Büyük Sıçrama Blog

Sinan Orallı Söyleşisi

 Sinan Orallı1

“Şimdi tabi yetişen yeni jenerasyon ki ben içindeyim işte üniversitede çocuklara bakıyorum. Onlar henüz işin tam bilincinde değiller. Arada derede kalmış vaziyetteler. Çünkü öğretim teşkilatı henüz 2G. Tamam mı? Dünya aslında bir şok yaşıyor. Türkiye bu şoku daha derinden yaşıyor. O da şu: Şu anda eğitim veren kişilerin çoğu 2. dalgaya göre eğitilmiş ve yetiştirilmiş kişiler, biz dahil. Şimdi 3G tarafından eğitilmiş ve yetiştirilmiş kişilerin öğretmen olduğu düzen içerisinde neler olabilir bunu senin takdirine bırakıyorum. Çünkü bugün ders veren profesör dediğimiz insanların çoğu öğrenciyken bilgisayar yoktu.”

 

 

İnsanlık tarihinde 3 önemli dalga; Tarım devrimi, Sanayi devrimi, Bilişim devrimi.

 

İddia edildiğine göre her şey 10.000 sene evvel Anadolu’da başlıyor. Daha doğrusu Mezopotamya’da. Tarım devrimi ile başlıyor. O ana kadar bütün insanlar avcılık ile geçiniyorlar ve yabani yemişleri yemekle idare ediyorlar. Bir anda insanlar, 10.000 sene evvel şunu keşfediyorlar: Toprağa bir şey ekebiliriz. Buradan bir ürün alabiliriz. Bu ürün bizim ihtiyacımızın fazlası. Dolayısıyla ben bu fazla ürünü birine veririm. Onun avladığı kuşlarla takas ederim. Ticaret başlıyor. Sonucunda tarım devrimi adı verilen bir devrim başlıyor. Tarım devriminin gerektirdiği bir bilim dalı var. Bu bilim dalı da geometri. Neden? Çünkü prensip olarak ne kadar toprağın bana ait olduğu önemli. Eskiden değersiz bir şey olan toprak birdenbire değerli bir şey haline geliyor ve etrafını çeviriyorlar. Bu toprak benim diyorlar. Böylece ilk mülkiyet hissi çıkıyor ortaya. Etrafını çevirdikleri toprağın da ne kadar olduğunu bilmek ihtiyacı var. Dolayısıyla geometri bilimi çıkıyor ilk ortaya. Geometrinin, Osmanlıcası hendesedir. Mühendis lafı da oradan gelir. Mühendis geometriden anlayan adamdır. Çünkü bu dünyadaki ilk bilim dalıdır.

 

Tabi tarım devrimi bir müddet sonra toprak sahiplerinin egemenliği ile devam ediyor. Yani ne kadar çok toprağın varsa o kadar önemli bir adamsın. Bu derebeylik düzenini getiriyor. Sonuçta bir toprak sahibi var bir de köleler var. Toprak da ekip biçen şu anda az da olsa hala devam bir toplum geleneği. Bu tabi şehir devletlerinin kurulmasına gidiyor. Büyük imparatorluklar bunun üzerine inşa ediliyorlar. Roma İmparatorluğu gibi. Osmanlı da aşağı yukarı buna benzer bir şeydir. Tımar kavramı gibi tarım devrimine dayalı olaraktan…

 

 

Çok seneler sonra yani 1700′ler civarında; milattan önce çünkü 10.000 sene deyince milattan önceye gidiyoruz. M.S. 1700′ler civarında James Watt, buhar makinesini keşfediyor ve ondan sonra bir takım işleri artık insanların değil makinelerin yapacağı ortaya çıkıyor. Fakat bütün bu işleri yapabilmek için mekana ihtiyaç var. Üstü kapalı, yağmurun girmediği, etrafı duvarlarla çevrili, soğuğun, karın girmeyeceği gibi. Bu birdenbire başka bir kavram doğuruyor. Demek ki toprağın dışında da başka bir şeye ihtiyaç var nedir bu? Bu da bir mekan. Bu mekana fabrika deniliyor ve yeni bir dalga başlıyor.

 

Bu yepyeni dalga da sanayi devrimi. Buna da biz 2.dalga diyoruz. 1.dalga tarım devrimiydi. 2.dalga sanayi devrimi. Sanayi devrimi ile beraber öncelikli mühendislik dalı esasında makine. Makinenin üretilmesi vs. bunun en enteresan sembollerinden bir tanesi saattir. Çünkü sanayi devriminden önce saate çok fazla ihtiyaç yok. Güneş saati ile kum saatiyle idare ediyorlar. Belli süreleri ölçmek için onu kullanıyorlar. Günün hangi saati olduğu kavramı pek önemli değil. Çünkü güneş doğunca tarlaya gidiyorsun. Batınca da dönüyorsun. Bu kadar basit. Arada herhangi bir saat kavramına ihtiyaç yok ama sonuçta sanayi devriminde fabrika sabah 7′de iş başı yapıyor. Fabrikanın düdüğü çalacak ve bir saate ihtiyaç var. Saat bir sanayi devrimi ürünüdür. Hepimizin kolundaki saat bir sanayi ürünüdür. Dolayısıyla saat bunun enteresan sembollerinden birisidir ve insanlar saate göre çalışmaya başlıyorlar. Farklı bir şey daha oluyor. Tarım devriminde kadınlar da erkekler gibi toprakta çalışabiliyorlar. Hatta erkeklerden daha da iyi çalışıyorlar. Anadolu’da da şu anda öyledir durum ama sanayi devrimi geldiği vakit erkek egemenliği başlıyor. Kadınlar ikinci plana düşüyor ve evde çocuk yetiştirmeye başlıyorlar. Yeni bir dalga, yepyeni bir şey. Dolayısıyla birinci devrimde toprağı olan, bu toprak benim diyen, mülkiyet hissine sahip olan adam, zengin adamdı. İkinci seferinde, fabrikası olan, çok üretim yapan, bunu satan, katma değeri yüksek ürünler üreten mesela Henry Ford gibi. Adam Detroit’te araba üretiyor. Felaket satıyor, dünyanın en zengin adamlarından oluyor.

 

Sonra günün birinde bir adam çıkıyor. Adamın ne toprağı var ne fabrikası. Birdenbire dünyanın en zengin adamı oluyor. Şimdi bunu ne 1.dalgaya koyabilirsin, ne 2. dalgaya koyabilirsin. Bill Gates’ten bahsediyorum. Adam başka bir şey yapıyor. Yani nedir bu yaptığı? Farklı bir şey. Yaptığı şey esasında, toprak değil, sanayi ürünü değil. Tamamen kafa ürünü bir şey. Zeka ile düşünce ile yapılan bir şey. Bununla da çok güzel para kazanılabildiğini gösteriyor. Bugün milyarlarca dolar eden Google’lar, Facebook’lar, şunlar bunlar bu yeni mantığın ürünüdür. Bu madem 1. dalga değil madem 2.dalga değil, demek ki bu yepyeni bir şey. Bu 3.dalga bilişim devrimi. Peki bu 3.dalgayı yaratan nedir? Ona bakmak lazım, yani nereden çıktı bu 3.dalga? İşte 3.dalganın ortaya çıkışı senin konunu oluşturuyor. Elektronik olmasaydı 3.dalga olmazdı. Çünkü her Software’in bir Hardware’a ihtiyacı var ve her Hardware elektronik ürünüdür.

 

Elektrik-Elektronikteki gelişmeler ve ardından gelen keşifler nelerdir?

 

Esasında elektroniğin ortaya çıkışı, şöyle söyleyebiliriz, yani benim gördüğüm kadarıyla, orada elektronik elektriğin devamı gibi. Yani elektrik ile elektroniği birbirinden ayırmak pek kolay değil. Birçok üniversitelerimizde de birlikte okunan iki bilim dalı bu. Elektrik ve elektronik. Elektriğin ortaya çıkışı Alessandro Volta ile.

İşte bugün 220 volt diyorsak onun sayesinde. İlk defa kimyasal enerjide, elektrik enerjisini depolayabiliyor. Yani pili yapan adam. Öyle söyleyelim. Arkasından bir takım fizikçiler var. Amperi var. Dolayısıyla bunlara da birim adları verilmiş. Elektriği ilk yapanlar bunlar ama elektriği bulmak çare değil. İnsanların faydasına kullanma ihtiyacı var. Orada da çok değişik şeyler yapılabiliyor.  Elektriğin önce üretimi. Sonra dağıtımı. Sonra aydınlanma, Edison ile gelen meşhur aydınlanma. Ondan evvel kandil ile  aydınlanan insanlar elektrikle aydınlanmaya başlıyorlar.  Tabi bunlar hep sanayi devriminin parçaları. Bu yeni bir dalga değil. Sanayi devriminin sonuçları bunlar ama sonuçta bir noktaya geliyor. İnsanlarda başka bir ihtiyaç ortaya çıkıyor. Bu ihtiyaçta haberleşme ihtiyacı.

