Büyük Sıçrama Blog

Müjdat Altay Söyleşisi

 

“İşte biz o bakır tellerin ucuna santral bağlama heyecanıyla başladık çalışmaya ve isminin de Emin Başer tarafından konulduğu ilk santral ortaya çıktı. Elif. 200 abonelik bir santral. Köylere gitmeye başladı. 86-87′dir. Tabi o Elif santralleri daha sonra Türk Telekom’un o zamanki adıyla PTT’nin kırsal alana telefon hizmet götürmesi, ödül almasına neden oldu. Türkiye bu konuda bir birincilik aldı.

 

İşin güzel tarafı o santraller sayesinde teknoloji de Türkiye’de çok hızlı yayılmış oldu. Çünkü hem yazılım mühendislerinin sayısı arttı. Netaş, yazılım mühendisi olarak iyi bir kadroya sahip oldu ve bizim Ar-Ge’mizin de daha hızlı büyümesine sebep oldu.”

 

 

Netaş’da Ar-Ge başlangıcından bahsedebilir misiniz?

 

Şimdi benim Netaş’a girişim 81 yılında. 81 yılında ben girdiğim zaman 10 küsür kişi vardı, Ar-Ge ve PBX çalışması yapan. Yani bu firmada santral tasarımıyla uğraşılıyordu. Aynı zamanda Netaş’ta Crossbar teknolojisi vardı. Şimdi Ar-Ge’de öyle bir yapılaşma vardı ki, Ar-Ge’nin bir kısmı, imalatın Crossbar’da çıkan problemlerini çözüyordu. Bir kısmı Crossbar ile PBX yapılması gerektiğini söylüyordu. Ve ilk biz mini PBX’imizi yapmıştık o zaman. 70-80 abonelik bir Crossbar PBX yapıldı. Ona paralel yine Netaş tasarımı olarak, Beşiktaş için Teleks santralini yapmaya başladık. Teleks için bir santral tasarlandı o zaman. Sonra bir anda 83-84′lere gelince öyle bir santralin komik olduğu görüldü ve olduğu gibi durduruldu o proje. PBX işleri hareketlendi. Piyasaya elektronik PBX’i tanıttık.

 

Buna paralel olarak yine benim içinde bulunduğum bir Crossbar santrali Intel bilgisayarlarla Call Center’a çeviren bir Visiual Switch Board teknolojisi gibi bir şey.  Visiual Swith Board Array diye bir teknoloji. O zamana kadar yurt dışında, daha doğrusu, yurt dışı için hatta yurt içi çağrıları bile Cross bar santralin operatörlerine geliyordu ve o operatörler fişlerle insanları birbirine bağlıyordu. İlk defa elektronik bir cihazla bunları birbirine bağlamaya başladık. İlk defa Ankara’da, sonra Eskişehir’de, sonra Antalya’da bu santraller kuruldu. İnsanlar elektronik ortamda yine arama yapıyorlardı. Şehirlerarası aramaları bizim santraller üzerinden yapmaya başladılar.

 

Netaş’ın  Ar-Ge başlangıcı aslında Micro Controller, Micro Processor teknolojilerinin girdiği, yazılımın girdiği seneler ve Netaş’ta  bir anda çığ gibi büyümeye başladı. Çünkü yurt dışından santral ithal eden bir ülkeden, kendi santralini kendi yapan ve yurt dışına ihraç eden bir ülkeye doğru geldik.

 

 

Daha sonra tabi Türk Telekom’la (eski adı ile PTT) bir ortaklığımız vardı. Türk Telekom’da ortağı olarak bizden ihtiyaçlarını çok yakın bir şekilde istiyordu. Onun da Netaş’ın Ar-Ge’sinin büyümesine çok faydası olmuştur. O zamanlar Türk Telekom’da Genel Müdür Muavini Emin Başer’di. Bizim de yönetim kurulu üyemizdi. Yani bu “PBX’inizi neden kırsal santrale çevirmiyorsunuz?” dedi. Çünkü o zaman Türkiye’de daha kırsal santraller yoktu ve köylere sadece bir tek bakır telle gidip, abone verilebiliyordu. Çoğu köyde o bile yoktu.

 

İşte biz o bakır tellerin ucuna santral bağlama heyecanıyla başladık çalışmaya ve isminin de Emin Başer tarafından konulduğu ilk santral ortaya çıktı. Elif. 200 abonelik bir santral. Köylere gitmeye başladı. 86-87′dir. Tabi o Elif santralleri daha sonra Türk Telekom’un o zamanki adıyla PTT’nin kırsal alana telefon hizmet götürmesi ödül almasına neden oldu. Türkiye bu konuda bir birincilik aldı.

 

İşin güzel tarafı o santraller sayesinde teknoloji de Türkiye’de çok hızlı yayılmış oldu. Çünkü hem yazılım mühendislerinin sayısı arttı. Netaş, yazılım mühendisi olarak iyi bir kadroya sahip oldu ve bizim Ar-Ge’mizin de daha hızlı büyümesine sebep oldu.

 

Orada Ar-Ge’nin hızlı büyümesine neden olan VİSA dediğimiz, bu Crossbar ile çağrı merkezleri arasındaki elektronik Interface’i sağlayan çalışma. Onun üzerine Space Net dediğimiz PBX’lerin tasarımı. Daha sonra bunların kırsal alanda kullanılıp Türk Telekom santrali olarak da kullanılmasıyla bir çığır açılmış oldu.

