Büyük Sıçrama Blog

İsmail Ökter Söyleşisi

i.okteer

 

“Yurt dışındaki bir firmanın burada tasarım uydusu gibi çalıştığında bu gibi kavramları öğrenmeye başlıyorsun. Bu teknik açıdan. İkincisi, öğrendiğin en önemli şey, memur olmamayı öğrenebilirsin. Orada işin bir takvimi vardır, ne bileyim yılbaşında adam ürünü piyasaya sürecek. 1 Ekim’de ürün sistemcinin eline geçerse olur, 2 Ekim’de geçerse adam yılbaşına mal yetiştiremez. Dolayısıyla onun 1Ekim’de eline geçmesi için bazen günde 18 saat mesai yapman gerekebilir 2 ay boyunca. Şimdi bunu bir Avrupalıya veya bir Türk’e anlatmak müthiş zor ama kürede yarışmak istiyorsan bu yapmak zorundasın ve Çin yapıyor bunu. Amerika’da bu şimdi giderek azalıyor çünkü Amerika Avrupalılaşıyor. Memurlaşıyor ama ben gittiğim dönemlerde bu iş böyleydi. Ben 72 saat uyumadığım dönemi bilirim. 3 gün boyunca uyumadım çünkü bu işin bitmesi lazım. Adamlar ürün sürecek. Ürün sürmezse adam yok. Adam yoksa ben yokum. Bu kadar basit.”

 

 

Peki biz ilk önce istiyorsanız bu 50′lilerde İTÜ’nün televizyon meselesinden bahsedelim. Benim bundan hiç haberim yoktu. Radyoyu biliyordum ama televizyondan bahsedebilir miyiz?

 

Benim bildiğim kadarıyla radyo biraz daha eskiye gidiyor ama televizyon 1953 yılında. Hatta geçenlerde onun resmi dökümanına rastladım. Mustafa Santur’un imzasıyla kurulmuş. Bir paragraflık bir yazı. 53 yılında bu televizyon kuruluyor. O zaman yurt dışından aldıkları bir vericiyle ama tabi üniversitenin parasal imkanları sınırlı. 5-6000 liralık bir verici alıyorlar hatırladığım kadarıyla. Onu monte ediyorlar. İşte yayınlara başlıyor. Yayınların içeriği neydi bu dönemlerde, ben tabi yeni doğmuştum bilemiyorum ama daha sonraki 60′lı dönemlerine ilişkin aklımda bir sürü şey var. Haftada bir, perşembe akşamları, 3 veya 4 saat. Halit Kıvanç’ın sunuculuğunu yaptığı programlar yapılırdı İTÜ TV’de.

 

Elektronik yurt dışına göre Türkiye’de biraz geri kaldı. Ben bunun temel nedeninin Türkiye’deki telsiz kanunu olduğuna inanıyorum. Telsiz kanunu. Özal’ın zamanında bildiğim kadarıyla bu kanun değiştirildi.

 

Ne zaman çıkmıştı bu Telsiz Kanunu?

 

Çok eski. Cumhuriyet dönemine gidiyor, geriye gidiyor. Tabi. Herhalde 1930′lara, 40′lara gidiyor. 2.Dünya Savaşı’nda casusluğu engellemek için konulmuş bir kanun ama bizde biliyorsun böyle bir kanun konur.

Ondan sonra tartışılmaz çünkü asker zoruyla konmuştur. Benim birçok arkadaşım mesela 12 Mart döneminde içeri alındı. Evde amatör telsizcilik yaptıkları için. Elektronik herhangi bir devre görseler bu telsiz deyip içeri alırlardı. Yani böyle dönemlerden geçtik biz.

 

Evet galiba parçalar da izinle getiriliyormuş. Bunlar casus vericilere dönüştürülmesin diye.

 

Yüksek frekans elektron tüpleri veya yüksek frekans transistörleri falan bazı transformatörler, anten ile ilgili şeyler kesinlikle sıkıntılıydı. Yani biz alıcı bile yapamazdık. Piyasa radyolarını almak zorundaydık. Küçük böyle komik radyolar vardı. Onları bile ruhsatsız yakalasalar seni telsiz kanununa ayrı davranmaktan içeri atarlar.

 

Radyo ruhsatlı mıydı?

 

Radyo ruhsatlıydı. Herkes radyosunu PTT’ye kaydettirmek zorundaydı.

 

Gerçekten mi?

