Büyük Sıçrama Blog

Yaman Tunaoğlu Söyleşisi

 

                “Nasıl biz savunma sanayinde bir alt yükleniciysek bu büyüklüğümüze rağmen Aselsan gibi ve diğer bütün vakıf firmaları gibi büyük firmalara, bizden daha küçük firmaların da bizim için alt yüklenici olmaları mümkün. Bu o firmalara hem kaynak sağlar hem de bizim daha fazla büyümemizi sağlar. Verimi artırır. Teknoparkların bence en büyük problemi bu. Bu alanda sanıyorum Teknopark yönetimleri de bunun farkındalar. Firmaları da birbirlerine daha yakınlaştırmak için bir takım çalışmalar yapıyorlar. Bu zaman içerisinde mutlaka gelişecektir. Mantıklı olan da bu. Bunun dışında bir şey olmamalı.”

 

 

Firmamızın Ar-Ge’si ilk kuruluşunda, 1986 yılında aslında direkt kurucu ortak olan üç kardeşten ikisiyle başladı. Biri ben, biri de en büyük kardeşim Yönetim Kurulu Başkanımız Sinan Bey. O dönemde, yani 1986 yılında ben Amerika’da yüksek lisans çalışması yapıyordum. Diğer kardeşler böyle bir firma kuruyoruz, sen de gel bize katkın olur, dediler ve ben yüksek lisans çalışmasını tamamlayınca Türkiye’ye döndüm ve direkt firmamızda çalışmaya başladım.

 

O zaman iki kişi, 50 m2’lik ufak bir yerde Ar-Ge yapardık. Yani ilk o sistemleri tasarlardık. Diğer tarafta da üretim faaliyeti devam ederdi. Bütün bunlar da 50 m2’lik bir alandaydı. Uzunca yıllar açıkçası bütün bu telefon santralinin donanım ve yazılım kısmında en çok yükü üzerine alan, en çok işi yapan kişi ben oldum. O sorumluluk bana aitti. Bir kardeşimiz İstanbul’da satış pazarlamayla uğraşıyordu. Diğer kardeşimiz şirketi döndürmek için daha finansal konular ve üretimle uğraşıyordu. Bu süreç böyle devam etti.

 

1993 yılında, işte çok aç bir alan, başarılı da bir ürün var, fiyatı da uygun. Öyle olunca telefon santrali satışı hızlı bir şekilde gelir kaynağı oluşturmaya başladı firmamız için. 1993 yılında ilk önemli yatırımımızı yapıp fabrikamızı kurduk ve oraya geçtik. Oraya geçişimizin aslında bizim kurumsal Ar-Ge’mizin başlangıcıdır. Yani bizler dışında, bu iki kişi dışında, o dönemde ben tek gibi kalmıştım çünkü Sinan Bey daha çok şirketin diğer işleriyle ilgileniyordu.

 

Ar-Ge’yi oluşturan arkadaşlar 93 yılından sonra Ar-Ge’ye geçişimizle birlikte firmaya katılmaya başladılar. Devamlı artan bir Trend izledi diyeyim. Şirket kaynak yarattıkça biz Ar-Ge’mizi büyüttük. Telekom haberleşme elektroniğinde çalışan bir firmaydık.

Ar-Ge’miz de doğal olarak ilk başta o yönde gelişti. Ben üzerimdeki bir takım sorumlulukları bir takım arkadaşlara aktardım. Fakat fabrika ve organize sanayi bölgesine gitmiş olmak bize bir takım başka ilişkiler kazandırdı. Arçelik’le tanıştık. Onların üretim ihtiyacı vardı ama aynı zamanda mekanik ağırlıklı bir firma oldukları için elektronik tasarıma ihtiyaçları da vardı.