 

Tabi kırsal alanda kullandığımız bu santraller aynı zamanda Türkiye’de çok da büyük bir döviz kazancına neden oldu. Çünkü biz zaten makul bir maliyetle üretiyorduk. Makul bir karla satıyorduk. Ona rağmen normal, dışarıdan getirilse böyle bir teknoloji  3 veya 4 misline satılıyordu. Piyasa fiyatlarına göre biz onun 3 misli daha ucuzuna Telekom’a bu hizmeti götürmeye başladık. Tabi Telekom, hem maliyetin etkili olmasından hem Türkiye şartlarına çok uygun olmasından bunlara büyük bir ilgi gösterdi ve bunların kapasitesinin büyümesini istedi. Bunun üzerine bu santrallerin kapasitelerini 2000′lere kadar, daha sonra 4000 ve 16000′e kadar taşıyan çalışmalar başladı Ar-Ge’de. O da Ar-Ge’yi daha da büyüttü ve 90′lı yıllara geldik.90′lara geldiğimizde Elif 1, Elif 2, PBX, Space Net markasıyla PBX’imiz. Daha sonra da ona paralel olarak yeni teknolojiler gelişmeye başladı.

 

86 yılında Türkiye’de bir hamle oldu. Yani 80-90 arasında. O hamle de aslında Türkiye Crossbar’la; Crossbar hem metal, ağır, çok büyük hacimlerde, çok küçük kapasiteleri olan bir teknolojiydi. Dünyada da elektronik santral teknolojisi vardı.

                     

O sırada da Türk Telekom hem Netaş’tan aldığı güçle, hem teknolojiye yakın olması sebebiyle bir adım ileriye atladı ve biz dedi, elektronik santrale gitmeyeceğiz. Biz direkt dijital santrale geçeceğiz, dedi ve dijital santrale 86 yılında DMS ile geçti.

86-89 yılları arasında da DMS’e geçişten ve bizim Ar-Ge kültürümüzden ötürü ufak bir Ar-Ge grubu kuruldu Netaş’ta ama sayısı çok fazla değildi. Genelde yama vari işler yapıyorlardı. Bir yerde 80′li yıllarda biz Crossbar’da ne yapıyorsak, Cross Bar’a bir takım ufak değişiklikler yapıyordu Netaş Ar-Ge’si… 90′lı yıllara geldiğimizde de DMS dediğimiz bu dijital santrale ek yapan bir bölüm haline gelmişti.

 

90 – 91 yılında biz Netaş Ar-Ge’si olarak Nortel ile ilişkilerimizi geliştirdik ve onlara bir hamle yaptık. Onların uluslararası pazara gitmek için büyük bir sıkıntısı vardı. Uluslararası pazara daha ziyade yama teknolojisi ile gidiyorlardı.

 

Biz dedik ki, sizin için yeni bir yol ayrımı yapalım. O yol ayrımında International bir yük olsun ama sizin yükünüzden tamamen bağımsız olsun ve bu yükün sahibi de Netaş olsun. Aslında Netaş Ar-Ge’sinin bugün 180 operatöre hizmet vermesine çığır açan adım orada atılmıştır. Aldığımız risk çok büyük çünkü bir sene içerisinde 200 kişiyi işe almamız gerekiyordu. 200 tane yazılımcı. O zaman da yazılımcı bulmak çok zor. Aldık bu riski. 200 yazılımcıyı bir sene içinde işe aldık. Ar-Ge’miz bir anda 350-400 kişiye büyüdü. International yükün sahibi olduk ve bu yükün sahibi olmamızda, Nortel’de bizim ismimizi çok yukarıya çıkarttı. Çünkü Nortel’de International santrallerin Enabler’ı oldu. Yani Netaş International santrali satmak için Enabler’ı oldu ve bizim havamız da, duruşumuz da değişti. Çünkü bize yalvarmaya başladılar. Şunu da yapın, bunu da yapın diye ve çok da hızlı bir şekilde o 200 kişiye çıktık. Maceralı ve hızlı bir şekilde 200 kişiye çıktık. Hem içeriden hem dışarıdan bayağı sıkıntılar yaşadık ama…

 

International büyük yamalar halinde olduğu için dünyanın değişik yerlerinde, değişik gruplar bir şeyler yapıyordu. 93 yılında artık onların hepsini Türkiye’ye getirmiş olduk. Yine buna paralel olarak da dedik ki: “Biz bu Elif’i dijital santral yaparız. DMS yaparız.” Elif’ten bir DMS yapısı çıkardık. 94 yılında  Elif’i Dicle yaptık. Dijitalize ettik.

 

Onun da hikayesi şöyle: 91 yılında Nortel Güney Amerika’da bir ihaleye çıktı ve ihaleye Remote’larla girdi. Onun yerine biz Nortel’e kırsal santralleri ve Elif’i önerdik. Miami’ye gittik, satışın başındaki arkadaşla. Baktık ki bizim Elif dünya teknolojisine göre biraz geride kalmış. Herkes dijital santral istiyor. Elif istemiyor. Elif elektronik santraldi çünkü. O ihaleye şartname dolayısıyla giremedik. İhalenin şartnamesini aldık ve dedik ki, bu şartnameye uygun bir santral yapmalıyız. Biz 1.5 sene içerisinde o ihalenin şartnamesine uygun santrali çıkardık. O da Dicle oldu. Dicle güzel bir şekilde gidiyordu, büyüyordu. O sırada Türkiye’de bir kriz oldu. 94 yılı krizi oldu. 94 yılı krizinden bizim bütün Ar-Ge teşvikleri ortadan kalktı ama Netaş olarak bizim orada çok büyük bir derdimiz yoktu. Çünkü biz yurt dışına bu International DMS 100 yazılımını bayağı iyi karla satıyorduk. %40-45 kar marjımız vardı. O yüzden Ar-Ge 96 yılında aslında Break yılındaydı. Yani Nortel’den kazandığımızla buradaki işleri yapabilir duruma gelmiştik. Öyle güzel bir dengemiz de vardı.