 

Tabi ki. Televizyon da öyleydi. Televizyon geldiğinde de öyleydi. Hem kaydettirirdik hem de senelik televizyon ve radyo vergisi verilirdi onlara. Yani televizyonun ve radyon olduğu için vergi veriyorsun.

 

Türkiye’de bir yandan bir girişimcilik , araştırma aksiyon var ama bir yandan da çelme, engel. İkisi bir arada. Enteresan eğilimler birlikte yükseliyor değil mi?

Yani. Özal döneminde çok müthiş değişimler oldu. Telsiz kanunundan bahsetmemin nedeni kimse elektroniğe el süremezdi. Korkudan, casus olarak içeri alınacaksın. Öyle dönem ki içeri aldıklarında da 6 ay kimse haber almazdı senden. Şimdi şikayet ediliyor ama bu eskiden beri gelen bir şey. Farklı değil. Öyle olunca da tabi bir ürkeklik var. Elektroniğe çok meraklı, İTÜ Elektronik Fakültesi öğrencileri olarak bile korkardık. Havya ile çalıştıktan sonra onu bir yere gizlerdik ki yani kitapları gömdüğümüz gibi. Birileri gelip bulduğunda komünistlikten girmeyesin içeri. Şimdi düşün bir tane Rus radyosu var. Bizim Radyo diye. Propaganda yapıyor. Sosyalizm propagandası yapıyor. Bu radyoyu baltalamak için onun yanına radyo kurdular, kısa dalga, Türkiye’de.

 

O radyonun yayınını kesmek için mi yoksa?

 

Frekansını değiştiriyorlar, dinlemen mümkün değil bizim radyoyu. TRT 3′tü bu. Sırf klasik müzik ve batı müziği yapardı. Türk müziği yapmazdı ama biz böyle radyoyu oynata oynata dinlemeye çalışırdık oradan, batı müziği yayınlardı. Fakat böyle frekans kaydığı için devamlı Rus radyosu ile Interaction yapar, girişim yapardı.

 

Hangi frekanstan?

 

Çok yakın birbirine ama kuruluş amacı belli yani. Ne TRT 3′ü doğru alabiliyorsun, ne Rus radyosunu. Böyle çok zevkli bir radyoydu esasında. İstanbul’un çok küçük bir bölgesinde alabiliyorduk.

 

Amatör radyoculuk için neler söyleyebilirsiniz?

 

Benzer bir şey farklı değil ama işte bakış açıları böyleydi. Yani bu yüzden üniversite içinde okuduğu dersler haricinde hiç kimse amatörlükle kalkınamadı. Halbuki bu amatör radyoculuğun her ülkenin elektronik kalkınma hamlesine çok büyük bir katkısı olmuştur. Böyledir yani. İlkokuldan başlar çocuklar. Eskiden radyoydu bu. Sonradan lojik devreler oldu. Ondan sonra yazılım oldu. Burada tabi 30 senelik, 40 senelik bir yasak dönemi müthiş geri bıraktı Türkiye’yi.

 

Amerika’da amatör radyoculuk çok gelişmiş. Hatta çocuklar bile haberleşiyorlarmış, ordu sonra frekanslarını almış. Böyle enteresan şeyler olmuş.

 

Tabi, tabi.

 

 

limi

Benim gördüğüm Amerika’da bir iklim var. Yaratıcılık iklimi; artık nesilden nesile geçiyor ve üstler halinde büyüyor.

 

O kültüre gidiyor. Eğitime, ilkokula gidiyor. Yani amatör küçük tren maketleri falan yapıyorlar veya bu kamyonetlere kocaman tekerlekler takıp atlattıkları… Kimisi mekanik amatörlük, kimisi elektronik amatörlük ama çocukluktan başlayan bir merak. Ellerini maddeye sürme, ellerini yaratıcılıkta kullanma.

 

Devlet politikası mı? Yoksa böyle özgürlüklerin verdiği doğru, doğal bir sonuç gibi mi?

