Büyük Sıçrama Blog

Turan Erdoğan Söyleşisi

 t-erd

               

Biz şunu söylüyoruz, elektronik sektörünün stratejik bir sektör olduğunu, hakikaten stratejik öneminin haiz olduğunu ve bunun da hani artık ülkeler bazında, artık olay çok büyük, ülkeler bazında özel destek programlarıyla desteklenmesi çok önemli. Hani seçici olalım, diyoruz. Şimdi teşviki yaydığınız zaman maalesef etkisi azalıyor ama elektronik sektörü kadar doğurgan, elektronik sektörü kadar stratejik bir sektör inanın benim aklıma gelmiyor. Neden, çünkü bugün savunma sanayinden, elektrikli otomotivden, her türlü tarımsal sanayide bile artık elektronik sektörü mevcut. Yani çok öne çıkıyor. Neden, çünkü internet her yerde ve internete erişimi sağlayan akıllı cihazlar dediğimiz Smart Device’lar önümüzdeki 20-30 yılın en büyük devrimsel üretim araçları olacak. Yani biz diyoruz ki, dijital çağ, dijital devrim, nasıl ki bir buhar devrimi yaşamışsa insanlık, Avrupa, buhar devriminden sonra makineler, trenler, arabalar çıktıysa, artık dünya dijital bir devrim yaşıyor. Ve dijital devrimi biz Vestel ve hatta Türkiye olarak ıskalamamalıyız. Ve neden, çünkü diyeceksiniz ki artık dijital dünyada her şey yapıldı, internetler, cep telefonu… Hayır. Dijital devrimin daha inanın çok başındayız. Başında olduğumuz devrimi de kaçırırsak, önümüzdeki 50 yılı kaçırırız.

 

Vestel bildiğiniz gibi 1984 yılında Vestel Ferguson olarak kuruldu, İngiliz iş birliği ile. Fakat daha sonra Ferguson’la yollar ayrıldı. Firmamız tek başına devam etti. Tabi o yıllarda daha elektronik sektörünün ve televizyonun, renkli televizyonların yeni yeni kullanıldığı dönemler. Ve hatta televizyon şasesi yapmak bile o günler için çok zordu. Firmamız da ilk kurulduğunda televizyon şaseli ile ilgili tasarımları teknoloji Know How olarak yurt dışından temin etmişti. Ama bizim firmamız çok kısa sürede kendi yerli şasesini üretmek için girişimlere başladı. Çünkü şunu anlamıştık ki o dönemlerde eğer kendi orijinal şasenizi, televizyon beyni dediğimiz televizyonun ana kartını kendiniz tasarlayıp üretemezseniz, ihraç etme şansınız yoktu. Dolayısıyla biz o yıllardan itibaren Vestel olarak Ar-Ge’ye ciddi bir önem verdik. Ar-Ge yapılanmamız o dönemlerde başladı ama esas Vestel’in büyümesi 1994 yılında Zorlu Holding’e geçmesinden sonra oldu diyebiliriz.

Peki şimdi görüyoruz ki büyüme yolunda büyük mücadeleler de olmuş. Bir Anti-Damping süreci yaşanmış. Bu nedir acaba?

O yıllarda Türkiye’de televizyon konusunda ciddi bir teşvik de vardı. İhracat teşvikleri kondu. Bunun da etkisi olarak Türkiye’deki televizyon üreticileri, başta bizim firmamız olmak üzere Avrupa’ya ciddi bir televizyon ihracatı gerçekleştirdiler. Bu ihracatlar tabi orada pazardaki kurulu bazı firmaları rahatsız etti ve bir Anti-Damping şikayeti geçirdik fakat sektör olarak biz hakikaten iyi mücadele ettik.

Özellikle o zaman sektörün önde gelenleri Vestel, Profilo ve Tera olarak defalarca Brüksel’e giderek savunmamızı yaptık ve Türkiye’ye karşı açılan bu Anti-Damping tezlerini hep birlikte çürüttük. Ondan sonra da zaten Türkiye’de televizyon üretiminin ve televizyon ihracatının önü açıldı. Ve daha sonra 91-92-93’lü yıllarda bu büyüyerek devam etti. Hatta bir ara Türkiye’den Avrupa’ya giden televizyonların oranı Avrupa pazarının neredeyse %60’ını oluşturuyordu, Türk üreticileri pazarı kontrol eder hale geldiler. Yani bu dönüşüm çok hızlı oldu. Biz kendi şasemizi bile dizayn edemez bir durumda iken, ki burada da gururla söylüyorum bizim firmamız renkli televizyonda kendi şasesiyle ilk ihracatı başlatan firmadır. Kendi şasemizi bir an evvel Ar-Ge’ye önem verip geliştirdik ve ondan sonra sektör bağımsızlık elde etti. Ve öyle zamanlar oldu ki hakikaten Türkiye’deki televizyon sektörü Avrupa pazarının %60’ını kontrol eder hale gelmişti.

97-98 yılları arasında Türk televizyon üreticileri Avrupa’da çok ciddi bir pazar payına ulaştılar. Avrupalı televizyon üreticileri teker teker sahneden silinmeye başlıyorlardı. Ve bunun yerini de hızlı bir şekilde Türk televizyon üreticileri doldurdu. Türkiye’de daha 90’lı yılların başına kadar yurt dışından gelen, Almanya’daki çalışan vatandaşlarımız, Avrupa’daki çalışan vatandaşlarımız Türkiye’ye televizyon getirirlerdi. Türkiye’ye gelirken veya kesin dönüş yapan kişiler mutlaka televizyon ve müzik setleri getirirlerdi ama artık öyle bir hale geldi ki yani Türkiye’den televizyon tam tersine Avrupa’ya ihraç edilen en önemli ürünlerden bir tanesi olmuştu. Bu da özellikle tüketici elektroniği sektöründeki değişimin ne kadar hızlı olduğunu ve Türkiye’nin ihracat potansiyeline ve cari açığına ne kadar pozitif yönde etki ettiğinin göstergesiydi.