 

Haberleşme ihtiyacında ilk elektriği kullanan adam Samuel Mors. Mors alfabesi ile işe başlıyor. Onun da çok enteresan bir hikayesi var. Hem de gençlere çok güzel bir hayat dersidir. Samuel Mors esasında bir pazarlamacı, Amerika’da. Ne elektrikle alakası var, ne teknolojiyle. Elinde çanta kapı kapı bir şeyler satmaya çalışıyor ama o tarihte tabi haberleşme yok. Sadece posta var yani onun dışında bir haberleşme aracı yok. Amerika’da uzak bir eyalete gidiyor. Pazarlama yaparken karısı hastalanıyor evinde. Böyle bir ateşli hastalık sonu vefat ediyor. Tabi Samuel Mors’un bundan haberi yok çünkü haberleşme yok. Neden sonra eve döndüğünde bir de bakıyor ki karısı çoktan ölmüş, çoktan gömülmüş. İş bitmiş. Karısını çok seviyormuş, bütün dünyası yıkılmış. Onun üzerine diyor ki, ya ben bunu niye haber alamadım çünkü haberleşme yok. Bunun üzerine oturuyor; biraz da meraklıymış. Mors alfabesini icat ediyor. Bu nokta ve çizgilerden oluşan alfabeyi elektrikle gönderirsen bu iş çözülür, diyor. Tamam çözülecek de adamın elektrikle alakası yok. Onun üzerine o zamanın mühendis kılıklı bir adamını buluyor. Diyor ki, gel kardeşim benim böyle böyle bir fikrim var. Gel, diyor sana böyle böyle bir şey yapalım, sen bunu elektriksel olarak hallet. Sonra da bir şirket kuralım. Bu şirketin %25′ini sana vereyim. Tabi o zamanlar elektrikle uğraşan adama da enteresan geliyor konu. Anlaşıyorlar. Adam ilk defa bizim manipüle dediğimiz, Mors alfabesinin alıcı vericisini geliştiriyor. Arada da işte bakır teller.  1800′lerin başında.

 

Bize ne zaman geliyor?

 

Bize Osmanlı zamanında gelmiş. 1800′lerin ortalarında geliyor yani çok gecikmemiş. Buna telgraf diyorlar. Tel uzak, Graf da yazı demek. İşte uzaktan yazı anlamında. Adını da koyuyorlar. Western Telegraf denilen şirketi kuruyorlar. Western Telgraf çok büyüyor. İnanılmaz büyüyor. Telli telgraf sonuçta bu. Amerika’nın en büyük şirketlerinden bir tanesi bu. O zaman Ford ile anlaşıyorlar, özel arabalar ürettiriyorlar. Telgraf çekiliyor ama adrese teslim. Sonucunda dünyada böyle bir haberleşme devrimi başlamış oluyor. Samuel Mors çok muhteris bir adam. Orada durmak istemiyor. Samuel Mors, inanılmaz, hani şimdi çılgın proje diyorlar ya, öyle bir çılgın bir proje atıyor ortaya. Trans Atlantik kablosu. Yani Amerika ile İngiltere arasında bir kablo çekme işi ve ilk defa bunu bir şekilde gerçekleştirmek için yola çıkıyor. Ancak bir kablo yapıyorlar. Bu kablo bir gemiye sığmıyor. Dolayısıyla iki tane gemi ayarlıyorlar. Gemilerden bir tanesi de bizim Çanakkale Boğazı’na gelen Agamemnon isimli İngiliz harp gemisi.

 

Denizin altından mı geçecek bu?

 

Denize salıyorlar kabloyu. Bir gemide Amerika’dan çıkıyor. Ortada bir yerde birleşiyorlar. İki kabloyu bağlıyorlar birbirilerine. O zamanların Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ile Kraliçe Victoria konuşacaklar. Mors alfabesiyle.

Telefon henüz yok. Mors alfabesi ile. Bir taraftan adam manipüleye başlıyor karşı tarafta tık yok. Çünkü kablo o kadar uzun ki rezistansı inanılmaz yüksek. Akım yetmiyor. Onun üzerine gerilimi artırıyorlar. Tabi izolasyon patlıyor. Geçmiş olsun. Haberleşemiyorlar. Onun üzerine meşhur Lord Kelvin vardır. Kelvin derecesinin de mucidi. Ona soruyorlar, biz ne yapalım, diye. Şimdi golf topunun yapıldığı malzeme var.  Bu malzeme inanılmaz yalıtkan bir malzemedir. O malzemeyi kullanarak kabloya özel yalıtım yapıyorlar. Yeni bir tane kablo atacaklar fakat bu sefer uyanıyorlar. Amerikan tersanelerinde White Elephant denilen, Beyaz Fil denilen özel bir gemi yapılıyor. Bu gemiye yükleniyor kablo. Bir taraftan öteki tarafa çekiyorlar, basıyorlar ve çalışıyorlar. Dünyanın ilk transatlantik kablosudur. Bu da Samuel Mors’un işidir.

 

Sonra işte herkesin bildiği Alexandra Graham Bell’in hikayesi var. Orada yine kabloyu kullanarak telefonla haberleşmeyi sağlayan insan. Ama hala daha ortada elektronik dediğimiz şey yok. Yapılan işler hep elektrik.

 

Bir süre sonra daha enteresan bir şey oluyor. Maxwell denilen bir adam oturuyor, matematiksel olarak elektromanyetik dalgaların sonuçta nasıl yayıldığını, ışığın bir elektromanyetik dalga olduğunu ispat eden denklemlerin, matematiksel temellerini kuruyor. Yani tamamen teorik. Arkadan adamın biri çıkıyor, ben bunu laboratuvarda deneyeceğim, diyor ve deniyor. Bunu deneyen adam da Hertz. Şimdi Power FM 100Mhz diyoruz ya, işte o Hertz o Hertz. Bu Heinrich Hertz, Alman bu. Heinrich Herzt laboratuvarda deniyor. Sonuçta Maxwell’in bulduğu denklemlerin doğruluklarını  keşfediyor. Elektromanyetik dalga ile haberleşme yapılabilir, telsiz haberleşmesi yapılabilir, diyor ve üçüncü bir adam çıkıyor. Üçüncü adam da Marconi. Guglielmo Marconi. Bu da İtalyan. Bu da ilk defa Amerika’da bu teorinin üzerine telsiz haberleşmeyi kuruyor. Pittsburgh’ta 1,2 Km’ye telsiz mesajını gönderebiliyor ve ilk defa telsiz ile haberleşilmiş oluyor. Bunun biraz sonrasında da radyo yayınları başlar. Marconi marka çok da radyo vardı ben küçükken. Marconi bir şirkettir esasında. Şimdi buradan da gençlere çıkarılacak bir ders var. O da şu:  insanlık yararına kullanılan her bir cihaz  3 aşamadan geçerek önümüze gelir. Bunlardan biri bilimdir, ikincisi teknolojidir, üçüncüsü mühendisliktir. İşte bilimi yaratan Maxwell, teknolojiyi yaratan Hertz ve mühendisliği yaratan Marconi. İşte telsiz teknolojisi bu şekilde önümüze gelmiştir. Bunu birebir birazdan elektroniğe de vereceğiz. Yani elektronikte de çok benzer bir durum var.

 

Bunlar iyi de telsiz haberleşmenin getirdiği çok enteresan şeyler var. Şimdi telsiz haberleşme için yüksek frekansa ihtiyaç var ve bu yüksek frekansın ötesinde yüksek güce ihtiyaç var. Antenden basabileceğin bir güce ihtiyaç var. Mesela işte Çamlıca tepesinde ki TRT vericisi 100 Megawatt. Öyle baba bir verici gerekir. Şimdi bunu yaratabilecek bir elektrik düzeni yok. Yani yapıyorlar bir takım ilkel şeyler ama detayına girmeyeyim bunları anlatabilmek için. Mevcut teknoloji ile bunun yapılması mümkün değil. Onun üzerine ne yapıyorlar? Yaptıkları iş şu: Bu sinyali güçlendirecek bir şey yapabiliriz diyorlar ve ilk defa elektronik, elektron tüpü denilen bir tüp gerçekleştiriyor. Bu ampule benzer bir düzenek. Bir cam fanus diyelim, içerisindeki hava boşaltılıyor. İçerisine önce 2 Elektrod konuluyor. 2 Elektrod konulduğunda işte birine anot birine katod deniliyor. Elektriği bir yönde geçiren, diğer yönde geçirmeyen bir eleman yapılıyor. Bu elemanın adı diyot. Dünyada elektronik anlamında geliştirilen ilk Component’tir, ilk malzemedir.