 

Bu kültürel bir şey bence. Tabi ki devlet politikalarının da önemi var bu işte. İlkokuldan itibaren serbestlik verme, istediğini yapabilme, akademik çalışmaların yanında başka şeyleri de yapabileceği kültürü, yapması gerektiği kültürü. Bazen spor oluyor bu, bazen teknik dallarda amatörlük oluyor. Devlet olarak nasıl yardım edersin bunların gelişmesine? Müsabakalar koyarsın değil mi ilkokula? Sırf satranç müsabakası ile olmaz bu iş. Şimdi Türkiye’de yeni yeni yapıyorlar biliyorum ama bunlar 50 sene gecikmiş girişimler. İşte bir maket yarışması yaparsın. Amerika’da ilkokullarda gelenektir bu. Tahtadan maketler yapıyor çocuklar, onun altına kurşunlar koyuyorlar, tekerleklerini kolay döndürecek şekilde. İlkokul çocuklarından bahsediyorum. 6-10 yaş arası. İşte rampalardan bunları atıp yarış yaptırıyorlar. Hepsi tabi benzer arabalar bunlar ama çocuk, tahtanın ağırlığını seçmesini öğreniyor, kurşunu ağırlık merkezine yerleştirmesini öğreniyor. Tekerleklerinin sürtünmesiz olmasını öğreniyor. Burada amaç çocuklara küçükten gelen bir fizik ve teknik alışkanlığı vermek. Trenleri de önce oyuncak olarak alıyor ama ondan sonra o ray sisteminin etrafına istasyon kurmayı öğretiyor, şehir kurmayı öğretiyor. Sonuçta inşaat mühendisi ve mekanik karışık, arada dekorasyon ve zevk geliştiriyor.

 

Bunlar ilkokul ders programlarının içinde mi?

Yok, bunlar müsabakalar. Kültürel şeyler ama ilkokullar bunu teşvik ediyor. Şimdi mesela ortaokullarda ve liselerde Intel 100.000 dolar veriyor. Bir program geliştirme ödülü. Az para değil. Şimdi bir de ben bunu söylerken aklıma geldi. Türkiye’de geçmişte özel sektör hiç böyle şeylere örnek olmadı.

Ar-Ge’ye para yatırmadığı gibi eğitim sisteminin içine de böyle teşvikler akıtıp yardımcı olmadı. Devlet imkanları sınırlı. Üstelik devlet memuru Türkiye’de zaten özel sektörle, Ar-Ge ile ilişkisi olmamış, dar görüşlü adamlar genelde. Bunu kabul etmek lazım yani asker kökeninden geliyorlar. İttihat ve Terakki kafalı bir sürü adam. Girişimcilik zaten yok adamların içinde. Öyle olmayınca devlet kaynaklarını girişimciliğe akıtamıyorlar. Ancak 2001 krizinden sonra beri Türkiye’de bunun olumlu anlamda tersine bir değişimi görüyoruz.

 

Core teknoloji alanında 70 li yıllarda yapılan Testaş yatırımına gelirsek, bugün çok hayal edilemiyor. Duran Leblebici’den ülkemizde de Teknokent’lerden bazı çip üretimleri olduğunu öğrenmiştim. Teknolojinin en Core hali, 70′lerde Türkiye nasıl böyle bir şeye cesaret etti. Erbakan’ın aklına nereden geldi bu iş?

 

Valla moda ama tamamen yanlış bir karardı çünkü ölmekte olan bir teknolojiyi aldılar. Yani iki adet yarı iletken teknolojisi vardı hakim olan. Başkaları da varda hala araştırma fazında. Bir tanesi bipolar teknoloji dediğimiz, ikisi de silikon fakat bipolar teknoloji eleman olarak değişik yapıda bir eleman. Daha çok analog elektroniğe uygunluğu var. Bir de MOS teknolojisi dediğimiz elemanların çalışma prensibi tamamen farklı bipolardan. Bu ise dijitale daha uygun. 1 – 0 veya kapalı-açık anahtarın elektronik eşdeğeri diyeyim. Dünyanın dijitale gideceğini görenler hepsi MOS teknolojisine geçti. Ondan sonra zaten MOS’un gelişimi olarak CMOS teknolojisi çıktı.

 

CMOS nedir?

 