 

Beyaz eşya elektroniği üzerinde uzmanlaşacak bir Ar-Ge ekibi oluşturmaya karar verdik ve yine kendi bünyemizde bir ekip oluşturduk. Yıllar boyunca Arçelik’e çok önemli tasarımlarımız oldu. Arçelik’in açıkçası mekanikten, elektroniğe geçişinde biz de önemli bir rol üstlendik. Hem tasarım yapıyorduk hem de o kartların üretimini yapıyorduk. Bu aslında bizim firmamızın faaliyet zenginliğinin gelişmesi için önemli bir noktadır. Ondan önce sadece kendi ana dalımız olan telefon santrali tasarlıyor, üretiyorduk. Ama o ilişkiyle beyaz eşya elektroniğine girip o konuda da ürünler tasarlayıp üretmeye başladık.

 

 

Arçelik’ten de Yavuz Erçil Bey ile görüştüm. Bilmiyorum tanıyor musunuz?

 

Tanıyorum. Evet.

 

Refik Bey ile birlikte Arçelik’te elektroniği başlatan…

 

Tabii. Refik Bey, duayenlerinden.

 

Onların ETA Vakfı ile bir takım çalışmaları olmuş. Sizin, ETA Vakfı ile ilgili bir yol kesişimi oldu mu firma tarihinizde?

 

Hayır. Böyle bir şey maalesef olmadı. Açıkçası biz kendi alanımızda da, haberleşme elektroniği alanında da uzun süreler Türkiye’de hep lider konumda olduk. Pazarı yapıcı ve pazarı belirleyici firma olduk. Bu ne yapıyor? Biraz öz eleştiri var orada. Sizi asosyal yapıyor aslında. Sonuçta her şeyi sizin belirlediğiniz, belli bir güce erişmiş bir firma olduğunuz zaman tamamen o pazarı korumak, o ürünleri devam ettirmek, o pazar payını korumak hedeflerine odaklanıyorsunuz. Başka alanlarda, başka iş birlikleri nasıl yaparız konusunda biraz pasif kalıyorsunuz.

 

Aynı zamanda Ar-Ge hep bir risk olarak görülüyor. Ar-Ge ile ilgili bir konuda karar vermeden önce neye göre karar veriliyor?

 

Bu süreçlerle ilgili bir konu aslında. Ar-Ge riskleri, süreçleri nasıl yönettiğiniz ile ilgili biraz da. Ar-Ge ile ilgili ürünlerin kararlarını başlangıçta bizler veriyorduk. Oturuyor üç kardeş, şöyle bir ürüne ihtiyaç var, diyorduk ve kısa sürede o ürünü yapıp piyasaya sunuyorduk ve hep de başarılı oluyorduk. Kolay kararlardı açıkçası. Ürün basit bir üründü. Pazarın ihtiyaçlarını görmek çok daha kolaydı.

 

Şimdi durum çok daha farklı. O yüzden firmalar ürün yönetimi gibi alanları, disiplinleri kullanıyorlar. Karar verici mekanizmalar öncesinde pazarın ihtiyaçlarını analiz ediyorlar. Müşterilerle konuşuyor. Nasıl bir ürüne ihtiyaç var, ne tür ihtiyaçlar olmalı, onları araştırıyorlar. Sonra Ar-Ge ve ürün kararı veriliyor.

 