Arkadan araya bir kontrol Elektrodu takılarak Triot adı verilen, kuvvetlendirmeye yarayan yeni bir eleman gerçekleştiriliyor. Arkadan bunların sayısı 5′e çıkarılıyor. İşte Pentod yapılıyor. Bizim küçüklüğümüzde, sen pek hatırlamazsın, lambalı radyo diye tabir edilen elektronik düzenlerde çalışanlar bunlardı.

 

Bu tüpler hala kullanılır. Mesela radar tesislerinde kullanılır. Mikrodalga fırınlarda kullanılır. Hala buna benzer şeyler, yüksek güç gerektiren yerlerde kullanılır. Yani büyük güçlü radyo vericilerinde kullanılır.

 

1940′Ların sonlarına doğru, iki Amerikalının yaptığı inanılmaz bir keşif var. O keşif de şu: Şimdi biz elektrik mühendisleri malzemeleri eskiden 2′ye ayırırdık. Bir iletkenler, öteki yalıtkanlar. Elektriği iletenler ile iletmeyenler olarak ikiye ayırırdık. Sonradan keşfetti bu adamlar. Öyle bir malzeme var ki belli şartlarda iletiyor, belli şartlarda iletmiyor. O şartı da biz belirliyoruz. Dolayısıyla bu yalıtkan da değil, iletken de değil. O halde bunlara yarı iletken yani Semi-Conductor adını veriyorlar ve ilk önce ilk kullandıkları malzeme de germanyum. Bununla ilk kez bir diyot gerçekleştiriyorlar. Ötekinin cüssesiyle ve büyüklüğü ile kıyas edilemeyecek kadar küçük. Sonra da bunun Triodun karşılığı olan transistörü yapıyorlar. Tranzistör de trans rezistörün kısaltılmışıdır. Rezistör direnç demek, trans da geçiş demek. Geçiş direnci. Böyle bir 3 ayaklı enteresan bir eleman gerçekleştiriyorlar. Fakat orada en büyük problem germanyumun tedariği. Ondan sonraki en büyük keşif aslında bu işin silisyumla da yapılabileceği. Silisyum, plaj kumu dediğimiz madde zaten her yerde var. Tedariği hiç sorun değil. Amerika’daki büyük gelişmelerle silisyum kullanılmaya başlanıyor ve işte bizim bildiğimiz meşhur Silikon Vadisi’nin temeli öyle atılıyor. Silikon da silisyumdan gelir.

 

50′liler de mi geliyor?

 

Daha ziyade 60’larda. Transistörün değişik cinsleri, diyotların değişik cinsleri vs. onun dışında kullanılan elemanlar, geleneksel, elektriksel elemanlar. Rezistörler, kapasitörler… Şimdi esas ihtilal LSI teknolojisinin başlamasıyla. Yani Large Scale Integration. Yani birçok sayıda transistörü tek bir kılıfın içine koyup, işlere yönelik geniş bir eleman geliştirmek. Bu ne yapıyor? Girişine gelen belli bir sinyali, çıkışında başka bir sinyale dönüştürüyor. Bu bir kuvvetlendirici olabilir. 1 Miliwatt girer, 1 Volt’luk çıkar mesela veya 2 Miliwatt’luk bir sinyal girer, 2 Volt’luk sinyal çıkar. 1000 misli kuvvetlendirir. Voltajı kuvvetlendirebilir, Power’ı kuvvetlendirebilir. Akımı kuvvetlendirebilir.

 

Devreyi mi kuvvetlendiriyor?

 

Evet, sonuçta eskiden tek tek yapılan devreler, tek bir kutunun içine yerleştirilmek suretiyle Large Scale Integration başladı. Buna entegre devre denir. Integradet Circuit denilen kavram bu şekilde başladı. Bana kalırsa esas, benim şahsi düşüncem burada da aslında 3 dalga yaşanıyor.

 

En başta sana 3 tane dalgadan bahsetmiştim. Elektronikte de bana kalırsa 3 tane dalga var. Başlangıçtaki dalga tüplerle işin çözülmesi. 2.dalga yarı iletkenin keşfi. Arkasında da Large Scale Integration’ın yapılması.

Bu da belki 2.5’uncu dalga olarak söylenebilir çünkü onun devamı. 3. dalga değil. 3.dalgayı da söyleyeceğim şimdi. Entegre devre ne yapıyordu? Girişine bir işaret veriyorduk, çıkışındaki işaret ona göre değişiyordu. Hep böyledir bu değişmez ama bir müddet sonra nasıl dünya tarihinde 2. dalgadan 3.dalgaya geçtik, farklı bir şeyler yapılmaya başlandı. O da şu: Öyle bir elektronik Component ki normal şartlarda hiçbir şeye yaramıyor. Ancak içerisine bir yazılım yüklediğinde bir işe yarar hale geliyor ve içerisine ne yazarsan onu yapıyor. Sen şunu yap diyorsun adama, o onu yapıyor. Onu yapma, bunu yap, diyorsun, o zaman onu yapıyor. Dolayısıyla bu tamamen farklı bir şey.

 

Bana şu mucize gibi gelirdi. Toprağın altından çıkarılan bir şeyi manipüle ediyorsunuz. Ondan sonra bir şeyler yazıyorsunuz, o başka bir ekranda yazı çıkartıyor.

 

Doğru. Orada esas mucize aslında insan kafasıdır, insan beynidir. Yani burada tabi insan tarihine göre çok uzun süreli bir gelişim yok. Şaşırtıcı olan o çünkü insanlığın bilinen tarihi yani çivi yazısının keşfi M.Ö. 4000′e endekslenir. 2000 olduğumuza göre 6000 yıllık bir skala. Bunun çok öncesi de var. 100.000′lerce senesi var ama yakın tarihe dikkat edersek, biz elektroniğin tarihine şu kadarcık bir şeyde bakıyoruz.

 

Git gide ivmesi hızlanıyor.

 

Müthiş bir şey ama elektroniğin bütün değişik bilim dallarından farklı bir tarafı var. Kendi kendini doğuran bir teknolojidir. Şimdi bir bilgisayar, kendinden daha gelişmiş bir bilgisayarı yaratmak için kullanılabilir ama hiçbir otomobil kendisinden daha gelişmiş bir otomobili yaratsın diye kullanılamaz. O sadece binmek içindir.

 

Dolayısıyla iş bir noktada enteresan bir yere geliyor. Elektroniğin 2.dalgası bitiyor. 3.dalgada elektronik tek başına hareket edemez hale geliyor. İçerisine bir şeyler yazılması lazım. Adama bir şey söylemezsen adam onu yapamıyor.

 

Yazılım ile başlayan 3.dalga devrimi.

 

İşin enteresanı insanlığın 3.dalgasını yaratan, elektroniğin 3.dalgasıdır. Yani 3.dalgada elektronik ile insanlık tarihi buluşmuş. Bu sayede ortaya Hardware yani donanım, Software yani yazılım denilen iki yeni kavram geliyor. Bunlar üst üste biniyorlar. Bugün elektronik sanayinin büyük bir çoğunluğu Embeded sistem denilen yani gömülü sistem denilen bir sistem üzerine kuruludur. Embeded sistem dediğin şu: Bir tane elektronik devre var, tamam mı? Hiçbir şey anlam ifade etmiyor. Hiçbir şey de yapmıyor. Bunu üretiyorsun. İçine ne Software koyuyorsan o işi yapıyor. Şimdi bunu iki şekilde yapabilirsin. Bir, bir kereliğine dersin ki bu elektronik devrelerle ben şu işleri yapacağım. Mesela işte Adsl ile internete bağlanmak için bir modem yapacağım. Modem için gerekli Software’ı içine yüklersin ki ona genelde Firmware denir. O Firmware’ı yüklersin o işleri yapar. Ölünceye kadar da o işleri yapar. Ara sıra bazı parametrelerini değiştirebilirsin ama o işleri yapar. Bir başka versiyonu ise yine doğduğu zaman bir anlam ifade etmez ama içine yüklediğin her program sürekli değişir. Bu da bilgisayar mesela. Yani bir mikro işlemci, Micro Processor tek başına hiçbir şey ifade etmez. Ona bir komut vermezsen hiçbir anlamı yok.