Complimentery. Yani bipolar teknolojisinde mesela NPN ve PNP diye iki polaritenin transferi vardır. MOS’ta da NMOS ve PMOS, o da elektron taşıyıcıları olan MOS; delik taşıyıcıları olan PMOS.  Complimentery olunca da aynı yapının içinde ikisi birden oluyor. Bu CMOS teknolojileri zaten 1970 sonlarına doğru hızlanan teknolojiler ama 70 başlarından itibaren ileride dijitalin hakim olacağı ve MOS teknolojilerinin kullanılacağı belliydi. Buna rağmen o dönemdeki kararla Türkiye’de bipolar teknolojisine yönelindi. Bu bipolar teknolojisinde boşluk kalacak, dünyadaki boşluğu biz alacağız diyerekten oraya atladılar. Son derece yanlış bir seçimdi. Son derece yani kararı veren adamların haberi yoktu ne yaptıklarından. Yarı iletkene girmemiz gerektiğini düşündüler ama doğru kararı vermediler. O zaman işte bunlar 20 milyon dolar kadar bir para aldılar, İslam Bankası’ndan. O parayı bu işte kullanalım diye TÜBİTAK’taki Yarı İletken Teknoloji Araştırma Laboratuvarı açıldı. O Exar’dan aldıkları teknolojinin pilot üretimini yapacaktı. Ondan sonra o üretim Testaş’ın üretim fabrikasını taşıyacaktı ama adamlar o kadar bihaber ki teknolojik gelişmeden. Bu işin karar verilmesiyle, üretime geçmesi arasında aşağı yukarı 7-8 sene geçti ve 7-8 senede o zamanlar 2 inç Wafer’lara karar vermişlerdi. Üretim tesisi faaliyete başladığında zaten endüstri standardı 4 inç’in üzerindeydi. Şimdi mesela 12 inç, 30 cm çapında dairelerde yapılıyor bu Wafer’lar. Büyüdükçe daha çok eleman koyabiliyorsun. Teknoloji ilerledikçe verimleri artırıyorsun. Dolayısıyla maliyetlerin düşüyor.

 

Peki bütün bunları yaparken bizim böyle uzun bir gelecek vizyonumuz var mıydı? Biz işte ithal ikamesi, sonra montaj, sonra tasarım ülkesi olacağız gibi.

 

Hayır. Türkiye’de teknoloji politikası hiçbir zaman olmadı. Şimdi de olduğundan emin değilim. Onun ilk belirtisi şu Hedef 2023. TÜBİTAK’ın bir raporu var fakat o bende teknoloji politikası oluyor veya yerleştirilmiş havası veriyor fakat okursan başlığı teknoloji ve bilim olmasına rağmen içeriği tamamen bilim. O raporun hazırlanmasındaki katkıcı elemanlar, raporu hazırlayanların çoğu üniversite hocaları. Onlar da teknolojiden çok kopuk.

 

Teknoloji ile bilim arasındaki fark nedir?

 

Bilim ileriye dönük araştırma niteliğinde yapılıyor. Teknoloji ise bir şeyin endüstriyel uygulamaya hazır hale gelmesi denilebilir. Üretimi vs. gibi. Teknolojinin içine Marketing de girebiliyor.

 

Şöyle diyeyim mesela Amerika’da firmalar bilimsel araştırmaya para ayırmıyorlar. Onun yerine onu daha ucuz yapabilecek üniversite Grant’leri veriyorlar. Şimdi orada 100 tane araştırma yapıyor adam. 2-3 tanesi belki değer olabiliyor, çoğunda olta atıyor. Proje isimleri ve konuları endüstriden geliyor ama kendi elemanlarını o işle uğraştırmıyor çünkü kendi elemanlarını üretime götürebileceği işlerde uğraştırmak gibi bir amacı var. Şimdi o bilimsel araştırma üniversiteye verdikleri oluyor.

 

Bu firmalar üniversiteye para ödüyor mu?

 

Tabi ki para karşılığı. Hatta yeni sistemde bazen eğer üniversitenin geliştirdiği şey tutarsa o patentin ürüne dönüştürülmesinden veya kurulacak şirketten hisse almaya kadar gidebiliyor ama tabi bunu her üniversite yapamıyor. Yani Standford Üniversitesi mesela meşhur olduğu, iyi bildiği konularda buna bastırabiliyor çünkü bir sürü firma çıkmış tamam mı. Google çıkmış, eski bilgisayar firmaları çıkmış. Onlar o hakkı isteyebiliyorlar. Stanford mezunlarının kurduğu firmalar var mesela onlar üniversite ile böyle hem mezunlar derneği aracılığıyla. Mesela onlar üniversiteye proje getiriyorlar. Bu konuda çalışın diye. İcabında üniversitede doktora yapan adamlar.

 

İTÜ Teknopark’da çip tasarımı. Maxim, Hitit gibi birkaç firmanın burada çip tasarlattırdıklarını duymuştum. Bu konuda neler diyeceksiniz?