 

94 Krizi etkileri, Ar-Ge teşvikleri ortadan kalkması sizi nasıl etkiledi?

 

94′te kriz dolayısıyla Türkiye’de Ar-Ge teşvikleri tamamen ortadan kalktı. O da bir parantez içinde söylemem gereken bir şey. Netaş’a çok etkisi olmadı ama bizim maalesef International’da yatırımlarımızı olumsuz etkiledi. 90 ile 94 arasında Kazakistan’da, Azerbaycan’da ve Özbekistan’da 3 tane JV kurulmuştu. JV kurulmasının tek nedeni de bizim bu DRX 4′ler veya Dicle’ler… Bizim aslında satışlarımız 80-90 milyon dolara kadar çıktı.

 

94 yılında Netaş Ar-Ge olarak Tasmus adında ilk defa savunma ile ilgili bir iş aldı.

Onu da almamızın nedeni 91 yılında biz özelleştirmeye girdiğimiz için özelleştirme sonucunda %15 hisselerimiz Deniz Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı tarafından alınmıştı. Savunma ile alakamız arttı.

Aselsan ile görüşmeler arttı ve orada bizim iyi bir hamlemiz olmuş oldu ve Tasmus’ta ihaleyi de kazandık. Aselsan ile birlikte yani Netaş’ın ilk savunma işine de 94 yılında girmiş olduk. Sonra Netaş’ta 95-96′da bu Ar-Ge’nin büyümesi devam etti. 600 kişilere kadar çıktık.

 

Ancak, Ar-Ge teşviklerinin 94 yılında kesilmesi, Ar-Ge’ye Türkiye tarafından ilginin azalması, devlet desteklerinin, devletin Ar-Ge’ye bakışının azalması, o dönemde yabancı firmaların devreye girmesi ve Ar-Ge’leri olmadığı halde büyük işler almaları, Ar-Ge Focus’unun ülkeden kaybolmasıyla gittikçe bizim Ar-Ge de erimeye başladı.

 

94 krizinin hemen arkasından yurt dışında Telekom firmalarının devreye girmesi, onların Türkiye’de Ar-Ge yapmadan bu işleri yapması, yurt dışında tasarlanmış santralleri Türk isimlerle sanki Türk dizaynı gibi Türk Telekom’a satıyor olmaları, bizim orada yerli olarak tasarladığımız her ürünün karşısına yabancı bir ürünün gelebiliyor olması, rekabet dolayısıyla bizim pazar hızlı bir şekilde daraldı. Hem de Ar-Ge teşviği ortadan kalktığı için ürün geliştirmesinde büyük gelişmeler yapılamadı.

 

Açıkçası Türkiye’de bugün çok bilinen Çinli bir marka var. 10-15 milyar dolar cirolu bir marka. 96 yılına baktığımız zaman Netaş bu firmadan 1000 kat daha kapasiteli bir Telekom firmasıydı. Yani bu firmaya Çin’in verdiği destek 96 yılında Netaş firmasına verilseydi, bugün Netaş 10-15 milyar dolarlık dev bir firma olabilirdi. Ve aslında Netaş’ın Ar-Ge’de gelişmesine, bu noktalara gelmesine tabi ki Ar-Ge’ye olan ilgisi, Netaş yönetiminin bu noktadaki desteği, Nortel’in bu konularda daha esnek davranması olmuştur ama PTT’nin çok etkisi olmuştur. Yani PTT, hangi küçük parça, hangi ayrılabilen Unite yerli yapılabiliyorsa yerli olmasını ister yapıdaydı. Yani orada müthiş bir yerli hamlesi vardı.

 

90′lı yıllarda bu hızımızı almışken ve para da Elif’ten daha sonra Dicle’den işte Diginet’ten işte Elif’in dijital hali bayağı güzel paralar geldiği için Telekom ve bizim santrallerimiz seçim kazandıran santraller olmaya başladı. Yani hükümet hangi köye bir tane santral koyarsa, o köyden oy alıyordu. Çünkü insanların evlerine telefon geliyor.

 

Hem iyi paralar kazanmaya başladı Netaş, hem Ar-Ge 600′lere kadar büyümeye başladı. O büyümenin arkasında da aslında bu sefer Türk Telekom’a Small Office Power dediğimiz, küçük ofis Power cihazlarını. Daha sonra Umbrella Management dediğimiz, şemsiye yönetim sistemlerini, optik sistemlerde PDH dediğimiz yani o zamanın standardı olan optik sistemleri. Multiplexer’ları yani Telekom’un yapabileceği, kullanabileceği her şeyi biz sağlamaya başladık. Hem de %100 yerli olarak. 90 ile 96 arasında çok gelişti. 96 yılına baktığımız zaman optik olarak, Türkiye’nin optiğinde çok iyi bir noktadaydık. Birçok yerde optik cihazlarımız vardı. Birçok yerde Power… Aslında bütün büyük santrallerin de Power’ını biz vermeye başladık.

 

Netaş, Türk Telekom’un da açtığı kapıdan çok iyi geçmesini bildi ve Telekom da Türkiye’de her şeyin üretilebileceğini, tasarlanabileceğini gösterdi ve bu döneme kadar geldi. 96 yılıdır aslında. 96-97 yılına baktığımız zaman Türkiye’de artık her şey üretilebilir, her şey tasarlanabilir imajı geldi.

 

Askeri sektörle ilişkiler nasıl başladı?

 

İşte ilk önce 94 yılında Tasmus’un ihalesini aldık.

O bizi bayağı bir büyüttü ama Tasmus tek bir ihaleydi. Sonra küçüldü.

 

Tasmus projesi nedir?

