Büyük Sıçrama Blog

Vural Akman Söyleşisi

 “İş giderek kolaylaşıyor. Aynı şeyi kişisel bilgisayarlarda da gördük. 80’li yılların ortalarında kişisel bilgisayarlar geldikten sonra yerli montaj başladığında bunu mühendisler yapıyordu. Aradan çok kısa bir süre sonra gördük ki lise öğrencileri yapmaya başladı. Biz bugün gömülü sistemler dediğimiz, yani mikro işlemcili sistemlerde artık yazılım bilgisi olan öğrencilerin rahatlıkla bunları yapabileceğine inanıyoruz. Zaten işin temelinde matematik var, her şeyin temelinde matematik var. Yani matematik bilgisi ile merak eden öğrencilerin bu işleri rahatlıkla yapacağını düşünüyoruz. Elektronik aslında çağımızın devrimi. Her yere girdi, her şeyde var ve günlük hayatın her işinde var. Bakın, nesnelerin interneti diye bir şey geliyor. Artık ne diyor, 50 milyar bilgisayar birbiri ile konuşacak. O zaman her şeyin içinde bu elektronik var. Bir yerinden bulaşıyorsunuz. Ve bu basit olmazsa yayılmaz zaten. Basit olmak zorunda.”

 

Firmamızın kurulduğu yıllar 80’li yılların başı. Öyle ki Türkiye büyük bir döviz dar boğazından çıkmış ve hala ithalat zor koşullarda gidiyor. Rahatlıkla ithalat yapılamıyor. Bundan dolayı da biz başladığımızda gördük ki özellikle sektörün komponent ihtiyacı, yani bu yarı iletken ihtiyacı genelde kayıt dışı yollarla geliyor. Kaçak yollarla geliyor ve Karaköy’de Selanik Pasajı gibi bölgelerden endüstriye malzeme dağıtılıyor. Bu çok ciddi bir kaynak olarak çalışıyordu o zamanlarda. İşte EMPA böyle bir dönemde başladı. Şimdi biz bunu görünce dedik ki, bu kayıt dışı gelen malların kalitesi de soru işaretli olur. Nitekim çoğu zaman müşterilerden, o zamanın tabiriyle patates baskı denen sahte ürünlerle karşı karşıya kaldıklarına dair çok şikayetler geliyordu. Biz EMPA olarak önce pazarın ihtiyacını, fabrikalardan yani doğru kaynaklardan kayıtlı olarak getirerek sağlamayı kararlaştırdık ve bu şekilde yola başladık.

Tabi buna ek olarak söyleyebileceğim daha ilginç bir olay da aynı zamanda mikro işlemci tüm dünyada pazara yeni sunulmuştu. Dolayısıyla bizim mühendislerimiz, bizim müşterilerimiz bu ürünle yeni tanışıyordu. Ve bunun için de bir şeyler yapmamız gerekiyordu. Çünkü okullarda bunun eğitimi daha henüz yeni yeni başlamıştı. Pek çok deneyimli mühendis bunun eğitimini bile almamıştı. İnternet yoktu, herhangi bir bilgi edinebilecekleri kaynak yoktu. Firmamız burada bir karar aldı.

Dedik ki biz mikro işlemci, arkasından PLD dediğimiz programlanabilir komponentler, arkasından DSP dediğimiz sayısal işaretlemeli işlemciler bunları hepsi yeni ürünler öncelikle bunları çok iyi öğrenmek gerek.Bu amaçala 80’li yılların ortalarında biz bir Ar-Ge departmanı kurduk. Ve bu Ar-Ge departmanı müşterilere bu ürünleri nasıl kullanacaklarına dair her yıl yaptığı Workshop’larda eğitim verdi. Ve bugün mesela hala devam eden büyük kuruluşlarımız bu eğitimlerden yararlandılar. Tabi o dönemde internet olmadığı için, erişilebilecek kaynak olmadığı için haliyle tek kaynak EMPA’nın verdiği Workshop’lar oldu.

Bu mikro işlemcinin girmesi Türk elektronik sanayisine nasıl yaradı? Tasarımcılığın gelişmesine bir etki oldu mu? Hangi segmentlerde neler oldu?

