Büyük Sıçrama Blog

Hüseyin Geliş Söyleşisi

“Teknolojiye inandığımız zaman ufkumuz tamamen açılıyor.”

 

Merkezi Almanya’da bulunan Siemens AG, 165 yılı aşkın süredir mükemmellik, inovasyon, kalite ve güvenilirlik yönleriyle öne çıkan uluslararası bir teknoloji şirketi. Siemens’in Türkiye’deki faaliyetlerinin temelleri ise 1856 yılına dayanıyor. O dönemde Siemens, Yıldız Sarayı’nın elektrifikasyonu gibi pek çok önemli projeye imza atmış, Cumhuriyet döneminde de Türkiye’deki faaliyetlerine başarıyla devam etmişti.

Türkiye’deki ilk fabrikasını bundan 50 yıl önce İstanbul-Kartal’da kuran Siemens, bu uzun süreçte pek çok farklı iş ortağıyla birlikte çalıştı. Siemens Türkiye’nin en önemli işbirliklerinden biri, Koç Grubu ile kurulan Simko oldu. Simko, 40 yıldan uzun süre faaliyet gösterdi ve önemli projelere imza attı.

Siemens 1914’te İstanbul’a ilk elektrikli tramvayı getiren şirket olmuştu; tam 100 yıl sonra, 2014’te de en modern çok yüksek hızlı treni yine Siemens getirdi. Siemens’in Türkiye macerasını en iyi şekilde anlatan bu örnekten de anlaşılacağı gibi, Siemens Türkiye’ye sadece bir proje için gelmedi. Burada, uzun vadeli, karşılıklı işbirliğine dayalı bir süreç söz konusu. Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün Siemens ile ilgili olarak söylediği cümle, aslında şirketin yaklaşımını tam olarak açıklıyor: “Biz Siemens’i tanıyoruz; Siemens Alman kökenli bir Türk şirketidir.”

Türkiye’de cari açığın ana sebeplerinden biri olan enerji alanında Siemens’in stratejisi nedir?

Siemens Türkiye açısından enerji konusu büyük bir önem taşıyor. 15-20 yıl evvel Türkiye geneline ya da Siemens’in portföyüne bakıldığında, en büyük yatırımların telekomünikasyon alanında yapıldığı görülüyordu.

Fakat bugün tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de en önemli konu enerjidir. Ekonomik büyüme için enerjiye ihtiyacımız var.

Türkiye’nin enerji kaynaklarına baktığımız zaman, coğrafi yapısı ve olanakları açısından esas enerji kaynaklarımızın rüzgar ve güneş olduğunu görüyoruz. Ama enerji sektöründe bu kaynaklar henüz yeterince değerlendirilmiyor. Geçmişte Türkiye’de ilk enerji santrallerini kuran, önemli enerji projelerini yürüten Siemens, yaklaşık 5 yıldır özellikle rüzgar konusuna odaklanıyor. Türkiye, enerji kapasitesi açısından Avrupa’nın, belki de dünyanın en avantajlı ülkelerinden biri. Bugün ülkemizde yaklaşık 3 bin MW kapasiteli bir altyapı hazır durumda bulunuyor. Her yıl da hemen hemen 500 MW’lık büyüme gözlemleniyor. Fakat bundan 2-3 yıl sonra, yıllık büyüme 1 GW seviyelerine ulaşacak. Siemens olarak bizim odak noktamız budur.

Gerek rüzgar gerekse gaz, kömür enerjisi ve hatta nükleer enerji üretimi Türkiye için elbette çok önemli; Siemens Türkiye de geniş portföyüyle bu alanda hizmet veriyor. Fakat enerji tasarrufu da sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada en az enerji üretimi kadar önemli bir konu. Siemens bu konuda araştırma–geliştirmeye (Ar-Ge) özel bir önem veriyor. Sözgelimi, bir ürünün enerji verimliliği, ürün henüz pazara çıkmadan, daha tasarım aşamasındayken gündeme getiriliyor. Türkiye genelinde bu tür Ar-Ge çalışmalarına daha fazla önem verilmesi gerekiyor.