Ondan sonra ürün geliştiriliyor. Şimdi burada bir şey daha belirtmek isterim. Ürün geliştirmek ayrı bir konudur. Birçok firma da buna Ür-Ge derler. Aslında Ar-Ge ayrı bir konudur. Araştırma yani bu ileriye dönük Arçelik’te vardır, bu çok ütopik ürünler konusunda çalışan ekipler vardır. Ar-Ge merkezleri bu ürünlere kaynak ayırırlar. Bu kaynağın büyük bir kısmı boşa gider. Reklam gibi belki. Sonrasında da çok inovatif ürünler de çıkabilir. Bir de firmaların esas gelirlerini döndürmeleri, varlıklarını devam ettirebilmeleri için mevcut ürünlerini iyileştirmeleri, geliştirmeleri için ürün geliştirme çalışmaları vardır. Bir öncekinden biraz daha farklı, beyaz eşyada düşünürseniz yeni bir model bulaşık makinası gibi. Bizim gibi sanayi firmaların, özellikle Türkiye’deki firmaların esas Ar-Ge dediği zaman yaptıkları iş biraz daha ürün geliştirmeye yani sonucunda mutlaka pazara çıkacak, satılabilecek bir ürün geliştirme yönünde çalışmaları oluyor. Bunun dışında dünyada çok yapılmamış, çok denenmemiş bir takım konular üzerinde araştırmalar yapıp, oralarda başarılı olup ya da olmayıp oralara kaynak ayırmak bizim konumumuzdaki firmalar için çok kolay değil. Hem kaynak açısından hem de pazarın gereksinimlerini onlara yetişmek, zaman açısından da çok kolay bir şey değil. Genelde Türkiye’de sadece bizim için değil birçok firma için durum bu. Esas olarak mevcut bir uzmanlık alanı olan, portföy de gerçekleşmesi yönünde Ar-Ge çalışmaları yapılıyor. Böyle olunca da tabi riskler biraz daha az.

 

Sorunuza dönersek, sonuçta siz diyelim ki bizim durumumuz, telefon santralinde başarılıyız. Pazarda lideriz. Teknoloji değişiyor. Yeni bir özellik gerekiyor ya da müşterilerden gelen bir takım istekler var, ürünümüzü yeniliyoruz. Yeni bir telefon santrali yapıyorsunuz. Burada çok fazla risk açıkçası yok ama kendi alanınızın dışında tamamen farklı, bu iyi olur diye bir konuya girer, oraya bir yatırım yaparsanız işte orada riskler var. Türkiye’de yaşanmadı mı? Yaşandı. Bir firma GSM yaptı. Üründe başarılıydı ama pazarda o ürünü satamadı çünkü çok ayrı bir cep telefonu, çok ayrı bir alan.

 

Cep telefonu mu?

 

Ondan bahsediyorum. İsmini söylemedim sonuçta ama orada baktığınız zaman mühendisler bu tip şeylere karar verince yanlış karar verirler. Zaten bizim firmamızda aynı problemi biz yıllarca yaşadık. Yani mühendis ürünü geliştirir. Bu satılabilir mi? Ona karar verecek olan o mühendis değildir. Mühendis olabilir ama en azından Ar-Ge mühendisi değildir. Aselsan sonuçta tabi ki teknolojik olarak öyle bir telefonu üretebilirdi. Üretti de. Cep telefonu pazarında dünya ile rekabet etmek başka bir iş.

 

Şimdi biz 93 yılında fabrikamıza geçtiğimizde çok büyük bir üretim hattı vardı. Bizim ihtiyacımızın çok üzerinde. Bu sonuçta bizi diğer firmalara doğal olarak yaklaştırdı. Arçelik’le iş yapmaya başladık. Üretim açısından söylüyorum bütün bunları. Aselsan’a kart üretimi yapmaya başladık. Daha sonra Aselsan’a tasarım işleri yapmaya da başladık. Savunma sanayinde esas olarak biz alt yüklenici konumundayız ve en büyük ana yüklenicimiz, en çok iş yaptığımız firma da doğal olarak Aselsan. Şu anda o tür konuları daha rahat onlarla konuşabiliyoruz ama o dönemde o tür ilişkilerimiz yoktu.

 

Ben 1984 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun oldum elektrik bölümünden. Burs ayarlayıp Amerika’ya master için gittim.

