Büyük Sıçrama Blog

Özer Hıncal Söyleşisi

 ozerhıncal2b

“Özellikle biz bu işe başlarken donanımı yurt dışından mı getirelim yoksa kendimiz mi üretelim sorusuna cevap ararken çok da doğru bir karar verdiğimizi düşünüyorum. Bu sistemler yazılımın ve donanımın çok entegre çalıştığı yani bir değişiklik yapacağınız zaman, bir geliştirme yapacağınız zaman 2 tarafta da hem donanım, hem yazılım tarafında da bir şeyler yapmanız gereken sistemler. Bu sebeple o donanıma da çok hakim olmak, özelliklerine çok hakim olmak size çok ciddi avantaj sağlıyor. Bir müşterinizin bir ihtiyacı, bir isteği geldiği zaman onu yazılım tarafında geliştirebiliyorsunuz belki ama bu işin donanım tarafını da ilgilendiren tarafları olduğu zaman orada sizin ya çok iyi bir partneriniz olması gerekiyor ya da sizin o donanımı kendinizin üretiyor olması gerekiyor. 

Ankara Anadolu Lisesi mezunuyum. Liseyi, Anadolu Lisesi’nde okudum. Almanca eğitim aldım orada. Daha sonra İngilizce işletme okudum. Okuldan çıktıktan sonra işte bütün arkadaşlarım gibi benim de bir bankacılık serüvenim başlamak üzereydi. Bankaların sınavlarına girip, çıkıyorduk. Ama üniversite hayatının başından beri bilişime bir meraklılık vardı. O zamanlar internet hayatımıza yeni yeni girmişti. Benim de elimdeki bilgisayarla bütün boş vakitlerimi sürekli bir şeyleri keşfederek geçirdiğim bir hayatım vardı. Bilişim sektörüne o günlerden bir ilgim vardı. Okuldan mezun olduktan sonra daha çok finans, bankacılık bu taraftaki işlerden daha ziyade bu sektördeki, IT sektöründeki işlerle ilgili oldum. Oralara daha fazla önem verdim. İlk teklif Logo Yazılım’dan gelmişti. Ankara’daydı. Orada başladım. Yaklaşık 2 sene Logo Yazılım’da çalıştıktan sonra askerliğim geldi. Askere gittim geldim. Döndükten sonra ise daha çok bilinen adıyla Başarı Elektronik. Başarı Holding bünyesindeki Başarı Telekom firmasında işe başladım. O zamanlar internet servis sağlayıcılığı çok popüler bir konuydu ve biz de bir internet servis paketi çıkartmaya çalışıyorduk. Fakat sonrasında değişik işlerle de ilgilenilmeye başlandı. İlk araç takip sistemleriyle Başarı’da tanıştım.

 

O zamanlar zor bir konuydu araç takip sistemleri. Cihazlar çok pahalıydı, haritalar yoktu. İletişim ücretleri çok pahalıydı. Bu sebepten dolayı bugünkü gibi çok fazla küçük kullanıcılara hitap eden, çok kullanışlı sistemler olamıyordu. O günkü teknolojilerden dolayı ve o günkü bazı durumlardan dolayı firmamızdan ayrılma kararı aldık.

 

Sonra ben kendi şirketimi kurmak istedim. Aslında çok da iyi bir dönem değildi kendi şirketimizi kurmak için. 2002 yılının sonundan bahsediyorum. İşte yeni krizden çıkmış bir Türkiye vardı. Genelde eş, dost herkesin tavsiye ettiği şey, hani bu dönemde böyle serüvenlere girilmez. Yine en iyisi böyle banka gibi kurumsal bir yere girip, geleceği garanti altına almaktı ama belki de o zamanların vermiş olduğu heyecan veya cesaretle, belki de o zamanlar kaybedecek çok fazla şeyiniz olmaması avantajıyla bir yazılım şirketi kurdum. Armakom Bilişim Yazılım Teknolojileri.

 

Eski çalıştığım şirketimden birkaç arkadaşım da benimle beraber gelip orada projeler geliştirmeye başladı ve ilk başta üzerine çalıştığımız projelerde bugün yapmış olduğumuz işten çok farklı konulardı. Sonra bir müşterimizden bize araç takip talebi geldi. Yani başka bir yazılım işi yapmış olduğumuz müşterimiz, “Araçlarımıza araç takip sistemleri takmak istiyoruz. Sizin tavsiye edebileceğiniz bir yer var mı.” dedi. Biz de o gün dedik ki: “Bizim o konuyla ilgili ciddi bir birikimimiz var ama bizim artık bu konuyla ilgilenmeme niyetimiz vardı. Sizin için bir şeyler yapabiliriz.” ve aslında kapatmış olduğumuz bir defteri tekrar açmış olduk.

 

Ama bu sefer farklı bir bakış açısıyla açtık. Eski teknoloji değil yeni teknolojileri kullanalım. Eskiden SMS ile ilgili olan iletişimi GPRS ile yapalım. Haritalarda ne yapabiliriz ona bakalım. Cihaz yerine ne kullanabiliriz? Neler geliştirebiliriz? Bunlara bakalım. Bu motivasyonla başladık ve sonra baktık ki çok daha farklı şeyler ortaya çıkıyor. Geçmişteki tecrübelerimizle kıyasladığımız zaman biraz daha böyle hızlı satılabilir olmuştu, belki sektör ve pazar da değişmişti… Böyle bir avantaj da vardı geçtiğimiz dönemde. Bir şeylerin daha kolay olduğunu ve daha hızlı gittiğini gördük. Cihaz donanım arayışına geçtik ve İdeal Teknoloji isimli şirketle tanıştık. Şu anda bizim şirket ortaklarımızdan olduğu için bunu söylüyorum. Sonra onlar işin donanım kısmını, benim kurmuş olduğum yazılım firması işin yazılım kısmını yaparak yaklaşık 1 sene kadar bir süreç yaşadık. Üretmiş olduğumuz ürünlerin markasını da bugünkü markamız olan Arvento koyduk. Hiçbir açılımı veya bir şeyin oluşumundan olan bir isim olmadı. Tamamen kulağa hoş gelen bir isim olduğu için konulmuş bir isim oldu. Başladıktan çok kısa bir süre sonra da iki şirket olarak güçlerimizi birleştirdik ve markamızın altında yeni bir şirket kurarak, kendi bilgi birikimlerimizi de o şirkete aktararak bugünkü Arvento’yu kurmuş olduk. 2005 yılında gerçekleşti bu. Çok hızlı bir yükseliş başladı ondan sonra. Çok kısa bir zaman içerisinde zaten pazar liderliği konumuna ulaştık. Yaklaşık herhalde 8-9 yıldır pazar liderliğini kimselere kaptırmadık. Her yıl %40’a varan büyümelerle bu süreci sürdürdük.