Daha sonra, tüplü televizyonlardaki bu başarıdan sonra bildiğiniz gibi o zaman LCD ve LED televizyon dönemine girildi yani düz panelli televizyon dönemine girildi. Sektördeki bazı firmalar buna uyum gösterirken bizim firmamız buna çok hızlı bir uyum gösterdi. Çünkü buna ciddi bir hazırlık yapmıştık, geleceğini biliyorduk, Ar-Ge’mizi de ona göre ayarlamıştık. Bazı firmalar daha az uyum gösterdi ve o anda o tüplü televizyondan LCD televizyona geçişte Türk üreticileri olarak biraz Avrupa’da bir pazar kaybına uğradık ama daha sonra yani yaptığımız o geliştirmelerle bizim firmamız bu konuda açığını kısa sürede kapattı. Avrupa’da tek başımıza gene LCD veya sonra LED pazarının da gene %20’sini yakaladık.

Peki 2005-2006’lar gibi bir yatırım konuşulmuş, üzerinde anlaşılamamış mı?

Panel yatırımlarından bahsediyorsunuz sanırım. Panel yatırımı üç milyar dolar civarı, çok ciddi ve büyük bir yatırım. Biz gene, bir yabancı ortak ile 2003 yılında böyle bir panel yatırımına, Cell yatırımına girmeyi arzu ettik.

Fakat o zamanki teşvikler bizim yabancı ortağımızı tatmin etmedi. Çünkü yüksek teknoloji olan bir yatırım olduğu için dünyanın her yerinde o fiyatlara %30’lara varan nakit teşvikler almışlardı. Maalesef o zamanlar bizim yatırım mevzuatımız müsait değildi. Daha çok vergi muafiyetleri veya arsa tahsisi gibi sınırlı sayıda teşvikler vardı. O zaman o yatırım teşvikleri bizim yabancı ortağımızı tatmin etmedi. Fakat daha sonra tekrar bu gündeme geldi. Halen de gündemde. Yani televizyonun en önemli parçası tabi ki panel. Bu panel yatırımının biz Vestel’de Cell’den modüle geçen aradaki bütün ürünleri biz yapıyoruz .Şu anda, panel arkası Back Light’ını, bütün o filtreleri, mekanik parçaları ve elektronik parçaları biz monte eder hale geldik. Bu aslında panel üretiminin aşağı yukarı %30’uyla %40’ı arasındaki değerin de Türkiye’ye getirilmesi demekti. Ama tabii Cell gene en büyük yatırım. Cell, yani esas likit kristalin içine oturtulduğu kısım. Cell zaman zaman gene bugün yatırım gündeme geliyor. Ama bu yatırım teşvikleriyle ilgili biliyorsunuz hükümetimiz yeni bazı uygulamalar yayınladı ve büyük ölçekli projelerde de özel teşvikler verileceğini söyledi. Belki tekrar gündeme gelmesi söz konusu olabilir.

Analog televizyondan, dijital televizyona geçiş dönemi… 1990’da Milliyet’in bir tam sayfa haberinde Vestel’den, SMT teknolojilerine geçişten bahsediyordu. 90’lar dönemini biraz açabilir miyiz?

Tabi. Şimdi 90’lı dönemler tüplü televizyonun hakikaten sıçrama dönemiydi. Sadece Vestel’de değil, diğer Türk firmaları da, sektör de buna hızlı bir uyum sağladı. Öncelikle analogdan dijitale geçişin ilk izlerini biz o zamanlar gördük. Bununla ilgili Türkiye’de ilk dijital televizyonu da biz çıkarttık. Ama alt yapılar daha buna uygun değildi. Bazen çok erken olmak da çok iyi sonuçlar vermeyebilir. O işte Picture and Picture’lı dijital şaseler yapıldı. Onlardan sonra tabi yayınla alıcı arasında bir uyum olması lazım. Bazı sorunlar yaşandı. Ama bunlar dijitalin çok hızlı devreye girmesiyle aşıldı. Özellikle SMT (Surface Mount Teknolojisi) çok hızlı gelişti. Klasik komponentlerden SMT’ye geçiş hızlandıkça üretim kabiliyeti arttı. Biz o zaman, otomatik, saatte 4 bin adet dizgi yapabilen makinalardan, çok hızlı bir şekilde bugün saatte 100 bin adet dizgi yapan makinalara geçtik. Ve neredeyse şu anki televizyon şasesindeki bütün kompanentler artık%98’i, %97’si SMT haline geldi. Hala işte bir takım konnektörler, bir takım Tuner gibi büyük parçalar kaldı. Onlar bile artık, çip tüner oldu ama SMT halinde değil. Yani SMT’ye çok hızlı bir şekilde geçiş, televizyonun üretim kapasitesini arttırdı.

Peki, dijital televizyon Vestel tarafından 90’lı yıllarda tasarlandı diyebilir miyiz?

Evet. Özgün tasarımlar vardı. O yıllarda özellikle dijital televizyon yapıldı, Picture And Picture oldu ve hatta daha sonra Vestel ilk internet televizyonu da yaptık. Beyin nakli dedik. Belki bazı reklamlar vardır hatırlanabilir. İşte o dijital televizyona biz beyin dedik çünkü halk arasında biliyorsunuz, dijital karta, ana karta beyin derler.

İlk dijital televizyonlar,  tabi bunlar kısmi dijitaldi, yayınlar analog olduğu için televizyonun bazı bölümlerini dijital yapıyorduk. Daha sonra yayınların dijital olmasıyla televizyonların şu anda neredeyse hepsi dijital.

Biz o zamanlar şunu söylüyorduk: Dijital Webflat devrimi oluyordu. Yani televizyonlar hem Flat yani ince oluyorlardı hem de dijital hale dönüşüyorlardı. Bu dijital dönüşümler uyduda çok daha hızlı oldu ama karasal yayınlardaki dijital dönüşümler zaman aldı. Ama Avrupa karasal yayınların da hepsini dijitale çevirdi. Türkiye’de de sanıyorum 2015-2016’nın sonunda bütün karasal yayınlar da dijitale dönüşmüş olacak.

Vestel’in Zorlu Holding tarafından satın alınması ve sonrasındaki değişimi alabilir miyiz sizden?