 

Orada bir tez projesi olarak kullanacağı, sesi kayıt eden ondan sonra o sesi parçalar halinde oynatan bir cihaz yapmamı istedi tez hocam. Öyle bir cihaz o anlamda çok yoktu. Çünkü sayısal anlamda da çok bir şey daha yoktu. 1984’ten bahsediyoruz. Microsoft’un yeni kurulduğu bir dönem. DOS’un, MS DOS’un ilk çıktığı hatta bizim üniversitemizdeki bilgisayarlar belki bilirsiniz hızları ölçülür PC’lerin. 1’di. Yani ilk PC’ydi. Öyle bir dönem. O büyük bir rastlantı oldu. Çünkü tamamen elektronik bir cihaz tasarladım orada. Onda kullanılan devreler aslında telefon santralinde kullanılan entegre devrelerdi. Diğer kardeşlerimin böyle bir proje üzerinde çalıştığından hiç haberim yoktu. Ayrıca orada yine PC’lerle tanıştım. MS-DOS ile tanıştım. PC altyapısı ile tanıştım. Onların içine bir kart yaptım. Onu öğrenmiş olmamda yine Türkiye’ye döndüğümde firmamıza katıldıktan sonra, çünkü kaynağımız yok, mesela programlama şeyleri vardır biz onlara hep programlayıcı deriz. Dışarıdan aldığın zaman pahalı bir şey. Bizim bir kaynağımız yok. PC’nin içine bir kart yaparak onu kendimiz yaptık. Bütün bilgileri ben Amerika’da yaptığım tez projesi sayesinde kazandım. Diğer kardeşlerde şaşırdılar zaten beni görünce. Bu kadar şeyi sen nasıl öğrendin diye. Tamamen rastlantıydı. O bilgileri kullanarak Türkiye’nin ilk sayısal santralini yaptık. Böyle bir şekilde aslında başlamış olduk.

 

Ar-Ge’ye baştan başladınız o zaman. Öyle mi anlamalıyız?

 

Biz bütün tasarımları kendimiz yaptık. Hiç dışarıdan bir şey kullanmadık. Çok çok uzun süre. Hem yazılım hem donanım.

 

Peki, Yaman Bey, bu teknokentlerdeki genç firmaları Ar-Ge, Ür-Ge ekseninde nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Onların bir kısmı gerçekten Ar-Ge yapıyorlar. Yani şöyle Ar-Ge yapıyorlar. Farklı bir şey bulmaya çalışıyorlar. Yani ürün odaklı değil de önce değişik bir teknolojide de şimdi daha çok bu yazılım ağırlıklı oldu internetteki gelişiminden dolayı ve sosyal medyadaki gelişimden dolayı. Bu konuda inovatif, gerçekten kimsenin aklına gelmeyen farklı fikirler üretme yönünde iyi işler yapıyorlar. Onlarda tabi eksik olan onun nasıl ürün haline geleceği. Oradan nasıl bir firma kurup, gelir döngüsü yaratılabileceği konularında eksiklikleri var. Teknoparkların da amacı o zaten. O konuda onları destekliyorlar. Bu konuda TÜBİTAK’ın da önemli destekleri var. Hatta fonlar oluşturuluyor. Şimdi ODTÜ Teknokent öyle bir fon oluşturuyor. Bu tip firmaları desteklemek için sadece parasal değil. Onlara bizim gibi tecrübeli firmaların birikimini aktarmak yönünde de bir takım destekler düşünülüyor. Firmanın yapısı nasıl olmalı? Ürün geliştirmede nelere dikkat etmeli, pazarda nelere dikkat etmeli gibi şeyler önemli. Burada tabi şimdi tekrar geriye dönmüş olacağım ama bu soru üzerine, bizim zamanımızda her şeyi kendiniz yapabiliyordunuz. Biz de öyle yaptık zaten. Hiçbir yerden hiçbir şey almadık. Her şeyi kendimiz tasarladık. Yazılım, donanım, kutusuna bile sitelerde ahşap kutu yaptırdık. Çünkü plastik enjeksiyon çok yapabileceğimiz bir şey değil. Pahalı. Kutuyu kendimiz çizdik. Orada, sitelerde bir arkadaşımıza ahşap santral kutusu yaptırdık. Şimdi çok komik geliyor kulağa ama hala sanırım bizde örnekleri onların duruyor. Şu anda ise durum çok farklı. Sistemler açık sistemler haline geldi. Sizin her şeyi kendiniz yapmanız diye bir şey mümkün değil. Doğru da değil. Uzmanlık alanınız olması lazım. Diğer alanlarda da o konularda iyi olan firmalarla sosyal bir ağ oluşturmanız lazım. Yani sosyal olmanız lazım.