 

1 kişi ile başlayan maceramız, ortaklarımız daha sonraki yapılanmalarla, güçlenmelerle bugün kendi içimizde 100 kişiye varan, dışarıda iş olanağı sağladığımız, satış ve servis ağımızda bizim bayimiz olan, yetkili servisimiz olan 3. parti kuruluşlarla da yaklaşık 700-800 kişiye varan bir ekibe ulaştı.

 

2000’li yılların başında araç takip sistemleri üretiminde yerli üretim var mıydı? Yoksa yabancıların elinde miydi? Bu sistemlerde yerli üretim ne zaman başladı? Bu işin tarihi nedir?

 

Aslında daha önce çalıştığım firmayla da bu işin yerli üretimi yapılıyordu fakat o dönemler iş biraz zor ve maliyetliydi. Siz de hatırlarsınız, cep telefonları o zamanlar çok yüksek rakamlara satılıyordu. 1000 Dolar’a yakın ücretler ödeniyordu. Araç takip sistemlerinin içerisinde cep telefonu ve GPS yani GSM ve GPS teknolojileri çok ağırlıkta olduğu için o günkü donanım maliyetleri çok yüksekti.

O zamanlar Çinli ürünlerin pazarlarda bugünkü kadar ciddi hakimiyeti yoktu. Evet, üretici firmalar var, diyebilirdik. En azından benim bildiğim bir tane vardı. Tabi yurt dışından gelenler de vardı ama pazar da büyük ve bilinen değildi. Yani baktığınız zaman 2-3 tane oyuncu vardı ama zamanla iş değişmeye başladı.

 

Özellikle biz bu işe başlarken donanımı yurt dışından mı getirelim yoksa kendimiz mi üretelim sorusuna cevap ararken çok da doğru bir karar verdiğimizi düşünüyorum. Bu sistemler yazılımın ve donanımın çok entegre çalıştığı yani bir değişiklik yapacağınız zaman bir geliştirme yapacağınız zaman 2 tarafta da hem donanım, hem yazılım tarafında da bir şeyler yapmanız gereken sistemler. Bu sebeple o donanıma da çok hakim olmak, özelliklerine çok hakim olmak size çok ciddi avantaj sağlıyor. Bir müşterinizin bir ihtiyacı, bir isteği geldiği zaman onu yazılım tarafında geliştirebiliyorsunuz belki ama bu işin donanım tarafını da ilgilendiren tarafları olduğu zaman orada sizin ya çok iyi bir partneriniz olması gerekiyor ya da sizin o donanımı kendinizin üretiyor olması gerekiyor.

 

 

Bugün belki de Çin’den veya yurt dışından getirdiği cihazlarla yaşadıkları en büyük problemler bunlar olabilir çünkü o dönemler size belirli sınırlar veriliyor ve sizin onun üzerinde yapabileceğiniz şeyler kısıtlı. Bunun bir sonraki versiyonunu ya daha iyisini geliştirebilme şansınız yok. Orada yine o firmayı beklemek zorundasınız ya da gelen özel bir talebi orada gerçekleştirebilme şansınız yok çünkü onlardan beklemek zorundasınız.

 

Arvento olarak en büyük avantajlarımızdan bir tanesi bu donanım kısmının da yazılım kısmının da kendi içimizde olması. Bir şey geliştirirken ikisini de bizim kontrolümüz altında yani sistemin tamamını hakim olarak yapabiliyor olmamız.

 

Onun için o zamanlar da yurt dışından gelenler vardı, yerli üretim vardı diyebilirim ama bugün biraz daha arttı. Eskiden belki 2-3 olan oyuncu sayısı bugün belki 30’lara yaklaştı. Belki de daha da fazladır. Bugün bir arama sitesine girip araç takip yazsanız belki 50’ye yakın araç takip firmasıyla karşılaşabilirsiniz Türkiye’de. Dünyada bizim sektörümüzde faaliyet gösteren firmaların sayısı neredeyse 1000’lere ulaştı. Baktığınız zaman bunların belki yarıdan fazlası Çin’den donanım ithal eden, kendi yazılımlarını geliştiren firmalar.

 

Genelde söyledikleri hep adettir, ölçek yakalamaktır ya donanım konusunda biraz daha çekinceli davranıyorlar rekabet avantajı acaba olur mu diye? Sizde böyle bir sıkıntı yaşandı mı?

 

Donanımı tabi kendi içinizde üretirken ciddi bir kalite avantajı sağlıyorsunuz. Belirli standarttaki, belirli kalitedeki component’lerle oluşturduğunuz bir donanım oluşturuyorsunuz ama diğer taraftan da bir maliyet dezavantajınız var. Evet, maliyet açısından dezavantajımız var ama kalite açısında çok ciddi avantajlarımız olduğunu düşünüyorum.

 

Bu anlamda müşteri herhalde pozitif yönde etkileniyor, doğru mudur?

 

Müşterilerin bunu görmesi ve anlaması maalesef zaman alabiliyor. Çünkü her ne kadar biz bugün marka olmaya çalışsak da bizim sektörümüzde çok bilindik markalar yok.

Onun için bir müşterimizi ziyaret eden rakiplerimizle biz aslında belki de masaya aynı koşullarda oturuyoruz. Biz ve rakiplerimiz müşterimizi ziyaret ettiğimiz zaman müşterilerimizin karşısında hepimiz eşit seviyede oluyoruz. Çünkü müşterinin bildiği bir marka, yavaş yavaş markalaşma oluyor, bizim firmamız da bunun önde gelenlerinden ama bildiği bir marka olmadığı için ve her gelen de aynı özellikleri  yapabildiğini iddia ettiği için müşterinin bir tanesini tercih etmesi gerekiyor. Eğer buradaki kriter fiyat olursa maalesef ucuz bir sistemi tercih edebiliyor ama o ucuz sistem bir süre sonra da çalışmayınca bunun telafisi bizim sektörümüzde çok zor oluyor. Çünkü bunu al, kendi cihazlarında kullan, diye bir şey maalesef olmuyor. Maalesef o müşterinin artık o cihazları iade etmesi ya da ondan artık vazgeçmesi ve dönüp tekrar çalışan bir sistem, başka bir sistem alması gerekiyor ve ilk etapta aslında bir avantaj sağladığını düşündüğü maliyetlerde daha maliyetli bir sonuçla karşılaşıyor. İki sistem satın almak zorunda kalıyor ama tabi bunu yaşamadan görmesi pek mümkün olmuyor. Bizim şu anki en büyük tehlikelerimizden bir tanesi rekabet dünyasında çok ucuz ürünlerin ve sistemlerin çıkması ama ürün olmak başka bir şey. Bir sistemi bir araya getirip, bir şeyi çalıştırmak, kendi ürünlerimiz için konuşuyorum, bir şeyler göstermek ayrı bir şey; bunu artık bir iş haline getirmek, teknik servis ve yazılım ekipleriyle uzun süreçli, uzun soluklu bir şirket olabilmek ayrı bir şey. İşte buradaki farkımızı eğer iyi anlatamazsak, evet, kaybeden taraf, fiyat sebebiyle biz oluyoruz.