94’ün sonunda Zorlu Holding, Ahmet Zorlu Vestel’i kayyumlardan satın aldı. Satın aldıktan sonra gerçekten ciddi bir atılım içine girdi. Çünkü Zorlu Holding ve özelikle Ahmet Zorlu yatırımı çok seven ve ekonomiyi çok seven, miktarın gücüne inanan bir iş adamı. O zamanlar, 94 yılında krizin de etkisiyle televizyon üretimimiz 300-350 bin civarına düşmüştü. Hemen bu miktarları yükseltmek için neler yapmamız gerektiğini oturduk, söyledik. Hemen 1 milyon adet üretmemiz ilk hedef olarak kondu ve gerçekten ilk hedefte de biz 1 milyona ulaştık. Ve ondan sonra da 1 milyon, 2 milyon derken 11 milyona kadar bu rakamlar arttı.

Firmamız televizyonda çok hızlı bir büyüme dönemine girdi. Elektronik sektörü doğurgan bir sektördür. Biz televizyon üretimi yaparken bu arada Set-Top Box üretimleri de başladı. Çünkü bazı dijital yayımlar ilk etapta kutular aracılığıyla çevrilip analog televizyonlara veriliyordu. Biz o yüzden Set-Top Box üretimine de girdik.

Set-Top Box’lar da bizim ilk önemli atılımımız. 2000 yılında İngiltere’de Cabot adında bir yazılım firmasını satın aldık. O dönemler de dijitale geçişin çok hızlı olduğu dönemler. Ve o Cabot’ta da Mpeg-5 çözümü vardı. Ve biz bu çözümü Set-Top Box’lara ve televizyonun içine çok hızlı adapte ettik. Hatta o arada Vestel İngiltere’deki Set-Top Box pazarının, neredeyse %60’ını ele geçirdi ve daha da güzel bir şey söyleyeyim, oraya biz daha sonra Türk mühendisler de gönderdik. Oradaki lokal mühendislerle de çalıştık, oradaki o yazılımları, o Multi medya, kripto çözüm olan Mpeg-5’ı, dönemin en gözde en büyük markalarına da lisansladık. Dolayısıyla burada biz Ar-Ge’nin ve teknolojinin ne kadar önemli olduğunu ve pazar payınızı artırmak için ne kadar ciddi bir enstrüman olduğunu bir şekilde yaşadık ve gördük.

Bu dijital teknolojileri ve dijital televizyonlara geçtikten sonra biz oradan başka ürünlere de geçtik. Mesela DVD Player’lar üretmeye başladık. DVD ürünü tamamen dijital bir ürün. Biz DVD Player üretiminde ciddi bir şekilde büyüdük. Elektronik sektörü hakikaten heyecanlı, doğurgan ve çok hızlı değişen bir sektör. Buna ayak uydurabilirseniz yaşıyorsunuz. Buna ayak uyduramazsanız ve bu Ar-Ge’yi arkasına koyamazsanız maalesef silinip gidiyorsunuz.

Ama şunu da söyleyeyim, bizim firmamız 94-95 yıllarından itibaren neredeyse 20 yıldan beri ihracatta, sektörün ihracatında hep önde oldu. Son 20 yıldan beri sektörümüzde 1 numarayız. Ama biz hep şunu da söyledik, sektörün beraber büyümesi çok önemli.

Ben Avrupalı müşterilere özellikle şunu derdim: “Siz artık Uzak Doğu’ya gitmeyin. Televizyon almaya, Set-Top Box almaya, DVD Player almaya Uzak Doğu’ya gitmeyin. Türkiye’ye gelin, İstanbul’a, İzmir’e, Manisa’ya gelin ve kararınızı verin ama Türkiye’den alın. Çünkü artık sizin Uzak Doğu’ya gitmenizi gerektirecek koşullar kalmadı.” Biz kendimizi Avrupa’nın hep üretim üssü olarak görüyorduk ve müşterilere de bunu bu şekilde empoze ettik. Bazı müşteriler, Avrupa’daki televizyon satan perakende firmaları bunu bize itiraf ediyorlardı. “ Bizi Uzak Doğu’ya gitmekten kurtardınız. Biz televizyon ve elektronik alımı için artık Türkiye’ye gelip işimizi bitiriyoruz.” Yani benden alır veya başka birisinden alır. Dolayısıyla sektörün de büyümesi çok önemli.

Ben buna kapalı çarşı teorisi diyorum. Yani bizim küçüklüğümüzde annelerimiz bilezik almaya kapalı çarşıya giderlerdi. Orada yüzlerce kuyumcu vardı ama hepsi de iyi iş yapardı. Ama orada bir pazar yaratıyorsunuz. Kapalı çarşıya herkes giderdi. Elektronik cihaz üretimi ihtiyacı olan insanların Türkiye’ye gelip, Türkiye’de herhangi bir firmadan bunu alıp gittikleri zaman pazarımız büyümeye başlıyor. Çünkü Türkiye’nin elektronik üssü olarak tanınması lazım. Ben aşağı yukarı sektördeki 26. yılıma girdim. Bunu da Ankara’daki ilgililere, yetkililere hep anlatmaya çalışıyorum. Türkiye’nin böyle bir şansı var, Türkiye’nin gümrük birliğinden dolayı elektronik üs olma şansı var. Tüm ürünlerde, sadece televizyonlarda, DVD Playerlar’da veya müzik setlerinde değil, mesela cep telefonları…

Vestel’in tablet ve cep telefonu alanında projeksiyonu nedir?

En başlarda yakınsama dediğimiz bir şey vardı. İşte bilgisayar mı televizyonun içine girecek yoksa televizyon mu bilgisayarın içine girecek? Şimdi öyle görünüyor ki bilgisayar televizyonun içine girdi. Yani burada televizyon kazandı. Ben öyle söylüyorum, belki televizyoncu olduğum için temelde. Ama biz Vestel olarak hep bilgisayarda da işin içindeydik, televizyonda da işin içindeydik. Ama televizyon en büyük işimizdi tabii. Şimdi artık Smart televizyonları gördüğümüz zaman aslında bunlar bilgisayarın bir şekilde televizyonun içine girdiği uygulamalar.