Mikro işlemci gerçekten bir devrim gibiydi. Zaten tüm dünyada bu devrim gerçekleşti ve bizim ülkemizde de aynı devrimi gördük. Çünkü bütün uygulamalarda çok rahat bir şekilde daha önce yüzlerce transistörlerle çok büyük PCB Board’larla yaptığınız kontrolleri, çok daha küçük bir mikro işlemciyle yapar hale geldiniz. Bunun yansıması nasıl oldu ?, biz çok şaşırtıcı bir şekilde, çok kısa sürede şunu gördük: Endüstrinin pek çok alanında, örneğin terazi, elektronik terazi yapıldı. İşte benzin pompası. Mekanikti, elektroniği yapıldı. Asansör kontrol sistemleri elektronik yapıldı. Buna benzer çok örneklere rastlıyoruz. Endüstriyel kontrolde çok ciddi anlamda bunu gördük. İlk enteresan uygulamalarından birini de, elektrik kompanzasyon rölelerinde gördük. Bu mikro işlemciyi de endüstriyel elektronikte çok sayıda tasarım yapıldı ve üretim yapıldı. Aslında şunu söyleyebilirim, o yıllarda yani 80’li yılların ortalarında, onlarca belki yüzlerce küçük firma kuruldu ve bunlardan kimileri seri üretim yaptı kimileri endüstriyel kontrolde çalıştı. Ama o zaman atılan temelin günümüze kadar geldiğini düşünüyorum. Bugün Türkiye milyarlarca dolarlık makine ihracatı yapıyor. Ben bu makine ihracatında kullanılan elektronik kısmın, elektronik beyin dediğimiz yazılım ve kontrol ünitesinin Türk mühendisleri olmadan mümkün olamayacağını düşünüyorum.

Bugün Türkiye’nin milyarlarca dolarlık makine ihracatı var. Baktığımızda bu makinelerin içinde bir kontrol ünitesi var, gömülü yazılım var, elektronik bölümleri var, kartları var. Yani bu mikro işlemcinin üzerinde koşuyor bu gömülü yazılımlar. Peki bu nasıl yapılıyor? Bunu Türk mühendisleri yapıyor. Yani Türk mühendisleri olmasa bu makine ihracatını siz gerçekleştiremezdiniz. Bütün bunların temeli 80’li yılların ortalarında Türkiye’de atıldı. O yıllardan bugüne kadar, günümüze kadar gelen tecrübe bugün bizim makine ihracatında, makine üreticilerinin ihtiyacı olan elektronik tasarım, gömülü yazılım gibi ihtiyaçları kolayca karşılamamızı sağlıyor.

Siz ürünleri orijinal olarak normal fabrikadan getirttiniz ama rakipler, o Karaköy’deki Selanik Pasajı daha ucuzdu. Nasıl rekabet ettiniz?

Şimdi biz haliyle fabrikadan orijinal mal getiriyoruz, Karaköy’de kayıt dışı ithalatçıların fiyatlarıyla rekabet etmek biraz zor. Pahalı kalıyoruz. Dolayısıyla fiyat bazında biz kendimizi kıyaslayıp, rekabet etmeye kalkarsak bu işin olmayacağını gördük.

O zaman bir fark getirmemiz lazım. İşte müşteriye, özellikle bahsettiğim teknik destek, kaliteli ürün, zamanında teslimat, süreklilik o zaman için büyük fark getirmenizi sağlıyordu. Çünkü müşteri Karaköy’e gittiği zaman aynı malı aynı seriden bulamıyordu. Çünkü o mal dünyanın farklı farklı yerlerinden, bir takım stokçulardan ucuz fiyata toplanarak getirilmiş mal olduğundan dolayı devamı olmuyordu. Ama biz fabrikadan resmi distribütör olarak malı getirdiğimiz için süreklilik sağlayabildik. Dolayısıyla teknik destek, kalite ve süreklilik, biz bu farkla kendimizi ortaya çıkardık. Ve bunu yapan ilk firmayız diyebilirim, elektronik kopmanı alanında bu tabi ki çok kabul gördü. Pek çok müşteri bize yaklaştı. Yani fiyatlarımız Karaköy’le rekabet etmese de bunu tercih etti. Bu şekilde pek çok müşteri için tasarımda hızlı ilerlemeyi sağladık diyebilirim.