 

Taktik Saha Muharebe Sistemi demektir. Yani bir ordu, Kara Kuvvetleri aslında savaşa tanklarla, tüfeklerle gidiyor. Onlar giderken yanlarında Telekom cihazlarını götürmek gerekiyor. Telekom cihazlarını götürdüğünüz zaman onların o ortamda çalışabilir Telekom cihazları olması lazım. Yolda, o sarsıntıda, savaş koşullarındaki ortamlarda çalışması lazım. İşte bunları yapabilen, uydularla ve kendi içindeki Network ile askeri Network’lere bağlanabilecek şekilde bir şebeke kurulması lazım. İşte o Tasmus. Onlar tırlarla gider, belirli bir yere gelince Tasmus sistemleri, çadırlar kurulur. Karargah kurulur. O karargahın içinde de Tasmus kurulur. İşte onun 94 yılında ihalesini kazandık. 2000 yılında bitti benim bildiğim kadarıyla. Ondan sonra da Ar-Ge’si küçülmeye başladı.

 

Peki , Ar-Ge de Netaş yeniden ne zaman atağa kalktı?

 

Hükümetlerin de konudan uzaklaşmasıyla 96-97 yılından sonra Netaş’ta Ar-Ge’nin küçülmesi var. 2004 yılına kadar da bu küçülme devam etti. Ondan sonra Netaş 2004 yılında tekrar Ar-Ge’ye bastırmaya başladı. Biz önce 2003 yılının 7. kalkınma planına baktık, 9. 7 yıllık kalkınma planına baktık. Hükümet planlarına baktık. Dedik ki, bu hükümet Ar-Ge’yi destekleyecek. Benim de geçmişimde Ar-Ge’cilik var. Biz, dedik tekrar bu ateşi yakarız ve baktık ki lokal Ar-Ge diye de bir şey kalmamış. Lokal Ar-Ge 10 kişinin altına düşmüştü. 10 kişiydi. Kapanmak üzereydi artık. Orada küçük bir iş yakaladık. 1.2 milyon dolarlık bir ihale kazandık. Lokal Ar-Ge tarafında. Local Ar-Ge’deki arkadaşların çoğunu Nortel Ar-Ge tarafına transfer ettik, kaybetmemek adına. Onları test bölümlerine falan aldık ve Nortel’e gidip gelmeye başladık. Hükümete gidip gelmeye başladık. 2005-06 yılında ufak ufak Ar-Ge’de büyümeyi sağlarken Nortel’den büyük bir iş kapıp buranın mükemmeliyet merkezi olmasını sağladık. Paralelinde Aselsan’dan yeni işler almaya başladık ve tekrar Netaş’ın AR-Ge’si büyümeye başladı.

 

Daha doğrusu Ar-Ge’de büyüme stratejisi diye bir strateji yaptık 2004 yılında. Dedik ki, biz Ar-Ge’de iki alanda büyüyebiliriz. Öncelikle bir Base’de ve iki alanda büyürüz, dedik. Base olarak biz Telekom firmasıyız. 73 yılından beri de biz Ar-Ge yapıyoruz. Bizim 30 yıllık bir Ar-Ge geçmişimiz var. Bu Ar-Ge geçmişi üzerine de bizim bir yapacağımız tek inşaat Telekom, bunun üzerine odaklanmalıyız. Burada da, Telekom üzerine odaklanırken, Nortel’e; Nortel tarafını büyütmek için bir girişimde bulunduk. Aselsan ve savunma sanayine gidip, biz Aselsan altında, alt yüklenici olarak çalışmak istiyoruz. 30 yıllık Telekom deneyimimizle Türk Silahlı Kuvvetleri’ni, telekomünikasyon veya komünikasyon konusunda ne tür ihtiyacı varsa, biz bunu yerli yapmaya hazırız, dedik. Böylece 2 kolda ve tek temelde hareket başlattık. Allah da yardım etti demek lazım, ikisi de başarılı oldu. Yazılım tarafında Nortel ile birlikte 700 kişilere, 800 kişilere kadar bir yazılım ordusu çıkarabildik. Askeri tarafta da şu anda 20′nin üzerinde ürüne sahip olduğumuz bir bölüm ortaya çıkarttık.

 

Bunları yaparken de Nortel tarafına hakikaten çok odaklandık. Elimizde Nortel’in çok parçalı işi vardı. Onların hepsini geri gönderdik. Dedik ki, biz sadece santral teknolojileri ve VOIP (Voice Over IP) teknolojilerine odaklanacağız.

Sonunda da 5 yıl içerisinde de tüm VOIP teknolojileri Netaş’a getirdik. Netaş’a onlar geldikçe Nortel’in bize bağımlılığı arttı. Bizim gücümüz arttı. 94 yılında Nortel’in 20 değişik laboratuvarında Voice Over IP yapıyorlardı.  Onları “Center of Excellence” yapısı altında, 2007 yılında tüm Voice Over IP’yi Netaş’a getirdik. Bu aslında Netaş’ın geleceğini değiştiren çok büyük bir yapı oldu. Aselsan’da da biz dedik, ses konusunda her şeyde varız. Zaten 2002-03 yılında bir JEMUS projesi başlamıştı. O projede büyüdük. Ondan sonra gemi haberleşme sistemleri, sonra savaş uçakları ve savaş yürüyen birimleri için, savaş makinaları için, savaş platformları için IFF, dost düşman tanıma sistemleri geliştirerek Netaş’ta her kuvvete hizmet veren ve temel derinliği komünikasyon olan bir yapı oluşturduk. Bu iki yapının büyümesi ile birlikte belirli bir noktaya geldiğimizdeki yıl 2009 yılıdır.