Siemens’in enerji stratejisindeki bir başka önemli konu da ‘akıllı şebekeler’. Enerji üretildikten sonra, dağıtım aşamasına gelindiğinde, “Bu dağıtım sürecini en verimli şekilde nasıl yönetebiliriz?” sorusunun sorulması gerekir. Akıllı şebekelerin rolü de işte bu noktada başlıyor. Gelecek yıllarda enerji arzı daha da fazla önem kazanacağı için akıllı şebekelerin konumu da güçlenecek. Siemens Türkiye’nin bu alandaki rolü, özellikle içinde bulunduğumuz bölgede daha da artacak.

Almanya’da rüzgar, güneş enerjisi gibi yenilenebilir enerji türlerinin yoğun şekilde kullanıldığını biliyoruz. Benzer kapasitede ya da tarzda bir uygulama Türkiye için de söz konusu olabilir mi?

Bugün dünya genelinde temiz enerjiden, yeşil enerji portföyünden söz ediliyor. Bu portföydeki en temiz enerji, rüzgar enerjisidir. Fakat Türkiye gelişen bir ülke olduğu için, sadece rüzgar enerjisini değil, yeşil enerji portföyündeki tüm çözümleri değerlendirmemiz gerekiyor. Ülkemiz bu anlamda gerek rüzgar gerekse güneş enerjisi açısından çok uygun kaynaklara ve altyapıya sahip. Fakat yeşil enerji söz konusu olduğunda sadece enerjinin kaynağına değil, enerji üretiminde kullanılan sistemlerin ne kadar verimli çalıştığına da bakmak önem taşıyor. Örneğin Siemens son yıllarda dünyanın en yüksek verimlilik oranlarına sahip en büyük gaz santrallerinin satışını yaptı. Bu santrallerin verimlilik oranları yüzde 70’lere ulaşıyor.

Biraz da hızlı tren konusunu ele alalım. Hızlı tren alanında, altyapı ve yazılımlarının rolü de giderek artıyor. Bu konularda Siemens ne yapıyor?

Türkiye son on yılda muhteşem bir büyüme sergiledi. Avrupa’da benzer büyüme oranları görülmüyor. Ülkemizdeki bu büyümenin en önemli nedeni altyapı ihtiyacının olması ve ulaşım, bu alandaki örneklerden biri. Diğer Avrupa ülkelerine kıyasla bizim altyapımız hâlâ yeterli durumda değil. Altyapı yatırımları, büyümenin önünü açar. Bu nedenle Siemens olarak Türkiye’ye önümüzdeki yıllarda daha fazla yatırım yapmak istiyoruz; bu alanda çok önemli bir rol oynayabileceğimizi düşünüyoruz. Örneğin, çok yüksek hızlı trenleri sadece Türkiye’ye getirmek değil, aynı zamanda da Türkiye’de üretmek önemlidir. Bununla yetinmeyip, araştırma-geliştirme konusunda ülkemizde neler yapabileceğimizi düşünmemiz gerekir. Bir başka örnek de yeşil enerji… Çevreci portföyümüzü daha da geliştirmeyi, enerji verimliliğine odaklanmayı hedeflemeliyiz. Türkiye’de bu konuda büyük bir potansiyel olduğuna inanıyorum. Siemens olarak Türkiye’de 1914 yılında başladığımız ulaşım yatırımlarımıza, önümüzdeki yıllarda da farklı açılardan devam edeceğiz.

Siemens’in Türkiye’deki Ar-Ge faaliyetleri hakkında bilgi verir misiniz? Bu alanda yeni yatırımlarınız var mı?