Son 10 yılda hatta 5 yılda, benim baştan beri de inandığım bir başka gelişme daha oldu. Burada Mobilite, yani artık cihazların küçülmesi ve konnektivite yani bağlanabilirlik.

Dolayısıyla biz bir elektronik firması olarak bunlara gözümüzü kapayamazdık. Ne yaptık? Tablet işine girdik, telefon işine girdik. Çünkü telefon, cep telefonları, akıllı telefonlar… Şunu gördük, akıllı televizyonu yapan adamın, akıllı telefon yapmaması için hiçbir sebep yok. Şimdi bana Vestel neden akıllı telefona girdi, diyorlar. Ben de diyorum ki, akıllı televizyonun ana yapısıyla, akıllı telefonun yapıları birbirine çok benziyor. İşte bir tane sim kartı ve anteni koyduğunuz zaman, abartarak söylüyorum biraz ama cep telefonu elde ediyorsunuz. Şimdi Vestel’in aşağı yukarı 30 yıllık bir birikimi olduğundan Vestel için bunu yapmak kolay. Ama bazı firmalar için bu daha zor. Zaten dünyada da artık belirli yazılım sistemleri gelişiyor. Ve açık yazılım sitemleri, Android gibi sistemler üreticilere imkan sağlıyor.

Mobilite ve konnektivite dediğimiz, bağlanabilirlik ve hareket yani mobil cihazlar. Mobil cihazların çok hızlı büyümesiyle video artık mobil cihazların içine girdi. Eskiden video daha çok durağan bir şeydi. Video oturarak televizyon karşısında seyrettiğiniz bir hadiseydi. Ama artık mobil cihazlarda. Dolayısıyla bizim video işleme, alma ve geliştirme teknolojilerimiz zaten var.  Bu video teknolojilerini bizim yaptığımız tabletlere ve akıllı telefonlara uygulamaktı ve biz bunu yaptık. Tabletlerde bu son derece kolay. Ama cep telefonu şu anda tüketici elektroniğinin bir numaralı ürünü. Bakınız cep telefonu geçen sene dünyada 1.2 milyar adet satıldı. Toplam televizyon ise 250 milyon adet civarında. Yani neredeyse 5 misli bir büyüklükten bahsediyorsunuz, televizyona göre. Televizyonla akıllı telefon arasındaki teknolojik benzerliği de ortaya koymuştum. O yüzden dünyadaki bugün en büyük akıllı telefon üreticilerinin televizyon kökenli olmalarının da bir sürpriz olmadığı meydanda. Vestel için de bu doğal bir gelişim oldu.

Biz 90’lı yıllarda da cep telefonu konusunun Vestel’le gündeme geldiğini biliyoruz.  Vestel o dönemde girmeyi niye tercih etmemişti? Biraz da aslında Türkiye’deki teknoloji konjonktürü açısından değerlendirebilirsek…

Cep telefonu pazarı dünyada belli sayıda bir kaç üretici tarafından kontrol edilir haldeydi. Yani bu da çok önemli. Burada yeni başlamak ve yılda 50-60 milyon adet, 100 milyon adet telefon üreten üreticilerle, elektronik sektöründeki miktarın ne kadar maliyetle ilgili olduğunu bilenler için söylüyorum; bu çok zor. Yani başlangıç adımını atmanız çok zor. Onun için Vestel biraz da uygun zamanı bekledi. Biraz da kendi yapımızın oturması LCD ve LED televizyonların şirkette oturması, onlarla ilgili şirketin karlılıklarını ve Productivity’sini geliştirmesi beklendi. Cep telefonu projemizi de 2014’ün Ekim ayında piyasaya sunduk. Ve çok da olumlu geri dönüşler alıyoruz.

Cep telefonunun arkasına ciddi bir Ar-Ge koymazsanız ve her 6 ayda bir yeni ürün tasarlamazsanız silinip giderseniz. Ama şu da bir gerçek, bir zamanlar sektör teşvik lafını kullanmaktan mahcubiyet duyuyordu. Bunda mahcubiyet duyulacak bir şey yok. Dünyada her zaman büyük projeler, teknolojik projeler devletler tarafından destekleniyor. Biz bunun örneklerini ekonomi yönetimine de her zaman sunuyoruz. Ve şimdi yerli üretimde mutlaka bir takım yerli desteklere ihtiyaç var. Ne zamana kadar? 3 sene. O büyüme döneminin 5-10 milyon, 20 milyon seviyesine çıkıncaya kadar sistemin bir desteğe ihtiyacı var. Bununla ilgili müracaatlarımız var, bununla ilgili ekonomi yönetiminin bilgilendirilmeleri var. Sadece kendi firmamız için değil, Türkiye’de her türlü yabancı markaların da Türkiye’de üretim yapmasını özendirecek yerli üretime bir takım teşviklerin verilmesi lazım ki Türkiye’de de bir cep telefonu üretimi teknolojisi oluşsun.

 

Bu sektör doğurgan olduğu için de bugün cep telefonu üretimi diye başlayan bir takım tesisler, bizim firmamız dahil, yarın Internet of Things dediğimiz internete bağlı yüzlerce cihaz konuşuluyor ve üretiliyor olacak. Yani bu gelişimin de etkisinde ve farkında olarak yeni firmalar yeni insanlar çıksın.

Vestel’den 30 yıldan beri herhalde 20-30 tane firma çıkmıştır. Burada çalışan insanlar kendi şirketlerini kurmuşlardır, kendileri başka işler yapmışlardır. Yani sektör doğurgan bir sektör. Biz de mesela Vestel olarak savunma sanayine girdik. Biliyorsunuz, savunma sanayinde hem insansız uçak, hem sanayi yazılımları yapan şirketlerimiz var. Neden? Çünkü elektronik sektörü birçok sektörün beyni. Ve buradan sonra belki kaçınılmaz olarak elektrikli araba sektöründe de şirketimiz yer alacak. Neresinde yer alır? Aküsünü çalışıyoruz, aküsünün şarj sistemlerine çalışıyoruz, Drive sistemlerine çalışıyoruz, oradaki elektrik motorunu, çamaşır makinesini iyi yapma, elektrik motorlarının kontrolü, sürülmesi, sesiz çalışması, verimli olması gibi konularda inanılmaz bir deneyime sahip oluyor. Ve biz bu deneyimimizi kolaylıkla elektrikli arabalara simüle edebileceğiz.