                                

Aslında bizim şu anda sağlamış olduğumuz araç takip sistemleri müşterilerimize birçok anlamda avantajlar sağlıyor. Yani kimi müşterilerimiz bunu güvenlik amacıyla kullanıyor. Örnek vermek gerekirse:

 

Öğrenci servis araçları diyelim ya da bankalar. Bankalar taşıdıkları paranın güvenliği, zırhlı araç kontrolü için kullanıyorlar. Servis araçlarımız da hepimizin çocuklarımızı emanet ettiğimiz servis araçları. Şehir içinde hızlı gidiyor mu? Trafik kurallarına uyuyor mu? Bunu görmek amacıyla kullanıyoruz. Kimi kuruluşlar ve müşterilerimiz bunu operasyon yönetimi amacıyla kullanıyorlar. Örneğin, bugün Türkiye’de 80 ildeki ambulanslarda bizim sistemimiz var. Onlar için önemli olan işte bir kaza, vaka geldiği zaman ona en kısa zamanda ulaşabilmek. Oradaki asıl konu bu. Diğer tarafa geçtiğimiz zaman yine en önemli konulardan bir tanesi tasarruf amacıyla kullanıyorlar. Yani bugün maalesef bizim ülkemizde de başka ülkelerde de büyük araçlardan yakıt çalındığı, araçların gereksiz kullanıldığı, suistimallerin olduğu bir dünya var. Burada bizim cihazlarımız aslında bir tasarruf sağlıyor. Bir kontrolü sağlıyor. Yani araçların gerçek amaçla kullanılıp kullanılmadığını, araçlarda olabilen olağandışı işleri raporluyor, bildiriyor, uyarıyor. Örneğin 100 tane aracı olan, filosu olan bir şirket patronu olduğunuz zaman gerçekten o 100 araç gün içerisinde nerededir, nerelere gitmiştir, ne yapıyordur, 100 kişinin hepsi gerçekten hiçbir ihlal yapmadan, hız limitlerine uyarak, hiçbir suistimal yapmadan bu araçları mı kullanıyor? Bunu böyle bir sistem olmadan ölçebilmeniz çok zor. Hepsini teker teker telefonla aramanız, aradığınız zaman da söylenenleri doğru kabul etmeniz gerekiyor. Bu da çok zorlu bir süreç. Böyle bir sistem olmadan bu operasyonu yönetmeleri çok kolay olmuyor. Hem operasyon yönetiminde hem de maliyet yani zamandan tasarruf ve yakıttan tasarruf açısından çok ciddi faydalar sağladığımızı düşünüyorum.

 

Peki, bu aşamada ürünlerinizin kaç kısmı oluyor. Mesela bir kontrol odası mı oluyor? Aracın üzerinde bir sistem mi oluyor? Bunlardan bahsedebilir misiniz?

 

Tabi. Şimdi öncelikle araca bir cihaz yerleştiriyoruz. Tabi bunu gizli falan yapmıyoruz.

 

Firmanın kontrolünde, gerekli sözleşmeler imzalandıktan sonra, gerekli işlemler tamamlandıktan sonra aracın göz önünde olmayan herhangi bir bölümünde uygun bir yere teknik servislerimiz bu cihazın montajını yapıyorlar. Standart bir cihaz. Başka herhangi bir yere bir şey bağlamak gerekmiyor ama profesyonel sistemlerde yani ek, ilave sistemlerde aracın içerisinde sıcaklık ölçülmesi gerekiyorsa sıcaklık sensörü, aracın kapılarının nerede açılıp kapandığını görmek istiyorlarsa bir kapı sensörü ya da yakıt deposundaki yakıt seviyesini görmek istiyorlarsa bir yakıt deposu sensörü gibi ilave aksesuarlar olursa onlar da bağlanıyor bizim cihazımıza ve bağlantısı yapılıyor. Yani siz araca bindiğiniz zaman bir şey görmüyorsunuz. Daha sonrasında ise bazı büyük kuruluşlar komuta merkezi kuruyorlar.

 

Yani bankalar gibi ya da büyük kamu kuruluşları gibi 2000-3000-5000 gibi aracı komuta ettikleri ayrı bir departmanın olduğu yerler daha çok bir komuta merkezinde, bu araçları çeşitli kurumlara ayırarak, iş kategorilerine göre vs. takip etmek istiyorlar ama genelde bizim müşterilerimiz, kendi bilgisayarlarından, internete ulaşabildikleri her yer onlar için bir araç takip merkezi aslında. Bu kendi akıllı telefonları da olabilir, tablet bilgisayarları olabilir. İnternete bağlanabildikleri bir PC olabilir çünkü çok kolay. Bir Web üzerinden, internet üzerinden siteye giriyorlar, bizim sitemize giriyorlar. Kullanıcı adı ve şifrelerini yazıyorlar. Araçları ile ilgili anlık veri ve geçmişe dönük veriler orada karşılarına geliyor. Sistemi rahatlıkla kullanabiliyorlar. Hatta hiçbir şey yapmadan da şunlar hakkında bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Örneğin bizim kendi içimizde de var. Arvento’nun bütün araçlarında hız limiti tanımlı. O hız limitini geçtiği zaman arkadaşlarımız benim ve birkaç arkadaşımızın cep telefonlarına SMS geliyor. Şu plakalı, şu arkadaşımız, şu anda şu süratle gidiyor, diye. Biz hemen kendisini arıyoruz, uyarıyoruz. Kendi içerimizde güzel bir cezası var. Şirkete baklava alması gerekiyor o arkadaşımızın. Çok da güzel çalışıyor. Böyle bir kontrolümüz de var. O sırada internete bağlı bir bilgisayarınız olmasa bile size SMS ile herhangi bir ihlal durumunda bilgi gelebiliyor. Ya da siz bir aracınızın nerede olduğunu merak ettiğiniz zaman bizim bir kısa numaramız var. Aracınızın plakasını yazıp oraya SMS gönderiyorsunuz, aracınızın nerede olduğu, kaç km süratle gittiği size anında tekrar SMS olarak geri geliyor.

 

Peki bu kontrol odası ayrı bir şey mi? Onda üretimde siz var mısınız?

 

Yok. Kontrol odası şöyle: Kontrol odasında bizim kendi çözümlerimiz var. Daha çok izleme için gerekli ekranlar, video Screen’ler, bir çağrı merkezi sistemi… Kabaca Mobese sistemleri diyebiliriz. Yani iş çağrı merkezi operatörleri, çağrının geldiği bir santral altyapısı, çağrının izlendiği ekranlar… Bunların hepsini de ayrıca sunabiliyoruz. Bunlar da bizim hizmetlerimizin arasında var. Şu anda Türkiye’de 80 ildeki komuta kontrol merkezlerinde, acillerdeki komuta kontrol merkezlerini biz kurmuş durumdayız. O konuda da anahtar teslim çözümler sunabiliyoruz müşterilerimize.