Türkiye’de “yatırım” dendiğinde çoğunlukla fabrikalardan bahsediyoruz. Siemens de Türkiye’deki ilk projelerinde fabrika konusuna odaklanmıştı. Fakat bunun da ötesinde, Ar-Ge ve inovasyona yoğunlaşmak gerekiyor. İnovasyona inanan bir mühendislik şirketi olarak esas odak noktamızı dünyadaki büyük problemleri mühendislik anlamında çözmenin yollarını bulmak oluşturuyor.

 

İnovasyonun, devrimsel (revolutionary) ve evrimsel (evolutionary) inovasyon olmak üzere iki yönü bulunduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’de çoğu Ar-Ge projeleri evrimsel tarafta yer alıyor. Bu elbette önemli ama asıl devrimsel inovasyona odaklandığımız zaman gerçek anlamda yeni bir şeyler üretebiliyoruz. Türkiye için bu çok önemli. İnovasyon süreçlerinde sadece maliyete de bakmamak gerekiyor, verimlilik konusu da çok önemli. Türkiye’de mühendislerin verimlilik konusunda gayet başarılı olduklarını ve problemlere değişik bir yoldan yaklaştıklarını görüyoruz. Önümüzdeki yıllarda Türkiye’de bu alanda çok daha yüksek bir potansiyel olacağına inanıyorum.

 

Bundan sonraki teknolojiler, yeni fikirler acaba nereden gelebilir diye düşündüğümde aklıma sosyal medya geliyor. Dünyada sosyal medyada en fazla aktif olan ülkelerin arasına giriyoruz; bu güzel bir şey, buradaki olanakları araştırmak lazım. Sosyal medyadan yeni fikirler de çıkacak ve şirketler kurulacak. 2-3 kişi veya şirket sosyal medya üzerinden yeni fikirleri bir araya getiriyor ve şirket kuruyor; Google, Facebook gibi şirketler doğuyor. Aynı durumun Türkiye’de de olabileceğine inanıyorum. Yeter ki yenilikten, yeni fikirlerden, yeni ortamlardan korkmayalım.

 

Bundan 7 yıl önce Siemens Türkiye’nin Ar-Ge organizasyonlarında 20 kişi çalışıyordu; bugün Ar-Ge alanında 3 farklı lokasyonda toplam 250 kişi çalışıyor ve gayet başarılı sonuçlar elde ediyor.Türkiye’de özellikle ulaşım, enerji, otomasyon ve sağlık sektörlerine yatırım yapıyoruz.

 

İstanbul Teknopark’ta bir inovasyon laboratuvarı kurduk, gençlerle beraber yeni çözümleri, yeni fikirleri tartışıyoruz. Bu hepimizi çok heyecanlandırıyor çünkü birlikte “yeni”yi arıyoruz. Yeniye inanıyor, kısa vadeli değil, uzun vadeli düşünüyoruz. Bu sürecin sonucunda sadece evrimsel değil, aynı zamanda da devrimsel fikirleri de Türkiye’ye kazandıracağımıza inanıyorum.

Bu tür Ar-Ge merkezleri ve çalışmaları anlamda Türkiye’deki işbirliği kültürünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yedi farklı ülkede çalıştım ve her ülkenin işbirliği anlamında farklı özellikleri olduğunu gördüm. Türkiye’deki şirketlerde kardeşlik, beraberlik, aile atmosferi var. Beraber çalışma alışkanlığı bence Türkiye’de çok kuvvetli. Fakat aynı zamanda bireysel ortam da yaratmamız gerekiyor. Yani hem bir grup olarak çalışabilmeli hem de bireysel düşünce farklarını ortaya çıkarabilmeliyiz. Bunun dengesini bulmamız gerekiyor. Türkiye’nin yeniliğe ve inovasyona gayet uygun bir ortam olduğuna inanıyorum. Türkiye’de çalışanların çoğunluğu, “Ben yaparım,” diyebiliyor. İddialıyız. Tarihten bu yana belki de genlerimizde taşıdığımız bir girişimcilik var ruhumuzda. Önümüzdeki yıllarda ekonomik büyümede, yeni teknolojilerin keşfinde bu özelliğimizin büyük katkısı olacak.