Peki pazarlama şirketi olarak Ar-Ge bölümünüz vardı. Bu Ar-Ge bölümünde neler oldu? Mikro çiplerin gelmesi sektörü değiştirmişti. Siz de dolayısıyla bir takım eğitimler yaptınız. Bu anlamda Ar-Ge’de hangi kapsamlarda çalışmalar yapıldı?

Özellikle mikro işlemciler ile ilgili verdiğimiz Workshop’lar, yani uygulamalı Workshop’lar, endüstriyel elektronik diyebilirim, irili ufaklı pek çok firma uygulamasına yönelikti. Ama mesela DSP dediğimiz sayısal işaretli işlemcilerde, burada verdiğimiz Workshop’lar daha ziyade Telekom firmalarına yönelikti. Keza programlanabilir Logic ürünler de öyleydi. Orada da büyük firmalar geliyordu. Netaş, Teletaş, Aselsan gibi firmaların mühendislerine eğitim veriyorduk. Bizim bu Ar-Ge’de bunun dışında zaman zaman tasarım hizmetlerimiz de oldu. Mesela çok ilginçtir, bir müşterimiz geldi o tarihlerde. İşte mikro işlemciler, tencere yapıyor. “Ben akıllı tencere yapmak istiyorum. Bir tasarım yapar mısınız ?” Nedir işte, bugün görüyoruz bir takım mutfak gereçlerinde, o tarihlerde yani bundan 30 yıl önce, tencerenin kapağına elektronik bir aksam yerleştiriyorsunuz, Timer var, yani bir zamanlayıcı var. İçindeki sıcaklığı gösteriyor, süreyi ayarlıyorsunuz, ondan sonrada bir düdük sesi çıkarıyor. Bu akıllı tencere. Biz mesela bunun bu ünitesini yaptık ama sonra firma projesini realize edemedi. Herhalde daha ileri safhalara götürmedi. Bir başka çalışma gene bizim Ar-Ge biriminde, televizyonun uzaktan kumandasıdır ki bu konuda bir Ar-Ge, bir pazarlama şirketi olarak Türkiye’de ilk defa biz yaptık diyebilirim.

90’lı yılların başına geldiğimizde, televizyon fabrikaları artık kendi şaselerini, yani kendi tasarımlarını yapıyorlardı. Biraz da ihracat başlamıştı. Ancak uzaktan kumanda hala yeni bir konsept olarak hazır alınıyordu. Yani uzaktan kumanda yazılım içerdiği için, içinde de mikro işlemci olduğu için, televizyoncular pek bulaşmak istemiyordu. Bizim de iddiamız oydu ki, bu yapılabilir, bu çok zor bir şey değil. Fakat baktık, bu konuda inandırıcı olmak için yapmamız lazım. Biz işte o zaman Ar-Ge biriminde bir, iki mühendis arkadaşımızı bu işe ayırdık. Ve onlar yaklaşık 1,5 sene çalıştıktan sonra televizyon için uzaktan kumanda ve Teletext kontrol ünitesini yaptı. Biz bunu firmalara tek tek ziyaret edip demosunu yaptık. Ve çok şaşırdılar.

Gerçekten biz burada yani böyle bir şeyin başlamasına bir ön ayak olduk diyebilirim. Hatta sipariş de aldık. Bu televizyon fabrikalarından biri bize 500.000 adet sipariş verdi ve teslimat da yaptık. Ondan sonra tabi bizim televizyon sektörümüz artık hem yazılımıyla hem ana kart tasarımıyla her şeyi çok güzel yapar durumdaydı. İşte 2000’li yıllara gelirken artık Avrupa’da satılan her iki televizyondan birinin Türk markası olduğunu övünerek gördük.

Peki bu Ar-Ge bölümüne ne oldu? İlerideki yıllarda devam etti mi? Nasıl bir şekil aldı?