Vereceğin komutlara göre işleri yapar, elektronik. İşte bu dediğim gibi 3.dalga bu insanlık tarihinden gelirken, buradan da elektroniğin 3.dalgası buluştular. İnanılmaz bir kıvılcım çıktı ortaya. Bu çıkan kıvılcımla dünya artık bağımlı hale geldi. Hem sosyal medya, hem sanayi. Bugün bilgisayarsız bir muhasebe departmanı düşünülemez. Bir bankacılık sistemi düşünülemez. Bugün elektroniği insanlığın altından çekersen insanlık çöker. Bugün elektroniğin içine girmediği bir araç yok. Bir kere uçak Full elektronik. Hızlı tren yapıyorsak elektroniğin sayesinde

 

Şimdi başka bir takım enteresan kavramlar var. Bu da çok önemli bir kavram. Bu da medikal elektronik. Az önce tarifini yaptığım 3.dalga, tıp bilimini derinden değiştirdi. Eskiden bir doktora gittiğin zaman elinde stetoskop arkanı dinlerdi, öhü derdin vs. teşhis koymaya çalışırdı. Şimdi doktor sana elini bile sürmüyor. Önce git bir Emar çektir, onu çektir, bunu çektir, EKG çektir. Raporlarına bakıyor, ona göre karar veriyor. Sana dokunmuyor bile. Şimdi dolayısıyla bu 3.dalga değildir de nedir?

 

Bildiğin gibi şu anda kullanılan cep telefonları 3G. 3rd Generation yani 3. jenerasyon. Dikkat edersen biz hep 3′e takıldık. Yani ne dedik baştan? İnsanlık tarihi 3 dalga. Elektronik tarihi 3 dalga. Cep telefonları da bir şekilde yani Celullar teknoloji dediğimiz yani hücresel haberleşme dediğimiz de 3 dalga. Gerçi bunun 4′ü çıktı. Bunun anlamı ne? 4G var şu anda.

 

Altyapı için Netaş’ın çalıştığını duymuştum. Siz neler söyleyeceksiniz?

 

Tabi, tabi. Birçok şey hazır. Yasal düzenlemeye ihtiyaç var. Ulaştırma Bakanı da geçenlerde beyanat verdi. Henüz Türkiye için erken, 3-4 sene sonra muhtemelen, dedi. 4G teknolojisi hazır yani hemen uygulamaya geçebilir. Orada amaç nedir? İnternette hız istiyoruz biz. 3G’deki hız bizi kesmez oldu. Bence birçok yerde yeterli ama kesmez oldu. Dolayısıyla 4G istiyoruz. Hız için istiyoruz.

 

Sizin pencereden Türkiye’nin teknolojik tarihi, telekomünikasyon, araç telefonu, GSM…

 

Komik bir şey ile başlayalım istersen. Ben doğduğum zaman rahmetli babam telefon abonesi olmak için müracaat etmiş. Bizim eve telefon geldiğinde ben Lise 2. sınıftaydım. Telefon o tarihlerde elektromekanik teknoloji denilen bir teknoloji ile yapılırdı ve genellikle Ericsson tarafından üretilen bir takım Ericsson Rotary santraller Türkiye’de devredeydi. Onu da nereden biliyorsun dersen, ben üniversite öğrenciyken, 3′e geçerken staj yapma zorunluluğumuz vardı. Bakırköy Telefon Santrali’nde yaptım stajımı. Berbat bir şeydi. Gürültüden içeride durulmaz. Tamamen mekanik elektroniğin neredeyse olmadığı bir düzenekti ve bu iş açıkçası 1982 senesine kadar böyle gitti. Çok enteresandır. Türkiye’de faks yoktu henüz. Teleks denilen garip bir alet vardı. Ondan şeritlere delik delinir, onla haberleşilmeye çalışılır. Dolayısıyla haberleşme çok kısıtlı olduğu için uluslararası ilişkiler de inanılmaz kötü. Türkiye’de ki birçok kural da öyle. Döviz taşımak yasak. Türkiye’nin dışa açılmasını engelleyen çok önemli faktörlerdi. 83 yılında Özal’ın başa gelmesiyle ki Özal da bizim meslektaşımızdır. Onun gelmesiyle Türkiye’de hedef sektörlerden biri haberleşme seçildi ki bence en isabetli kararlarından biri odur.

 

Buna haberleşme için 2.dalga diyebilir miyiz?

 

Türkiye için tabi ki diyebiliriz. 1.dalga Sultan Abdülhamit zamanında Türkiye’ye gelen telgraf ve telefon. Özal’ın patlattığı 2.dalga.

 

Ben biraz da Ptt Arla ile Netaş’ın kuruluşunu düşünmüştüm ama bu Crossbar santraller?

 

O zaten. Patlama ondan sonra oldu. Özal dedi ki, kardeşim bizim bu işi büyütmemiz lazım. Bunu yapabilmemiz için de telefon santraline ihtiyaç var. Telefon santrali olmadan bu iş olmaz. Onun üzerine şöyle bir şey yaptılar. Önce Netaş’a destek verdiler. Netaş o tarihe kadar elektromekanik santral olan Crossbar’lar üretiyordu ama çok yetersizdi açıkçası. Çünkü Crossbar santrallerin gelişme ihtiyaçları çok düşük.

 

Onun üzerine şunu yaptılar, Northern Telekom’dan, DMS santralları adı verilen elektronik santral teknolojisini Türkiye’ye getirdiler. Bu birinci çıkış oldu. İkinci çıkış Ptt-Arla, Teletaş oldu. Teletaş’a Alcatel’i ortak yaptılar. Alcatel de oraya sistem 12 denilen bir elektronik santral teknolojisi getirdi.

 

Ben o sırada da Fransa’ya çok gidip geliyordum. Fransa’da günün birinde, bir binada ilan. İlla gelin, Allah aşkına ne olur Fransız Telekom’a üye olun, diyor. Ya dedim bunlar manyak mı? Biz 12 sene beklemişiz, 15 sene bekliyoruz telefon abonesi olmak için bunlar yalvarıyorlar gel abone ol diye. Bu ne biçim iştir, dedim ya. Şimdi biliyorsun yalvarıyorlar, Allah aşkına telli telefondan konuşun, gerekirse sabaha kadar bedava olur falan filan. Cem Yılmaz bir tarafını yırtıyor orada. Dolayısıyla işin şekli ciddi olarak değişiyor.

 

Ağzımızdan salyalar akıyordu ev telefonumuz olsun diye. Ama Özal’ın bu vizyonu Telekomda bu 3.dalgayı yarattı. Bu Türkiye’de çok hızlandı. Birçok insanın evinde birden fazla telefon vardı. Neden biliyor musun? Diğerlerini satmak için. Çok para ederdi telefon.

 

Evet, öyle bir telefon piyasası varmış.

 

Tabi inanılmaz bir şeydi. Birdenbire o telefonlar milletin elinde kaldı çünkü başladılar herkese telefon çekmeye. Büyük bir süratle telefon santralleri kuruldu. İstanbul’da her iki yakada da telefon numaraları 6 haneliydi. Sonra birden bire patlayınca 7 haneye çıktı.O da yetmedi ondan sonra 9 hane oldu. 212 – 216 kavramı falan oldu. Bu numaraların değişimi ile telefon teknolojisinin gelişimi arasında müthiş bir paralellik vardı. Onu da izleyebilirsen eğer, yakalarsın.

 

Tabi bu hızla giderken, 1986 enteresan bir şey daha oldu. Yine Özal vizyonudur. Bu Özal’ın başta olduğu zamanlar. İşte Avrupa’da insanlar telefonda arabayla konuşuyorlarmış. Türkiye’de de olsun. O zaman tamam Türk Telekom henüz devletin elinde. Hatta Ptt o zaman daha Türk Telekom bile olmamış. İhale açtılar. Araç telefonu ihalesiydi bunun adı ve ihaleyi Nokia kazandı. İhaleyi Nokia kazanınca bize de NMT geldi fakat öyle bir NMT geldi ki, biz de o NMT’nin kullandığı frekanslarda başka bir takım uygulamalar olduğu için frekansları kaydırmak zorunda kaldık ve tamamen Türkiye’ye özgü bir araç telefonu çıktı ortaya. Dünyanın başka hiçbir ülkesinde çalışmayan sadece Türkiye’ye özgü bir sistem.