 

Şöyle diyeyim birazcık ucuz ve kaliteli mühendis kaynaklarına ulaşma olayı. Maxim tarafından baktığında. Türkiye tarafından baktığında her halükarda pozitif çünkü Amerika’daki bir endüstri ile birlikte çalışıyorsun. Görüş, çalışma disiplini, proje yapma, iş tanımı vs. Türkiye’dekinden tamamen farklı. Endüstride bir işin bitmesiyle üniversitede bir adamın bu iş bitti demesi arasında dünyalar kadar fark var. Araştırma geliştirme laboratuvarlarındakilerle bile dünya kadar fark vardır çünkü araştırma geliştirme içinde çalışan insanlar, iyi bir devre yapacağım, iyi bir program yazacağım, diye harika bir iş yapıyor. Tamam, benim işim bitti, defteri kapıyorum. Maalesef böyle yani Amerika’da da böyle şeyler olabiliyor. Bazı firmaların Ar-Ge departmanlarında bile olabiliyor böyle bir şey. Halbuki firmanın bundan amacı bu parayı yatırdım, bu işi üretilebilir hale getirdiğim an o araştırma geliştirme bitmiştir. Bir devren çalışıyor üretime sokuyorsun ama %90′ını üretim zincirinde atıyorsun. %10 verimli kalıyor. Maliyet otomatikman 10 katına falan çıkmış oluyor. Bu kabul edilebilir bir şey değil henüz.

 

Yurt dışındaki bir firmanın burada tasarım uydusu gibi çalıştığında bu gibi kavramları öğrenmeye başlıyorsun. Bu teknik açıdan. İkincisi, öğrendiğin en önemli şey, memur olmamayı öğrenebilirsin. Orada işin bir takvimi vardır. Mesela yılbaşında adam ürünü piyasaya sürecek. 1 Ekim’de ürün sistemcinin eline geçerse olur, 2 Ekim’de geçerse adam yılbaşına mal yetiştiremez. Dolayısıyla onun 1 Ekim’de eline geçmesi için bazen günde 18 saat mesai yapman gerekebilir 2 ay boyunca. Şimdi bunu bir Avrupalıya veya bir Türk’e anlatmak müthiş zor ama kürede yarışmak istiyorsan bunu yapmak zorundasın ve Çin yapıyor bunu. Amerika’da bu şimdi giderek azalıyor çünkü Amerika Avrupalılaşıyor. Memurlaşıyor ama ben gittiğim dönemlerde bu iş böyleydi. Ben 72 saat uyumadığım dönemi bilirim. 3 gün boyunca uyumadım çünkü bu işin bitmesi lazım. Adamlar ürün sürecek. Ürün sürmezse adam yok. Adam yoksa ben yokum. Bu kadar basit.

 

Bu tip bir yaklaşım. Şimdi böyle bir şeyi de öğrenebilir mi, öğrenemez mi? Türkiye iş kanunları ile bilmiyorum ama en azından oradaki ana firmanın bu koşullarda çalıştığını görüyor. Farklı bir operasyon var ortada. Bunu öğreniyorsun. Bu da işin rekabetçi elemanlarını kazanmasına, öğrenmesine yol oluyor. Bence çok pozitif. Başka ne öğrenebilir? Fikri mülkiyet konusu. Ortalık hırsızlık. Çin’de de hırsızlık. Hindistan’da da, Türkiye’de de alası. Üniversiteler bile bunu yapıyor. Şimdi Türkiye’de bir üniversite ile proje yap, güvenemezsin. Ertesi gün başkasına satıyor. Acıklı. Bunların hepsinin düzelmesi lazım. Bunları öğrenmesi lazım. Mesela geliştirmesini yaparken bilecek ki başka birinin bir patentini kullanırsa orada o firma hakkında dava açılacak. Firmada canına okuyabilecekler. Şimdi tasarımı yapıyorsun Dizayn Review dediğimiz gözden geçirme toplantılarında en çok sordukları şey. Bu devre yeni, buna benzer bir şeyi başka bir firma kullanmış mı? Araştırmasını yaptın mı?

 

Patent denetim kurulları var mı dışarıda?

 

Firmalarda var.

 

Özel standartları denetleyen bir kuruluş var mı?

 

Yok. Patent organizasyonu var. US Patent Office. Tabi bütün Çin’deki firmalar olsun, Hindistan’da          buradan patent almaya çalışıyorlar çünkü malları Amerika’da satacakları için Amerika’da patent bulunması önemli. Amerika’da patentin olur, Çin’de satabilirsin. Bir Çin firması, Amerika’da mal satacaksa mutlaka Amerika’da patenti olması lazım veya ona karşı düşen bir patenti olması lazım.