Biz Ar-Ge birimini bir ihtiyaçtan kurmuştuk. O zaman internet yok. Yani müşterilerin ihtiyaçları, bilgi ihtiyaçlarını, destek ihtiyaçlarını karşılamak gerekiyor. Bu nedenle kurmuştuk. Ama 90’lı yılların ortasında internetin gelmesiyle, arkasından bizim beraber çalıştığımız, distribütörlüğünü yaptığımız firmaların Türkiye’de ofis açıp, kendilerinin de destek elemanları istihdam etmesiyle 2000’li yıllara geldiğimizde, EMPA’nın verdiği Ar-Ge hizmetinin ihtiyacı bir yerde kalmadı. Bizim bundan sonra yeni bir modele geçmemiz gerekiyordu, bir farklılık yaratmak adına. Biz bu sefer bir bölgesel teknik distribütör olalım modelini getirdik. Uygulama mühendisleri aldık. Bu uygulama mühendisleri müşterilerin uygulamalarına destek vermeye başladı. Ve bunu sadece Türkiye’de değil, Türkiye’nin civarındaki ülkelerde, özellikle Orta Doğu bölgesindeki ülkelerde de geliştirdik. Böylelikle çalıştığımız firmaların bu bölgede uygulamalı mühendisi olan, teknik distribütörü olarak, onların ürünleriyle ilgili olarak hizmet verdik.

Peki gelecekte Türkiye’de bu elektronik komponent distribütörlüğü nasıl bir şekil alacak ?

Şimdi biz başladığımızdan bu yana nasıl bir değişiklik oldu diye bakacak olursak, 80’li yıllarda tamamen Türk firmaları vardı. Biz gerçek anlamda ilk bir distribütörlüğü başlatan firmayız diyebilirim.  Bizden önce bir takım firmalar vardı ama mümessil tarzı çalışıyorlardı. Yani stok yapma olsun, sürekli ürün getirmek olsun bu konularda bizim verdiğimiz hizmeti vermemişlerdi. Bugün ise global distribütörlerin de pazarda olduğunu görüyoruz. Pazar büyüdü aslında. Bugün belki bazı alanlarda elektronik üretimden çıkıldı ama buna karşılık elektronik her yere girdiği için, her alanda elektronik üretim olduğu için pazar büyüdü. Biz mesela dünyaca büyük global firmaların olmasına rağmen hala pazara liderlik yapıyoruz. Baktığımızda pazarın da sürekli artarak geliştiğini görüyoruz. Ben açıkçası özellikle bugün gömülü yazılım sistemlerin artık günlük hayatımızın her yerine girdiğini gördüğümde elektronik komponent pazarının da bu büyüme Trend’ini sürdüreceğine inanıyorum. Türkiye’nin, özellikle genç kuşağın bu ürünleri daha yaygın kullandığını görüyoruz. Küçük, yeni şirketlerin geldiğini görüyoruz. Ve bunların yazılımla beraber bu sistemleri, yani elektronik komponentleri hayatın her yerine, gündelik hayatın her uygulamasına taşıdıklarını görüyoruz. Bundan dolayı da biz aslında bu konuda belki yeni bir kabuk çatlatacağız, benim görüşüm öyle.

Peki bu komponent kullanımları böyle şeylere inecek mi? Lise projelerine, daha alt eğitime? Sonuçta bir inovasyon iklimi oluştu. Bunun propagandası liselere, orta okullara yayılıyor. Mesela oradaki projelerde kullanılmaya kadar inecek mi?

Bence inecek. Çünkü yarı iletken endüstrinin bir karakteri var. 30 yıldır onu görüyorum. Sürekli olarak yapılan, çipin içine yeni özellikler katarak ve çipin yeteneklerini artırarak tasarım kolaylığı getiriyorlar. Yani bundan 30 yıl önce ya da 35 yıl önceki tasarımlara bakıyorum, yani bir elektronik mühendisinin yapması gereken şeylere bakıyorum, bugün ise artık giderek yazılım ağırlıklı çalışmaya doğru gidiyor. Yani iş giderek kolaylaşıyor.