 

85-86 yıllarında yeni ürün yapabilen yani istek dışında daha yeni ürün yapıp piyasaya satabilen bir hale nasıl geldiysek, 2007-08-09 yıllarında da artık Research yapan yapıya geldik. O sıralarda engel arkası, Blue Box, 4G teknolojisi gibi teknolojilerin yatırımlarına başladık. Yani Research’ün içerisine girip bayağı ciddi Research yatırımları yaptık. Yine Nortel tarafındaysa tabletler, cep telefonları üzerinden komünikasyon hizmetleri verebilen cihazların gelişimi… Şimdi IP Version, 4 Version 6 çevirimini yapabilen kutular, Deep Pocket Inspection teknolojilerine girebilen yapılar derken Netaş şu anda Türkiye’de hatta bence Regional olarak çok güçlü bir Ar-Ge grubu haline geldi. Burada tabi Ar-Ge merkezi olmamızın, hükümetin Ar-Ge’ye verdiği desteğin, aldığımız TEYDEP programlarının, desteklerin… Yani Türkiye’nin Ar-Ge’ye verdiği desteğin çok faydası oldu. O olmasaydı da olmazdı. Bugün VOIP (Voice Over IP) konusunda dünyanın en iyi Ar-Ge’siyiz.

 

VOIP konusunu biraz açabilir misiniz?

 

Voice Over IP, internet üzerinden ses. Buradaki temel kriter de şu: İnternet üzerinden sesi gönderdiğiniz zaman bu bir paket teknolojisi olduğu için, çok değişik yerlerden de gidebiliyor ve çok gecikmeler de olabiliyor. Bunun Carrier Grade olarak, hiçbir şey hissettirmeden, karşı tarafla aranızda bir gecikme olduğunu hissettirmeden yapabilmesi aslında çok önemli. O anlamda internet üzerinden ses gönderimi, Voice Over IP teknolojisi şu anda temel bir teknoloji. Onun dışında temel bir teknoloji de kalmadı. Ses görüşmelerinin çoğu onun üzerinden yapılıyor. Şu anda Telekom operatörleri Türk Telekom Voice Over Ip Conversion yapıldı çoğunlukla ama birçok operatörde daha yapılmadı yine de geleceğin bir teknolojisi Voice Over IP.

 

Netaş’ın bugünkü yapısına gelince artık 800′ün üzerinde, 700′ün üzerinde yazılım ve donanım mühendisi var. Digital Signal Processing konusunda Türkiye’nin açık ara en başarılı firması. DSP de çok önemli, onu biraz anlatayım. DSP her şey. Yani şu anki teknoloji iki tane donanım üzerinden. Biri CPU teknolojileri, biri de DSP teknolojileri. CPU teknolojileri, CPU’lar 4 Bit, 8 Bit, 16 Bit, 32 Bit, 64 Bit gibi CPU’lar var.

Bunlar aslında kendilerine gelen bir yazılım komutunu içine alıp, Process edip onun karşılığında bir komut veriyorlar. Ne kadar hızlı olurlarsa olsunlar, bir yazılım oluyor, o yazılım içeriye giriyor, Process olup dışarı çıkıyor.

 

 

 

Ama DSP teknolojisine baktığımız zaman tamamen donanımın üzerinde çalışabilen bir teknoloji olduğu için, ayrıştırma teknolojilerinde, görüntü ile ilgili teknolojilerde, bilhassa geri akış teknolojilerinde DSP olmadan olmuyor. Digital Signal Processing. Yani dijital sinyallerin Process’i. İşte bizim bu geliştirdiğimiz engel arkası, bir DSP teknolojisidir. Arkasında yazılımı var. 4G tamamen DSP üzerine kurulmuş bir teknolojidir. Savunma ile ilgili yaptığımız tüm teknolojiler DSP üzerine kuruludur. Bu konuda yeni yeni ürünler geliştirdikçe Netaş çok iyi bir noktaya geldi. Netaş bundan sonra da artık yeni ürünler geliştireceğimiz ve o ürünlerle dünya markası olabileceğimiz bir noktaya geldi.

 

Trendsetter olmak mı?

 

Evet, Trendsetter olma noktasına geldik. Çok doğru.

 

İnsanoğlunun teknoloji ile savaşı diyebilir miyiz?

 

Biz aslında şu anda teknolojiye karşı savaşıyoruz. Teknoloji bizi bozuyor.

 

Evrimsel düzeyde mi?

 

Evrimsel düzeyde çünkü biz insan ırkı olarak kimine göre 100.000 yaşındayız. Kimine göre 50.000 yaşındayız. Kaç yaşındayız? Kaç yıldır insan var? Şimdi 100.000 yıllık bir insanlık geçmişini düşünürsen, bunun son 100 senesinde teknoloji bu kadar insanı etkiledi. Doğru mu?

 

Evet. Yükselen bir ivme ile hatta. Yani Jetlag dediğimiz teknoloji ile bizim savaşımız değil mi?

 

Yani şöyle bir fıkra ile başlayayım. Fıkra değil bu aslında olmuş bir olay, anektod.

 

Bir adam 1930′lı, 40′lı yıllarda Afrika’da safariye çıkıyor. Jeep’lerle safariye çıkıyor. O daha Afrika’nın hiç keşfedilmediği, gerçekten Afrika’nın Afrika olduğu dönemde. Bunları anı da anlıyor. Bunlar Jeep’lerle hor hor gidiyorlar. Zınk diye en baştaki Jeep duruyor. Tabi baştaki yol gösterici olduğu için diğerleri de durmak zorunda. Yerlilerin dilini de bilmiyor baştaki zengin adam. Yarım saat, 45 dakika duruyorlar. Jeep’ler tekrar gidiyor. Yarım saat sonra tekrar duruyor. Bu birkaç defa daha olunca. Öndeki Jeep’te hiçbir şey yok, midesi bulanmıyor. Ne oluyor diye merak ediyor. Oradaki yerliler diyorlar ki, Jeep’ler çok hızlı ruhlarımız yetişmiyor. Çünkü insanlar aslında yürüme hızında ilerler. Hadi bilemedin at hızıyla şey yapıyorlar. Gördükleri ile konuşuyorlar. Gidebildikleri yere kadarını görebiliyorlar. Gidebildikleri yer kadar insanla arkadaşlar. Onlara seslerini ulaştırabildikleri kadar onlarla konuşuyorlar. Değdikleri, gördüklerini biliyorlar.