 

Sizce Vestel ve Arçelik, Samsung ve LG’nin başarısını neden yakalayamadı? Aralarında çok fark var mıydı?

 

Temel neden muhtemelen Türkiye’de bahsettiğim bu Kore’deki teknoloji politikasının olmaması bir kere. Yani kalkıp, kardeşim biz Türkiye’de şu şu sektöre para yatıracağız, burada lider olacağız. Hala öyle bir sektör yok Türkiye’de. Bildiğim kadarıyla bir otomotiv sektöründe var. O karar verilmiş gibi. Altyapıda fena değil ama otomotiv sektörü oturmuş bir teknoloji. Yapacaklarsa elektrikli otomobile para yatırmaları lazım; Akü ve elektronik teknolojisi.

 

Yarı iletken işlerini unutması lazım Türkiye’nin. O yeni teknolojilerin üretim, fabrika maliyetleri falan uçtu, gitti.

10 milyar dolarlardan başlıyor artık ve de çok hızla pazar alman lazım ki onu amorti edebilesin. Dolayısıyla oralarda hayat yok. Tasarımda, çip tasarımında da ben bir hayat olacağını zannetmiyorum yani çok çok zaman kaybettiler. Maxim’inki gibi belki tasarım merkezleri ile Aselsan’a da destek olarak bir şeyler yapılır ama dünya liderliği falan mümkün değil.

 

Bilişimde umut var mı?

 

Bilişimde var. Kesinlikle var çünkü çok büyük yatırım gerekmiyor. İnsanları daha rahat yetiştirebiliyorsun. Sonuçta yaptığın yatırım bir Computer yatırımı ve insan beyni. Bol bol dışarıya adam yollamaları ve dışarıdaki endüstride çalışan adamları çekmeleri lazım. Son 2 senedir çok gelişimler var bu konuda. Devletin ileri gelenleri ve hükümetin ileri gelenleri. Özellikle Silikon Vadisi’ne çok ziyaretlerde bulundular. Çok temaslar yaptılar fakat oradaki milletin çekincesi de buraya gelmek açısından birazcık Türkiye’de son yıllarda süregelen sınırlamalar, politik sınırlamalar, hürriyetlerdeki sınırlamalar. Hiç politikaya karışmamış adamların bile kafasındaki soru işareti bu. Çok büyük bir engel.

 

Nedir?

 

Hukuksal problemler. Söz hürriyetleri. Şimdi Silikon Vadisi dünyanın en liberal yeri. Silikon Vadisi’nden buraya bir adam getirebilmek için o ortamı vermen mümkün değil. Çok ileri bir ortam. %65′i profesyonel mesela San Francisco bölgesinde çalışanlar. Çok yüksek kaliteli bir insan zümresi ama çok temel hürriyetleri rahat düşünme esnekliğini verebilmen lazım. Bunları veremiyorsan oradan bakan adama çok ilkel bir ortam gibi gözüküyor burası.

 

Hala engellerimiz var mı böyle?

 

Hala var bana sorarsan. Engelleri yaratan organlar değişti. Yani güzel değil. Bir takım şeyler benim de hoşuma gitmiyor. Bunlar elendiği edildiği taktirde eleman akışı kesinlikle yükselecektir. Çünkü Türkiye’nin büyüme potansiyeli var. Amerika’da falan onu her sektörde göremiyorsun ama Türkiye’de daha geniş bir sektör yelpazesi var. Dolayısıyla işin öyle bir politik tarafı var. Ben mesela herkes kadar, o kadar endişeli değilim. Oturacak bu işler bana sorarsan ama millette öyle paranoya derecesinde endişeler var, Türkiye’ye dönmek açısında. Yoksa iyi paralar falan vermeye başladılar.

 

Beyaz eşya üreticileri çip teknolojilerine yatırım yapmalı mı?

 

Yok, çip teknolojisine yapmanız şart değil. O kadar çok Foundry var ki sırf üretim yapan dünyada. Çin’de dünya kadar var, Tayvan’da… Fabrikaya yatırım yapmak şart değil.

 

Tasarımına mı yapılmalı?

 

Tasarım yapacaksın. Yani kendine göre Optimise edeceksin çünkü piyasanın aldığı standart parçalarda daima bir katma değer maliyeti ödüyorsun, üstelik birileri onu tekrarlayabiliyor. Senin üretimin çok büyükse çip işine girersin.