Siemens’in farklı ülkelerdeki operasyonları arasında bir rekabet var mı? Türkiye’nin bu açıdan konumu nedir?

Siemens gibi bir şirketin CEO’su olarak görevlerimden birinin, Türkiye’nin elçiliğini yapmak olduğunu düşünüyorum. Çoğu zaman sembolik olarak Türkiye bayrağını elime alıp Almanya’daki Siemens Genel Merkezi’ne gidiyorum ve “Türkiye’de yatırım yapalım,” diyorum. Fakat yaklaşık 150 ülkede faaliyet gösterdiğimiz için, başka ülkelerdeki arkadaşlar da aynı taleplerle geliyor.

Yatırım yapmak için önce ülkeyi anlamak, hangi kriterlere bakılacağını belirlemek gerekiyor. Altyapı hazır mı, belirli standartlar uygulanıyor mu? Bir sürdürebilirlik anlayışı, bir vizyon var mı? Uluslararası normlara, standartlara uyan bir felsefe var mı? Bunların yanı sıra yenilikçilik, inovasyon var mı? Kanunlar, şartlar, hukuki durum bu yatırıma uygun mu? Diğer bir deyişle, bir ülkeye sadece maliyetler uygun olduğu için gitme anlayışı artık geçmişte kaldı.

Bu kriterler açısından bakınca Türkiye’nin çok büyük bir avantajı var. Öncelikle Avrupa’ya coğrafi olarak çok yakın. Altyapı konusunda da avantajlıyız çünkü altyapı deyince insan kaynağından da bahsediyorum. Çok genç, dinamik, öğrenmeye ve yeniliğe açık bir nüfusumuz var. Bugün Siemens Türkiye’de çalışan arkadaşlarımızın çoğu en az iki ya da üç yabancı dil biliyor. Bunlar çok büyük avantajlar.

Eğer bu hususlar bir ülkede mevcutsa, bu yatırımlar yapılıyor. Fakat marka konusunu da unutmamak gerekir.

Bir şirketin CEO’su her zaman şirketin markasını korumak ister. Bunun yanı sıra Türkiye’nin markasını da korumamız gerekiyor. Bunun için de yatırım yapmamız ve global standartlara uymamız şart.

Türk markalarının uluslararası arenada markalaşması konusuna nasıl yaklaşıyorsunuz?

Bir Türk markasından bahsettiğimiz zaman sadece teknolojiye bakmamamız gerekiyor; bu, aynı zamanda ülkenin bir markasıdır. Yani yurtdışında Türkiye dediğiniz zaman oradakilerin akıllarına ne geliyor? Tekstil bu anlamda geçmişten bugüne önemli ve başarılı olduğumuz bir sektör. Bizim amacımız, yabancıların Türkiye’yi düşündükleri zaman akıllarına insan kaynaklarının gelmesi. Çok dinamik, büyük potansiyeli olan bir insan kaynağımız var. Bugün yurtdışına gittiğimiz zaman özellikle Türkiye’nin büyümesinden ve altyapı projelerinden söz ediyorlar. Türkiye’nin markası gittikçe bu yöne doğru kayıyor. Avrupa’nın hemen yanı başında olan Türkiye’de hakikaten gelişime açık gençler var, büyük projeler var, yatırımlar yapılıyor, ekonomik yapı stabil, bir kamu düzeni var.

Peki mühendislik markanızı nasıl görüyorsunuz? Uluslararası arenada Türk mühendisliği nasıl değerlendiriliyor?

