satışımız 2001′di. Arada 5 sene daha var. O arada bunu bir hale getirdikten sonra yani bunu model olarak kullandığım için benzer yaklaşıyoruz. Savunma Sanayi Müsteşarlığı’yla, seri üretim prototipi geliştirme sözleşmesi imzaladık. Bu 1996′da oluyor. İşte 3 milyon doları orada aldık. İşte o aşamada daha önce yaptığımız bir prototipi bu sefer en yüksek yurt içi değerle nasıl yaparıza çevirdik ve bütün dışarıdan aldığımız alt sistemlerin hemen hemen tamamanı burada kendimiz geliştirdik.

O bittiğinde, 2001 yılına geldiğimizde, daha doğrusu 98-99′a geldiğimizde benim ne İngilizlerle ne İsraillilerle herhangi bir göbek bağım kalmadı. Tek şeyim var o da Stringer Füzesi. Onu da zaten benim devletim üretti, ambarına koydu, onu kullanıyor.

Yani şunu söylüyorum hedefi belirleyip, hedef odaklı hareket ediyoruz. Yani geliştirdiğimiz bir üründe beni gelecekte sıkıntıya sokacak neler olabiliri masanın üzerine yatırıyoruz. Ona çözüm bulmaya çalışıyoruz. Yani bence hiçbir şeyi %100 bağımsız yapmak mümkün değil. Çünkü herkesin aklına o geliyor. Ya bunun her şeyi bizim değil, bunu kritik olanı, stratejik olanı benim tamam mı ama ekonomik benim yapmamın ekonomik olmadığı 10 tane değişik kaynaktan bulduğum ürüne odaklanmamın bir alemi yok. Gidip onu satın alıyorsun ama katma değerin çok yüksek. Sonuçta sen bunun malzemesine mesela 200 lira veriyorsun ama ürünü 1000 liraya satıyorsun. Başkasından da 3000 liraya alıyorsun. Bakın o da çok önemli. Biz bunu TSK’ya o tarihte niye satabildik çünkü Türkiye’ye bunun eşdeğeri diye söylenilen sistemin bedeli 3.9 milyon dolardı. Sadece direkt satışı. Biz kendi ürünümüzü üretmekten bahsediyorduk yani. Biz 1.7 civarında 1.6 civarında bir paraya verdik. Bence bunlar çok önemli şeyler. Ben olmasam 3.9 değil 13.9′a satar. Ben varım diye o paraya satıyor.

Savunma Sanayi modeli örnek bir model olarak diğer sektörlere de uygulanabilir mi? Son olarak neler ekleyebilirsiniz?

Aselsan bir kenara. Aselsan kendini anlatırda ben tekrar altını çizerek Savunma Sanayi’nde ki modelin bence Türkiye’nin diğer ihtiyaçlarına da taşınması gerekir diye düşünüyorum. En önemli şeylerden bir tanesi. Ulaştırma yatırımları yapılıyor. Her belediye metro alıyor, hızlı tren alıyor. Şimdi benim yeni hedeflerimden bir tanesi o Türkiye’nin nasıl ki silah sistemlerini kendi yapıyor. Çok büyük potansiyel. Bizim ülkemizin pazarı çok büyük yani.

Biz hiç pazarımızı elaleme peşkeş çekme lüksüne sahip değiliz yani. Bizim pazarımız çok büyük. Bu ülkenin parası yurt içinde kalmalı. Bunu Müsteşar Bey de, Savunma Müsteşarı da bu modeli çok şey yapıyor. Türkiye’de Savunma Sanayi Modeli’nin, enerji sektörüne, ne bileyim sağlık sektörüne, eğitim sektörüne, işte ulaştırma sektörüne adapte edilerek taşınması gerekiyor. Model neyse ne oldu.
Bir kuruma güvendiler burada en başta. Bir şekilde bunu kurdular. Çok badireler atlattık, onları anlatmaya gerek yok, normal yani. Yaşam mücadelesi veriyorsunuz. Bence öbür şeyler öbürlerinde de… Biz daha mı akıllıyız yani, hepimiz aynıyız. Yani ben insanların çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Önemli olan irade göstermek. Birisi kalksın desin ki ben bundan sonra yabancı metro sokmayacağım. Ben yemin ediyorum size Türkiye bunu yapar.

Hamasete gerek yok yani. Araba konusunda da çok hamaset yapılıyor. Türk otomobili, otomotivi falan. O başka bir hikaye, bence başarısız bir hikaye. Başarılı olan bir modeli öteki sivil sektörlere taşıyabiliriz. Örneğin Metro savaş sistemi değil ama ekonomik bağımsızlık açısından son derece önemli. Ben Savunma Sanayi Modeli’nin başarılı olduğunu ve başka sektörlere örnek olabileceğini düşünüyorum…

Peki Fuat Bey çok teşekkürler görüşleriniz için.

Rica ederim. Ben teşekkür ederim.

5 ‎Şubat ‎2014

Relatived Posts
Hello world! ( 29 Dec,2013 )
Tanju Argun Söyleşisi ( 13 Jan,2016 )
Muvaffak Gözaydın Söyleşisi ( 27 Feb,2017 )
Levent Ilgın Söyleşisi ( 5 Feb,2016 )
Fuat Akçayöz Söyleşisi ( 8 Aug,2016 )
Written by