Fatih Projesi nerelere vardı? Yani Vestel akıllı tahtayı, tableti sadece Fatih Projesi için mi üretiyor? Buradaki açılımlar nedir? Bu üretim alanında ihracat var mı? Bu konuyu biraz açabilir miyiz?

Fatih Projesi dünya çapında bir proje. Dünyada eğitim alanında bu kadar büyük bir proje, bu anlamda başka yerde yok. Ve biz mercek altındayız. Mesela biz en son yapılan 350 binlik akıllı tahta ihalesini kazandığımızda, Vestel olarak daha sonra Londra’da eğitim fuarına katıldık. Orada akıllı tahtalarımızı tabi ki ihracat için de gösteriyoruz. Ve dünya pazarının yıllık 800 bin adet olduğunu öğrendik. Yani düşünebiliyor musunuz? Dünya pazarı yıllık 800 bin adeti olan bir sektörde 350 bin adetle Vestel bir anda bu ihaleyle pazar lideri oldu.

Türkiye, Milli Eğitim Bakanlığı ciddi bir tasarruf elde etti. Şu anda biz benzer akıllı tahtaların değişik konfigürasyonlarda ihracatına da başladık. Ve inanın Türkiye Milli Eğitim Bakanlığı’nın aldığı fiyatın neredeyse iki katına varabilen fiyatlarla da, tabi miktarlar o kadar da büyük olmama kaydıyla, ihracatına başladık. Bize de yeni bir  kategori oluştu. Çünkü akıllı tahta sadece eğitimde değil aynı zamanda ofislerde de kullanılıyor. Bildiğimiz akıllı toplantı tahtası şeklinde kullanılıyor. Oradan insanlar Print alıyorlar, tahtaya interaktif şekilde bağlanabiliyorlar. O yüzden biz bunu ofislere ve eğitim kuruluşlarına da satıyoruz. Sadece Milli Eğitim Bakanlığı’na değil, Türkiye’deki diğer eğitim kuruluşlarına da satıyoruz. Aslında bize yeni kategori oluştu. Ama bence biz de akıllı tahtadan devlet bütçesine ciddi bir katkıda bulunduk. Çünkü projektörlü sistemler vardı. Biz projektörlü sistemlerin ne kadar pahalı ve ne kadar akıllı tahtalara göre daha az kullanışlı olduklarını da ispat ettik. Zaten dünya da artık bu yöne doğru gidiyor. Biz bu ilk 85 bin adeti okulların hepsine monte ettik ve şu anda başarıyla çalışıyor.

Hatta o kadar güzel uygulamalar var ki, bütün monte ettiğimiz tahtalardaki bütün uygulamaları takip eden bir gözleme yerimiz var ve Update’leri, internet üzerinden o şekilde yapabiliyoruz. Yani herhangi bir program Update, Upgrade’lerini merkezi yapmak imkanımız var.

Biliyorsunuz, tablet ihalesinin bir kısmı henüz yapılmadı. Biz ilk 50 binlik bir tablet ihalesini kazandık ve bunu dağıttık. Burada da bu tabletlerin, uzaktan yönetimini de yapabiliyoruz. Bizdeki yazılımlarla tabletlerin belirli sebeplerle bazı uygulamalara kısıtlanması, kapatılması, açılması, öğrencilerin bu tabletlerde yaptıkları ödevlerin istatistiklerinin merkezi olarak takip edilmesi gibi bir şeyi, bu bilgisayarlara Management, yani uzaktan yönetimi ve denetlenmesini de firmamız yapıyor. 10 milyon adetlik bir büyük ihale henüz duruyor. O henüz açılmadı. İnşallah firmamız bu büyük ihaleyle de ilgilenecek. Çünkü orada da ben şuna inanıyorum, bu büyük ihaleyi yerli firmalardan, bizim şirketimizin başka bir kurumu olur, yerli olarak yapılırsa bu büyüklük hacmi, bir manivela etkisiyle bundan tablet üretimi ve tablet ihracatının da yolunu açacak diye düşünüyoruz. Burada da gene aldığımız duyumlara göre %15 yerli olma avantajının kullanılacağı yönünde duyuyoruz. İnşallah da öyle olur ki bizim firmamız veya başka bir firmada ana dal haline gelen bir üretim kategorisi oluşur. Ne olur burada da? Hem 10 milyonun getirdiği bir büyüklükle firmalar gerekli yatırımları yaparlar, gerekli Ar-Ge’lerini koyarlar, oradan gelen o hızla da ihracata ve diğer sektörlere de gelirler ve Türkiye’de bir tablet alt yapısı da böylece inşallah oluşmuş olur.

Vestel OEM, ODM ile büyümüş bir şirket. Çok popüler bir konu ama markalaşma konusunda, uzun vadede Vestel dünyada kendi markasını öne çıkaracak mı yoksa OEM, ODM işi mi devam edecek? Bu anlamda tabi ki Türkiye’nin markası da, yurt dışındaki insanın Türkiye’yi nasıl gördüğü de önemli. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bizim firmamız hem kendi ürünü, kendi markasıyla ürünler yapıyor hem başka markalara ürünler yapıyor. Ama Türkiye’de ve çevre ülkelerde, Türk Cumhuriyetleri, Rusya, Orta Doğu, Balkanlar gibi bölgelerde bazı ülkelerde kendi markamızla satıyoruz. Dünyanın en büyük markalarına bizim ODM 2, ODM 3 diyebileceğimiz konseptte ürünler üretiyoruz. Bir de bizim firmamızın 14’e yakın Vestel dışında başka markaları var. Bu markalar bizim zaman içerisinde, genellikle Avrupa’da aldığımız lokal bazlı markalar. Mesela Finlux gibi, eski Nokia’nın bir markasıdır. Mesela New Pol gibi, Atlantic gibi. Ve İngiltere’de servis markamız var. Biz bu lokal markaları zaman içerisinde satın aldık ve portföyümüze kattık. Baktığınız zaman kendimize ait olan Vestel ve satın aldığımız diğer bu lokal markalarla neredeyse toplam ürettiğimizin %40’ı, %50’si bu markalardan oluşuyor. Yani biz zaten aslında Avrupa’nın birçok yerinde bize ait olan bu saydığım markaların üretimini ve satışını yapıyoruz. Dediğim gibi Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri’nde zaten tek marka kullanıyoruz.