 

İhracat yapıyor musunuz? Nasıl gelişti? Yurt dışına nasıl açıldınız?

 

İsmimizden de anlaşılacağı gibi Arvento, her dilde, her ülkede aynı şekilde telaffuz edilen bir isim. İlk günden itibaren biz zaten bir dünya firması olma hayaliyle ve isteğiyle kurulduğumuz için ismimizi de ona göre seçtik. Kurulduktan çok kısa bir süre sonra yurt dışı pazarlara bakmaya başladık. İlk girdiğimiz ülke Moldova oldu. Herhalde 6-7 yıl kadar önceydi.

Sonra Gürcistan gibi daha çok CIS ülkeleri, eski Rus Cumhuriyeti ülkelerinde faaliyetlerimiz olmaya başladı. Sonra işi genişletmeye başladık. Sonra Arap Yarımadası, Birleşik Arap Emirlikleri, eski Rus Cumhuriyetleri, Doğu Avrupa, Kuzey Afrika’nın bazı bölgeleri olmak üzere 23 ülkeye ulaştık ve önümüzdeki hedefte de 23 ülkeyi 40-50’ye taşımak var. Bununla ilgili çok yoğun çalışıyoruz.

 

Bugün gelirimizin hatırı sayılır kısmını Türkiye pazarından elde ediyoruz ama çok kısa süre içerisinde bunun yer değiştireceğini artık bizim öncelikli gelirlerimizin yurt dışı pazarlarından geldiğini görmek istiyoruz. Bu konuya çok ağırlık veriyoruz çünkü şunu gördük: Türkiye gelişiyor. Bilişim sektörü de gelişiyor ve biz bilişim konusunda dünyada iyi bir yerdeyiz. Çok iyi yazılım mühendislerimiz var. Bizim çok iyi donanım mühendislerimiz var. Aslında çok iyi ürünler üretiyoruz ama bugüne kadar biraz yurt dışı pazarlara biraz korkarak bakmışız. Bir Çinlinin ya da başka bir ülkenin ürün üretir üretmez tamamen dünyaya baktığı bir pazarda biz hep önce İstanbul’da bir şeyler yapmaya çalışalım. Olursa Ankara, İzmir bakarız. İşte öyle bir 30 yıl geçsin şeklinde bir bakışımız olmuş ama artık öyle değil. Şunu gördük: Uluslararası fuarlara katıldık. Birçok ülkeyi ziyaret ettik. O ülkelerde bizimle ilgili olabilecek GSM operatörleri gibi büyük müşteriler gibi yerlere gittik ve gördük ki biz yurt dışındaki rakiplerimize göre çok fazla şey yapmışız ve çok daha iyisini yapmışız. Peki, niye yapmışız? Belki de bizim ülkemiz çok güzel bir laboratuvar ortamıydı. Her şeyi yaşamışız.

 

Bugün 30.000’den fazla müşterimiz var. Herkes bize bir şeyler yaptırmış. Hemen hemen her sektörde bir şeyler yaşamışız. Ürünler o kadar gelişmiş ki kalkıp buradan Avrupa’ya gittiğimiz zaman, ya bak bizde böyle özellikler var, dediğimiz zaman, zaten ona gerek olmaz, diyen birileri, bizi 2-3 ay sonra arayıp, ben bu özelliğinizi istiyorum çünkü bizde bu oluyormuş, haberimiz yokmuş, diyebiliyor. Yani yurt dışında iyi olduğumuzu gördük. Çok agresif bir politika izliyoruz. Yurt dışına iyi yatırım yapıyoruz. Yurtdışında distribütörlerimiz var ama hem bölge ofislerimiz hem de ülke yöneticilerimizi artık oralara yerleştirmeye başladık. İhracat kısmını az önce de söylediğimiz gibi arttırmak istiyoruz. Önemli bir oyuncu olmak istiyoruz. Zaten hedefimiz de dünyada kendi alanımızda ilk 3’ten olmak.

 

Peki, yurt dışında bizim ürünlerimize karşı bir önyargı var mı? Elektronikçiler böyle şikayet ediyorlar. Yurt içinde de çok ciddi şikayet var. Bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

 

Şimdi özellikle Avrupa’da bizim cihazımızın arkasını çevirdikleri zaman Made in Turkey yazıyor. Türkiye ile teknolojiyi pek bir araya getiremiyorlar. Daha çok bizi lokum, kilim gibi şeylerle tanımışlar. İnşaat firmalarımız oralarda. Bazı Türk inşaat firmalarımızı görmüşler ama teknoloji kısmı maalesef yurt dışında çok Türkiye ile çok bilinen bir şey değil ama dediğim gibi son dönemlerde bilişim firmaları yurt dışında çok güzel işler yapmaya başladı. Bir dezavantajını görmedik ama ciddi bir avantajını da görmedik. Yani bir Türk malı olmanın, evet, bazı ülkelerde bazen siyasette rüzgarlar değişebiliyor.

 

Bir gün, bir ülkede çok sevilen bir ürün olurken, bir süre sonra hiç sevilmeyen bir ürün olabiliyorsunuz. Özellikle Azerbaycan gibi, Arap ülkelerinde başka ülkelere göre daha sempatik durabiliyoruz ama bu kadar. Sonunda müşteriler dönüp dolaşıp sizin sisteminizin sağlayabildikleriyle, kalitesiyle ilgileniyorlar. İlk etapta bir avantaj mıdır derseniz, evet bu saydığım ülkelerde küçük de olsa bir avantaj oluyor ama Avrupa gibi, Amerika gibi, İngiltere gibi pazarlarda belki de bu konuda küçük de olsa bir dezavantajımız oluyor.

 

Müşteri portföyünüzden bahseder misiniz Özer Bey? Daha çok kimlerle iş yapıyorsunuz?