Değilse çiplerini de dışarıdan alırsın. Şimdi beyaz eşyada bayağı bir hacim var, Volume var değil mi? Justified edebilir. Yanında görünmeyen pozitifler de getirir. Sen belli bir dışarıdaki fabrikanın kurallarına göre bunun tasarımını yaparsın. Ondan sonra üretimini o fabrikaya bırakırsın. Onlar üretirler, paketlerler, testini de yaparlar.

 

Siz hiç düşünmediniz mi Arçelik’e, Vestel’e çip tasarlamayı?

                       

Düşündüm, konuştum da bazı insanlarla. Çok standart bir cevap aldım. Yap getir de görelim. Demin söylediniz ya niye bu işler olmuyor diye. İşte bu kafa yüzünden olmuyor. Yani riskini ben alacağım, bütün parayı ben yatıracağım, getireceğim ve onun keyfine kalmış. Eğer sen bir geliştirme için para ödemiyorsan o senin için hiçbir şey ifade etmiyor. Her an arkanı dönersin, o geliştirme yaptırdığın adamı tuvalet kağıdı gibi kullanırsın.

 

Böyle bir tasarım Ar-Ge’si için, beyaz eşya için çip tasarlayacaksınız. Ne kadar bir yatırım gerekir? Bunun bir sınırı var mı?

 

En az 3-4 sene bir kadro besleyeceksin. 3-4 seneden önce işe yarayacak bir tasarım çıkamaz.

 

10-15 milyon dolar mıdır?

 

Yani Micro Controller, mikro işlemci Core’ları artık lisans ile alabiliyorsun onları geliştirmen şart değil. Bloklarının lisanslarını alıp akıllıca yapabilirsin. Mühim olan bu şeyde güveneceksin planına. Ben bu işi yapacağım diyeceksin. Kafayı koyacaksın. 20 milyon dolar harcayacaksan da harcayacaksın. Ben bunu kaybeder miyim diye düşünmeyeceksin.

 

Start-Up şirketleri & risk sermayesi;  Amerika başta bunu mu yaptı? Benim hep merak ettiğim soru bu. Bizde para yok, biz bir şey yapamıyoruz. Başlangıçta herhalde batılıların da parası yoktu. Rönesans’a kadar gidecek ama?

 

Şimdi çok güzel sorular soruyorsun esasında. Her şey birbirine bağlı. Risk sermayesi dediğimiz hikaye, Start-Up dediğimiz sınırsız parayla yola çıkmaz. Adam parasını risk ediyor birisine minimum parayla maksimum işi yaptıracak. Bunun için ne yöntemi var. 3-4 tane paralı adam gidiyor, koyar mısınız, diyorlar. Teknolojiye bakıyorlar değer diyorlar veya değmez, diyorlar. Değer derlerse zaten iyi başlıyorsun yola. Diyorlar ki bu işten anlayan adamlar bu işe para koymaya hazır ama ne? Eski firma müdürleri 100′er bin dolar, fazla bir para koymuyor. Buna çekirdek yatırımcı Angel Invester diyorlar. Melek yatırımcılar. 5 tane bundan çıktığında sözlerine güvenildiğinden, kredibilitileri olan adamlar bunlar. Bir kere bu 5 tane adamı Türkiye’de nerede bulacaksın.

 

Melek yatırımcı diye bizde de bir şeyler çıktı şimdi.

 

Angel Invester diye evet. Bunlar hakikaten daha önce bu işleri yapmışlar, bakıyorlar. Fazla zamanda değil. 1-2 saatte dinleyip karar veriyorlar. Çok meşgul adamlar ama 100.000 dolar koymak yine büyük risk çünkü fazla bir şey bilmeden koyuyorsun. Şimdi bunu aldığında adam gidiyor 2-3 tane plancısını satın alıyor.

Belli bir zaten çekirdek, Business plan dediğimiz şey var elinde. Ondan sonra o piyasadan gidiyor, teknolojilerden kimler anlıyor, şunlar şunlar. Bakıyor maaşı piyasada 200.000 dolar brüt alıyor mühendis. Mümkün değil bir Start-Up’ın bunu vermesi. Geliyor adama diyor ki senin bu kadar tecrüben var ben seni VP Of Engineering yapacağım, diyor. Firmadan sana % yarım hisse vereceğim diyor. %0.5 ama firma 1 milyar dolara satılırsa %0.5′i 5 milyon dolar. Tak diye cebine girecek. Belki 5 sene sürecek belki 10 sene ama o kadar paranın trink diye girmesi büyük bir şey. Ama diyor ki sana maaş 100.000 dolar verebileceğim. Maaşını yarıya indiriyor seni kendi riskine ortak ediyor. Sen şimdi firmanın gelişmesine ortaksın. Firmanın sahiplerinden birisisin; %0.5 ile bile olsa. Dolayısıyla ne yapacaksın? Maaşından fedakarlık etmişsin, firmanın başarılı olması lazım. Firmanın başarılı olması elinden ne gelirse yapacaksın.