Onun dışında dünyanın en büyük markalarına ki bunlar hakikaten en meşhur Japon markalarıdır, en meşhur Avrupalı firmalardır. Bunlara üretim yapıyoruz. Bir de perakende zincirinin kendi House markaları var, onlara da üretim yapıyoruz. Yani biz bu üçlü sistemi çok iyi yönetiyoruz. Dolayısıyla da bu bizim büyümemizi hızlandırıyor. Yoksa kendi markamızı yaratmak çok güzel ama kendi markanız, büyüme potansiyeliniz belli bir şansa sahip. Ama yanlarına bu modelleri de koyduğunuz zaman ölçeği yani miktarı yakalıyorsunuz. Miktarı yakalayınca da maliyetleri düşünme şansına sahip oluyorsunuz ve daha çok büyüme imkanına sahip oluyorsunuz. Artık OEM zaten bitti. OEM, Original Manifacturing oluyordu. Sonra ODM, Originial Design Manufacturing’e geçtik.

Bu ODM ile OEM arasındaki farkı kısaca açabilir misiniz?

OEM: Original Equipment Manufacture. Eskiden fason üretim diye adlandırılırdı, yakın bir üretim tarzıydı ki bu artık kalmadı. Yani marka sahibi size tasarımı veriyordu. Siz malzemelerinizi, planı alıp bu tanıma uygun ürünü yapıp veriyordunuz. Daha sonra ODM; Original Design Manufacture dediğimiz dizaynı da artık üreticiye ait olan bir sürece geçildi ki Vestel bunun ilk uygulayıcılarındandı. Yani artık insanlar Ar-Ge’yi de Outsource ediyorlar. Marka sahipleri Ar-Ge’yi de tutmak istemiyorlar, mühendisi de tutmak istemiyorlar, geliyorlar diyorlar ki: “Sende ne var? “ Yani bir yerde, biz de diyoruz ki: ”Bizim raflarda bu da var, bu da var, bu da var. Veya şöyle bir şey, şöyle olsun, böyle olsun.” diyoruz. Ama tasarımı dahil yani endüstriyel tasarımı ve elektronik tasarımı da bizim firmamıza ait olan ve sadece marka sahibinin bunlardan uygun birini seçip, markasını üzerine koyduğu bir düzen oluyor. Yani burada tamamen tasarım ve Ar-Ge çalışmaları da bizim firmamız tarafından yapılıyor. Bu tabi marka sahibine çok büyük kolaylık sağlıyor. Marka daha çok kozmetik şekillerle, renkle, düğmelerin şekliyle uğraşır hale geldi. Onlar marka yönetimi ve satış yapıyorlar. Yani Ar-Ge ve üretimi tamamen bizim firmamız yapıyor.

Bir de, ODM 3 dediğimiz yeni bir konsept var. Biraz da biz bunu isimlendiriyoruz. Yani artık ODM 3’te siz dizaynı yapıyorsunuz, tasarımı yapıyorsunuz marka sahibi seçip bir tanesini seçip koyuyor am marka sahibinin bunun nasıl satıp, nasıl pazarlayacağına da yardımcı olmaya başlıyorsunuz. Yani marka sahibine satış pazarlamada da yardımcı olduğunuz modellere doğru yavaş yavaş geçiliyor.

Tabii bu değişimlerde şunu görüyoruz, elektronik sektöründe Ar-Ge çok önemli. Ar-ge’deki insan kalitesi çok önemli. Dünyanın en iyi mühendislerini bulup çalıştırmak zorundasınız. Artık olaya daha da küresel bakmak lazım, global bakmak lazım. Bizim aşağı yukarı 8 yerde Ar-Ge’miz var. Bunlar Türkiye ve yurt dışında dağıtılmış durumda.

Nerelerde var acaba?

Türkiye’de İstanbul’da var, Manisa’da var, Ankara’da var, İngiltere’de var, Çin’de var, Tayvan’da var, Hong Kong’da var. Şimdi bu Ar-Ge‘leri çok iyi şekilde çalışmanız ve burada en iyi, parlak mühendisleri alıp bunlara uygun çalışma ortamları ve uygun projeler vermeniz lazım. Bunu yaptığımız anda inanın önümüz çok açık ve elektronikte artık fikirler çok önemli. Dijital teknolojilerde yeter ki fikrin olsun, o fikri ilerletilebiliyor. Konuşmamızın başında söyledim, biz 80’li yıllarda tasarımı hatta şahsi tasarımı, o beyin tasarımını teknoloji transferi yoluyla elde ederken, şimdi o transfer ettiğimiz ürün tasarımını, 25 yaşındaki mühendis arkadaşımız inanın 3 günde yapabiliyor. Yani teknolojinin ve sektörün geldiği yer, yurt dışından biz hangi firmadan, hangi teknolojiyi satın alalım, diye düşünürken 80’li yıllarda, bugün istediğimiz projeyi, dijital teknolojilerle, dijital çözümlerle, yeter ki fikriniz olsun, Ar-Ge’deki genç beyinler bunları çok kısa sürede realize ediyorlar. O yüzden artık fikirler çok önemli hale geldi.