86′tan 89 senesine kadar da Türkiye’deki sistem şu: Arabanda telefon istiyorsan Ptt’ye müracaat ediyorsun. Ptt bu telefonları sana satmıyor. Konsinye veriyor, emanet yani.  Yeşilköy’de bir yer var. Arabanı oraya çekiyorsun. Arabanın bagajına montaj yapılıyorlar, kabloyu çekiyorlar. Şoför yerine bir tane ahize koyuyorlar. Bagajın kenarını deliyorlar oraya bir tane anten takıyorlar. Sonrasında sana da bir numara veriyorlar. O noktadan itibaren konuşmaya başlıyorsun. Tabi telefon senin değil. Her an vazgeçebilirsin ve telefonu iade edebilirsin. Kullanılan ekipmanlar da Nokia’dan geliyor. Nokia Mobira. Modeli de Mobira.

 

Para ödemeksizin mi?

 

Hayır. Para ödüyorsun ama cihaza para ödemiyorsun. Cihaz konsinye. Sadece konuştuğun parayı ödüyorsun.

 

Bu esasında, telefon haberleşmesi veya telsiz telefon haberleşmesi 1G’dir. Bunun adına 1G denir. Bu 1G’nin en büyük problemi şuydu, sistem analogdu ve telefonlar 5.5 kiloydu. Bunun cebe falan girmesi mümkün değil. Askısı vardı. Omuza asılır, yanda kocaman anteni var. İçinde 4 Amper saatlik eşek gibi bir akü var. Akü zırt diye biter. Dolayısıyla uzun süreli konuşmak mümkün değil. Çıtırtılı, pıtırtılı konuşmak söz konusu ve işin enteresanı Türkiye içinde geçerli. Türkiye dışında bir işe yaramıyor. O yüzden arabanın bagajına takılır beslemeyi arabanın aküsünden alır. Problem olmaz dolayısıyla 5.5 kiloyu da araba taşır. Bir problem olmaz. Şimdi o sırada söylentiler çıktı. Deniyor ki, Avrupa’da cebe girmiş artık bunlar. Cepte konuşuluyormuş. Küçülmüş iyice. Türkiye’de de olsun.

 

Söylenti var halk arasında işte cebe girmiş bu. Bizde de olsun. Tabi devlet takip ediyor bunu. Bunun üzerine çok enteresan bir şekilde devlet bir ihale çıkardı. Cep telefonu ihalesi bunun adı. Cep telefonu ihalesine işte bir takım firmalar katıldılar. Tam o sırada da telefon fuarı vardı. Fuarda da enteresan gövde gösterileri yapıldı.

 

GSM İhalesi

 

Bir takım firmalar teklif verdiler derken gazetelerde manşet çıktı. Devleti kandırıyorlar eski teknolojilerle diye. Çünkü Avrupa’da GSM çıkmış ve burada teklif veren firmalar GSM değil eski teknoloji bir şeyleri devlete kakalamaya çalışıyorlar. Allah’tan medya girdi devreye. Medya girince o ihale komple iptal edildi. Yeni ihale GSM olarak çıktı. GSM ihalesi 1993 senesinin sonbaharına doğru çıkmıştır ve birçok dev holding bunu ciddiye almamıştır. Şimdi kafalarını ordan oraya vurmakla meşguller. Bunlar işte Koç’u, Sabancı’sı, Doğuş’u falan hepsi kafayı oradan oraya vuruyorlar. Şimdi birçok ilgilenen firma oldu. O sırada biz Profilo’da çalışırken bir üçlü kurduk. Bu üçlünün bir ayağında Netaş var. Netaş altyapıyı kuracak. Teknolojiyi Motorola’dan alacağız. Terminal kısmında da Profilo olarak biz varız. Telefonları satacağız, servisini yapacağız. Servis işi de benim komutanlığımda yapılacak. Teknik tarafı tamamen benim. Biz dosyalar hazırladık ve teklifleri devlete verdik. Tam ihale sonuçlanmadan evvel bir tane yazı geldi bize Ulaştırma Bakanlığı’ndan diyor ki, Zeyilname. Zeyilname demek şartlara ek demek. Diyor ki, siz bu işi aldıktan sonra 500.000.000 dolar lisans parası ödeyeceksiniz. Haberiniz ola diyor.

 

500 milyon dolar?

 

500 milyon dolar.  Lisans parası ödeyeceksiniz, diyor. Şimdi ben patrona götürdüm bunu. Dalga mı geçiyorsun, dedi bana. Netaş’a dedik ki böyle böyle. Netaş dedi ki, valla benim Türk Telekom ile aramı bozmayın. Ben onlarla çok iyi işler yapıyorum. Ben bu parayı ödeyemem dedi. Motorola dedi ki, Türkiye’de ekonomik istikrar yok. Ben bu parayı hayatta vermem dedi. Onlar da çekildi. Biz ihaleden çekildik. Onun üzerine iki tane firma ihaleyi kazandı. Bunlardan bir tanesi şu anda bizim Turkcell dediğimiz, o zaman Çukurova Grubu’nun Ericsson’un ağırlıklı olarak ortaklığı olan bir grup kuruldu. Para verildi, KVK kuruldu. KVK üç tane arkadaşımızın soyadlarının baş harfleridir. Bilir misin?  Karamehmet, Kavala, Vargı.

 

Turkcell’in…

 

Bunlar Turkcell’in ortakları aynı zamanda. İşte terminal içinde KVK kurdular. Hala yaşıyor KVK biliyorsun ve bir operasyon grubu kurdular. Adına Turkcell dediler. Cell nereden geliyor onu söyleyeyim. Bu bir hücresel telefon sistemi, hücrelere ayrılarak bu iş yapılır. Frekansları tekrar tekrar kullanabilmek için. Teknik detayına girmeyeyim, o biraz farklı bir şeydir. Hücresel sistem dendiği için, hücrenin de İngilizcesi “Cell” olduğu için Turkcell’dir adı. Bunlar yanlış hatırlamıyorsam ilk kez Maslak’ta Spring East Plaza’nın 11.katında kuruldular ve orada ilk kadrosu 6 kişidir. Genel müdür dahil. Şimdiki Turcell ile kıyaslarsak inanılmaz.

 

2. ihaleyi de Teletaş kazandı. Teletaş’ta bir şebeke kurdu. Kurduğu şebekenin adı da Teknotell’dir. Simkart’ları çıkardılar. O zaman henüz Selocan falan yok. Turkcell’in öyle bir sembolü, simgesi yok. Turkcell yazan sim kartları çıkardı ve ilk kez bizi çağırdılar, davet ettiler. Maslak’tan bir otobüs kalktı. Otobüsün içinde 15 kişi falandık. Biri de bendim. Elimizde cep telefonları vardı ama hiç sim kartımız olmamıştı hayatta. Bize bir tane simkart verdiler ve konuşun dediler. Konuşmak bedava. Barbaros bulvarından Beşiktaş’a indik. Beşiktaş’tan sahil yolundan Ataköy’e gittik. Ataköy’de, Holiday Inn oteliydi şimdi Sheraton mu oldu? O deniz kenarındaki otelde bize çay ısmarladılar. Sonra aynı güzergahtan geri döndük ve yol üzerinde tabiri caizse alan testleri yaptık. Fikirlerimizi söyledik ve Türkiye’de ilk konuşan ekibiz biz. Yani Turkcell şebekesi üzerinden.

 

Normal telefon aranabiliyor muydu peki?

 

Tabi, tabi. Her yer aranabiliyordu. İlk kurdukları Gsm telefon santralini de Ataköy’de kurmuşlardı. Hatta orayı da gezdirmişlerdi bize. 532′li hatlarla ilk defa muhabbete başladık ve bunun üzerine Türkiye’de Turkcell işe başlamış oldu. Teknotell yani Teletaş ise 2 firma ile çalışıyordu. Santral kısmında Siemens, baz istasyonu kısmında da Alcatel ile… Fransız Alcatel ile çalışıyordu.

 

Simko’nun da olduğunu söylemişti?

 

Siemens işte sonuçta. Siemens, Simko aynı şey. Fakat bu Hybrid sistemle çok fazla baş edemediler. 500 milyon dolar konusu çıkınca, Siemens ben teknolojiyi sağlayan firmayım diğer operatörlere rakip olursam onlara teknoloji satamam, diyor vazgeçiyor. Bu arada Teletaş, ekonomik krize düştü ve konkordato ilan etti.