 

Şimdi, 30.000’den fazla müşterimiz var ve her sektörden müşterimiz var. Yani ne kamu kuruluşları diyebiliriz, ne sadece özel sektör diyebiliriz. Ne küçük ne büyük firmalar diyebiliriz. Bugün bizim sistemlerimizi Sağlık Bakanlığı da kullanıyor, Gümrük Müsteşarlığı da kullanıyor, Orman Bakanlığı da kullanıyor ama bunun yanında birçok bildiğimiz bankalar, çok büyük özel şirketler ve köşedeki kuruyemişçi veya köşedeki durakta bekleyen taksici de kullanabiliyor. 1-2 araçlık, hatta kendi özel aracı için kullanan birçok müşterimiz var. Kendi güvenliği için. Kendi aracını bir restorana gelip bir valeye emanet ettiği zaman en azından ben güvende olduğunu bileyim diye kullanan müşterilerimiz de var. Arabasını oğluna verdiği zaman en azından hızlı gitmesin diye bir kontrol edeyim, diyen müşterilerimiz de var ama bunun yanında 5.000 tane filosunu takip eden, bütün operasyonunu bunun üzerine kurmuş olan büyük kamu kuruluşları, büyük organizasyonlar da var. Dediğim gibi, her sektör farklı amaçlarla bizim sistemlerimizi kullanıyor. Lojistik, nakliye taraflarına geçtiğiniz zaman yakıt tasarrufu gibi konular burada ön plana çıkıyor. İşte servis araçları, bankalar gibi yerlere geçtiğiniz zaman orada daha çok güvenlik ön plana geliyor. Belediyeler ya da dağıtım yapan firmalara gittiğiniz zaman onlar için günlük operasyonu yönetmek daha önemli hale geliyor. O yüzden farklı farklı amaçlarla, farklı sektörler, en büyüğünden en küçüğüne kadar bizim sistemlerimizi tercih edebiliyor.

 

Şöyle bir istatistik verebilirim: İlk başladığımız yıllarda müşteri başına araç sayısı ortalamamız 25’ti ama bugün bu sayı 6’ya düştü. Bu da şunu gösteriyor bize yaklaşık 8-10 yıl kadar önce sadece büyük şirketler, büyük kuruluşlar ya da araç filoları olan firmalar bu sistemleri tercih ediyordu fakat bugün çok küçük filolar da, 1-2 araçlık şirketler de araç takip sistemini öğrendiler. Faydasını gördüler. Onlar da tercih etmeye başladılar.

 

Gemicilik sektörüne iş yapıyor musunuz?

 

Farklı bir konuyla ilgili şu anda yine bütün teknelerde bizim cihazlarımız kullanılıyor. Bütün tekneler derken belirli bir kriterin üzerindeki… Projenin biraz özelliği olduğu için çok detaya giremedim. Gemilerde 2 ayrı sistem kullanılıyor. Biri radyo frekansı üzerinden çalışan ve uluslararası standardı olan otomatik tanımlama sistemi. Belirli bir büyüklüğün üzerindeki gemilerde olması mecbur olan bir sistem var. Bir de bizim standart gemileri izlediğimiz, GSM üzerinden çalışan ayrı bir sistem daha var. İkisi de bütün yüzen araçlarda kullanılıyor. Burada da yine birçok faydası var. Bir, kendi kıyınızdaki bütün deniz trafiğini takip edebiliyorsunuz. Yine oradaki ulusal güvenlikler söz konusu. Yani, kıyı şeridinin ihlali, insan kaçakçılığı gibi konuların önüne geçiyorsunuz. Farklı amaçlarla kullanılıyor.

 

Normalde araç takip sistemleri deyince B2B gibi bir şey anlaşılıyor ama sizin ilanlarınız acaba son kullanıcıya yönelik bir sistem mi, diye düşündürttü.

 

Aslında biz araç takip sistemleri diye başladık ama sektör değişti. Biz artık mobil takip sistemleri diyoruz.

 

Biz önceleri araç takip sistemleri diye başladık ama zamanla her şey değişti. Pazar değişti. Sektör değişti. Teknolojiler ilerledi ve biz artık araç takip sistemleri değil, mobil takip sistemleri, GPS takip sistemleri dediğimiz hatta son 3-4 yılda çok popüler olan M2M yani makinalar arası iletişimde sunduğumuz çözümlere geldik. Yani sadece aracı artık takip etmiyoruz. Küçük cihazlarımız var. Kişi takip sistemi olarak ya da nesne takip sistemi olarak kullanılıyor.

 

Örnek vermek gerekirse, kuyumcular çantalarını takip ediyorlar. İçerisinde altın, mücevher gibi değerli şeylerin olduğu çantalarını takip ediyorlar. Ya da veliler, anneler, babalar çocuklarının çantalarının içine bir cihaz koyarak çocuklarını takip ediyorlar. Daha ileri gittiğimiz zaman yine kargo şirketleri göndermiş oldukları kargoları ya da konteynırları takip etmeye başladılar. Takip edilebilir her şeyden ya da takip edilmesi gereken her şeyi takip eden hale gelmeye başladık. Bu sadece araç değil ya da başka bir örnek vereyim, çok büyük müşterilerimizden bir tanesi, Türkiye’nin çok bilindik markalarından bir tanesi dondurma depolarındaki sıcaklık durumunu takip ediyor. Aslında orada hareketli bir şey yok ama dondurmaların saklanmış olduğu depolardaki sıcaklık durumunu takip ediyor çünkü onlar için hayati bir önem arz ediyor. Oradaki depolardaki klimaların bozulması demek, içerideki dondurmaların, elektrik gittiği için erimesi demek. Sonra elektrik tekrar geldiğinde ya da sorun giderildiğinde eğer müdahale edilmezse tekrar çalışan klima da o dondurmaların tekrar donması bakteri üretmesi, insan sağlığını tehdit etmesi gibi birçok sonuçlar doğuruyor. Bunun gibi çok fazla yeni yeni sistemler, yeni yeni çözümler oluşmaya başladı.

 

Peki, bu bayağı açılımlı bir iş galiba. Ulaştırma alanında yatırımlar oluyor. Hızlı tren projeleri vs. O alanlarda bir projeniz var mı?

 

Trenler tabi belirli sabit hatlarda gittikleri için ve çok da iyi bir teknoloji ile geliyor. Tabi ki orada trenlerin takip edildiği bir sistem var ama asıl bizim ürünlerimizin belki bunun ulaştırmada getireceği en büyük fayda akıllı ulaşım sistemleri, akıllı trafik sistemleri. Bu gerçekten hem ülkemizde hem de diğer birçok Avrupa ülkesinde bu aralar en moda konulardan bir tanesi ve üzerinde en çok düşünülen konulardan bir tanesi. Çünkü en gelişmiş ülkelerde dahi trafik sorunu olmayan büyük şehir yok diyebilirim. Bu konuyu maalesef kolay kolay çözemiyoruz ama akıllı ulaşım sistemleriyle yani araçların kırmızı ışıklarda daha az bekleyeceği, daha az yakıt harcayacağı, taksilerin, toplu ulaşımların daha iyi organize edildiği, daha homojen dağıtıldığı, ihtiyacın olduğu yerlere göre daha iyi planlandığı, programlandığı akıllı ulaşım sistemleri üzerine çalışılıyor ve bizim sistemlerimiz burada hayati önem sağlıyor. Yine bir örnek vermek gerekirse, bugün hepimizin kullandığı trafik yoğunluk bilgisi var. Yani boş olan yoldan gidin, diyorsunuz fakat bu trafik yoğunluk bilgi sistemleri de aslında yine bizim sistemlerimiz sayesinde oluşturulan bilgiler. Yani araçlardan gelen verilerle biz şehirdeki trafiği ölçebiliyoruz. Nereler sıkışık? Ya da size şöyle istatistikler verebiliyoruz, bu yolda sabah 7 ile 8 arası, şu noktadan şu noktaya gidiş süresi tahmini 12 dakikadır ama akşam saat 5’te bu 35 dakika olur gibi bilgileri, istatistikleri size sunabiliyoruz. Başka bir örnek de, bir ambulans bir vakayı aldı, uzaktaki bir hastaneye götürmesi gerekiyor ve trafik var. Biz bu ambulansın izleyeceği yoldaki trafik ışıklarını, o ambulans gelmeden yeşile çevirerek, ambulansın yolunu hiçbir trafik memurunun ekstra bir çabasına gerek kalmadan açabilecek alternatifler sunabiliyoruz.