Eskiden, 80’lı yıllarda Türk firmaları fuarlara teknoloji kapmaya, teknoloji kapma yarışına giderlerdi. Biz fuarlara giderken kim Siemens’ten ne alacak, kim Philips’ten ne alacak diye böyle kendi aramızda onların rekabetini yaparken artık o firmalar bizden teknoloji almaya başladılar. Bizden ürün almaya başladılar. Tabii ben bundan teknik kökenli bir insan olarak hakikaten gurur duyuyorum, huzur duyuyorum. Demek ki istendiği zaman, inanıldığı zaman yapılıyor, bu teknolojileri National Geographic’de bile Mega Fabrikalar belgeselinde konu oldu. Sektördeki diğer firmalar da çok olumlu işler yapıyorlar. Bundan sonra inşallah Türkiye’de Telekom alt yapısında, IT alt yapısında da çok büyük atılımlar yapılacağına inanıyorum. Ve şirket olarak da, kurum olarak da bizim de bu yönde çalışmalarımız var. Yani elektronik sektörü çok doğurgan, çok değişen, büyüyen ve büyümeye ile etrafındaki ilgili diğer ekosistemlerle de beraber onların motoru, onları lokomotifi olmaya çok müsait bir sektör. O yüzden son derece olumluyum. Son derece iyimserim. Belki aşırı iyimserim ama doğru sebeplerim de var.

Turan Bey, siz yazılım mühendisi ihtiyacından bahsetmiştiniz. Yeterli sayı olmadığından. Türk eğitim sisteminden elektronik sektörünün beklentisi nedir? Bu konuda yapılacak işler var mı, ne düşünüyorsunuz?

Çok güzel bir konuya temas ettiniz. Maalesef bu bizim biraz sıkıntılı olduğumuz bir yer. O yüzden biz 8 tane Ar-Ge’miz var derken artık Hintli, Çinli, Tayvanlı mühendisler de kullanıyoruz. Kullanmak zorundayız. Türkiye’de maalesef bu hızlı büyümenin alt yapısını oluşturacak sayıda yazılım mühendisi çıkmıyor. Çıkanlar da genellikle bilgisayar mühendisleri oluyor. Finans sektörü, kamu sektörü gibi sektörler bir şekilde bunları çekiyor. Yani hem yeterli, tabi kalitelilerini söylüyorum, bir de öyle artık adı bilgisayar mühendisi ama hiçbir şey yapamayan bilgisayar mühendisinin de bir esprisi yok. Yani iyi eğitilmiş, çıktığı zaman hemen kod yazabilen, belirli bir eğitimden sonra bir projeyi alıp, götürebilen bilgisayar mühendislerinden bahsediyorum. Şimdi maalesef çıkan az sayıda bu bilgisayar mühendisleri ya yurt dışına gidiyorlar ya finans sektörü, bankalar bunlar tarafından istihdam ediliyorlar. Çok yüksek ücretlerle bunlar iş buluyorlar. Tabii bu ücretlerin dünya ortalamasının veya bizim rakip olarak gördüğümüz Uzak Doğulu firmaların üstünde olması da rekabetimizi uzun vadede öldürür.

Ama burada bir sıkıntı var. Belki burada verilen eğitim kalitesi artırılmalı, yani yazılım konusunda çalışacak bilgisayar kökenli, bilgisayar mühendisliği bölümünden mezun insanların da kalitesinin ve sayısının çoğalması şart. Yoksa biz her projede Uzak Doğu’ya gittiğimiz zaman bir firmada 500 mühendis, bir başkasında 1000 mühendis çalışıyor yani artık mühendis sayıları binlerle ifade ediliyor. Bizim gibi 1000 tane mühendis kullanan büyük firmaların da tabii Uzak Doğulu rakiplerimizle rekabet etmemiz açısından bunun maliyetlerinin de oralara uygun olması lazım. Onun da tek çözümü herhalde bu alt yapıdaki insanların üniversitede buna göre kendilerini organize edip bu konuda yeterli sayıda ve nitelikte elemanların sektöre sunulması.

Özyeğin Üniversitesi’yle bir doktora programı başlattığınızı da biliyoruz. Devam ediyor mu bu program?

Evet, Vestel’de birkaç tane programımız var. Biz yeni gelen mühendis arkadaşların çoğunu Vestel Akademisi dediğimiz akademide master yapmalarına özendiriyoruz. Burada master yapanlar Özyeğin Üniversitesi’nden bir yüksek lisans diploması elde ediyorlar. Şimdi bunun bir de perakende akademisini kuracağız. Bu da yeni bir haber. Perakende akademisi de daha çok Sabancı Üniversitesi’yle finalize ediyoruz. Burada da bizim kurum olarak biliyorsunuz, Türkiye’nin aşağı yukarı 1200-1300 yerinde bayii sistemimiz var. Perakende akademisi sahadaki dükkanların düzeni, sahadaki satış, servis, müşteri memnuniyeti gibi konularda da eğitim verecek. Onun da kuruluşundayız. Onda da Sabancı Üniversitesi’yle iş birliği yapıyoruz. Ama Vestel Akademisi dediğimiz zaman daha çok teknik mühendislere verilen bir eğitim ve mühendisler kendi konularında, gene teknik konularda eğitim alıyorlar. Bunun yanında bir de MT programımız var. MT programında da biz Türkiye’deki en güzel, en iyi beyinleri seçmeye çalışıyoruz. Bu MT gruplarını da alıp onlar da isterlerse bir çeşit MBA programına yazıyoruz. Onlar da işletme masterlarını oradan alıyorlar. Bu tür eğitimlerin de amacı hem eleman seçiminde bir öncelik sağlamak ve parlak beyinlerin kuruma kazandırılması. Hem de onların eğitimlerini de hem iş yaparken hem de eğitimlerini verdirmek ve dolayısıyla onlara da zaman kazandırmak, aynı zamanda da çalışırken ve eğitimin karşılıklı faydalarındaki sinerjiden yararlanmak.

Peki perakendecilik demişken küçük bir soru aklıma geldi. Venüs için ayrı bir Shop tarzı bir şey düşünüyor musunuz? Yoksa Vestel’in bayilerinde mi satılacak? Nasıl bir pazarlama stratejiniz var?