İş giderek kolaylaşıyor. Aynı şeyi kişisel bilgisayarlarda da gördük. 80’li yılların ortalarında kişisel bilgisayarlar geldikten sonra yerli montaj başladığında bunu mühendisler yapıyordu. Aradan çok kısa bir süre sonra gördük ki lise öğrencileri yapmaya başladı. Biz bugün gömülü sistemler dediğimiz, yani mikro işlemcili sistemlerde artık yazılım bilgisi olan öğrencilerin rahatlıkla bunları yapabileceğine inanıyoruz. Zaten işin temelinde matematik var, her şeyin temelinde matematik var. Yani matematik bilgisi ile merak eden öğrencilerin bu işleri rahatlıkla yapacağını düşünüyoruz. Elektronik aslında çağımızın devrimi. Her yere girdi, her şeyde var ve günlük hayatın her işinde var. Bakın, nesnelerin interneti diye bir şey geliyor. Artık ne diyor, 50 milyar bilgisayar birbiri ile konuşacak. O zaman her şeyin içinde bu elektronik var. Bir yerinden bulaşıyorsunuz. Ve bu basit olmazsa yayılmaz zaten. Basit olmak zorunda.

Bizdeki bilgisayar firmaları Tayvan’daki Acer’lar, Asus’lar kadar katma değer üretebiliyorlar mı? Üretemiyorlarsa neden üretemiyorlar? 80’lerde, 90’larda nasıl bir şey vardı katma değer konusunda?

80’lerde 90’larda katma değer bilgisayar işinde, ben orada bizim bir kardeş firmamızdan biliyorum, İST diye, mühendislikti. Yani bilgisayarı meydana getiren parçaları bir araya getirip, onların uyumlu çalışmasını sağlamaktı. Onun için de yazılım birliği sağlanması gerekiyor. Yazılım uyuşması sağlamak gerekiyordu ve hatırlıyorum ben o zaman 10-15 mühendis bir ay çalışırlardı. Bazen yeni çıkan ana karta dayalı bir bilgisayar yapmak için. Ondan sonra tabi iş kolaylaşınca, yani bu şeyler bir tornavidayla yapılır hale gelince bizim mühendislere iş kalmadı. Fakat bu sırada Tayvan’da şunu görüyoruz, onlar ana kartın tasarımına girdiler. Çip setlerini tasarlamaya Amerikan firmalarıyla beraber başladılar. Dolayısıyla onlar da montajla başlamıştı ama onlar ana kart üretimine girdikleri için bir katma değer yaratarak sonra giderek üretimin her safhasına, bir bilgisayarı oluşturan pek çok parçayı yapar hale geldiler. İşte arkadan ekrandı, hard diskti bir yığın ürüne girebildiler.

Peki Türkiye’de bunları yapmaya bir girişim olmadı mı?

Türkiye’de bilgisayar bileşenleri dediğimiz, ana kart, grafik kart gibi ya da Power Supply besleme ünitesi gibi üniteleri yapmaya yönelik bazı cılız girişimler oldu. Ancak uzun soluklu olamadı. Çünkü bir devlet politikası yok.

Bu işlerde biraz bu politika gerekiyor. Şirketler ölçek yakalayamayınca, maliyet yakalayamıyorlar. Dolayısıyla kısır bir döngü içerisinde iş ilerlemiyor. O yüzden pek başarılı olamadı.

Dolayısıyla da Tayvan’daki katma değeri yakalayamadı. Öyle mi?

Evet. Bugün mesela bir başarı yakalama şansımız var. Nedir o?  Fatih projesi nedeniyle devlet çok büyük ölçekte alım yapacak. Burada işte bu sayede belki yeni bir endüstri dalımız doğacak, doğmak üzere. Ama çok dikkat edilmesi gerekiyor. Eğer burada geçmişte yapıldığı gibi, ”Ne yapalım canım işte hazır teknoloji varken onu alalım, beklemeyelim.” diyerek kolaycı yola geçilirse, Türkiye gene bir tren kaçırmış olacak. Geçmişte bu tür hataları Türkiye çok yaptı. En temelinde GSM’e girerken yaptı. İnşallah bugün 4G’de aynı hatayı tekrarlamaz. Çünkü orada ben biliyorum ki bizim mühendislerimiz bunu yapabilir durumda ki yapıyorlar da. Ama diğer yandan da bir an önce geçmemiz lazım. Hazır teknoloji var. Niye bekliyoruz ki, gibi baskılar var. Genelde ülkemizde hep şunu görüyoruz, “O yapılmış zaten. Amerika’yı yeniden keşfetmeye ne gerek var.” gibi gerçekten çok bize sekte vuran, zarar veren bir anlayış var. İyi de yani biz o zaman hiç keşfetmeyelim. Yani keşfetmeye hiç gerek yok. Hiç keşfetmeyelim. Keşif yapmayan bir ülke olarak kalalım. Olabilecek şey mi bu? Böyle kalınabilir mi?