 

Aslında M2M dediniz, makinalar arası haberleşme ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?

 

Evet. Artık bizim yerimize makinalar konuşup bizim adımıza karar verip, ihtiyaçlarımızı yerine getirmeye başlayacak.

 

Ben geleceğin köylerini şöyle görüyorum: Arkadaşlarımız arasında bu konuyla ilgili bir sohbetimiz olmuştu. Herhalde dedik, gelecekte bizim köylülerimiz ellerinde birer akıllı telefonla sulamayı açayım, tarlayı sürsün diye traktörü göndereyim, ilaçlamayı başlatayım gibi dokunarak yönettikleri ya da işledikleri tarlaları olacak. Çünkü her şey artık otomatik sistemlerle yapılır olmaya başladı ya da elinizdeki buzdolabı belirli yerlerdeki ürünler azaldığı zaman otomatik sipariş verecek. İşte sizin aracınızda bir araç takip sistemi olacak. Siz evinize yaklaşırken belirli bir mesafeye geldiğiniz zaman evinizdeki klima ya da ısıtıcı devreye girecek. Böylece siz evinize geldiğiniz zaman evinizi sıcak ya da soğuk buluyor olacaksınız. İşte yazın klimayı açacak. Kışın kombiyi çalıştıracak, siz evinize gelmeden 15 dakika önce siz cep telefonunuzdan tek bir tuşla mikrodalga fırınınızı devreye sokup, gitmeden önce yemeği hazır edebileceksiniz gibi birçok şey makinalar arası iletişim ile otomatik olmaya başlayacak.

 

Örneğin akıllı telefonlar tarafından raporlanması, görülmesi gerekiyor ya da yönetilmesi gerekiyor. O sebeple aslında bizim için çok iyi mecralar oldu. Özellikle bizim sistemlerimiz, örnek vermek gerekirse araç takip sistemleri daha çok patron oyuncağı olarak geçer. Çünkü daha çok patronlar filolarının nerede olduğunu görmek isterler ve patronlar hep hareket halindedir. Seyahat halindedir. Onun için son dönemlerde müşterilerimizin daha çok bilgisayar başında, internetten bakayım yerine ellerindeki akıllı telefondan ya da tabletlerden bunu yönettiğini görüyoruz. Hatta Arvento’nun şöyle bir özelliği vardır: Apple Store’a ilk araç takip uygulamasını koyan Arvento’dur. Biz ilk uygulamayı geliştirdiğimizde, Search ettiğimizde araç takibi ile ilgili bir uygulama yoktu ama dedik ki, patron seyahat halinde bunu buradan görmesi gerekiyor. Bu uygulamayı koyduk ve bir süre sonra baktık ki herkes kullanmaya başladı. Şimdi bugün girseniz belki yüzlerce, belki binlerce sayıda rakiplerin de uygulamalarını görüyor olacaksınız. Herkes artık mobil olduğu için, eskisi gibi ofisler bizi bağlayan yerler olmadığı için bu sektör geliştikçe aslında bizim sistemlerin kullanımı da kolaylığı da onunla paralel olarak gelişiyor.

 

Çamaşır makinaları dediniz, evin içerisindeki bir takım sistemler dediniz… Orada tüketici elektronik firmalarının da yapmayı düşündüğü bir takım şeyler var. Acaba bunlar Out Source mu edecek, yoksa kendi içerisinde mi çözecek? Böyle bir işbirliğiniz var mı?

 

Çok büyük bir pazardan mı bahsediyoruz? Birçok araştırma kurumunun raporlarını alıyoruz. Her ne kadar herkesin öngörüsü biraz farklı olsa da, şöyle geneline baktığınız zaman herkes %300-500, %1000 bu pazarda büyümeler bekliyor. Bu pazardan kastım M2M, makinalar arası iletişim pazarı. Onlarca konu var. Az önce söylediğim ev elektroniği ayrı bir konu. Dışarıda seralar, tarlalar, barajlar, bunların hepsi ayrı konular. Burada herkese çok ciddi bir pazar, alan olduğunu düşünüyorum. Bir sulama sistemi bile yakında şunlarla çalışıyor olacak. Yani hava durumunu bir yerlerden alıp, görüp, nemi ölçüp ona göre sulamayı belirli bir miktarda çalıştırıp bitiren, kendi kendisine halleden sistemler haline gelecek. O yüzden tüketici elektroniği konusundaki dünya devlerinin ürettikleri tabi ki bir şeyler olacaktır ama bize de mutlaka yerler kalacaktır, diye düşünüyorum.

 

Aslında tarım meselesinde son yıllarda Hollanda bayağı bir örnek gösteriliyor. Hatta bununla ilgili bir belgeseller yapıldı. Bizde de bu konuda bir işbirliği var mı? Bakanlıklar olsun, diğer firmalar olsun? Yoksa bu işler doğaçlama mı gidiyor?

 

Biz de Tarım Bakanlığı’na birçok proje götürüyoruz. Onlar da çalışmalar yapıyorlar. Yurt dışına gidip, Hollanda’daki bazı uygulamaları ben de dinledim. Öyle bir noktaya geliyorsunuz ki aynı iklim koşullarında, aynı tarladan, x ülke yılda 3 defa ürün alırken biz sadece 1 kere alabiliyoruz. Ya da hayvan üretiminde, büyük baş hayvan üretiminde büyük baş hayvanların belirli bir dönemde çiftleşme dönemini kaçırdığı zaman oradan üretim avantajını kaybediyorsunuz. Yani sizin bir büyükbaş hayvanınız var ve 2 yavrusu daha olabilirdi ama o dönemi kaçırdığınız için bir sonraki seneye kalıyor. Ama Hollanda’ya gittiğiniz zaman bunların hepsi belirli sistemlerle ölçüldüğü için onlar atlanmıyor, kaçırılmıyor. 100 büyükbaş hayvanla başlayan bir Hollandalı örneğinde, belki o 5 senede 300’e ulaşıyor ama Türkiye’de ki örnekte o 100 sayısı 150’de kalabiliyor. Bunun sebebi ise bizim bu tarz sistemleri, teknolojileri daha henüz kullanamıyor oluşumuzdan kaynaklı. Belki de bu konuda yeteri kadar bilgilendirilmiyor olmamızdan kaynaklanıyor.