Temel ihtiyaçları yani davranış şekilleri mi?

 

Temel davranış şekillerine dönmek istiyoruz. Temel davranış biçimleri nedir? Her tanıdığın kişiye her an ulaşabileceksin. Her tanıdığın kişiyi göreceksin. Bu bir Trend. Bu bir nokta. Onun için Ar-Ge’ye başladığımız günden itibaren benim en önem verdiğim konu Man Machine Interface’tir. Man Machine Interface’i ne kadar iyi yaparsanız, o cihaz o kadar iyi satar. Örneği Apple’dır. Man Machine Interface ile Apple bu kadar yol kat etmiştir.

 

Burada bir noktayı bırakalım. Demek ki hedefi belirlemiş olduk, teknoloji açısından. Bir de bu hedefe giderken, teknoloji nereden geçiyor ona bakalım. Teknoloji de şu noktaya doğru gidiyor. Artık teknoloji her yerde. Fransa’da olan bir olay dolayısıyla değişik yazılar çıkmıştı, işte Paris’te 500.000 kamera olduğu, İngiltere’de bir insanın evden işe gidinceye kadar 50 kere görüntülendiği gibi şeyler çıktı. Aslında baktığımız zaman bir insanın, bundan belki 20 sene sonra senin hayatını kameralardan çıkarıp senin önüne koyacağı. Yani bir film çıkarabiliriz senin hayatından. Öyle bir noktaya doğru gidiyoruz.

 

Şimdi diğer taraftan kredi kartı harcamaları dolayısıyla internette nerelere girip çıktığını da biliyoruz. Ama gerçekte internete nerede girdiğin de, onlar da takip ediliyor. Kredi kartları takip ediliyor. Aralarda bize şu kartı kulanın, diyor markette ya… Kart çektiriyorlar ondan sonra da 5 liralık hediye veriyorlar. O kartların nedeni senin nerelere alışveriş yaptığını görmek.

 

Böyle bir çevrimin içindeyiz ama bu işin bir başka tarafı. Buradan doğru hareket ettiğimiz zaman dünyada, önümüzdeki günlerde sanırım 50 milyarın üzerinde bilgisayar var.

 

Bir insanın hayatına değen en azından 50-60 tane bilgisayar var. O yüzden ben o 50 milyarın gün olduğunu düşünüyorum.  Bu kadar bilgisayar var ama bu bilgisayarlar şu anda birbirleriyle haberleşmiyorlar. Haberleşmemeleri için de hiçbir neden yok. Haberleşmek çok kolay. GSM dünyasında yaşıyoruz. Mobil dünyada yaşıyoruz. Mobil dünyada bunların içindeki bilgi çok kısıtlı olduğu için, bunların haberleşmeleri için mobilcilerin hiçbir şey yapmalarına gerek yok. Bir tek bizim sıkıntımız vardı, teknoloji adamları olarak. Ip Version 4′te şu anda dünya. Ip Version 4 bunları adresleyemiyordu. Senelerdir süren bir çalışmayla Ip Version 6 geldi. Şimdi her şey adreslenebiliyor. 50 milyar değil trilyon kadar cihazı adresleyebilecek kapasitemiz var. Şimdi bu cihazlar adreslenip, tüm bu cihazlar birbirleriyle görüşmeye başladığı zaman aslında bir anda oluşan yapı, analoji olarak dünya sen oluyorsun. Burası için ilginç tarafı. Dünyanın her noktasındaki 50 milyar cihazla ilgili bilgiyi iyi bir yazılımla senin önüne döken bir cihaz olursa dünya ile senin aranda hiçbir fark kalmıyor. Dünya sen oluyorsun. Dünya sen olduğun zaman, senin artık o küçük köydeki adamla hiçbir farkın kalmıyor. Çünkü artık o küçük köydeki adam gibi o dünyanın her noktasına erişebiliyorsun ve aslında dünya senin küçük köyün oluyor.

 

Bu Mobese kameralarından senin resmini gördüğümüz zaman ismini, cismini her şeyini çıkarabilmek. Ben senin resmini veriyorum ve seni gördüğümüz anda resimle Match ediyoruz.

 

Kötü bir görüntü olsa dahi mi?       

 

Yok. Normal, normal. Mesela iyi çözünürlükte bir resmini veriyoruz ama Türkiye çapında düşünebiliyor musun? Türkiye çapında herhangi bir Mobese kamerasından geçersen seni yakalıyoruz.

 

 

Yani Mobese kameralarının hala gece görüntülerine baktığımızda biraz sorunlar mı var?

 

O bugün, benim söylediğim şeyle birbirinden çok farklı. Benim söylediğim Big Data kısmı. Yani düşünebiliyor musun?

 

Yani ona rağmen o Big Data ayrıştırılabiliyor mu? Ben de onu merak ediyorum.

 

Onu yapabiliyor. O görüntü kalitesi ile senin iyi kaliteli bir resmini yapabiliyor. Bizim çalıştığımız bir teknoloji var. Komik bir teknoloji. Parmak izinden yüzünü buluyoruz. Yok. Herhangi bir adamın parmak izinden Big Data’ya girmeden onun yüzünün nasıl olabileceğini buluyoruz. Komik bir teknoloji. Burada Research yapıyoruz yani. Artık değişik noktalara doğru gidiyoruz.

 

Şu anda mesela Türkiye’de mühendislik size göre nasıl bir düzeyde? Kısaca bahsedebilir misiniz?