 

94 krizi sonrası mı?

 

94. Benim hani bu yaptığım Beşiktaş gezisi Şubat 1994′tür. Hatta elimde davetiyesi var Turkcell’in. Onu saklıyorum. Çok enteresandır. O davetiyeyi yayınlayan ve başımızdaki insan da o zamanki Turkcell’in Pazarlama Müdürüydü. Sonradan Telsim’in de Genel Müdürü olmuş bir vatandaştır. Arkadaşımızdır ayrıca. Konkordato ilan etti ve ben bu işi yapamayacağım, dedi. Ondan sonra bir uyanık gitti bunların hisselerini affedersin ölmüş eşek fiyatına aldı. Bu adam da Cem Uzan.

 

Evet. Dolayısıyla Tekno Tel olan şebekenin adını Telsim olarak değiştirdiler. Merkezi de Mecidiyeköy’de, Ada Bank’ın üstüne aldılar. İşte o tarihte de soyadı Dağdeviren’di galiba adamın. TRT Televizyon Daire Başkanı da Genel Müdür olarak atadılar. Kendi başlarına işi yapmaya çalışıyorlar. Tabi olaya 1-0 yenik başladılar çünkü Turkcell zaten vitesi takmıştı onlar yola çıkarken. Sonra bunu yakalayabilmek için değişik değişik işler yaptılar. Kıbrıs şebekesini kimseye haber vermeden irtibatlandırdılar. Onlara ceza verildi. 6 ay süreyle abone alamadılar, Erbakan’ın Başbakanlığı sırasında. Bir ara böyle garip şeyler oldu. GSM tarihini sorarsan onu ayrıca anlatırım. Ben çünkü içinde yaşadım. Sonuçta uzun süreler bunlar oldu. Teknolojide enteresan bir gelişme oldu. Başlangıçta insanlar konuşma için böyle bir şey istiyordu ama bir müddet sonra internet çıktı ve Data transmosyonu devreye girdi. Data alışverişi. Böyle olunca GSM sistemi yetersiz kaldı. GSM yetersiz kalınca dendi ki, biz burada Data’ya dönelim. Bir teknolojik gelişme yaşandı. Bu teknolojik gelişme GPRS’tir. General Packet Radio Service.

 

Bu Wap teknolojilerinin…

 

Wap. Wap ile beraber Gprs gelmiştir. Gprs iletişim teknolojisinin ismidir. Wap’ta Web’in karşılığıdır. Yani Wireless Web’e Wap denir. Wireless Access Protocol demek. Bunun sonucunda da GPRS çıktı. GPRS’te çok komik bir hız söz konusuydu. Yani 75 Kb Per Second böyle komik bir hız.

 

Biraz geri dönelim. Zeyilnameyi hatırlıyor musun? 500 milyon dolar istemişlerdi. İşte iki tane firma bunu aldı. 500 milyon dolar, pamuk eller cebe. Ödeyemediler. Niye ödeyemediler? Çünkü mevzuat müsait değildi. Devlet bu parayı onlardan alamadı çünkü neye istinaden alacaklar. Kanun yok. Bunun meclisten çıkması epey bir zaman aldı. Çünkü geciktirdiler. Dolayısıyla bunlar 500 milyon doları zaten devlete ödediklerinde çoktan paraları kazanmışlardı. Fakat devlete bu tatlı geldi. Bu iki operatör de 900 Mhz üzerinden işlem yaparlar. Dedi ki, ya bu iyi para. 1 milyar dolar geldi. Tam da enflasyonun önünün kesilmesi gereken zamanlar. Ya yeni bir operasyon daha yapalım. Bir ihale daha çıkaralım. O zaman uluslararası standartlarda 1800 Mhz bandı açılmıştı. Bunu açalım, dediler. İhale açtılar. Bu sefer 1. ihalede, arkadaş biz bu treni kaçırdık diyen bütün o grupların hepsi uyandılar.

 

Harıl harıl çalışmaya başladılar. Ben de kısa bir süre Koç Grubu’nun asistanlığını yaptım o arada. Nakkaştepe’de bir grup kurulmuştu. 30 küsur mühendisten ve bunlar harıl harıl çalışıyorlar. İhale hazırlıkları. İhale açıldı. Hepsi girdi.

Koç mesela lisans bedeli olarak 800 milyon dolar teklif verdi. 7 firma. Ortaya tam 2.5 milyar dolar aktı. Bu, İş Bankası, Tim ortaklığı. Firmanın adı İŞTİM.

 

Tim?

 

Telecom İtalia Mobile.

 

O Aria?

 

Diğer firmaların hepsi kusura bakma 2,5 milyar dolar altına biz giremeyiz ,hadi bize eyvallah dediler. İŞTİM bu işi tek başına aldı. 1800 Mhz’i. Devlete de 2.5 milyar dolar borçlandı. Fakat kardeşim kimse gidip bunlara abone olmuyor. O arada devlet bunun tadını alınca Türk Telekom’u satmaya karar vermiş. Türk Telekom değerini arttırmak için bünyesinde bir GSM operatörü daha kurdu. Devlet memurlarını buna bedavadan abone yaptı.

 

Bu Aycell miydi?

 

Aycell. Abone yaptı ve aralarında da bedava konuşturmaya başladı. Birdenbire Türk Telekom’un değeri, içine de bir Wireless operatör geldiği için arttı ve bu değeriyle birlikte satmaya karar verdiler. Ondan sonra da enteresan bir şey oldu. Aria kurulmuştu. 2.5 milyar dolar para vermişlerdi ama 1 tane abone bulamıyorlardı. Kimse oraya abone olmuyor.

 

İtalyanlar da ayağa kalktı. Biz bu parayı niye verdik arkadaş, diye. Parayı geri almaları gözükmüyor. Derken enteresan bir şey oldu. Sinyor Berlusconi Türkiye’ye geldi. Ne alakası varsa. Bir baktık ki Aycell ile Aria’yı birleştiriverdiler. İkisinin de baş harfi A olduğu için A ve A oldu. Avea kuruldu. Böylece yeni bir nur topu gibi operatörümüz oldu. Aycell ile Aria’nın ortaklığıdır bu. Dolayısıyla çok ortaklı bir şirkettir Avea ama Türk Telekom’un da ciddi bir ortaklığı var içerisinde.

 

Şu anda Türkiye’de de bugün abonesi olan 60 milyon küsur kişi var. Yani neredeyse yeni doğmuş çocuğun bile cep telefonu olacak. Yani öyle bir düzenin içerisindeyiz. Şimdi bu Türkiye tarihi için çok önemli bir kavram olmakla beraber aslına dünya tarihi için de çok önemlidir. Çünkü başta söylemiştim hatırlarsan araç telefonunda, 1G’de her ülke kendi sistemini geliştirmişti. Bir ülkeden diğerine geçerken bunun kullanılması mümkün değildi. Adamın biri şuna benzetiyor: Almanya’dan Mercedes ile yola çıkıyorsun, Fransa sınırına geliyorsun, Mercedes’i kapatıyorsun, Citroen’e binip yola devam ediyorsun. Böyle şey olur mu? Ama telefonda böyleydi.

 

Onun üzerine Avrupa dedi ki, kardeşim biz kendi sistemimizi kuralım. Öyle ki bir müddet sonra paramız ortak olacak, Euro’ya geçeceğiz, şu olacak, bu olacak bir ortak sistem kuralım ve bu sistem her ülkede aynı olsun.

 

Bir ülkeden öteki ülkeye geçtiğimiz zaman telefonları değiştirmek zorunda kalmayalım düşüncesiyle doğmuş bir ortak Avrupa fikridir GSM. Yani dünya ile bir alakası yoktur. CEPT denilen, “Comite De Europeen Post Et Telecommunucation.” Fransızca bir laftır bu. Bu kuruluş, mühendislerden oluşan bir grup kuruyor ve GSM’in ilk temellerini atıyorlar. 1986′da ilk denemelerini yapıyorlar.