 

Ama ben özellikle Türk insanın bu konuda çok iyi olduğunu düşünüyorum. Baktığınız zaman bugün dışarı çıkın cep telefonu olmayan bir kişi ile karşılaşmıyorsunuz. Avrupa’ya gittiğiniz zaman bu oran belki daha düşük. Daha çabuk adapte oluyoruz. Köylere gittiğiniz zaman evlerin üstünde daha çok çanak anten görüyoruz. Onun için biz yeter ki sistemleri geliştirelim. Tabi ki basit kullanıcı ara yüzleri ile geliştirelim. Ben çok kısa süre içerisinde, bizim köylerimizde o sistemlerin kullanılacağını düşünüyorum.

 

Biz de tüketimden üretime bir geçiş umuyoruz. Şirketinizin Ar-Ge bölümünden biraz bahsedebilir miyiz?

 

Arvento hem yazılımı hem donanımı kendisi geliştirdiği için öncelikli olan konusu aslında kendi Ar-Ge bölümü. Zaten bizim en önemli konumuz insan kaynağımız. Bizim böyle bir hammadde yatırımı işte tarlalar, arsalar, büyük fabrikalar gibi ihtiyacımız olmadığı için daha çok beyin gücü var. Onun için bizdeki insan kaynağı çok önemli. Onun için en önem verdiğimiz yer de kendi içimizdeki kendi ekibimiz; ürünleri geliştirdiğimiz, bu ürünleri pazara sunduğumuz, ekibin tamamından bahsediyorum. Ar-Ge tarafının tabi ki çok önemli bir yanı var. Türkiye’de de olmanın şöyle bir avantajı var: Hiç yurt dışına gitmeden kendi ülkemizde bu kaynağı sağlayabiliyoruz. Bugün yurt dışındaki büyüklere baktığınız zaman mutlaka Hindistan’dan vs. kişileri getirmeleri gerekiyor. Kendi bünyelerinde, kendi ülkelerinde yeterli kaynağı bulamadıkları için ama bizde öyle değil. Çok iyi üniversitelerimiz var. Çok iyi yazılım ve donanım mühendisleri yetiştiriyoruz. En önemli konumuz bu olmakla beraber yine kendi ülkemizde bu ihtiyacı giderebiliyoruz. Çok kolay değil ama yine de kendi kendimize, kendi ülkemize bu insan kaynağını sağlayabiliyoruz.

 

Üniversite ile işbirliğiniz var mı?

 

Şu anda bulunduğumuz yer de zaten Bilkent Üniversitesi Cyper-Park. Teknoloji geliştirme bölgesi. Üniversitelere fiziksel olarak da yakın bir yerdeyiz. Ankara’daki diğer üniversitelerle; Hacettepe Üniversitesi, ODTÜ gibi üniversitelerde çeşitli projelerde, çeşitli öğretim görevlileriyle, uzmanlarla beraber çalışıyoruz. Beraber projeler yapıyoruz. Onun için üniversitelerde bu anlamda bir işbirliğimiz var. Üniversitelerin kendi imkanlarını, olanaklarını çok kullanmıyoruz; laboratuvar ortamları gibi ortamlara çok ihtiyacımız olmuyor ama insan kaynakları açısından üniversitelerdeki hocalarla işbirliği yapıyoruz.

 

Biraz yine geriye döneceğim Özer Bey. Bu Arvento’yu kurarken herhangi bir destek aldınız mı? Devlet desteği ya da bir fon? Bunu aslında biraz da genç girişimciler için soruyorum. O dönem de kriz dönemiydi. Bahsetmiştiniz. Aileler de genelde çocuklarını büyük firmalara çalışmaya yönlendiriyorlar. Biraz girişimcilik bağlamında bakarsak olaya, bu konuda biraz daha detay verebilir misiniz?

 

Bizim hikayemiz tam bir sıfır hikayesi. Herhangi bir devlet desteği ya da bir sermayedar gibi bir avantajımız olmadı. Kendi sermayemizle sıfır noktasından başlayıp getirdiğimiz bir serüven oldu. Açıkçası yıllar önce ben de şuna inanıyordum: Sermaye olmadan, arkanızda birileri olmadan, bir şeyleri devir almadan, bir şeyler yapmak çok zor. Aslında öyle olmadığını, aslında önemli olanın sermayeye, paraya ulaşmaktan daha çok iyi bir fikrinizin olmasını, iyi bir iş yaratmanız olduğunu gördüm. Para bulmak kolay. Bugün gerçekten iyi bir işe yatırım yapmak isteyen onlarca yatırımcı var. Onların hepsi şu anda yatırım yapabilecekleri iyi işler arıyorlar. İyi iş bulmak zor. Güzel oluşmuş iş planları bulmak daha zor. Eğer onu yaratabiliyorsunuz arka tarafta parayı bulmak çok çok daha kolay oluyor. Biz bugüne kadar hiç sermaye almadık. Hiç destek almadık. Kendi sermayemizle geldik.

 

İşin girişimcilik kısmına bakarsanız evet bizim maalesef, Türk kültüründen gelen sağlamcılık, geleceğimizi garantiye alma düşüncesi var. Belki de bu kendi tarihimizden gelen bir şey. Anne, babaların tavsiyesi, aman oğlum, kızım büyük bir kuruma girsin, geleceği garanti olsun. Halbuki başka ülkelerde daha çok oğlum sen ne zaman kendi işini yapacaksın, şeklinde bir motivasyon var. Bunu vermeye çalışıyorlar. Son 3-5 yıldır girişimcilik konusu çok fazla işlenen, konuşulan bir konu olmaya başladı. Ben çevremdeki genç arkadaşlarda daha girişimci bir ruh görmeye başladım belki de dediğim gibi bu konu çok fazla işlenmeye başlayınca. Hatta şöyle atasözlerimiz var: “Eski köye yeni adet getirme.” ,“Akşam akşam başımıza icat çıkarma” gibi. Halbuki bütün dünya nasıl inovasyon yaparım, yeni neler geliştiririm diye bir şeyler arayışı içerisinde.

 

Girişimcilikte en çok gördüğüm, bizim kendi içimizdeki engellerden ya da bahanelerden bir tanesi, onların arkasında mutlaka birisi vardır, bu işler parasız olmaz vs. Hiç denedin mi? Yok. Daha çok, hep böyle niye olmayacağı konusunda bir takım şeyler görüp, hiç çaba sarf etmeyecek arkadaşların hemen baştan bu işlerden vazgeçtiğini gördüm. Oysaki ben şöyle düşünüyorum: Eğer iyi bir fikriniz varsa, eğer çalışmaya niyetiniz varsa, çok çalışacaksanız sonunda bir şey olacaktır. Birincide başarılı olmayabilirsiniz, ikincide başarılı olmayabilirsiniz ama üçüncüde başarılı olursunuz. Bir yerde başarıyı yakalayacaksınızdır. Çok çalışıyorsanız, dediğim gibi, dürüst çalışıyorsanız ve iyi de bir şeyler yapıyorsanız mutlaka bir yerde o başarıyı yakalayacaksınız, diye düşünüyorum.