 

Aslında biz bir projede bununla karşılaştık. Türkiye’de bir fantezi kelime vardır. Üniversite – Sanayi ilişkisi. Ben 80′li yıllardan beri hocalarımızı da çok saydığım, sevdiğim için, üniversitelerime çok değer verdiğim için hep üniversite sanayi ilişkisini geliştirmeye çalıştım ama… Hatta 77 yılından beri bununla uğraştığım için 35 yıldır bu işin üzerindeyim. Sonradan şunu gördüm ki aslında bu sürecin geri kalan bir noktasındayız.

 

Bu sürecin sağlıklı çalışabilmesi için Ar-Ge’lerin belirli bir derinliğe inmesi lazım. Üniversitenin belirli bir derinliğe inmesi lazım. Ondan sonra birbirlerine ihtiyaç duyuyorlar. Çünkü Ar-Ge ile üniversitenin ilk ilişkisi öğrenci alışverişi. O yukarıdaki ilişki. Aşağıdaki ilişki ise bilgi alışverişi. Bilgi alışverişinin ise üniversitede ders alan veren bir hocayla, Devolopment yapan bir firmanın bilgi alışverişi iyi niyet göstergesinin dışına gidemiyor. Halbuki eğer siz gerçekten Research’e doğru inerseniz ve Complex problemlere doğru inerseniz, gerçekten o problemleri çözecek bir hoca arıyorsunuz. O Complex problemlere inebilecek kadar… Eğer üniversiteler o noktaya kadar inebiliyorsa gerçek ihtiyaç ilişkisi başlıyor. Halbuki şuana kadar niye üniversite sanayi ilişkisi yok. Sanki kişiler bunu yapmak istemiyor gibi bir hava var. Amerika’da ben şunu gördüm: Amerika’da onlarca üniversite var ki her üniversite bir konuda çok derine inmiş. Yani Amerikalı araştırmacı belirli bir sıkıntıya geldiği zaman diyor ki bu konuda hangi üniversite derine inmiş. İşte yazılım konusunda şu üniversite, sensörler konusunda bu, Processor konusunda bu, uzay konusunda bu… Yani bütün üniversitelerin. Bazı üniversitelerde 4-5 konu. Tıp konusunda şu. Bizim üniversitelerimizde hocayla başlayıp, hocayla biten ilişkiler var. Yani Ahmet hoca bu konuda iyidir. Nerededir? Hangi Üniversitedir? Ondan bilgi alıyorsun ama üniversitenin kendi içinde, A üniversitesi ayağa kalkıp, ben sadece sensör konusunda, B üniversitesi ben sadece DSP konusunda, C üniversitesi ayağa kalkıp ben sadece  ICT konusunda, Application Software konusunda çalışacağım, demiyor. Öyle olmadığı için de, sanayi de o kadar derine inemiyor. O aradaki link çok iyi kurulmamıştır.

 

Son 10 senede hakikaten hem üniversitelere verilen desteklerle hem sanayiye verilen desteklerle o noktaya doğru gittiğimizi görüyorum.

 

4G projesi ile ilgili çalışmalardan bahsedebilir misiniz?

 

4G. Ben demin bahsetmedim ama 93-94 yıllarında biz terminal konusuna girmiştik. İşte terminal yapalım diye çok istekler olmuştu.

Ben şahsen o konuda çok istekli olmadım Netaş’ta ama pazar ihtiyaçları var, yapalım, denildiği için biz de Netaş Ar-Ge olarak girdik. Terminal çok hassas bir konu. Terminalde 10 milyon üretemiyorsanız terminal işine giremeyeceksiniz. Biz terminali Ar-Ge olarak yaptık bitirdik ama üretimine geçemedik. O yüzden 2G kısmını Netaş Pass etti. 2G’de bize daha Carrier Grade bir teknolojiyle girseydik bence o zamanda, en azından 2G döneminde 3G’ye girseydik o zaman Netaş bir şeyler yapardı. Bugün biz o hataya ikinci defa düşmemek için 3G lisanslarının verildiği gün 4G teknolojisini çalıştırma kararı aldık. 4G ile 3G arasındaki fark nedir derseniz, 3G kaset, Tape ise 4G CD teknolojisi veya 4G bilgisayar müziği teknolojisi. Aralarında çok büyük bir uçurum var. Nasıl CD teknolojisi ile birlikte bir devrim başladıysa, MP3 arkalarından geldiyse 3G’den sonra da 4G önümüzdeki 20 seneyi hatta 20-25 seneyi taşıyacaktır. O yüzden 4G’ye girdik. 2.5 senelik de geliştirdik. Bitirdik.

 

4G’yi geliştirmek için gerekli olan DSP ve CPU teknolojilerindeki Knowledge zaten bizde vardı. Onları üst üste koyunca YAZILIM, DSP ve CPU 3 Knowledge’ı birleştirerek 4G’yi geliştirdik. Bundan sonra hani iddia şu mu? Baz istasyonları mı yapacağız? Bence yapabiliriz ama tutup da bizim, hani ismini vermek istemiyorum ama dünyanın 5 tane büyük 10 milyar dolarını aşmış cirosal olarak, 4G teknolojilerine 1.5 milyar dolar yatırmış adamlarla Consumer Market’te oturup yarışacak halimiz şu anda yok gibi gözüküyor. Eğer Türkiye’den gerçek destek gelir ise oraya doğru da gider Netaş. Çünkü teknoloji olarak hiçbir eksikliğimiz yok. Ama biz bunun, 4G’nin sadece baz istasyonu ve cep telefonu değil, hem terminal alanında hem de genel kullanım alanında inanılmaz kullanım yerleri var. Binlerce diyebileceğim kullanım yerleri var. Oralarda Netaş bir teknolojiyi kullanır ve onlarca milyar dolar da döviz tasarrufu sağlar. 