Bu arada aklıma geldi de 90’larda teknolojiyi üretmekten çok, teknolojiyi kullanmanın propagandası yapılıyordu. Aslında o yılların o karakterinden, teknolojiyi kullanma propagandasının karakterinden biraz bahsedebilir misiniz?

90’lı yıllara baktığımız zaman, biz o zaman çalıştığımız bir firma nedeniyle işlemci sağlıyorduk. Distribütörlüğünü yaptığımız dünyaca ünlü bir firmanın ürünlerini sağlıyorduk. Bundan dolayı bilişim sektöründe benim gördüğüm tablo şuydu: Çok hızlı tüketim. Dünya çapında üretim yapan IT’ciler, bilişimciler Türkiye’yi pazar olarak gördüler. Genç, dinamik, gelişmekte olan bir pazar. Dolayısıyla kendi ürünlerinin modası geçmeden en hızlı şekilde pazarda kullanılması için lobilerini yaptılar. Ankara’dan olsun, İstanbul’dan olsun, gerekli otoriter kişilerle görüşerek. Ve çok hızlı tüketim sağlandı. Bundan dolayı bilişim sektöründeki katma değer biraz zor geldi. O da açıkçası yazılımla geldi. O da nereden geldi? Bir ihtiyaçtan geldi. Bunun da en çok lokomotifliğini süren sektör benim gördüğüm kadarıyla bankacılık oldu.

Mesela televizyoncuların koyduğu katma değerle, bilgisayarcıların koyduğu katma değeri karşılaştırdığımızda, televizyonculara tasarım yönünde daha fazla katma değer koydukları söyleniyor. Buradaki kıstas ne? Televizyoncular neyi daha fazla yaptı?

90’lı yıllarda televizyonla bilgisayar üretimini kıyasladığımızda, tüplü televizyon üretiminde ciddi bir üretim safhaları var. Ayarları var, testleri var, o tüpün oturtulması var. Haliyle, oradaki üretim, yani katma değer var, binlerce insan çalışıyor. Bilgisayarı da bir tornavidayla yapıyorsunuz.

Yani bilgisayarda biraz demin anlattığım gibi mühendislerin yaptığı bir işti ama çok kısa sürede bir bilgisayarı bir tornavidayla yapar hale geldiniz. Bundan dolayı Türkiye’deki katma değer, televizyonda artarak devam ederken, bilgisayarda ise sınırlı kaldı. Ama katma değer üretim bazında sıkışınca orada liderlik yapan yerli bilgisayar üreticileri şöyle bir fark getirdiler, en son modelleri pazara ilk sunan firmalar oldular. Baktığımızda dünyaca ünlü global markalar o son modeller için kolay getirilmiyorlardı. Onlar ana fabrikada yapılacak, test edilecek, pazara girecek. Bizim şirketler çok daha hızlı çıktı. Burada, Türkiye’de kurulan ofislerin de katkısını unutmamak lazım. Intel gibi Microsoft gibi firmalar da yerli bilgisayar üreticilerine büyük katkı sağladılar.

Peki ana kart üretmek için, daha başka firmalarla mı iş birliği gerekirdi? Tayvan’daki gibi. Türkiye Tayvan’daki gibi, Kore’deki gibi, Amerikalı firmaların teknoloji desteklerini çekebilir miydi?

Bugün baktığımızda Türkiye burada ne yapabilirdi demek belki kolay ama o günkü koşullarda gerçekten zordu. Çünkü bütün dünyada bilgisayar ana kartı üretimi hızlı bir şekilde 80’lerin sonuna doğru Tayvan’a kaydı. Ve Tayvan çok ciddi boyutlarda üretim yapmaya başladı. Bu durumda, bu koşullarda bizim gibi pek çok ülkenin pek şansı kalmamıştı. Daha sonra, ilerleyen yıllarda da, yani 2000’lere geldiğimizde de üretimin Çin’e kaydığını görüyoruz. Bu sefer Tayvan büyük ölçüde ana kart üretimini Çin’e kaydırmış oldu.