Bunların deneme yaptıkları, seçtikleri sistemlerden bir tanesi çok başarılı bulunuyor. İlk denemeyi Paris’te, sonra Madrid’te yapıyorlar. İlk kullanan ülke de Almanya. Neden Almanya dersen bir teknolojide çok hassaslar, iki çok paraları var. Çünkü ilk çıkan cep telefonları yaklaşık 2000-3000 dolar civarında. Yani dolayısıyla olay Almanya’da başlıyor. Sonra yayılmaya başlıyor. Avrupa’da Roaming denilen, bir ülkeden diğer ülkeye geçtiğin zaman, konuşmaya devam edebilme özgürlüğü devreye giriyor. Sistem dijital. Çok da net konuşulabiliyor. Ses kalitesi çok daha iyi ve insanları çok etkiliyor. Bu bir ortak Avrupa projesidir. Çok enteresandır, Avrupa daha Euro konusunda bile işbirliğinde bulunamamışken GSM konusunda işbirliği yaratılmıştır ve tüm dünya çapında, bütün dünyanın mutabık olduğu teknolojik ilk projedir bu.

 

Çok enteresandır. Bunun üzerine ilk defa ortaya bir ülke çıkıyor. Bu ülke de alakasız bir ülke. Avusturalya. Diyor ki, ben çok beğendim bunu, ben de isterim. Diyorlar ki, bu Avrupa sistemi. Ben de isterim, diyor çünkü İngiliz etkisi var onda. İngiltere’nin çok önemli bir operatörü var. Vodafone’dur o. Yani ilk GSM operatörlerinden birisidir. Buraya da bulaştı biliyorsun. O gidiyor, Avusturalya’da ilk, Avrupa dışı şebekeyi kuruyor. Ondan sonra işte yavaş yavaş bu sistem yayılıyor. Amerika şöyle bir bakıyor. Ben Amerika’yım, Avrupa teknolojisini kullanmam. Kendileri bir sistem yapmışlar ama Amerikan sistemi, Avrupa sisteminden kötü. Bir de Avrupa’dan, Amerika’ya gelen çok vatandaş var. Cep telefonlarını kullanamıyorlar orada. Onun üzerine biraz önce söylemiştim 900 ve 1800 Mhz bantlarını kullanarak, Amerika bunu değiştirdi. 1900 Mhz’de yeni bir bant açtı ama teknoloji aynı teknoloji. Dolayısıyla Gsm’i Amerika’da adapte etmiş oldu. Gsm sistemi şu anda Amerika’da da çalışıyor. Yani tam global oldu. Şu anda bunun kullanılmadığı çok ender yerler var. Gsm Association’ın bir Web sitesi var. Orada Covarage Map’ler var yani dünya kapsama haritaları.

 

İşte bir Sibirya kalmış, bir Antarktika kalmış. Sahra Çöl’ü falan kalmış. Onun dışında neredeyse dünyanın her yerinde Gsm ile konuşulur hale gelmiş. Onun için de gerçekten dünyayı kapsayan büyük bir proje oldu. 3G ile beraber zaten Data haberleşmesi de devreye girdi. Dolayısıyla çok büyük bir itici güç oldu bu. Elektronik için de itici güç oldu çünkü elektroniğin ortaya çıkabilmesi için aplikasyon gerekir. Aynı şey mesela şunda da gereklidir. Sen 3G’ye geçiyorsun ama 3G’yi insanlar ne için kullanacak ki? Eğer Facebook olmasa, Twitter olmasa, aplikasyonlar olmasa, iPhone aplikasyonları olmasa, Android aplikasyonları olmasa 3G ne işe yarar?

 

Peki internetle, cep telefonu gelişimi beraber mi yürüdü?

 

Hayır. Önce internettir.

 

Cep telefonundan önce mi?

 

Tabi internet çok çok öncedir.

 

Telekom mu? İnterneti Türkiye’de kim kurdu?

 

İnternet esasında telefon santrali gibi bir şey değil çünkü teknoloji çok farklı. Şimdi şöyle konuşayım. En önemli farkı şu, telefon abonesi olmak için senin evine kadar bir tel çekilmesi lazım ve telefonla konuşurken o tel tümüyle sana ait. Başkasının teli değil. İnternet öyle bir şey değil. İnternette ortada bir internet Backbone denilen bir sistem var. Senin IP adresin var.

Kullandığın zaman IP adresin senin, kullanmadığın zaman senin değil. Dolayısıyla orada bir komünizm var aslında. Ortak kullanılıyor sistem. Dolayısıyla internet Backbone’u kuran tabi ki Türk Telekom. Şu andaki internet Backbon’u %90 sahibi de Türk Telekom. Diğerleri onu kullanıyorlar

 

Nasıl girecekti? İlk önce Dial-Up modem çıktı. Dial-Up modem nedir? Bizim bugün bilgisayarlarda bir Dial-Up modem girişi vardır. Bir telefon numarası çevrilir. Belli bir Server’a bağlanırsın. O Server’dan bap bap diye düdük sesi gelir. Onu yakalar yakalamaz bizim bilgisayar bir ses çıkarır. Karşılıklı el sıkışılır. Hand Shake denir ona.

 

Doğru, onu hatırlıyorum.

 

Dolayısıyla onlar Hand Shake ile karşılıklı bağlanır. Dolayısıyla internete öyle girilirdi ve bağlı kaldığın sürece Data gönder, gönderme parayı ödersin. O yüzden internetten çıkar çıkmaz hemen hattı kapamak gerekir.

 

Pahalıydı internet. İnternet kafelerde bir saati 10 lira civarıydı, hatırlıyorum.

 

Şimdi buna Dial-Up bağlantı denirdi. Dial-Up numara demek. Numara çevrilerek yapılan bağlantı. O sistemi Adsl kurtardı. Adsl de Asymmetric Digital Subscriber Line demek. Bu kurtardı. Ben de o teknoloji ile ilk defa İngiltere’de karşılaştım. British Telekom’un, Winchester tesislerinde bir video konferansına gitmiştim. Adam orada ilk defa bize internet üzerinden Jurassic Park’ı seyrettirdi. O zaman Jurassic Park ilk defa çıkmıştı ve internet üzerinden seyrettik. Dedik ya buna çok para verilir. Bununla uğraşılır mı? Çünkü film 2 saat sürüyor. Dediler ki, böyle bir şey değil. Burada başka bir teknoloji var. İlk defa orada gördüm ben.

 

Peki, Adsl bir yazılım artı donanım başarısı mıdır? Yazılım başarısı mıdır?

 

Yazılım artı donanımdır. Burada da aynı. Science, Technology, Engineering. Aynı bu var. Sonra işte adsl şöyle bir şey: Gerek telefon santrali, şimdi de sokaklara koyuyorlar, kutular var ya. Üstünde bazen yazar, bu DSLAM denilen bir teknoloji geliştirdi. Digital Subscriber Line Access Module demek. Line Access Module, hat erişim modülü demek. Bu bir teknolojidir. Hardware ve Software içerir. Dolayısıyla bizim telefon hattımızın bir ucunu telefon santraline bağlarken diğer ucunu da aynı hattı DSLAM’a bağladılar. Dolayısıyla aynı hattan hem telefon ile konuşabiliyoruz hem internete bağlanabiliyoruz. Böyle enteresan patlayan bir teknoloji.

 

Yani aynı hattı iki amaçla kullanıyoruz. Bu DSLAM’de sonuçta insanlık tarihinde önemli kavşaklardan bir tanesidir, Adsl. Bu sayede zaten insanlar evlerinde telefon var kolaylıkla internete erişebilir oldular. Ama dikkat et Wireless henüz değil. Şimdi Wireless’ta, GSM’de dediğim gibi 2.5 G ile girdi devreye ama bu da bizi kesmedi.

 

Siz bir dönem Profilo’da çalışmışsınız, Profilo hikayesinden bahsedebilir misiniz biraz?

 

Profilo %100 yerli firmadır. Jak Kamhi’nin seneler evvel kurduğu bir şirket. Jak Kamhi hala hayatta. Allah uzun ömür versin, eski patronlarımız. Şimdi Cevahir iş merkezi var ya eskiden orası otobüs garajıydı. İETT otobüslerinin olduğu bir garajdı.

 

Evet, hatırlıyorum sanki.

 

Orası metal konstrüksiyon enteresan bir binaydı. Jak Kamhi prensip itibariyle bir inşaat mühendisidir. İlk yaptığı iş o. Esas işi de metal konstrüksiyon inşaat. İşte metal olunca, Türkiye’de de o tarihlerde buzdolabı falan çok yapılmıyor. Yurt dışından geliyor hep. İlk yatırımı yapıyorlar. Mecidiyeköy’de şu anda Profilo İş Merkezi var ya, alışveriş merkezinin olduğu yerde buzdolabı fabrikası kuruyor. Yanına sonradan çamaşır makinası ilave ettiler, 1980′lerin başında. Sonra onları aldılar Çerkezköy’e taşıdılar.