 

Türkiye’de benim gördüğüm şey çalışanlarda da bu risk alma isteği pek yok gibi. Ben de bizim kendi sinema sektörümüze bakıyorum. Ortaklık kurma eğilimi yerine garanti para alma arzusu var.

 

Memur kafası. Bu kültür varsa bu dünyada rekabet etmen falan mümkün değil. Her sektörde. Reklamcılık sektöründe de sinema sektöründe de olmaz yani. Dünya gerçeğine uygun değil. Globalliğe uygun değil. Onun için herkes globallik karşısı çünkü kimse çalışmak istemiyor. Herkesin gözü Avrupa’ya şöyle kenardan girip Avrupa’da birikmiş parayı nasıl tırtıklarız tamam mı? Herkes Amerikalı gibi giyiniyor, Amerikalı gibi iPhone kullanıyor ama Amerikalı gibi çalışmak isteyen yok ortada. Amerikalı gibi risk almak isteyen yok. Kültür derken bunu kastettim işte.

 

Silikon Vadisi ile Türkiye’nin etkileşimi var mıdır?

 

Valla birçok kişi şu anda bildiğim kadarıyla özellikle de yazılımcılar burada 3-5 kişi toplayıp, hani büyük bir şirket gibi değil de 3-5 kişiye iş verip ucuza araştırma geliştirme amaçlı.

 

Kim kime iş veriyor burada?

 

Amerika’dakiler buraya veriyor.

 

Benim birkaç arkadaşım var yani orada projeyi alıyor. Projenin ne olduğunu biliyor. Bir bu Balkan ülkeleri işte Bulgaristan, Romanya buraları bir de Türkiye’de. İstanbul, Ankara gibi. Geliyorlar, işte burada şunu şunu yapacaksın, diyorlar ama en büyük sıkıntıları işlerin ciddiye alınmaması. Özellikle vaat edilen tarihlerin hiç kimse tarafından ciddiye alınmaması. Bunun hesabını sorduğunda da herkesin gocunması. Yani projenin hesabını Türkiye’deki bir mühendise soramıyorsun. Tersleniyor, karşı çıkıyor.

 

 Peki, o arkadaşlarınız Türkiye’ye mi ürün satıyorlar yoksa Amerika’ya mı?

 

Amerika’ya. Amerika’ya geliştirme yapıyorlar ama Türkiye’deki kaynakları kullanıyorlar. Yani teknik kaynakları kullanarak. Avrupa’ya da kullanıyor olabilirler ama Türkiye’ye değil. Şimdi buraya yerleşip Avrupa şirketlerine yapmaya çalışanlar var. Ben tabi onun çok lehinde değilim. Dediğim gibi Avrupa göçen bir yapı. Zaten orada işler yavaş yürüyor. Avrupa’ya iş yaparak global rekabet sisteminde bir şey öğrenemezsin. Olsa olsa geri kalırsın. Çok yavaş çünkü Avrupa. Yani birinci elden tecrübelerim oldu.

Bazı Amerikan şirketlerine 2-3 uydu tasarım merkezi paralel çalışarak iş yetiştirmeye çalıştık. Avrupa felaketti. Hep devamlı geride kaldılar. Hiçbir şeyi zamanında veremediler. Verdikleri de üretime elverişli değildi. O söylediğim akademik yaklaşım. Çok iyi devre yaptık ama üretilebilir değildi.

 

İsmail Bey, çok teşekkürler. Eklemek istediğiniz ya da değinmediğimiz bir konu kalmış mıdır?

 

Hayır. Teşekkür ediyorum ben de.

 

Söyleşi Tarihi : 5 Şubat 2014

Relatived Posts
Yavuz Erçil Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Faruk Eczacıbaşı Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Fatih İşbecer Söyleşisi ( 22 Dec,2015 )
Turan Erdoğan Söyleşisi ( 28 Nov,2016 )
Hakan Altınay Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Written by

Leave Your Comment