Türkiye’nin televizyon deneyimi var. Mesela ekran üretilemez miydi? Computer ekranı? Bununla ilgili herhangi bir girişim olmadı mı?

Ona da bir girişim oldu. Ama burada da iş ölçek yakalanamadığı için pek gelişmedi. Yanlış hatırlamıyorsam Vestel bir fabrikasını buna ayırmıştı. Bir süre devam da ettiler. Fakat ölçek işi bu işler. Bir ölçek yakalanamayınca… Vestel bugün televizyonda büyük ölçek yakaladı. Çok başarılı oldu. Elektronik üretim biraz ölçeğe dayanıyor, her üretimde olduğu gibi. Ölçek yakalayamadığınız zaman maliyetleriniz düşmüyor. Maliyetleriniz düşmeyince de satamıyorsunuz.

Peki bu ölçek yakalama işi biraz tavuk yumurta, yumurta tavuk ilişkisi gibi. Bunun sırrı nedir?

Bence ölçek yakalama işinin sırrında Compentence dediğimiz, yani çekirdek, yetenek dediğimiz şey nedir, ona bakmak lazım. Mesela televizyonda nasıl ölçek yakalandı? Televizyonda ölçek, çekirdek yetenek, esnek iş modeliydi. Esnek iş modelinden neyi kast ediyorum? Avrupa yakınınızda, siz Avrupalı müşterinin adet sınırlaması koymadan, istediği her modelde onun isteğine özgü üretim yapabiliyorsunuz. Şimdi bu yeteneğiniz Çinlide çok. Başka bir ülkede de yok. Bir tek sizde var. O zaman tabi ki siz haliyle daha cesur giderek, yani müşteri çekmek için yatırımlarınızı artırırsınız. Orada yaptığınız şey kapasitenizi artırarak gelecek olan talebi karşılamaktı. Nitekim bizim televizyon fabrikaları da bu şekilde büyüdü. Yani çekirdek yeteneğiniz nedir?

Şimdi bilgisayara baktığımız zaman, monitöre baktığımız zaman orada bir çekirdek yetenek olmadığı için ölçek yakalanamadı bence. Yani bu bir fasit daire gibi gözükse de, ben ona inanırım bir ölçek hep bir çekirdek yetenek. Yani dahiyane bir buluş. Bu ürün olabilir, iş modeli olabilir, bu finansal bir model olabilir. Onun üzerine kurarsanız ölçek kendiliğinden hızla gelir.

Aslında 70’lı yıllarda başladı ve tam anlamıyla 20 yıldan sonra böyle çok sağlam başarılar geldi diyebilir miyiz? Bir deneyim oluşturdu. Böyle bir deneyim var.

Diyebiliriz aslında. Bu soruyu dinlerken aklıma bir şey daha geldi. Bizim toplumun gerçekten bu televizyona yönelik bir yeteneği var galiba. Bakın, günümüzde artık bu televizyon üretimi ihracatının üzerine çıktı. Televizyon dizileri satmaya başladık. Yani Osmanlı hinterlandına 300 milyon kişinin seyrettiği diziler satıyoruz. Yani belki uzun yıllar bu televizyon merak üretiminden, seyretmesinden, program yapmasına kadar bir yetenek yani onca yılın çıktısı da diyebiliriz.

Peki bundan yola çıkarak, bilgisayar montajı da şimdi biraz da akıllı telefonlara kaydı. Yani bilgisayar harcı alem bir ürün oldu. Her şey akıllı telefona toplanıyor. Bu anlamdaki tecrübe acaba yansıyacak mı? 2020’li yıllara doğru diyelim.