İnovasyon bile sosyal bir konu haline geldi. Yani kendi başınıza oturup fikir üretmeye çalıştığınıza bir yere gelemiyorsunuz ama o konuda, o konunun yan taraflarında çok şeyi ilgilendiriyor, alanlarındaki firmalarla beraber oturup, bir takım böyle inovatif, yenilikçi görüşler, düşünceler ortaya çıkarmayı başarırsanız çok daha başarılı oluyorsunuz.

 

Peki, bu konuda mesela büyük sanayi firmalarımızla teknokent, teknoparktaki ilişkisini, işbirliği seviyesini yeterli görüyor musunuz?

 

Yok, hayır. Kesinlikle görmüyorum. Bunun büyük, küçük firmayla da ilgisi yok. Amerika sistemi, onu da çok yakından bilmiyorum. Ama Silikon Vadisi’nde, orada olan arkadaşlarımızdan duyduğumuz gerçekten bir sinerji var. Firmalar birbirlerini kullanıyorlar.

 

Ben size çok basit bir şey anlatayım. Tabi yıllar önceydi bu, biz buraya 2005 yılında geldik. Fabrikadaydı Ar-Ge merkezimiz. 2005 yılında buraya taşındık. Geldik buraya işte teknoparkın esas amacı nedir? Üniversitelere de çok yakın. Buradaki küçük firmalarla da sosyal bir ilişki kurup bir takım işleri onlara yaptırmak. Yani her şeyi kendinizin yapmaması. Konunun uzmanlık alanlarında onları kullanmak. Hem bizim için çok daha verimli olur hem onlar içinde bir kaynak olur. Onun için kendimizi tanıtalım dedik. Orada kocaman bir konferans salonu var. 100 kişilik. Duyurular astık her yere. Yönetim de sağ olsun bize yardım etti. O toplantıya sanıyorum 1 ya da 2 kişi katıldı. Birisi de zaten bizim daha önce muhasebe işlerimizi yapan, bizi tanıyan birisiydi, buraya gelmiş. Hiç öyle bir istek yoktu. O bize çok garip geldi. Bu şu anlama geldi, küçük firmalar açısından bakarsanız, demin dediğiniz sorunun cevabı aslında kafalarında bir fikirle, değişlik bir şey yapma fikriyle ona odaklanıyorlar büyük ihtimalle. Başka bir firmaya, bu Karel olur, bu Arçelik olur başka büyük firmalar olabilir, onun alt yüklenicisi gibi yazılım yapayım, donanım yapayım. Bazı işleri ben yapayım gibi değil esas onların odak noktaları, o dönem için söylüyorum, bizim işte şöyle bir fikrimiz var. Şunu yapalım, kocaman bir şirket olalım yönündeki şeyleri… Bu da doğrudur. Olabilir ama öbür tür firmalara da ihtiyaç var.

 

Nasıl biz savunma sanayinde bir alt yükleniciysek bu büyüklüğümüze rağmen Aselsan gibi ve diğer bütün vakıf firmaları gibi büyük firmalara, bizden daha küçük firmaların da bizim için alt yüklenici olmaları mümkün. Bu o firmalara hem kaynak sağlar hem de bizim daha fazla büyümemizi sağlar. Verimi arttırır. Teknoparkların bence en büyük problemi bu. Bu alanda sanıyorum teknopark yönetimleri de bunun farkındalar. Firmaları da birbirlerine daha yakınlaştırmak için bir takım çalışmalar yapıyorlar. Bu zaman içerisinde mutlaka gelişecektir. Mantıklı olan bu. Bunun dışında bir şey olmamalı.

 

Büyük firmaların gözünde küçük firmaların o hayalci bakışları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir fırsat mı yoksa hayalperestlik mi? Daha mı muhafazakâr bakıyorlar?