 

Bu iş planında mı işler sarpa sarıyor, diye düşünüyorum açıkçası. Yani genel bir fikir sürekli ortaya atılıyor fakat o fikir dallanıp, budaklanmaya başladığında tıkanmalar başlıyor.

 

Mesela şu da çok yaşadığımız şeylerden bir tanesidir: Birisinin aklına bir fikir gelir. Sonra onu yapmaya kalkarlar.

Sonra derler ki, onu başkaları yapmış. Orada da ben çok karşı çıkıyorum buna çünkü bugün ilk arabayı bulan firmanın arabalarını kullanmıyoruz. Hepimiz belki farklı farklı arabalar kullanıyoruz. Ya da ilk arama motoru Google değildi. Yıllar önce başka başka arama motorları kullanıyorduk. Aynı mantıkla çalışıyordu ama birisi çıktı o işi farklı yaptı. Değişik bir zeminde yaptı. Aslında çok da farklı yapmadı ama iş modelini iyi oluşturdu. Belki reklam kısmını iyi oluşturdu. Dünya devi bir firma oldu. Onu yapanlar vardı hatta onlarca vardı. Bizim sektörümüz de öyle. Birçok araç takip yapan var ama bunların aralarından bazıları bir yerlere kadar geldi. İyi bir şeyler oldu. Bazılarıysa maalesef başarılı olamadı hatta o yüzden o işten vazgeçtiler. Demek ki bir işteki o iş planı, birçok şeyi değiştirebiliyor. Tabi sizin ne kadar çok çalıştığınız, ne kadar efor sarf ettiğiniz de çok önemli. Zaten birinin yaptığı ve başarılı olamadığı bir işi bir başkasının aynı konuyu birazcık değişiklik yaparak ya da farklı iş modeliyle bambaşka yerlere taşıdığını görebiliyoruz.

 

Gelecek planlarından bahsedebilir miyiz?

 

Bizim bundan sonraki hedefimiz, dünyada kendi alanımızda ilk 3’ten biri olmak. Tüm hedefimiz, vizyonumuz, tüm konsantrasyonumuz bununla ilgili ve buna çalışıyoruz. Önce Türkiye’de pazar lideri konumuna geldik. Daha sonra civar ülkelere açıldık ve bugün civar ülkelerdeki pazarın tamamına baktığınız zaman orada da bir pazar lideri konumuna gelmiş durumdayız. Bundan sonraki hedef ise dünya çapında bir oyuncu olabilmek. Türkiye’den çıkmış bir bilişim firması olarak dünyada bilinen, araç takip ya da GPS takip, mobil takip dendiği zaman, M2M dendiği zaman, akla gelen ilk 3 firmadan bir tanesi olmak istiyoruz.

 

Büyük bir hedef olduğunu biliyoruz. Çok uzağında olmadığımızı da biliyoruz. Kendi alanımızda, kendi sektörümüzdeki bir takım markalar var. Onlarla da şu anda kendimizi konumlandırdığımız, kıyasladığımız zaman aslında çok uzak yerlerde olmadığımızı görüyoruz. Onun için bununla ilgili çalışacağız. Bizim ülkemizde birçok sektördeki kuruluşların da belki yapması gereken şeylerden bir tanesi, benim yine kendi içimde kalan konulardan bir tanesi, Türkiye’den çıkmış bir dünya markasının maalesef olamayışı. Bizim belki oynadığımız alan, hedeflediğimiz alan bunun için çok iyi olmayabilir ama bugün bir Alman markası sayın dediğiniz zaman siz belki bana 5-10-15 marka sayabiliyorsunuz. Bir Fransız, bir İtalyan dediğiniz zaman… Ama Türkiye dediğiniz zaman maalesef bizim bildiklerimiz dışında belki 2-3 tane, belki 5 tane marka sayıyorsunuz. Onu da maalesef yurt dışındakiler bilmiyorlar. Yani dünyanın bildiği çok büyük, çok kurumsal, büyük markalar çıkartmamız gerekiyor. Biz kendi alanımızda, gücümüzün yettiği kadar, kendi sektörümüzde, kendi üzerimize düşen görevi yapmaya çalışıyoruz. Onun için ilk hedefimiz de, nihai hedefimiz de dünyada bu konuda, kendi alanımızda ilk 3’ten bir tanesi olmak.

 

Son 1 senede 7 tane uluslararası ödül aldık. 20’ye yakın ödül almışız. En önemlisi de geçen haftalarda aldığımız Uluslararası Avrupa iş Ödülleri. Kendi kategorimizde Avrupa’nın en başarılı şirketi seçildik. Bu bizim için çok önemli çünkü çok ciddi süreçlerden geçen 17.000 firmanın başvurduğu, yaklaşık 6 aylık değerlendirme aşamasından sonra bizim seçilmiş olmamış, bize hem moral açısından, hem yapmış olduğumuz işlerin tescillenmesi açısından çok büyük bir motivasyon verdi. Bizim için de önemli, ülkemiz için de önemli.

 

Avrupa İş Ödülleri’nde 6 ay içerisinde, bütün firmanızın karlılıkları, cirosu, katma değerli ürünleri hepsi genel olarak her şeyiyle değerlendiriliyor. Siz daha sonra bir kategoriye seçiliyorsunuz. Sonra orada video Presantation’ları hazırlanıyor. Oylanıyor. Jüriler tarafından izleniyor ve daha sonra 10 firma belirleniyor. O firmalar olarak siz jüriye sunuma gidiyorsunuz. Kendi firmanızı anlatıyorsunuz. Bu jürinin içinde eski cumhurbaşkanları, başkanları gibi çok önemli kişiler bulunuyor. O sürecin sonunda da yapılan değerlendirmede bir birinci seçiliyor.

 

Biz bu sene Türkiye’den tek Türk firması olarak, Avrupa İş Ödülleri’ni kendi kategorisinde alan firma olduk. Onun için bu anlamda çok mutluyuz.

 

Peki Özer Bey, sizleri tebrik ediyorum. Eklemek istediğiniz herhangi bir şey mevcut mudur?

 

Hayır. Arvento olarak çok teşekkür ediyoruz.

 

Söyleşi Tarihi :  20 Haziran 2014

Relatived Posts
Muvaffak Gözaydın Söyleşisi ( 27 Feb,2017 )
Levent Ilgın Söyleşisi ( 5 Feb,2016 )
Fuat Akçayöz Söyleşisi ( 8 Aug,2016 )
Özer Hıncal Söyleşisi ( 31 Jan,2017 )
Hello world! ( 29 Dec,2013 )
Written by