Bence 2020’li yılları beklemeye gerek yok şu anda yansımış vaziyette. Neden? Çünkü 2000’li yıllardan sonra bilgisayarda LCD’li teknolojiye geçildi. Dolayısıyla ürünlerde giderek dijitalleşme başladı. Yani artık o tüplü televizyonlardaki hassas ayarlar, üretimdeki test adımları gibi pek çok şey kalktı. Bugün bizim televizyon fabrikalarımızda yapılan üretimin aslında bir nevi bilgisayar üretiminden bir farkı yok. Ondan dolayıdır ki artık tablet, akıllı telefon üretimi çok rahatlıkla yapılabilir. Burada esas olan şey, farkı yaratacak yazılım tarafında yenilikler getirmektir. Bunu bizim firmalarımızın da yapabileceğine inanıyorum. Burada Fatih Projesi’nin büyük şansı olduğunu görüyorum. Burada devletin mutlaka ve mutlaka içerde yerli tasarım, yerli üretim konusunda ısrar etmesi lazım. Bu bence kaçırılmaması gereken çok ama çok önemli bir fırsattır.

Peki bu anlamda tüketici elektroniği firmalarımız OEM, ODM sisteminden çıkıp kendi markalarını üretebilecekler mi?

Markalaşma ayrı bir konu. Şimdi bugün baktığımızda ODM, OEM için çalışan bir firmanın markalaşması çok kolay bir şey değil. Yani ben mesela bunu Tayvan ve Kore örneklerinden verebilirim. Tayvan’dan dünyaya marka zor açıldı ama Kore’den daha kolay açıldı. Tayvan’da uzun yıllar firmalar OEM çalıştılar ve hala da OEM çalışmaya devam ediyorlar. Çünkü o bir alışkanlık haline geliyor. OEM ve ODM çalışma. O müşterilerle artık siz çalışıyorsunuz. Marka olduğunuz andan itibaren o müşteriye rakipsiniz ve bir daha o müşteriye iş yapmanız çok zor. O yüzden bu bir tercih işi.

Marka olmak yani markalaşmak tabi ki kar getiren bir şey ama Türkiye’nin bunu bugün kafaya takmasına gerek görmüyorum. Çünkü almamız gereken bayağı uzun bir yol var.

Önce üretimde gerçekten çok büyük ölçeklere erişmemiz lazım. Bir anda markalaşmaya heveslendiğimiz zaman gene yarı yolda kalabiliriz. Önce üretmemiz lazım. Büyük miktarlarda üretmemiz lazım. Kore böyle geçti. Çok büyük miktarlarda üretti. Yakın bir tarihe kadar Koreli firmaların ürünlerinin bolluğunu gördük ama tasarımları, kalitesi konusunda soru işaretliydik. Fakat onlar markalaşmaya karar verdikten sonra yatırım yaptılar. Ama neyin üzerine yatırım yaptılar? Zaten üretimde bayağı büyük miktarlara gelmişlerdi. Onun üzerine yatırım yaptılar. Bundan dolayı siz eğer üretimde büyük ölçek yakalamadan markalaşmaya gitmeye kalkarsanız, o işi zor görüyorum.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Eklemek istediğim şey, aslında Türk elektronik ve bilişim sanayine baktığımızda ben, 80’li yılların sonlarında ayrı ayrı giden sektörün bugün artık birleştiğini görüyorum. Yani bugün bir elektronik mühendisi yazılımsız yapamaz, yazılım mühendisi de elektroniksiz yapamaz. Dolayısıyla benim dileğim şudur ki, bundan sonra bu konudaki derneklerin daha da birlikte çalışması, keza bu konudaki şirketlerin daha birbirinden haberdar olması. Çünkü gerçekten önümüzde çok fırsatlar var. Ama elektroniği ayrı görüp, bilişimi ayrı göremezsiniz. Artık bunun beraber gitmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu anlamda da ben ümitliyim. Yeter ki iş birliğini eskisinden daha çok isteyelim. Her gün daha çok iş birliği yapmak isteyelim.

Çok teşekkürler Vural Bey.

Ben teşekkür ediyorum.

 

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

Relatived Posts
Cengiz Ultav Söyleşisi ( 19 Jun,2017 )
Arnold Hornfeld Söyleşisi ( 5 Nov,2015 )
Muharrem Dörtkaşlı Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Sinan Orallı Söyleşisi ( 13 Apr,2017 )
Cem Kural Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Written by