 

Onlar mekanik miydi?

 

Elektrik, işte içinde motor var. Elektrik ve mekanik karışık. Ondan sonra, onları gönderince şimdi alışveriş merkezinin olduğu yere elektronik fabrikası kuruldu. Televizyon üretmeye başladılar. Sonra renkli televizyonlar döneminde renkli televizyon üretmeye başladılar. Sonra onu da Çerkezköy’e taşıdılar. Çünkü orası sanayi teşvik bölgesiydi. Oraya fabrikalar kurdular. Orası boşaldı. Boşalınca da oraya alışveriş merkezini yaptılar. Sonra beyaz eşya grubunu, Bosch’a sattılar. Şu anda Bosch var ama Profilo’nun da ortaklığı var.

 

Kaç senesinde sattılar Bosch’a?

 

94-95

 

O da kriz sonrası bir karar mıydı?

 

Evet. Yani o esasında şöyle bir karardı: Bosch, Türkiye’de çok iyi bilinen bir markaydı ve Türkiye’de bir partner arıyordu. En büyük kavga da biliyorsun, Arçelik’ledir. Arçelik, Türkiye’de çok dominanttır. Dolayısıyla Bosch markası ile Arçelik’e savaş açtılar. Bosch hem iyi bir partner bulmuş oldu. Sonra elektronik fabrikasını satmak istediler ama elektronik öyle bir hızlı gelişiyor ki alıcı çıkmadı. O yüzden de iflas etti.

 

Elektronik ile ilgili ne üretiyordu?

 

Televizyon ana üründü ama LCD panel çıkınca ayak uyduramadılar ona. Kafa üstü gittiler. Çünkü tüplü televizyon üretiyorlardı. Telefunken, Saba marka ve Profilo markasıyla üretiyorlardı.

 

Profilo’nun Telekom ile ilişkisi neydi?

 

Şöyle aslında, Jak Kamhi’nin oğlu Cefi Kamhi, bir arada milletvekilliği de yapmıştı. Onun savunma gereçleri sanayi diye bir firması vardı. Bir de Telsantaş diye bir firma vardı. O, Profilo’nun bünyesindeydi. Telekomünikasyon sanayinin kısaltılmışıdır. Ben askerden sonra Telsantaş’ın Üretim Müdürü olarak işe başladım. Bu demin anlattığım araç telefonu işini, Cefi Kamhi’nin şirketi buldu. SGS buldu. Dolayısıyla ben bir süre her iki firmada çalışmaya başladım. Benim için iyiydi çünkü iki tane maaş alıyordum. Gayet iyi gidiyordu. Sonra baktılar ki benim yüzümden bu adam bir orada, bir orada. Bu iki şirketi birleştirelim dediler. Sonuçta iki şirket birleştirildi. Telsantaş yok edildi. SGS bünyesine geçtik hepimiz. Şimdi ben 97 senesine kadar SGS’de çalıştım.

O arada işte bizim Cefi Kamhi milletvekili oldu. Tansu Çiller’in kontenjanından. O sırada işte Bosch’a satmışlardı. Babası para vermiş ona bilmem kaç milyon dolar. O da yanlış hatırlamıyorsam birkaç milyon dolarını Doğru Yol Partisi’ne hibe etti ve milletvekili seçildi. Sonra da iyi halt ettim, dedi bana. Yanlış yaptığını kendi de kabul etti. Tabi o arada firmanın başı da gitti. Motorola Türkiye’de sıkıntıya düştü. GSM pazarı aldı başını gitti ve şirketin içerisinde idari boşluk oldu. Şirket kötü duruma düşünce benim başıma çok enteresan bir şey geldi. Orada Motorola için ben servis teşkilatı kurmuştum zaten Türkiye’deki mobil telefon servis teşkilatını ilk kuran adam benim. Bu araç telefonu zamanında kurmuştum. Olayı biliyorum. Motorola geldi bana dedi ki, daha doğrusu ondan evvel Güray geldi dedi ki, ya sen ne yapıyorsun Profilo’da? Gel seninle şirket kuralım, dedi. Modeksan’ı kurduk. Bunu kurduktan sonra bir sene kadar cep telefonu pili gibi bir şeyler üretmeye çalıştık. Ondan sonra Motorola, Profilo’yu bıraktı. Bu servisi kim yapacak, diye aramaya başladı. Beni buldular. Dediler ki, bu işi sen yapar mısın? Dedim ki hazır kurulmuş firmamız var, yaparız. Onun üzerine Motorola servis işini Modeksan’ın üzerine aldık. Kurduk işte o Beş Yol’daki yeri. Bilirsin onları. Orayı 99′da açtık. 2007′ye kadar 8 sene gayet güzel götürdük.

 

Hala bu servis sektörü devam ediyor mu?

 

Servis sektörü devam etmez. Neden biliyor musun? Çünkü akıllı telefonlarla tamir işi bitti. Tamir işi daha ziyade Software müdahaleli oluyor. Tamam mı? Dolayısıyla o da zaten merdiven altında yapılan bir iş haline geldi. Üretici firmaların desteğiyle iş yapmak da artık mantık dışı olmaya başladı. Öyle değil de farklı bir katma değerli, başka işler yapabilirdik. Şu anda mesela çok arkadaşım var benim. Android aplikasyonu geliştiriyorlar. Bunları satıyorlar. Oturdukları yerden 2-3 mühendis ile dünyanın parasını kazanıyorlar.

 

Modeksan’ı bırakınca benim geçmişimde bir üniversite vardı, dedim o üniversiteye geri döndüm.

 

Üniversite gençliğini nasıl buluyorsunuz?

 

Şimdi tabi yetişen yeni jenerasyon ki ben içindeyim, üniversitede çocuklara bakıyorum. Onlar henüz işin tam bilincinde değiller. Arada derede kalmış vaziyetteler. Çünkü öğretim teşkilatı henüz 2G. Tamam mı? Dünya aslında bir şok yaşıyor. Türkiye bu şoku daha derinden yaşıyor. O da şu: Şu anda eğitim veren kişilerin çoğu 2. dalgaya göre eğitilmiş ve yetiştirilmiş kişiler, biz dahil. Şimdi 3G tarafından eğitilmiş ve yetiştirilmiş kişilerin öğretmen olduğu düzen içerisinde neler olabilir bunu senin takdirine bırakıyorum. Çünkü bugün ders veren profesör dediğimiz insanların çoğu öğrenciyken bilgisayar yoktu.

 

Ama tabi 2G jenerasyonunun çok iyi bir tasarım ve yaratıcılık tarafı var.

 

Var ama o bir denge aslında. Şöyle bir denge, şimdi yaratıcılık ve tasarım tarafı tamam, aradaki destek ne?

 

Dolayısıyla bu kafa yapısına biraz daha arkadan 3G desteği geldiği zaman işte mucizeler orada yaratılıyor. 1. sınıflara ders veriyorum, elektrik elektronik mühendisliği dersi. Önce mühendisin tanımını yapıyoruz. Ben onlara şöyle bir tanım yapıyorum. Elektrik mühendisliği, elektronları gütme sanatıdır. Biz birer çobanız ve iyi güdülen elektronlar harikalar yaratır şeklinde bir motivasyon ile başlıyoruz işe. Gerçekten de öyle. Her tarafımız harikalarla dolu. Çoğu elektronik ürünü şeyler ve özellikle öğrencilerin bu anlamda bunun bilincine varmaları lazım.

 

Çünkü onlar 3G’nin, 3.dalganın içine doğuyorlar. 3.dalganın içerisinde ne yapmak istediklerini 2G çocukları onlara öğretemez. Onlar biraz kendi kendilerine öğrenmek zorundalar ve bu imkan var. Neden? Çünkü ellerinde internet denilen inanılmaz bir Tool var ve bu Tool’u kullanarak kendi başlarının çaresine bakacaklar.

 

Peki Sinan Bey, çok teşekkür ediyoruz. Son bir şey eklemek ister misiniz?

 

Ben teşekkür ederim.

 

 

Söyleşi Tarihi : 5 ‎Şubat ‎2014

Relatived Posts
Melih Ödemiş Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Prof. Dr. Duran Leblebici Söyleşisi ( 28 Dec,2016 )
Hakan Altınay Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Sinan Orallı Söyleşisi ( 13 Apr,2017 )
Ali Sina Kumcuoğlu Söyleşisi ( 23 Oct,2015 )
Written by