Şu anda bizim bayii sistemimize satılıyor. Bayii sistemimizde satılmaya devam edecek. Tabi bayii sistemi akıllı telefonlardaki pazar payının içinde oldukça düşük bir yere sahip. Çünkü şimdiye kadar böyle bir ürün yoktu. Böyle bir yerli üretim ve yerli bayii dağıtım bağı olan bir şirket bunu yapmamıştı. Biz bunu ilk olarak yapıyoruz. Dolayısıyla orada baktığınız zaman sadece bayii ağı akıllı telefon pazarında çok düşük bir paya sahip, orada büyümek mümkün değil, demek doğru değil. Çünkü bunu biz yarattık, öyle bir kategori yoktu. Kategoriyi yarattığınız zaman biz şu anda bayilerimizden çok olumlu geri beslemeler alıyoruz.

Türkiye’de de neredeyse akıllı cep telefonu, televizyon pazarının 4 misli. Dolayısıyla biz şu anda içinde bulunduğumuz iş hacminin, pazarın 4 katı, 5 katı büyüklüğünde bir pazara giriyoruz. Ben, bu da çok doğaldır ki 4-5 sene sonra herhalde cep telefonunun iş hacmi televizyonu yakalayacak, diye iddialı bir şekilde konuşuyorum. İnşallah bunları da göreceğiz. O yüzden biz bunu bayii ağımızda, biz bunu operatörlerle birlikte ve biz bunu kurumsalda, perakende de, her yerde satacağız.

Vestel operatörlere de cep telefonu üretiyor mu?

Tabii. Başladık onlara da, 3 operatörle de. Biliyorsunuz, Türkiye’de 3 tane büyük operatör var, biz hepsine Venüs marka telefonlarımızı vermeye başladık.

Peki Turan Bey önümüzdeki dönemdeki televizyon teknolojilerinin planları nedir? Baktığımızda LCD’den nerelere geçilmişti, şimdi sırada ne var?

Televizyon teknolojileri hızlı bir şekilde değişmeye devam ediyor. İşte bir 3D uygulamaları vardı. Geçmiş senede birkaç sene içerisinde. Hemen hemen artık bütün televizyonlarda 3D’ler yerini aldı. Bundan sonra yeni, Curve dediğimiz eğimli televizyonlar çıktı. Bunların ne kadar başarılı olacağını göreceğiz ama biz tabi sektörün en büyüğü olarak Türkiye’de bunları yapmak mecburiyetindeyiz. Biz de pazara Curve televizyonlarımızı sunduk. Şu anda biraz yeni başladığı için yavaş gidiyor. Ama göreceğiz. Tabii öne çıkan bence en büyük özellik 4K dediğimiz yani Full HD’nin 4 misli yani 8 milyon piksellik yeni 4K Ultra HD denen, Ultra Yüksek Definition dediğimiz ve 8 milyon pikselden oluşan Ultra HD Televizyon. Bunlar çok hızlı bir şekilde gelecek, önümüzdeki yıllardan itibaren. Bunun dışında artık televizyonlar interaktif hale gelecek. Hemen hemen bütün televizyonlar artık internete bağlanabilir özellikte olacak, ekranlar büyüyor. Ekranların büyümesiyle bu inceliklerin daha da incelmesi söz konusu olabilir. Yani hem kozmetik olarak hem teknolojik olarak televizyon çok hızlı bir değişim içinde. Ama özellikle interaktivitenin şu anda akıllı televizyonların kullanımına ve internete bağlanma oranlarıyla bunların, bunlardaki interaktif uygulamaların, mesela nedir Pay TV?

Paytv sistemleri yani film indirilmeleri. Televizyon artık canlı yayınların dışında ki bunlar da nedir, haber ve spor karşılaşmalarıdır. Dizi olsun, dokümanterler olsun, belgeseller olsun bunların hepsini insanların kendi istediği zamanda kişiselleştirerek seyredebilecekleri hallere geliyor. Akıllı televizyonların en önemli özelliği bu. Bunlar giderek yaygınlaşacak. Televizyon seyretme alışkanlıklarımız yavaş yavaş değişecek.

Son olarak ilave etmek istediğiniz bir şey var mıdır?

Biz şunu söylüyoruz, elektronik sektörünün stratejik bir sektör olduğunu, hakikaten stratejik öneminin haiz olduğunu ve bunun da hani artık ülkeler bazında, artık olay çok büyük, ülkeler bazında özel destek programlarıyla desteklenmesi çok önemli. Hani seçici olalım, diyoruz. Şimdi teşviki yaydığınız zaman maalesef etkisi azalıyor ama elektronik sektörü kadar doğurgan, elektronik sektörü kadar stratejik bir sektör inanın benim aklıma gelmiyor.

Neden, çünkü bugün savunma sanayinden, elektrikli otomotivden, her türlü tarımsal sanayide bile artık elektronik sektörü mevcut. Yani çok öne çıkıyor. Neden, çünkü internet her yerde ve internete erişimi sağlayan akıllı cihazlar dediğimiz Smart Device’lar önümüzdeki 20-30 yılın en büyük devrimsel üretim araçları olacak. Yani biz diyoruz ki, dijital çağ, dijital devrim, nasıl ki bir buhar devrimi yaşamışsa insanlık, Avrupa, buhar devriminden sonra makineler, trenler, arabalar çıktıysa, artık dünya dijital bir devrim yaşıyor. Ve dijital devrimi biz Vestel ve hatta Türkiye olarak ıskalamamalıyız. Ve neden, çünkü diyeceksiniz ki artık dijital dünyada her şey yapıldı, internetler, cep telefonu… Hayır. Dijital devrimin daha inanın çok başındayız. Başında olduğumuz devrimi de kaçırırsak, önümüzdeki 50 yılı kaçırırız.

Çok teşekkür ederiz Turan Bey.

 

Ben teşekkür ediyorum.

 

 

Söyleşi Tarihi :  17 Kasım 2014

Relatived Posts
Bülent Çelebi Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Prof. Dr. Ahmet Oral Söyleşisi ( 29 Sep,2015 )
İsmail Ökter Söyleşisi ( 4 Mar,2016 )
Arnold Hornfeld Söyleşisi ( 5 Nov,2015 )
Hakan Öztürk Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Written by