 

Bu konuda biz tek bir deneyim yaşadık. Yaşamaya da devam ediyoruz. Daha bitmedi. Amerika’daki bir küçük firmaya, bir Start-Up’a biz finansör olduk. Ürünü de bizim kendi ürün gamımızla uyum içerisindeydi. Dediğimiz gibi bize çok güzel hayalleri hikâyeler anlattılar. Biz de bunu doğru bulduk. İnandık gerçekten. Bizim baktığımız bir alanda değildi. Yine haberleşme ile ilgili bir şey.

Ama sonra gördük ki, o hayaller öyle kolay gerçekleşemiyor sonuçta. Bu tür yatırım gerçekten çok zor. Şimdi bu Amerika’da çok olan bir şey. Bir fikriniz var ise rahatlıkla onu güzel anlattığınız zaman büyük bir firmayı ya da fonu etkileyip, bu daha çok büyük bir firma olmuyor da fon oluyor. O fonu etkileyip yatırımı alabiliyorsunuz ve başka yatırımlar alıyorsunuz. Sonra çok hızlı bir şekilde şirketi büyütme örnekleri var. Yurt dışında buna bir fiyatla, değerle satabiliyorsunuz. Ya da halka açabiliyorsunuz. ODTÜ’de geçenlerle ODTÜ Teknokent’in Genel Müdürü bu konu için ziyaret etti. Buradaki arkadaşlar, bir fikirle Silikon Vadisi’ne gitmişler ve çok kısa sürede çok büyük bir büyüme elde etmişler. Orada çok küçük bir nokta var. Bir Start-Up firmasına özellikle böyle genç mühendislerden kurulmuş, yeni mezun olmuş, fikirleri var, bir firma kurmuşlar. Öyle bir firmaya eğer finansör oluyorsanız, bu sadece parayla olmamalı. Onlara demin söylediğim gibi her yönde yardımcı olabilecek, destek olabilecek, bu fonda da olabilir, destekçi olan firmada da olabilir. Bu kişilerin bu firmanın en azından yönetim kurulu düzeyinde o firmayı yönlendirmesi lazım. Demin verdiğim örnekte, bu Silikon Vadisi’ne giden arkadaşların 7 ayrı ürünü varmış ya da ürünün 7 ayrı özelliği varmış diyeyim. Oradaki kişi ya bunun bir tanesi önemli. Siz şimdilik bu 6’sını çöpe atın, bırakın ve bu bir taneye odaklanın tavsiyesinde bulunmuş. Onlar, onun dediğini yapmışlar ve firma kısa sürede dev bir firma haline gelmiş. Bu tür sinerjileri, katkıları sağlayabilmek çok önemli. Türkiye’de açıkçası büyük grupların, holdinglerin küçük firmalara yatırım yaptıkları örnekler birkaç tane bildiğim var ama çok fazla yok. Daha çok yine fonlar var. Bu fonlar gidip ümit vaat eden firmalara yatırım yapıyorlar ama fonlar da sanıyorum kendilerini biraz güvenceye almak için belli bir kritik seviyeye geçmiş firmalara gidiyorlar. Yani fikrini en azından prototip bir ürün haline getirmiş, biraz pazarı öngörülmüş yani biraz kaynak verirsek artık bu firma düze çıkacak, kendini döndürür hale gelecek türü şeylere tabi riski daha az olduğu için öncelik veriyorlar.

 

Özel melek sermayeden bahsediyorsunuz değil mi? TÜBİTAK’ın ayrı fonları var. Hibeler

 

Yok. Teşvik sistemi çok güzel çalışıyor. Biz de onu çok güzel kullanıyoruz ama tabi o teşvik sisteminde de bir takım sıkıntılar var. Bunu zaten TÜBİTAK’ta da, hükümette de gündeme getiriyor. Doğru şeyi teşvik ediyor mu? Gerçekten o kadar teşvik sonucunda, o kadar harcanan kaynak konusunda o firmalar gerçekten bir şeyler çıkarıyorlar mı ortaya? Ki bu sadece devlet teşvikleri için değil savunma tarafında da, Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nda da çok büyük destek teşvikleri var. Orada da firmalara yapılan bu yardımlar, destekler gerçekten doğru kullanılıyor mu? Firmalar bu sayede bir teknoloji geliştirebiliyorlar mı? Onlar tabi önemli konular.