 

Fatih Projesi ile ilgili neler söyleyeceksiniz?

 

Fatih Projesi’ni iki anlamda incelemek lazım. Birincisi ben söylüyorum Fatih Projesi’nin beyinsel, yüreksel, vatandaşsal her tarafında varım, yani destekliyorum. Doğru zamandadır. Dünyada nerede var ki bizde olsun. Yok efendim yanlış taraftan girdik. Sağdan girmeyip de soldan girseydik dinleyenleri de karşıyım çünkü yola çıktıktan sonra yol gösteren çok oluyor ama aslında yola çıkanı desteklemek lazım. O yüzden Fatih’i destekliyorum. Fatih Projesi’ne de herkesin sosyal açıdan bakması gerektiğini, siyasi açıdan bakmaması gerektiğini düşünüyorum. Sosyal açıdan baktığımız zaman Türkiye’deki dijital uçurumu ve eğitim uçurumunu önleyecek bir proje olduğunu düşünüyorum. Bu işin sosyal tarafı. Fatih Projesi’nde ince bir laf var benim çok hoşuma gidiyor. İnce bir deyim var. Fırsat eşitliğiydi galiba. F harfi fırsat eşitliğine gönderme yapıyor. Ben o “F” harfinin sadece öğrenciler arasında bir fırsat eşitliğini değil teknoloji de dünya ile Türkiye arasında fırsat eşitliğini de getirmesi gerektirdiğini düşünüyorum. 6 milyar dolar, 10 milyar dolar civarında Türkiye bir yatırım yapacaksa, Türkiye’de de 3-4 tane firma doğmalı diye düşünüyorum. O firmalar doğup doğmayacak mı, bugünden bir şey söylemek çok zor ama burada devlete ve hükümete çok görev düşüyor. O hassasiyette olaya bakmaları lazım. Hangi firmanın kazandığı değil, Türkiye’nin kazanıp kazanmadığı benim için önemli. Eğer doğru uygulanır, doğru bir biçimde fırsat eşitliği sağlanırsa, Türkiye’den bu konuda, hem eğitim konusunda hem ICT konusunda birkaç firma, hem tüketici elektroniği konusunda birkaç firma çıkar. Umarım çıkar.

 

Enerji verimliliği, yenilenebilir enerji kaynakları, bunlarla ilgili neler söyleyeceksiniz?

 

Enerji konusunda Türkiye çok güzel çalışmalar yapıyor. Enerji verimliliği burada çok önemli. Enerji verimliliği ise M2M ile çok bağlantılı. Machine to Machine’de çok bağlantılı. O konuda biz kendi içimizde hem Bluebox adını verdiğimiz sistem, bugün uyguladığımız enerji saatlerinin okunması, sokak lambalarının verimli kullanılmasıyla ilgili birçok çalışmamız var.

 

Şu anda onları maalesef söyleyemiyorum. Çünkü onlar Research’te olan çalışmalar ama o konu da Türkiye’nin sadece yenilenebilir enerji üreteceği, daha çok enerji üreteceği değil. Hem daha çok enerji üreteceğiz hem daha az veya daha verimli enerjiyi kullanacağız. Daha fazla etki yapması lazım.

 

Türkiye bu enerji bağımlılığından kurtulabilecek mi?

 

Enerji bağımlılığından hiçbir ülke kurtulamayacak. Enerji zaten hayatımızın en önemli noktası. Yani biz attan indiğimiz günden itibaren zaten enerjiye bağlandık.

 

İthalat anlamında mı?

 

Onu diyorum işte. O nedenle hiçbir şekilde enerjiden kurtulamayız ama enerjide kaynak çok. Önemli olan kaynakları değerlendirmek. Ben her zaman aracıların ortadan kaldırılması gerektiğini düşünen birisiyim. Burada kömür de, petrol de aracı aslında. Esas enerji nedir? Güneştir. Güneşin yarattığı rüzgar. Güneşin yarattığı ve ayın yarattığı medcezir. Bu enerjiler ne kadar var Türkiye’de? Çok var. Mesela birisi kalktı, Tuz Gölü’nü güneş paneli kaplasak Türkiye’nin elektrik enerjisini karşılar dedi.  Türkiye’nin enerji haritasına baktığımız zaman, hem rüzgar, hem dalga, hem de güneş enerjisi konusunda ben çok iyi olduğunu düşünüyorum.

 

Değerlendirilmemiş çok büyük bir potansiyel var yani?

 

Değerlendirilmemiş büyük bir potansiyel var. Enerji tüketimine girdiğimiz zaman, o tükettiğimiz enerji karşılığında ne aldığımıza da iyi bakmamız lazım. Ben 2004 yılından beri yazılım bayrağını dalgalandırmaya çalışıyorum. Yazılım konusunda Türkiye’nin ilerlemesini gerektiğini düşünüyorum. Ağır sanayiden ziyade beyin gücüyle oluşumlar yaratmamız gerektiğine inanıyorum ve enerjinin tüketimine baktığımız zaman ağır sanayi var. O ağır sanayinin ne kadar bize geri döndüğüne iyi bakmak lazım. Türkiye tüketimini daha stratejik olarak değerlendirirse büyük bir olasılıkla 10 sene sonra güneşten, rüzgardan elde ettiğimiz ve barajlarımızdan elde ettiğimiz… Hepsi az aracılıdır bunlar. Yani ne kadar az aracı olursa Türkiye o kadar refaha gider.

 

Çok teşekkürler Müjdat Bey, eklemek istediğiniz bir şey var mıdır?

 

Yok, ben de teşekkür ederim.

 

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

Relatived Posts
Eşref Adalı Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Muharrem Dörtkaşlı Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Enver İbek Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Ali Akurgal Söyleşisi ( 11 Jul,2017 )
Şerif Acar Beykoz Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Written by