Bu konuda öncelikle üniversitelere bakmak gerek. Dünyanın en başarılı üniversiteleri listelerinde Orta Doğu Teknik Üniversitesi gibi okullarımız yer alıyor. Son yıllarda çok başarılı özel üniversiteler de açıldı. Bu başarıları desteklemek için yurtdışından daha fazla hoca, bilim insanı getirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Daha fazla işbirliği gerekiyor. Türkiye’de bir Türk-Alman Üniversitesi kuruldu. Bence bu girişim önümüzdeki yıllar açısından çok önemli. Çünkü Almanya’ya baktığımız zaman, neredeyse 3 milyon Türk asıllı Alman vatandaşı olduğunu görüyoruz; bu bir potansiyel demek. Peki bu potansiyeli nasıl değerlendiririz? Eğer bu gençler Almanya’dan Türkiye’ye gelip burada okuyabilirse ve buradaki öğrenciler de Almanya’da üniversiteye gidebilirlerse, bu üniversitelerin de küresel listelere girebilme şansları olacak.

Üniversitelerle yaptığınız çalışmalar hakkında bilgi verir misiniz?

Türkiye’de yedi üniversiteyle işbirliğimiz var. Bazı üniversitelerde öğrenci bursları veriyoruz, bazı üniversitelerle ise akıllı şebekeler, sağlık, enerji gibi alanlarda spesifik projeler üzerine çalışıyoruz. Aslında biz bu konuyu bir yatırım olarak görüyoruz. Örneğin Türkiye’deki üniversitelerde nanoteknoloji alanında bir gelişme var, bu konuya da destek veriyoruz.

Gerek ülkelerin gerekse şirketlerin en büyük varlığı daima insanlardır. Siemens, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra her şeyini kaybetti. Ama insan kaynağı vardı. O insanların sayesinde şirket yeniden toparlandı ve bugün global bir şirket olarak her yerde Siemens’i görebilirsiniz.

Türkiye’ye baktığımız zaman da en büyük potansiyelimizin gençler olduğunuz düşünüyoruz. Ortalama yaşımız 29 civarında. Coğrafi olarak Avrupa’ya çok yakınız. Zengin bir kültürümüz var. Bu kültürü ve değişik fikirleri iyi değerlendirdiğimiz zaman Türkiye’nin önümüzdeki yıllardaki hedeflerine yaklaşacağını düşünüyorum. 2023’te dünyanın en büyük on ekonomisi arasında yer alabilir miyiz, bunu zaman gösterecek. Fakat 14 ya da 15. olmak bile çok büyük bir başarıdır.

Siemens’in genç şirketlerle ortaklığı, ilişkisi, işbirliği ya da faaliyeti var mı?

İstanbul Teknopark’taki laboratuvarımızda aslında tamamen gençlere odaklanıyor, öğrencilerle beraber çalışıyoruz. Bu bizim için global bir yönelim ve Türkiye’de de aynı süreci yürütüyoruz. Kuluçkalara yatırım yapıyoruz, yeni fikirler arıyoruz. Önümüzdeki yıllarda veri konusu çok önemli olacak, veri sektörü çok gelişecek. Örneğin enerji sektöründe enerjinin iyi ve verimli kullanılıp kullanılmadığını görmek için verilerin analiz edilmesi gerekecek. Sağlık ya da otomasyonda da aynı ihtiyaç söz konusu olacak. Önümüzdeki yıllarda Türkiye’de bu alanda daha fazla yatırım yapılacağını düşünüyorum.

Jules Verne’in zamanında, “Acaba aya çıkabilir miyiz?” diye soruluyordu. Bugün Rosetta’dan söz ediyoruz; insanoğlu, kuyruklu bir yıldıza araç indirdi, kısıtlı da olsa oradan gelen veriler değerlendirilecek. Teknolojiye inanmak işte böyle bir şey. İnandığımız zaman da ufkumuz tamamen açılıyor, yeni alanlara giriyoruz.

Eklemek istediğiniz bir şey var mıdır?

Hayır, çok teşekkür ediyorum.

 

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

Relatived Posts
Ali Akurgal Söyleşisi ( 11 Jul,2017 )
Hüseyin Geliş Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Prof. Dr. Tahsin Saya Söyleşisi ( 28 Jan,2016 )
Prof. Dr. Reha Civanlar Söyleşisi ( 23 Oct,2015 )
İsmail Ökter Söyleşisi ( 4 Mar,2016 )
Written by