 

Ar-Ge eksenli bir takım tartışmalar gördük. Vestel Genel Müdürü aslında bahsetti. Ür-Ge’ye biraz daha destek. O dediğiniz maliyette Ar-Ge’ye verilen destek ne kadar sonuç buluyor o bir soru işareti sanırım şimdiki durumda.

 

Doğru ama şu da var, şimdi bu başka bir şeyi gündeme getirdi. Özellikle biz bunu devlet teşviklerinde yaşıyoruz. Bizim gibi firmalar da sanıyorum benzer şeyleri yaşıyorlar. Biz telefon santrali yapıyoruz. Şu anda başka pek çok şeyde yapıyorum ama… Sonuçta biz yeni bir şey yapacaksak o da telefon santrali olacak.

 

Ama biz artık öyle bir noktaya geldik ki teşvik için herhangi bir kuruma gidip telefon santrali yapacağız deyince ya siz zaten telefon santrali yapmasını biliyorsunuz, bunda yeni bir şey yok. Buna biz Ar-Ge desteği vermeyiz diyorlar. Mesela bu farklı bir şey. Yine yapılan bir Ar-Ge çalışması. Yaptığınız ürünün daha iyisini, daha gelişmişini yapıyorsunuz. Bir otomotiv firmasını düşünün. Bu adam sonuçta hep otomobil yapacak. Başka bir şansı yok yani. Bir teşvik mekanizması varsa, suspanse eden bir mekanizma varsa onu sen hep araba yapıyorsun diye çekmenin bir anlamı yok. Sonuçta o hep araba yapacak ve iyi araba yaparak o ülkeye katkıda bulunacak. İhracatına belki cari açığının artmamasına gibi. Bu mekanizma biraz şundan kaynaklanıyor, bu hakemler, üniversiteden akademik insanlar oluyor. Onlara da deniyor ki, Ar-Ge projesi olacak. Öyle denilince de tabi Ar-Ge, onların kafasında yeni bir şey olmalı, farklı bir şey. Şimdi Karel telefon santralini zaten yapıyor. Bunda Ar-Ge mi, farklı bir şey mi yapmalı gibi bir şey oluyor ama öbür taraftan siz de ürünü geliştirmek zorundasınız. Dolayısıyla yaptığınız çalışmaların büyük bir çoğunluğu telefon santrali ve onunla ilişkili konularda oluyor bizim durumumuzda.

 

Aslında telekomünikasyonda da yeni nesil şeyler var. Sinan Bey bahsetti, bu Soft Switch diye bir teknoloji gelişiyormuş galiba. Sizin o konuda Ar-Ge olarak çalışmalarınız var mı?

 

Var. Benim bahsettiğim firma, Start-Up dediğim firma zaten üretiyor. O ürünü biz de Türkiye’de kendimizle paralel bir Ar-Ge grubuyla geliştiriyoruz. Onun lokalizasyonu, Türkçeleştirilmesi, Türkiye’ye özel özelliklerini biz burada yapıyoruz. Onların kendi ekipleri var Romanya’da çalışan onlar orada yapıyorlar. Hatta bulut iletişim konusunda teşvik başvurularımız var. Bunların hepsi yine o açıdan baktığınızda bunlar sizin bildiğiniz işler kapsamına girebiliyor.

 

Peki, bu IOT, M2M konularıyla?

 

M2M konusunda çok aktifiz. Çünkü bu araç takip sistemlerinin en azından donanımlarını yapıyoruz. Bu arabaya konan kutuları yapıyoruz. Onun sunucu tarafında da şu anda bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bunlar Indirect olsa da bizim konularımızla ilişkili şeyler. Mesela bir GSM modülü kullanıyorsunuz, M2M’in bilgi gönderme altyapısı budur. Biz ona bizim santrallerimizde yıllardır bir Gateaway, dediğimiz bir ara birim olarak hep kullandık. Bildiğimiz teknolojiler. Oralarda da bir takım çalışmalarımız var ki M2M gerçekten özellikle bu IP V6 çıktıktan sonra Internet of Things dedikleri, şeylerin interneti onun tercümesi ama o şu demek, artık hani internette biz karşılıklı sosyalleşirken Facebook gibi… Artık cihazlar internet üzerinden birbirlerine bağlanacaklar ve böyle büyük bir ağ oluşacak. Orada neler yapabiliriz? Ona da bakıyoruz. O konuda da çalışmalarız var.

 

Tabi, şimdi aslında dünden bugüne ve geleceğe doğru bir program olarak düşünebilirsiniz. İthalatla başladık. Montaj geldi. Sonra tasarım, patent, buluş. Yani teknolojilerin rütbelerinden basamak basamak çıkıyoruz. Birbirinden ayrı da değildi. Bazı şeylerde tasarım var. Bazı şeylerde üretim. Yani bu süreçleri aslında birbirinden hem ayırmak. Bununla ilgili Türkiye’de bir şeyler yapıldığının, önemli yerlere gelindiğinin de mesajını vermek. Çünkü hiçbir şey yapılmadı dediğinizde bir atalete düşüyorsunuz. Her şeyi boş veriyorsunuz.  Oysaki yapılan çok şey var.

 

Bizi de biliyorsunuz sonuçta. Son söz olarak şunu söyleyebilirim. Biz hem Ar-Ge, hem üretim yapan bir firmayız. Ar-Ge tarafına baktığınız zaman hem yazılım, hem donanım tarafında uzmanlığı olan bir firmayız. Genelde artık son dönemde yazılım ağırlıklı oldu biliyorsunuz. Bu işe Türkiye’nin bu konulara çok aç olduğu bir noktada başladık. Bu sebeple de firma çok hızlı büyüdü ve kaynak yarattı. Bugünkü durumuna getirebilen yatırımları yapabildi ama genç arkadaşlara ya da yeni kurulan firmalara belki yön göstermek açısından, şu anda durum çok daha farklı. Belki kendi başınıza bir takım şeyleri yapmanız mümkün değil. Bu bir eko sistem. Bu eko sistemin iyi olması lazım. bu eko sistemin içerisinde gerçekten sinerji yaratabilecek firmaların birbirlerini bulmaları ve beraber bir takım şeyler yapmaya çalışmaları lazım. Bu olmadıkça, bu iş sağlatılmadığı sürece dünya çapında rekabetçi olmak bence artık mümkün değil. Yani firmalar mutlaka birbirlerini bulmalılar. Sen şu konuda iyisin, ben bu konuda iyiyim. Gel bu konuda beraber şöyle bir ürün koyalım, demeliler. Birçok firma kendi üretimini artık kendi bünyesinden çıkardı. Sadece en iyi olduğunuz konuda çalışacaksınız. O konuda bir uzman ekibiniz olacak. Onun dışında dışarıya yaptırabildiğiniz her tür işi dışarıya yaptıracaksınız. Bu işin geldiği nokta bu. Dünyadaki bütün firmalar da, en büyükleri de dahil olmak üzere açıkçası bu şekilde hareket ediyorlar.

 

Çok teşekkür ederiz Yaman Bey.

 

Ben de teşekkür ederim.

 

 

Söyleşi Tarihi : Büyük Sıçrama 2014-15

Relatived Posts
Ahmet Tarık Uzunkaya Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Ufuk Tarhan Söyleşisi ( 4 Oct,2015 )
Ali Akurgal Söyleşisi ( 11 Jul,2017 )
Aydın Köksal Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Yalçın Yıldırım Söyleşisi ( 18 Jul,2017 )
Written by